SORU CEVAP BANKASI
 



Soru-01:Her şeyi Allah yarattığına göre, Allah'ı kim yaratmıştır?



Bismillahirrahmanirrahim


Cevap-01: Öteden beri Materyalistlerin(Maddeciler; her şeyin esasının madde olduğunu iddia edip, Ruhaniyatı inkar edenler. Her şeyi madde ile ölçenler.)ortaya atıp inançlı insanları,

özellikle de genç kesimin kafasını karıştırmaya çalıştıkları meşhur sorulardan birisi yukarıda belirtilen sorudur. Materyalistler bu sorunun cevabının olmadğını düşünüyorlar. Aynı şekilde bu sorunun sadece Allah’a inananlar için geçerli olduğunu zannetmektedirler.

Söz konusu soruyu cevaplamadan önce Materyalistlere; Siz evrenin ana kaynağının madde olduğunu savunup, her şey maddeden meydana gelmiştir diyorsunuz. Peki öyle ise size göre maddenin kaynağı nedir veya maddeyi oluşturan etkenler nelerdir?

Siz bu soruya hangi cevabı verirseniz, biz de size aynı cevabı vereceğiz. Gördüğünüz gibi böyle bir soru sadece Allah'a inananlar için söz konusu değildir ve

Materyalistler de benzer bir soruyla karşı karşıyadırlar. Şimdi sorunun cevabına geçelim. Vereceğimiz cevaba yardımcı olacağı için önce birkaç örneği baz alarak bazı sorular sormak istiyoruz:

"Her şeyin rutubet ve ıslaklığı sudan veya sıvı olan maddelerdendir. Peki suyun rutubeti neden veya neredendir acaba?"

"Bütün yemeklerin yağlılığı yağdandır. Peki yağın yağlılığı nedendir acaