SORU CEVAP BANKASI
 


(Sahih-i Müslim, C.3, Cenazeler Kitabı, "Resulullah'ın annesinin kabrini ziyaret için izin istemesi" Babı, Sünen-i Ebi Davud, C.2, S.195)

İşte onlarca insanın Cahliyet zamanında Hanif dinine amel ettiğini söyleyen Sünni kaynakları, nedense Allah Resulü ve baba-annesine gelince onları putperest, müşrik olarak tanıtmakta ve cehenneme sokmaktadır!!!

3) Bu nakledeceğimiz rivayet gerçi Buhari ve Müslim'de nakledilmemiştir. Ama mevzuyla alakalı olduğu için Müsned-i Ahmet'ten naklen burada vermeği uygun görüyoruz. Önce şöyle bir soruyla başlamak istiyoruz:

Acaba Resulullah cahiliyet zamanında şarap da içiyor muydu? Aşağıda nakledeceğimiz olay, Allah Resululü'nün değil sadece Cahiliyet zamanında şarap içmesi, hatta peygamberliğe seçildikten sonra bile,

sadece Mekke'de değil Medine de bile, yani şarabın haramlığını açıkça beyan eden ayet ininceye kadar, Peygamberin (haşa) şarap içtiğini ortaya koyuyor. Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde şöyle naklediyor:

Nafi İbn-i Kisan kendi babasından şöyle naklediyor: "Ben Resulullah'ın zamanında şarap ticareti yapıyordum. Bir defasında, Medine'de satmak için Şam'dan birkaç fıçı şarap getirdim.

Resulullah'ın huzuruna varıp "Ya Resulallah, senin için kaliteli-güzel bir şarap getirmişim.(Eteytuke bi-şerabin ceyyidin)" Allah Resulü bana şu cevabı verdi: "Ey Kisân, sen gittikten sonra şarap haram kılındı!!" - C.4, S.335-

Eğer siz bir kimseyle, şöyle birkaç günlüğüne de olsa arkadaşlık yapsanız, onun alışkanlıklarından, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığından haberdar olmaz mısınız?

Böyle bir kimseye, bir hediye alıp götürmek isterseniz, onun hoşlanmadığı veya asla kullanmadığı bir şeyi alıp götürür müsünüz? Mesela sigara kullanmayan bir kimseye, sigara hediye etmenin bir mantığı var mı? Bu ona hakaret sayılmaz mı?

Şimdi eğer Resulullah şarap içmiyorduysa, uzun zaman Allah Resulü'yle birlikte Medine'de bulunan Kisân'ın, bundan bihaber kalması mümkün mü? Kaldı ki eğer öyle bir şey olsaydı bile, Allah Resülü ona Şarab sen gittikten sonra haram kılındı." deme yerine "Ben bunu kullanmıyorum." demesi daha mantıklı olmaz mıydı?"

Görüldüğü gibi bu rivayetten, sadece cahiliyet zamanı değil, Allah Resulü'nün (haşa), Peygamber olduktan sonra da bir müddet, Medine döneminde bileşarabın haramlığı ilan edilinceye kadar şarap kullandığı sonucu ortaya çıkıyor!

4) Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'e göre Allah Resulü bazen Kur'an'ı unutuyor ve başkalarının vasıtasıyla hatırlıyordu: İşte hadis(!):

Hişam Ümm-ül Muninin Aişe'den şöyle naklediyor: " Bir gün Peygamber (s.a.a) mescitte Kur'an okuyan birisinin sesini duyunca şöyle buyurdu: "Allah ona rahmet etsin, unuttuğum ve filan filan surelerden iskat ettiğim filan filan ayetleri bana hatırlattı!!"

(Sahih-i Buhari, C.8, Dualar Kitabı, "Allah'ın 'Onlara salat eyle' sözü" Babı, Sahih-i Buhari, C.3, Şahitlikler Kitabı, Kör kimsenin şahitliği ve nikahı" Babı,

Sahih-i Buhari, C.6, Kur'an'ın Faziletleri Kitabı, Kur'an'ı unutma Babı, Sahih-i Müslim, C.2, Kur'an'ın Faziletleri Kitabı, "Kur'an'ı unutmamaya dair emir ve 'Unuttum' demenin keraheti" Babı)

Ne ilginçtir ki Müslim bu hadisi "Kur'an'ı unuttum demenin keraheti" isimli bir babda naklediyor. Önce Resulullah'tan "Müslümanlardan birisinin, filan sureyi unuttum, filan ayeti unuttum demesi ne kadar kötü bir şeydir!

" sözünü naklediyor; ardından da aynı Peygamber'in "Allah Rahmet etsin ona Filan, filan Sureden, filan, filan ayetleri unutmuştum, hatırlattı bana" dediğini naklediyor.

Acaba o adam bu ayetleri Peygamber'e hatırlatmasaydı ne olacaktı?! O ayetlerin yeri Kur'an'da boş kalmayacak mıydı? Sonra bu ayetleri unutabilen Peygamber'in başkalarını unutmadığı nereden belli?!

Oysa Allah-u Teala Kur'an'da Resulü'ne açıkça "Biz sana kıraat edeceğiz ve sen unutmayacaksın" (A'la -6) buyurmaktadır. Evet işte ehli sünnetin doğruluk ölçüsü olarak tanıttığı ve adına "Sahih" dediği kitapların nakilleri ve Allah'ın kitabının buyruğu.

5) Bir kısım Sünni rivayetlerden anlaşılan şu ki şeytan Allah Reslü'nden değil, Ömer b. Hattap'tan korkuyordu!! "Bunu da nereden çıkarıyorsunuz?" diye yine hemen itiraza kalkışmayın; vereceğimiz belgelere dikkat edin; eğer haksız isek, o zaman istediğinizi söyleyebilirsiniz; işte size birkaç örnek:

Urve b. Zübeyr, Ümm-ül Mu'minin Aişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah ile birlikte otururken, birden bir gürültü-kargaşa ve çocukların sesini duyduk.

Resulullah ayağa kalktı ve etrafına çocukların toplandığı Habeşi bir kadının şarkı söylediğini gördü. Resulullah bana hitaben "Ey Aişe, gel de seyret." buyurdu. Ben gelip yanağımı Resulullah'ın omzuna koyup, onu seyretmeğe başladım.

Biraz geçtikten sonra Resulullah, "Acaba doydun mu? Acaba doydun mu?" diye soruyordu. Ben de her defasında ona "Hayır" cevabı veriyordum ki Resulullah'ın yanında,

nasıl bir yere sahip olduğumu anlayayım! İşte o sırada aniden Ömer çıkageldi. Bunu gören insanlar, o cariyenin etrafından dağıldılar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu: "Ben insanlar ve cinlerden olan bütün şeytanların Ömer'den kaçtığını görüyorum!!" (Sünen-i Tirmizi, C.5, Ömer'in Menkıbeleri Bâbı, Hadis: 3774)

Evet Peygamber orada saatlerce bulunmasına rağmen, şeytan ondan kaçmıyor!! Ama Ömer gelince kaçacak delik arıyor. Fe-Subhanellah!!

6) Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmektedir:

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Allah'ım, Muhammed de bir beşerdir; her insan gibi o da gazaplanır; ben seninle ahitleşmişim ve sen asla ahdini bozmazsın. Eğer ben gazaplanır da bir kula haksız yere eziyet ,küfür veya lanet eder ya da kırbaçlarsam, bütün bunları onun için bir keffaret ve sana yakınlaşma vesilesi kıl!"

(Sahih-i Buhari, C.4, Dualar Kitabı, Peygamber'in "Ben eziyet edersem..." Babı. Sahih-i Müslim, C.4, Birr Ve İyilik Kitabı, Hak Etmediği Halde Peygamber'in Bir Kimseyi Lanetlemesi Bâbı)

Bu rivayetlerden açık bir şekilde anlaşılan şey şudur ki, (haşa, sümme haşa) Allah Resulü de diğer insanlar gibi gazaplandığı zaman, bazen haksız yere birilerine eziyet ediyor veya lanetliyor,

küfür ediyor veya kırbaçlıyordu!! Bunu masum olarak kabul edilen Peygamber'e yakıştırmak mümkün mü? Allah Resulü'nün (s.a.a) kendisi insanları lanet etmekten, küfür bazlıktan, insanlara eziyet etmekten nehyetmemiş midir?

Kendi nehyettiği bir şeyde, insanlara örnek olması gerektiği halde, nasıl kendisi böyle çirkin bir şeye teşebbüs edebilir?! O yüceler yücesi, defalarca "Ben rahmet olarak seçildim, lanetçi olarak değil." buyurmamış mıdır?

7) Yine Buhari ve Müslim'de "Ledüd Hadisi" diye meşhur olan bir rivayet nakledilmektedir ki rivayetin değişik nakillerini dikkate alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz:

"Resulullah'ın hayatının son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada, Resulullah'ın hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle, sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı,

Allah Resulü'nün ağzına döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince, yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu işe müdahale etmemişti).

Meclistekiler bu işte bir art niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir kere Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair and içmiştir. Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan dökülüyor!

Hatta Resulullah'ın hanımlarından birisi (Meymune), ısrarla oruç olduğunu söylüyor; fakat Resulullah and içmiştir diye onun da sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!"

(Sahih-i Buhari, Tıp kitabı, Ledüd Bâbı, Sahih-i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd ile Tedavinin Mekruhluğu Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.6, S.118, Sünen-i Tirmizi, C. 3, S. 265 Ve...)

Ey vicdan sahibi insan eğer sana böyle bir muamele yapılırsa, karşılığında böyle bir şeye kalkışırmısın ki,Kur'an'ın tabiriyle alemlere rahmet ve en yüce ahlaka sahip olan Allah'ın Habib'i yapmış olsun?!

Evvela ortada bir suç veya en azından bir art niyet yoktu ki oradakiler böyle bir cezayı hak etmiş olsunlar. Suçlu bile olsalar, kendisine en kötü muameleleri yapan kimseleri affeden rahmet Peygamberi, kendi ashap ve zevcelerine, bazılarının oruç olmalarına da aldırmadan, böyle davranabilir mi?!

8) Buhari ve Müslim gibi bir çok muteber bilinen kaynakta nakledilen ve İmam Suyuti tarafından mütevatir hadisler silsilesinde zikredilen bir rivayette, açık bir şekilde Hz. Adem,

Allah'a isyan sayılan gerçek bir günah işlemekle, Hz. İbrahim (a.s), günah olan bazı yalanları söylemekle, Hz. Nuh (a.s), haksız bir duada bulunmakla, Hz. Musa (a.s), bir insan öldürmekle (cinayet işlemekle) suçlanarak,

şefaat etme liyakatine sahip olmadıkları bizzat bu peygamberlerin kendi dilinden nakledilmektedir!! Oysa aynı kaynaklar Peygamberlerin dışında bir çok kimsenin bile şefaat edeceklerini açık bir şekilde nakletmektedirler.İşte rivayetin metni:

Ebu Hureyre Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:


"Ben kıyamet günü insanların efendisiyim. Biliyor musunuz bu nedendir? Allah kıyamet günü öncekileri ve sonrakileri bir alanda toplar. O gün ki davetçi, onlara sesini duyurur.

Göz onları -yayıldıkları- yerlere kadar görür. Güneş alçalır, insanların taşımaya güçleri yetmeyecek kadar bir gam, sıkıntı sarar. İnsanların bazısı bazısına: "İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musunuz? Size Rabbiniz katında şefaat edecek birisine bakmaz mısınız?" derler.

"İnsanların bazısı, bazısına Adem'e gidin derler. Onlar da Adem'e gelirler: "Ey Adem, sen insanların babasısın; Allah seni kendi elleriyle yarattı, sana ruhundan üfledi ve meleklerin sana secde etmesini emretti.

Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Adem der ki: "Rabbim bugün öyle bir gazaplanmıştır ki , ne bundan önce böyle gazaplanmış ve ne de bundan sonra benzeri bir gazaba gelecektir. O beni ağaçtan yemekten men etti, ben ona asi oldum ve o ağaçtan yedim.

Nuh'a gelirler: "Ey Nuh, sen peygamberlerin tufandan sonra dünyaya gönderilen ilkisin. Allah seni çok şükreden biri olarak adlandırdı. Rabbinin katında bize şefaat et.

İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Nuh:"Rabbim bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki o ne bundan önce böyle bir gazaplanmış ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecvektir. Benim bir tek duam vardır, onu da kavmimin aleyhine yaptım. Nefsim, nefsim, İbrahim'e gidiniz."

İbrahim'e gelirler, derler ki: "Sen Allah'ın Nebisi ve yeryüzündeki Halili'sin. Rabbine bizim için Şefaatte bulun. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler.

İbrahim onlara der ki: "Benim Rabbim, bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki ne bundan önce böyle gazaplanmış ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. Dünyada söylemiş olduğu yalancıklarını zikredip nefsim, nefsimdiyere, Musa'ya gidin der."

Musa'ya gelirler: "Ey Musa, sen Allah'ın Resulü'sün; Allah seni rısaletleri ile ve senle konuşmakla faziletli kıldı. Rabbine bizim için şefaatte bulun; içinde bulunduğumuz ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler.

Musa onlara der ki: "Rabbim, bu gün öyle bir gazaplanmıştır ki ne bundan önce böyle bir gazaplanmış ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. Ben öldürülmesi emredilmeyen birisini öldürdüm. Nefsim, nefsim!... İsa'ya gidiniz."

İsa'ya giderler. Derler ki: "Ey İsa, sen Allah'ın Resulü'sün; beşikteyken insanlara konuştun. Sen, O'ndan bir sözsün. Sen ondan bir "ruh"sun. Rabbine bizim için şefaatte bulun".

İsa (a.s) onlara der ki: "Rabbim, bugün öyle bir gazaplanmıştır ki, ne bundan önce böyle gazaplanmış ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. O hiç günahlarından söz etmedi. Nefsim, nefsim!.. Benden başkasına gidin, Muhammed'e (s.a.a) gidin."

(Sahih-i Buhari, C.6, Beni İsrail suresinin tefsiri, Sahih-i Müslim, C.1, Kitab-ül İman, Mütevatir Hadisler (Suyuti), 111. Hadis)

9) Buhari ve Müslim'de Ebu Hureyre'nin bir diğer rivayeti; Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ölüm meleği (Azrail) (a.s), Allah tarafından Musa'nın canını alması için Musanın yanına gönderildi Musa bu durumu sezince tokat atarak azrailin gözünü kör etti. Azrail (a.s) Rabbine dönerek, "Beni öyle bir kulun yanına göndermişsin ki, ölmek istemiyor" dedi.

Allah gözünü ona iade etti ve şöyle buyurdu: "Dön ve ona de ki, elini bir sığırın sırtına koysun; elinin altında yer alan her kıla karşılık bir yıl ömrünü uzatacağım. Azrail dönüp bunu Musa'ya söyleyince Musa şöyle dedi:

"Ey Rabbim, bütün bunların ardından ne olacak? Cevap geldi: "Ölüm!" Musa buna karşılık "O halde şimdi istiyorum ölümümü" dedi ve Allah'tan kendisini Beyt-ül Mukaddese yaklaştırıp orada canının alınmasını istedi...

O zamana kadar, Azrail canları açık bir şekilde almaya geliyordu. Ama Musa'ya gelip de tokadı yiyerek kör olduktan sonra, artık gizli bir şekilde canları almaya gelmeğe başladı!!"

(Sahih-i Buhari, C.2, Cenazeler Kitabı, Mukaddes Yerde Gömülmeği İsteyen Kimse Babı, Sahih-i Müslim, C.7, Musa'nın Faziletleri Babı, Müsned-i ahmed b. Hanbel, C.2, S.533, Müstedrek-üs Sahihayn, C.2, S.578)

10) Yine aynı Sahihler şöyle rivayet etmişlerdir Allah Resulü'nden (s.a.a): "Bir karınca, peygamberlerden birisinin ayağını ısırdı. O peygamber de öyle bir rahatsız oldu ki emrederek karıncaların yuvasını tümden yaktırdı!!

Bu sırada Allah-u Teala ona şöyle vahyetti: "Ayağını bir karınca ısırdı diye, Allah'ı tesbih eden bir ümmeti mi yakıyorsun?!" Tirmizi'nin nakline göre bu Peygamber Hz. Musa imiş!!

(Sahih-i Buhari, C.4, Cihad ve Seyr Kitabı, Sahih-i Müslim, C.7, Canlıları Yakma Kitabı, Karıncanın yakılmasından Nehy Babı, İrşad-üs Sari, C.6, 114, Feth-ül Bari, C.7, S.168)

Bir çok rivayette de Allah'ın en seçkin kulları olan Peygamberler hakkında öyle şeyler nakledilmiştir ki onları normal bir insana atfetmekten insan haya ediyor; işte doğruluk ölçüsü olarak gösterilmeye çalışılan Buhari ve Müslim'de nakledilen bu hadislerden (!) bir kaç örnek:

11) Ebu Hureyre Allah'ın Resulü'nden şöyle rivayet eder; "Musa (a.s) hayalı ve mahcup birisiydi; öyle ki bedenini kimsenin göremeyeceği şekilde örterdi.

Beni İsrail'den bazıları Musaya eziyet maksadıyla şöyle dediler: "Musa bunu cildinde, baras olduğu veya fıtık-hadım olduğu için yapıyor." Allah-u Teala Musa'yı ona isnad edilen bu ithamdan kurtarmak istedi.

Bir gün Musa, tek başına bir yerde elbiselerini çıkarıp taşın üzerine koydu ve gusül etmeğe başladı.Musa guslünü bitirdikten sonra, elbisesini almaya geldiğinde, elbisesini üzerine bıraktığı taş elbiseyi alarak kaçmaya başladı. Musa asasını alarak taşın peşine düşerek,"Ey taş elbisemi ver; ey taş elbisemi ver" diye bağırmaya başladı.

Bu esnada Musa, aniden Beni İsrail'in ileri gelenlerinden bir grubun yanına vardı. Onlar çıplak bedenle Musa'yla karşılaşınca, onu Allah'ın yarattığı en güzel şekilde gördüler ve hiçbir kusurunun olmadığını anladılar.

Böylece Allah, onu Beni İsrail'in ithamından kurtarmış oldu. İşte orada taş durdu ve Musa elbiselerini alıp giydi. Ardından o kızgınlık haliyle asasıyla taşa vurmaya başladı. Allah'a and olsun ki taşın üzerine üç, dört veya beş darbe izi belli oluyordu!!

İşte Allah-u Teala'nın Kur'an'da "Ey iman edenler Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın ki Allah onu onların söylediği ithamdan uzaklaştırdı ve O (Musa) Allah indinde şeref ve haysiyet sahibiydi" ayetinde bunu demek istiyor!!"

(Sahih-i Buhari, C.1, Gusül Kitabı, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusledenin Babı, Sahih-i Müslim, C.1, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusletmenin Cevazı Babı)

12) Ebu Hureyre Bir diğer rivayetinde Resulullah'tan şöyle naklediyor: "Bir gece Hz. Süleyman şöyle dedi: Allah'a and olsun ki bu gece, 100 veya 99 eşimle ilişki de bulunacağım (!!)

ki her biri Allah yolunda cihad edecek bir mücahid doğursun!" Yanında bulunan bir melek, ona dedi ki: "Söyle inşaallah." Ama Süleyman (a.s) inşaallah demedi. Bu yüzden de o kadınlardan bir tanesi hariç hiç birsi hamile kalmadı;

o da tam insan olmayan bir parça et doğurdu." Ardından Resulullah şöyle ekledi:" Muhammed'in nefsini elinde tutan Allah'a and olsun ki eğer "İnşaallah" demiş olsaydı her bir eşi Allah yolunda cihad edecek bir savaşçı doğururdu."

(Sahih-i Buhari, C.4, Ciha Kitabı, Cihad için evlat isteyen Babı, Sahih-i Müslim, C.5, Kitab-ül İman, Bab-ül İstişna)

4-Evet Ehli sünnet kendi alim ve mezhep imamlarının bütün görüşlerini istisnasız doğru kabul edip naklederken Ehl-i Beyt imamlarından bir tanesinin dahi bu konudaki görüşleri kaleme almamaktadır. .

Peygamber efendimizin(s.a.a.) emanetlerine bu şekilde mi sahip çıkılmakta? ve itaat edilmektedir.biz burada şianın masum Kabul etmekte olduğu İmamlardan bir kaç hadis nakletmek istiyoruz:


Hz.Ali'den(a.s)Nehc-ülBelağa'da şöyle nakledilmiştir:


"Hiç bir övgü, onun yüceliğine ulaşamaz; saymasını bilenler onun rakamını bulamaz; ictihad edenler, onun hakkını ödeyemez; derin düşünceler, onu kavrayamaz. ululuğu anlatılamaz; zamana sığdırılamaz. ona yön ve yer gösterilemez..."

Yine Zi'leb isminde birisi Hz. Ali'ye Rabbini görüp görmediğini sorunca şöyle buyurdu: Yazıklar olsun sana, ben görmediğim Rabbe tapmam!" Zi'lep "O halde nasıl gördün, bize tarif et" deyince şöyle devam etti: Yazıklar olsun sana, gözler onu göremez; ama kalpler onu iman hakikatleriyle görür." (El-Emali -Saduk-, S.281)

İmam Muhammed Bakır'a haricilerden birisi Allah'ı görme konusunu sorunca şöyle buyurdu: "Gözler onu ayanen göremez; ama kalpler onu iman hakikatleriyle görür." (Et-Tevhid, S.108)

Et-Tevhid kitabının sahibi kendi senediyle Safvan b. Yahya’dan naklediyor ki: “Bir muhaddis olan Ebu Kurre benden kendisini İmam Rıza’nın huzuruna çıkarmamı istedi.

Ben de İmam’dan izin aldım İmam’ın huzuruna vardı. Helal, haram ve ahkam konularıyla ilgili bir çok soru sorduktan sonra tevhid konusuna geldi. Ebu Kurre şöyle dedi:

Bize rivayet edilmiştir ki: Allah Teala kelam ve rü’yeti iki kişi arasında taksim etmiştir. Kelamı Hz. Musa’ya vermiş ve rü’yeti de Hz. Muhammed’e. Bunun üzerine İmam Rıza şöyle dedi:

"Acaba cinlere ve insanlara “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” ayetlerini ulaştıran kimdir? Hz. Muhammed değil midir?!

Nasıl bir kimse Allah tarafından geldiğini ve Allah’ın emriyle halkı O’na doğru çağırmakla görevli olduğunu bildirerek tüm mahlukata gelir ve “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.”

“Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” der, sonra da ben kendi gözümle onu gördüm ve onu bir beşer şeklinde olduğu halde bilgi ile O’nu kuşattım diyebilir?..." (Bkz. Et-Tevhid: Bab-u Ma Cae Firrü’ye)

Yine İmam Rıza "Gözler onu göremez.." Ayetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Kalplerin vehimleri onu idrak edemez; gözler onu nasıl idrak etsin?" (Aynı kaynak)

İmam Cafer-i Sadık'a Allah-u Teala'nın kıyamette görülmesi hakkında sorulunca, şöyle buyurmuştur:

"Allah münezzeh ve yücedir...Ey Fazl'ın oğlu, gözler ancak rengi ve keyfiyeti olan şeyleri görebilir, Allah ise renkleri ve keyfiyeti yaratandır Nasıl rengi ve keyfiyeti olabilir?! El-Emali -Saduk-, S.334

İmam Musa Kazım'a Allah Resulü'nün (s.a.a) Miraçta Rabbini görüp görmediği sorulunca şöyle buyurdu:

"Evet kalbiyle görmüştür; Allah-u Teala'nın "Kalp gördüğü hakkında yalan söylemedi" buyurduğunu duymadın mı? Yani onu gözle değil kalple gördü." Et-Tevhid, S.116

İmam Hasan-ül Askeri (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Allah Tebareke ve Teala, (Miraçta) Resulü'nün kalbine azamet nurundan istediği kadar gösterdi." El-Kafi, C.5, S.95

Ehl-i Beyt İmamlarından bu konuda nakledilen onlarca nakil vardır ki kalbi olana bu kadarı yeterlidir diye düşünüyoruz.

Şimdi gelelim asıl konuya, yani Ehli sünnetin sorumuza verdiği cevaba:

Önce Kur'an'dan şu ayeti kendinize delil olarak göstermişsiniz:

Kıyamette ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır.- Kıyamet 22, 23-

Bu ayetin zahirine dayanarak mu'minlerin Allah'ı çıplak ve cismani gözlerle görebileceğini ispat edilmeye çalışılıyor:.

Her şeyden önce şunu söylemek gerekir, Kur'an'ın bir konudaki kat'i açıklamasını bilmek için o konudaki bütün ayetleri dikkate alarak tefsir etmek gerekir.

Şimdi eğer her ayetin zahirini alarak tefsir edersek, o zaman Allah-u Teala'ya haşa el, ayak, taht vs. farz etmemiz gerekir, bir çok ayette bu gibi şeyler Allah'a isnad edilmiştir.

ama hiçbir müfessir bunların zahirinin kastedildiğini söylememiştir. Bütün bu ayetler, Allah-u Teala hakkında müslümanların sahip olduğu kat'i inançlara ters düşmeyecek şekilde tefsir ve te'vil edilmesi gerekir. Aksi takdirde, O Yüce Zat-ı Mukaddes'e, yakışmayan nice sıfat ve özellikler atfetme durumunda kalırız.

Bahis mevzuu olan konuda da durum aynen böyledir. Eğer diğer ayetlerde, gözlerin onu göremeyeceği, açık bir şekilde beyan ediliyorsa, yine Allah'ın gözle görülmesi, onun cismiyetini,

bir cihet ve mekanda yer tutması gibi onun zatından uzak olan bir durumu gerektiriyorsa, o halde bu ve benzeri ayetleri de onlara ters düşmeyecek şekilde tefsir etmek gerekir.

Bunu da Ehl-i Beyt İmamları zaten yapmışlardır ki bazı örneklerine önceden değindik; o da kalp gözüyle görmek ve ve imam hakikatleriyle müşahede ve mükaşefe etmektir.

İşte bu açıklamayı dikkate aldığımızda, delil olarak verilen diğer ayetlerin gerçek tefsiri de açıklık kazanmaktadır. Örneğin " kâfirler o gün Rablerini görmekten mahrumdur." -Mutaffifin 15-ayeti gibi.Dikkat edilmesi gereken diğer bir konu ise tercümenin yetersiz oluşudur..

Zira ayetin orjinalinde "Le-mahcubun" tabiri kullanılmıştır ve "mahcub" kelimesi hicab kökünden, perdelenmiş anlamındadır. Yani mu'minlerin aksine kafirler ve Rableri arasında bir perde söz konusudur..

İlahi tecellilere mazhar olmalarına engel olunacaktır. Mu'min kullar ise kalp gözüyle ilahi azametin tecellilerini görüp, iman hakikatleriyle bunları idrak ve müşahede edeceklerdir.

Hz. Musa'yla ilgili ayete gelince, siz Hz. Musa'nın görme talebinde bulunmasını görmenin mümkün olduğuna delil olarak gösterilmektedir. Zira deniliyor ki "Mümkün olmasaydı böyle bir taleb abes hatta cahillik olurdu.Ve bir peygamberden böyle bir şey beklenemez."

Evvela Ehli sünnet bu dünyada görmenin mümkün olmadığını açık bir şekilde itiraf etmektedir. Hz. Musa'nın talebinin ise bu dünya için olduğu malumdur. Böylece farkında olmadan, abes ve cahillik olarak kabul etmiş oldukları bir talebi Hz. Musa'ya isnad etmiş oluyorlar.

Kaldı ki Hz. Musa'nın talebinin kendi talebi olmadığını, sadece yanındaki İsrail oğullarının ısrarlı talebini dile getirme amacıyla söylendiğini yine bizzat Kur'an'dan öğrenmekteyiz. Nisa Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:

"Kitap Ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan daha büyüğünü istemişlerdi ki: "Bize Allah'ı açıkça göster." Böylece zulümlerinden (haksız ve yersiz isteklerinden) dolayı onlara yıldırım çarpmıştı..." -Nisa, 153-

Sonra Şia Allah-u Teala'nın Hz. Musa'ya hitaben "Len Terani Ya Musa" hitabını, kasıtlı olarak "Hiçbir zaman" diye yanlış tercüme etmekle suçlanmaktadır.Ehli sünnete gore ise doğru tercüme "Kat'iyyen"dir.Peki acaba

"Kat'iyyen" demekle, "Hiçbir Zaman" demenin ne farkı vardır?. Bizim ayeti yanlış tercüme ettiğimiz konusuna gelince, Nahiv ilminden az buçuk haberdar olan bir kimse şunu bilir ki Nahiv alimleri, Len edatı açıklarken, "Len linefy-il ebed" diye tarif ediyorlar. Bunun manası ise Ebediyyen-hiçbir zamandır.

Yunus Suresi'deki ayete gelince,"Güzellik yapanlara güzellik ve daha fazlası vardır." cümlesindeki " daha fazla" tabiri hakkında bahsedilen hadisi kabul etsek dahi,

maksat yine yukarıdaki açıklamaları esas alarak Allah-u Teala'nın azamet ve yüceliğinin cilvelerini kalp gözüyle müşahede etmektir. Bir çok müfessir tarafından da zaten öyle tefsir edilmiştir.

Tabi ayetin tefsirinde müfessirler başka ihtimaller de vermişlerdir ki değinmeğe gerek görmüyoruz; isteyenler söz konusu ayetin tefsirinde çeşitli tefsir kitaplarına bakabilirler.

Resulullah'ın (s.a.a.) Mirac'taki ruyetine gelince, yukarıda bazı örneklerini açıkladığımız Ehl-i Beyt İmamlarından nakledilen sözler, bu olayı oldukça net bir şekilde tefsir etmektedir.

İmam Musa Kazım'a Allah Resulü'nün (s.a.a) Miraçta Rabbini görüp görmediği sorulunca şöyle buyurdu: "Evet kalbiyle görmüştür; Allah-u Teala'nın "Kalp gördüğü hakkında yalan söylemedi" (Necm,11) buyurduğunu duymadın mı? Yani onu gözle değil kalple gördü." -Et-Tevhid, S.116-

İmam Hasan-ül Askeri (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Allah Tebareke ve Teala, (Miraçta) Resulü'nün kalbine azamet nurundan istediği kadar gösterdi." -El-Kafi, C.5, S.95-

İşte görüldüğü gibi Ehl-i Beyt İmamları, bizzat Kur'an'ın da "Kalp gördüğünü yalanlamadı"ayetinin Allah Resulü'nün Miraçta kalp gözüyle Allah'ın azamet nurunu müşahede ettiğini net bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Dolayısıyla bu olayın da gözle görmekle hiçbir alakası yoktur.

Ümm-ül Mu'min Aişe'den naklettiğiniz hadis de aslında Miraçtaki görme ile ilgili kendi naklettiğiniz diğer hadislerle çelişmektedir. Zira "Resulullah'ın Allah'ı gördüğünü söyleyen yalan söylemiş olur." cümlesi görüldüğü gibi mutlaktır.

Çünkü hadis, nerede, nasıl gördüğü konusunda hiçbir kayıt ve sınırlama getirmiyor. Kaydı siz ekliyorsunuz. Hadis mutlak bir şekilde Resulullah'ın bu dünyada Allah'ı gördüğünü iddia edenleri yalanlıyor. Kayıt olmadığı için Miraç da buna dahildir.

Yazınızda açık bir çelişki de şudur ki yukarıda açık bir şekilde "Dünyada Allah'ı görmek mümkün değildir." dedikten sonra, biraz aşağıda "Allah'ı dünyada görmek caiz, fakat kimse görmemiştir. Gördüm diyen zındık olur" diyorsunuz!

Kaldı ki eğer gerçekten mümkün ise, gördüğünü iddia eden neden zındık olsun? Adam mümkün ve caiz olan bir şeyi iddia etmiştir. O halde aksi ispatlanmadıkça bu iddiada bulunan kimsenin iddiasının doğruluğuna en azından ihtimal verilebilir.

Yine "Caiz olmak ayrı şey, görmek ayrı şeydir. Ehli sünnet âlimleri, Allahı dünyada görmek caiz, fakat kimse görmemiştir, gördüm diyen zındık olur buyuruyorlar. Rüyada görmek ise dünyada görmek değildir. Peygamber efendimiz, Allahü Teala'yı rüyada gördüğünü Cami-us sagirde ki hadisi şerifte bildirmektedir." diyorsunuz.

Peki rüya bu dünyaya ait olan bir fiil değilmidir? İnsan rüya gördüğünde bu dünyadan dışarıya mı çıkıyor? Eğer böyle bir şey söz konusu ise, nereye çıkıyor?

Yine "En'am suresi 103. ayetindeki Ona gözler erişemez demek, Onun zatının hakikatini gözler idrak ve ihata edemez demektir..." sözünü İmam-ı Nebevi'den naklediyorsunuz.

Biz de aynı şeyi söylüyoruz. Gözler ona ihata edemez edemediği için de görmek diye bir şey söz konusu olamaz. Zira gözle (hem de net olarak) görmek demek görülen şeyi belli bir mekanda görmek ve onu ihata etmek demektir.

Yine bizim yazımızdaki "Allah'ın cisim olmadığı ve hiçbir cismî özellik taşımadığında, onun zaman ve mekan üstü bir varlık olup zaman ve mekan üçerisinde sınırlandırılamayacağı hususunda bütün Müslümanlar müttefiktir.

O her şeyi kuşatır, hiçbir şey O'nu kuşatamaz. Bu durumda Allah'ın ahirette, hem de şu cismani gözle ve de aynı gökteki öndörtlük ay gibi gözlenebileceği nasıl söylenebiliyor?

Bu Allah-u Teala'ya cismi özelliği atfetmek değil mi? Onu bir mekanla sınırlandırmak değil mi? Onun insanlar tarafından ihata edilebileceği anlamına gelmez mi? Yoksa kıyamette durum farklı mı olacak?

Mesela Allah-u Teala sınırlanabilecek mi? Veya insanlar sınırsızlaşıp cisim olmaktan çıkacaklar mı?" sorumuza cevaben"Cisim olarak görülecek, sınırlı görecek diyen hiçbir Ehli sünnet alimi yoktur." diyorsunuz.

Biz bunu söyleyen Sünni alimler vardır demiyoruz. Ortaya koyulan görüşün insanı o noktaya götüreceği kaçınılmazdır demek istiyoruz. Peki cisim olmadan, sınırlanmadan, nasıl görülecektir? Sınırsız bir varlığı, sınırlı olan veyahut da cisim olmayanı cisim olan nasıl görecektir? Bu çözülmesi imkansız bir muammadır.

Sonra "Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:

Dünyada Allahü teâlâ anlaşılmadan bilineceği gibi, ahirette de anlaşılmadan görülecektir."

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Müminler, Cennette Allahü teâlâyı cihetsiz ve keyfiyetsiz ve hiçbir şeye benzetmeyerek ve misali olmayarak görecektir. (c.1, m.266)" şeklinde iki naklinde bulunuyorsunuz.

Birinci kısma dünyada Allah-u Teâlâ'nın anlaşılmadan bilineceğine bir diyeceğimiz yoktur. Biz de aynısını söylüyoruz. Hem akli, hem de nakli deliller bunu teyid etmektedir. Ancak ikinci kısım nasıl olacak? .

Hem anlaşılmadan görülecek; hem ciheti olmayacak, hem keyfiyeti olmayacak hemde bir şeye de benzetilmeyecek; peki şu zavallı göz neyi ve nasıl görecek? Sonra bu söz hadis diye naklettiğiniz şeylere de terstir.

Orada Allah-u Teala'nın gökyüzündeki ondörtlük ay gibi, hem de net olarak görüneceği söyleniyor. Gökyüzündeki ay gibi görüneceğini söylemek, ona bir cihet, bir yön ve mekan farzetmektir. "Net" ifadesi ise, cihetsiz, keyfiyetsiz ve bir şeye benzetmeden görmeğe terstir.

. Ölçümüz, bizzat "Hakk"ın kendisi olmalıdır. Onu keşfetmeğe çalışmalıyız; şahıslar ve şahsiyetler ölçü olamaz, olmamalıdır. Onlar da masum olmadıkları için yanılabilirler. Ne güzel buyurmuştur Resulullah'ın (s.a.a) ilim şehrinin kapısı Hz. Ali efendimiz: "Sen hakkı ve batılı tanı; haklı ve batıl olanı kendiliğinden tanıyacaksın!"

".. O halde müjde ver benim o kullarıma ki, sözü işitir ve en güzeline tabi olurlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlardır halis akıl sahipleri." (Zümer, 17-18)

Son olarak Merhum Allame Hilli'nin dilinden şöyle demek istiyoruz:

“Allah’ın vacub-u’vücut oluşu O’nun görülebilmesini reddeder. Bil ki, filozofların çoğu O’nun görülmesinin mümkün olmadığına inanırken Mücessime Allah’ın cisim olduğuna inandıkları için görülebileceğini ileri sürmüşlerdir.

Aş’ariler de bu konuda tüm hekimlerle muhalefet ederek bir yandan Allah’ın mücerred olduğuna inanırken diğer yandan O’nun görülebileceğini savunmuşlardır.

Allah’ın görülmesinin muhal olduğunun delili şudur: Allah’ın vacib-ul vücut oluşu O’nun mücerred ( maddi olmayan ) olmasını ve yön ve mekandan münezzeh olmasını gerektirir.

Buna göre onun görülmesi asla mümkün olmaz. Çünkü görülen her şeye şuradadır veya oradadır denerek işaret edilir. Ve yine mukabilde (ön taraf) veya mukabilin hükmünde olması gerekir. Bu manalar Allah hakkında geçerli olmadığından görülmesi de imkansızdır.” (bkz. Keşfu’l-Murat, s. 296-297


DEVAM EDECEKTİR.


[2] - Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn alemini hududlandıran bir işarettir.Gökte olduğu rivayet edilen Peygamber efendimizin ulaştığı en son makam.


Soru-5 : Bildiğiniz gibi, Ehl-i Sünnet, Hz. Ali'nin (a.s) babası Ebu Talib'in iman etmeden dünyadan gittiğini iddia ediyor ve bu konuda bir hadis bile naklediyorlar. Allah Resulü'nden.

Ehl-i Beyt mektebinde ise bunun böyle olmadığı görüşü hakim. Mümkün olduğu takdirde her iki tarafın görüşlerini ve en önemli delillerini zikredip bizim için değerlendirirseniz minnettar oluruz. Allah sizden razı olsun.
Bismillahirrahmanirrahim

Cevap-5 : Muhterem kardeşim, size bahsettiğiniz konuyu geniş bir şekilde inceleyen ve Hz. Ebu Talib'in imanını ispat eden bir yazıyı takdim ediyoruz. İnşaallah bu yazıda yeterli cevabı bulacağınıza inanıyoruz. Allah'a emanet olun.

EBUTALİB (A.S)


Ebu Talib'in imanı geçmişten günümüze kadar Ehl-i Beyt mektebi ile diğer mektepler arasında tartışma konusu olmuştur. Bir çokları onun (Allah'a sığınırız) imansız dünyadan göçtüğüne inanmaktadır. Ama Ehl-i Beyt mektebinde onun mü'min olarak dünyadan göçtüğü hususunda asla şüphe edilmemiştir.

Zikredilen şahıslar Resulullah'ın (s.a.a) bu fedakar koruyucusunun küfrüne hükmederken tarih, hadis ve tefsir kitaplarından naklettikleri zayıf ve meçhul rivayetlere dayanmışlardır.

Şiî alimler ile bazı insaflı Ehlisünnet alimleri Ebu Talib'in imanını ispat etmek için birçok kitaplar, makaleler ve risaleler yazmışlardır. Böylece muhaliflerin ithamlarına cevap vermeye çalışmışlardır ki, bu kitaplardan çoğunun ismi bibliyografı bölümünde yer almıştır.

İslam araştırmacılarına göre Ebu Talib'e isnat edilen bu asılsız iddialar, Beni Ümeyye'nin, Hz. Ali'ye olan düşmanlığı yüzünden uydurulmuştur.

Muhalifler Ali'ye (a.s) dil uzatamayınca babasına saldırma yoluyla Hz. Ali'nin ilahi makamını düşürmeye çalıştılar. Biz bu makalede Beni Ümeyye tarafından uydurulan iftiralar yüzünden nurlu çehresi gizli kalan bu yüce şahsiyetin, imanı sayesinde ulaştığı makamını aşikar etmeye ve onun hayatının çeşitli boyutlarına ışık tutmaya çalışacağız:


Doğumu ve İsmi:


Ebu Talib Peygamberin (s.a.a) amcası, en büyük destekçisi ve Hz. Ali'nin de babasıdır.

Ebu Talib, Hz. Rasulullah'tan (s.a.a) 35 yıl önce doğdu.[1]

Adı "Abdumenaf"dır. İmam Sadık'ın (a.s) rivayetine göre Abdulmuttalib'in vasiyetinde bu husus kesin bir şekilde açıklanmıştır.[2]

Bazıları onun adının "İmran" olduğunu söylemişlerdir ve Hz. Rasulullah'ın (s.a.s) ziyaretnamelerinin birinde şu tabirin yer aldığını delil göstermişlerdir.

"Esselamu aleyke ya Resulullah .... Esselamu ala ammike İmran'e Ebi Talib."[3]

Büyük oğlunun adı Talib olduğundan, künyesi de Ebu Talib'dir.

Ebu Talib'in Anne ve Babası:


Annesi Amr b. Aiz'in kızı Fatıma'dır.[4] Babası Abdulmuttalib'tir. (Abdulmuttalib hicretten 127 yıl önce Mekke' de doğmuştur.) Abdulmuttalib uzun boylu ve beyaz çehreliydi.

İmam Ali (a.s), Abdulmuttalib'in isminin Amr olduğunu söylemiştir. Bazıları da "Şeybe" olduğunu nakletmişlerdir. Şeybe denilmesinin sebebi ise doğduğu zaman saçlarında ak olmasıydı. Künyesi "Ebu'l Haris"dir. İhsan sahibi olduğundan dolayı "Feyyaz" lakabını almıştır.

"Zirikli'nin" nakline göre: Abdulmuttalib, miladi 520 yılından 579 yılına kadar Mekke'nin hakimiydi ve vatanını Habeşliler' in yağma ve baskınlarından korumuştur. (El-A'lam 4 / 154)

İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kıyamet gününde Abdulmuttalib, padişahlara mahsus güzellik ile peygamberlerin alametleri yüzünde olduğu bir halde tek ümmet olarak haşr olunacaktır."

Hz. Peygamberin (s.a.a) Hz. Ali'ye yaptığı vasiyette şöyle yer almaktadır:

"Abdulmuttalib'in uyguladığı beş sünneti İslam da tasvip etmiş ve uygulamaya koymuştur. Bu beş sünnet şunlardır:

1) Oğlun babasının hanımıyla (üvey anneyle) evlenmesini yasaklaması.

2) Bulduğu hazinenin humsunu (beşte birini) vermesi.

3) Zemzem kuyusunu açarak onu hacıların sekayesi (hacıların sudan istifade ettiği yer) olmasını sağlaması.

4) (Kasıtsız olarak) bir insanı öldürmenin diyetini 100 deve olarak belirlemesi.

5) Kâbe'nin etrafının yedi kez tavaf edilmesi. "

Abdulmuttalib asla putlara tapmadı ve putlar adına kesilen bir hayvanın etini de yemedi. O şöyle buyurmaktaydı: "Ben ceddim İbrahim'in (a.s) dini üzereyim."

Abdulmuttalib, sürekli Peygamberin (s.a.a) korunmasını emrederdi. Bu konuda Ebu Talib'e şöyle buyurdu: "Sana bir şeyi tavsiye etmek istiyorum." Ebu Talib; "O nedir?" diye sorunca şöyle dedi:

"Ey oğlum! Sana kendimden sonra göz nurum Muhammed'e iyi bakmanı tavsiye ediyorum. Onun ne ölçüde bana yakın ve yanımda ne kadar değerli olduğunu biliyorsun. Onun değerini bil ve ona saygılı davran. Sağ olduğun müddetçe onu kendinden ayırma; onu koru ve ona hürmette kusur etme."

Yine, çocuklarına hitaben şöyle diyordu: "Muhammed'e (s.a.a) saygı gösterin, ona iyilikte kusur etmeyin. Yakın gelecekte onun büyük makamını göreceksiniz."

Kavmine de hitap ederek şöyle hitap ediyordu: Oğlum Muhammed b. Abdullah' a iyi bakın. Ona saygılı davranın; ona iyilik edin ve eziyet etmekten sakının."

İbni Sa'd'den nakledildiğine göre Abdulmuttalib 72 yaşında vefat etti ve Hucun'da (Mekke dağlarından birinin adıdır ve Mekke halkının kabristanlığıdır) defnedildi.

İbn-i Sa'd Abdulmuttalib'in 110 ve 120 yaşında vefat ettiğini söyleyen rivayetleri de nakletmiştir.
Rasulullah'ı (s.a.a) Koruyuculuğu:

Abdulmuttalib'in vefatından sonra, Ebu Talib kendisine edilen vasiyet üzerine kardeşinin oğlu Muhammed'i (s.a.a) kendi himayesine aldı.[5]

Fatıma bint-i Esed şöyle diyor: Abdulmuttalib vefat edince, Ebu Talib Rasulullah'ın koruyuculuğunu üstlendi. Ben Rasulullah'a bakıyordum, o ise beni anne diye çağırıyordu.[6]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Cebrail Resulullah'a (s.a.a) gelerek şöyle dedi: Ey Muhammed, Rabbin sana selam gönderiyor ve 'Seni dünyaya getiren sülbe, sana hamile kalan kadına ve

seni yetiştiren ve sorumluluğunu üstlenen şahsa ateşi haram kıldım.' diyor. Sonra şöyle devam etti: "Zikredilen sülb baban Abdullah b. Abdulmuttalib'dir ve sana hamile olan Amine bint-i Veheb'tir ve seni terbiye eden ise Ebu Talib'tir."[7]

İbn-i Ebi'l-Hadid şöyle diyor: Ebu Cafer Muhammed b. Habib'in Emali adlı kitabında şöyle okudum: Ebu Talib Rasulullah'ı (s.a.a) gördüğünde ağlayarak şöyle derdi:

"Onu gördüğüm zaman kardeşim Abdullah'ı hatırlıyorum." Ebu Talib çok zamanlar Rasulullah'ın yattığı yerin düşmanlar tarafından öğrenilmesinden korkuyordu ve bu sebeple Rasulullah'ı yerinden kaldırıp Hz. Ali'yi onun yerine yatırıyordu.[8]
Şam Seferi:

Ebu Talib ticaret maksadıyla Şam'a doğru sefere çıkmak üzere idi. Muhammed, Ebu Talib'e doğru koşarak devesinin dizgininden tuttu ve şöyle dedi: "Amca! beni kime bırakıyorsun?

Benim ne babam var, ne de annem!" Bu sözler Ebu Talib'in kalbine ok gibi saplandı; bunun üzerine, "Allah'a andolsun, bizden ayrı kalmasın diye onu da kendimle götüreceğim." dedi.

Böylece Peygamber de bu sefere katıldı. Kafile Şam topraklarına ulaşmıştı. Yol üstünde bulunan bir kilisede Buheyra (veya Bahira) isimli bir rahip yaşıyordu.

Kervan Buheyra'nın kilisesinin çevresinde konaklamıştı. Rahip gökyüzünde bir bulutun kervandaki bir kişinin (Peygamberin) başına gölge ettiğini gördü. Bir ağacın gölgesi altına gelmesine rağmen o bulutun gölgesi kendisinden ayrılmadı.

Bunun üzerine Buheyra ziyafet hazırlığı yaptı ve birini göndererek kafilede bulunan herkesi kendi adına şöyle davet etmesini istedi: "Ey Kureyşliler küçük-büyük, hür-köle, hepinizin soframda hazır olmasını istiyorum." dedi.

Kafiledekiler Buheyra'nın davetini kabul ettiler ve Hz. Muhammed'i. (s.a.a) çocuk olduğundan dolayı bir ağacın altındaki yüklerin yanındâ yalnız bıraktılar.

Buheyra oradakilere baktı ve söylenen özelliklere sahip birini göremeyince şöyle dedi: Ey Kureyşliler bu yemekten hiçbir kimse yememiş kalmasın! Oradakiler: "Eşyalarımızın yanında bıraktığımız küçük bir çocuktan başka hiçbir kimse kalmadı." dediler. Buheyra, "Böyle olmaz, onun da bu sofraya gelmesini istiyorum." dedi.

Buheyra Hz. Muhammed'i görünce, gözünü hayretle ona dikti ve şöyle dedi: "Ey genç! Lat ve Uzza aşkına sorduğum sorulara cevap ver." Bunun üzerine Hz. Muhammed, "Lat ve Uzza adına yemin ederek benden hiç bir şey sorma! "diye cevap verdi.

Buheyra: "O halde Allah'a yemin ediyorum!" deyince Peygamber (s.a.a) "sor" dedi. Buheyra uykusu ve onun diğer özellikleriyle ilgili bazı şeyleri sordu ve Peygamber cevap verdi. Bütün bu cevaplar Buheyra'nın bilgisiyle uyum içindeydi.

Daha sonra Hz. Muhammed'in iki omuzu arasındaki nübüvvet mührünü görünce, Ebu Talibe gelerek, "İlahî kitaplarda bu çocuğun Peygamber olacağı bildirilmiştir ve Ebu Talib'i geri dönmeye ikna etmeye çalışarak; "Sakın bu çocuğu Yahudiler görmesin, zira Yahudiler ona düşmandır."[9] dedi.

Hz.Muhammed'in Hz. Hatice İle Evlenmesi:


Hz. Muhammed (s.a.a) Hatice'nin kendisiyle evlenmeye eğilimi olduğunu duyunca amcasını bu olaydan haberdar etti ve Ebu Talib'i Hatice'ye görücü gönderdi.[10]

Ebu Talib evlilik akdini şöyle okudu:


"Allah' a şükürler olsun ki bizi İbrahim ve oğlu İsmail' in zürriyetinden olmakla ve değerli bir şehir, haccedilen bir evle şereflendirdi ve diğer insanlardan üstün kıldı.

Muhammed, kardeşim Abdullah'ın oğludur. Kureyş'ten hiçbir genç ondan değerli değildir. İyilik, fazilet, ileri görüşlülük, akıl ve fikir bakımından hiç kimse ona ulaşamaz. Gerçi mal bakımından fakirdir. Mal da ebedi olmayan bir gölge ve geri alınacak bir emanettir.

O, Hatice'yi istiyor. Hatice de onu istiyor. Mehir olarak istediklerinizi ben üzerime alıyorum. Allah' a yemin ederim ki, bundan sonra onun evrensel bir mesajı ve büyük bir makamı olacaktır."[11]
Ebu Talib'in Risaleti Desteklemesi ve Genel Davetin Başlangıcı:

İbn-i İshak şöyle yazıyor: Resulullah kavmine İslâm' ı tebliğ edip davetini onlara Allah'ın buyurduğu şekilde açıklayınca akrabaları ondan ayrılmadı ve ona itiraz etmediler.

Ama Resulullah onların putlarını reddedince bu onlara ağır geldi. Allah'ın, İslam nuruyla koruduğu bir avuç kimse dışında hepsi ona karşı cephe aldı. İşte bu ortamda Ebu Talib Resulullah'ın yardımına koştu. Böylece Peygamber de huzur ve ümit içinde risaletini eda ediyordu. Dolayısıyla hiçbir şey ona engel olamıyordu.

Kureyşliler, Peygamberin putlara tapınmayı reddettiğini Ebu Talib'e şikayet için geldiklerinde şunları da eklediler; "Eğer Muhammed bunları mal ve mülk için yapıyorsa biz onu Mekkenin en zengini yaparız, eğer makam-mevki peşindeyse biz onu kendimize reis yaparız. Yeter ki bu söylediklerinden vazgeçsin ve bizi rahat bıraksın.

Bu söylediklerimizi git ve O'na ilet." Ebu Talib Peygambere gelerek bunları iletti ve şöyle dedi: "Yeğenim! Hem bana hem de kendine bir lütufta bulun da gücümün dışında kalan bir şey yapma."

Resulullah şöyle buyurdu: "Allah'a andolsun ki, güneşi sağ elime ve ayı da sol elime verecek olsalar yine de davamdan vazgeçmem. Ya Allah dinini galip kılacak, ya da bu yolda öldürülünceye kadar çalışacağım. "

Peygamber bunları söyleyip gitmek istediğinde Ebu Talib ona "Yeğenim geri dön." diye seslendi. Resulullah da geri dönünce bu sözlerin tesirinden dolayı ağlamakta olan Ebu Talib şöyle dedi: "Git ve ne istiyorsan söyle. Allah'a andolsun ki seni asla onlara teslim etmeyeceğim."[12]

Bir başka rivayette de yer aldığı üzere Ebu Talib, Ali'ye, "Oğlum seçtiğin bu din nedir?" diye sordu. Ali (a.s): "Baba, ben Allah'a ve Resulü'ne iman ettim. Peygamberin elçiliğini tasdik ettim.

Allah için onunla namaz kıldım ve kendisine tabi oldum." dedi. Ebu Talib ise cevap olarak şöyle buyurdu: "İyi bil ki Peygamber seni iyilikten başka bir şeye davet etmemiştir. O halde ona tabi ol."[13]

Seyyid Fehhar şöyle yazıyor: Bir gün Ebu Talib, oğlu Cafer ile birlikte yürürken Peygamber ile Ali'nin namaz kıldığını gördü. Ebu Talib, oğlu Cafer'e: "Amcanın oğluna katıl." diye buyurdu. Böylece Cafer de Resulullah ve Ali ile birlikte namaz kıldı. Bu esnada Ebu Talib şu manada bir şiir okudu:

"Ey Ali ve Cafer, musibet ve zorluk anlarında benim dayanaklarım, amcanızın oğlunu yalnız bırakmayın ve O'na yardım ediniz.....

Allah'a andolsun ki, ben O'nu yardımsız bırakmayacağım. Oğullarım arasında temiz nesepli olanlar O'nu yalnız bırakmayacaktır."[14]

Şeyh Müfid şöyle demiştir: "Ebu Talib'in iman ettiğinin delillerinden biri de oğlu Ali ve Cafer'e, Resulullullah'a itaat etmelerini emretmesidir."

Ebu Talib kardeşi Hamza'ya da Resulullah'a (s.a.a) yardım hususunda şöyle buyurdu:

"Ey Hamza! Ahmed'in dininde sabırlı olmak gerekir. Bu dine yardımcı ol ki, bu sabır sayesinde tevfik kazanasın. Rabbinden hak ile geleni savun. Bu yolda sadık ve azimli ol. Hakkı asla gizleme. ' O'na iman ettim' demen beni çok sevindirdi. O halde Allah için Resulullah' a yardımcı ol."[15]

İbn-i Sa'd şöyle diyor: Kureyş İslam'ın aşikâr olduğunu ve Müslümanların Kâbe'nin etrafında toplandığını görünce paniğe kapılıp Ebu Talib'in yanına koştular ve şöyle dediler:

"Sen hepimizden üstünsün, efendimizsin. Bu akılsızların yeğenine uyarak neler yaptığını görmüyor musun? İlahlarımızı terk edip bizlere dil uzatıyor ve cahil olduğumuzu söylüyorlar."

Ammare b. Velid'i de beraberinde getiren Kureyşliler sözlerine şöyle devam ettiler: "Biz sana Kureyş gençlerinin en güzelini , yücesini ve kuvvetlisini getirdik." dediler. "Onu sana verelim, sana yardımcı olsun. Sen de yeğenini bize teslim et. Zira bu iş kabilemiz için daha hayırlı bir sonuçtur."

Ebu Talib öfkeli bir şekilde: "Benimle insaflı konuşmadınız." dedi. "Siz, yeğeninize bakmam için bana veriyorsunuz. Ama kendi yeğenimi öldürmeniz için sizlere teslim etmemi istiyorsunuz. Hayır, bu insaf değildir."

Onlar, "O halde yeğenini çağır da onunla insaflı konuşalım." dediler. Resulullah (s.a.a) gelince Ebu Talib şöyle dedi: "Ey yeğenim! Bunlar amcaların ve kavminin büyükleridir. Seninle insaflı bir şekilde konuşmak istiyorlar." Resulullah (s.a.a): "Sözünüzü söyleyin, ben sizleri dinliyorum" dedi.

Onlar dediler ki: "Bizi ilahlarımızla baş başa bırak. Biz de seni ilahınla baş başa bırakalım." İbn-i Saa'd'ın nakline göre, Ebu Talib: "Bunlar insaflı konuşuyorlar. Kabul et." dedi.

Resulullah şöyle buyurdu: "Sizin bu teklifinizi kabullenirsem, sizleri Arapların padişahı kılacak ve Arap olmayanların da karşınızda hor ve hakir olmasını sağlayacak bir kelimeyi dile getirmeye hazır mısınız?"

Ebu Cehil şöyle dedi: "Evet bu yararlı bir sözdür. Evet babana andolsun ki, onu ve benzeri onlarca kelimeyi de deriz."

Resulullah: "O halde 'lailahe illallah' deyiniz" diye buyurdu. Bu sözden dolayı kızarak kalkıp oradan ayrıldılar. Kendi aralarında: "Artık asla onun yanına dönmeyeceğiz. En iyisi onu habersizce katledelim." dediler.

O gece Resulullah'tan bir haber alınamadı. Ebu Talib ve Peygamberin diğer amcaları Peygamberin ikamet etmekte olduğu yere geldiler, ama Peygamberi bulamadılar.

Ebu Talib, Haşimoğulları ve Muttalib oğullarından bir grup genci etrafına toplayarak onlara şöyle dedi: "Hepiniz keskin bir kılıç alıp benimle gelin. Her biriniz Kureyş büyüklerinden birinin, özellikle de Ebu Cehil'in yanına oturun.

Eğer Muhammed öldürülmüş ise Ebu Cehil de yaşamamalıdır." Gençler de: "Dediğini yerine getireceğiz." dediler.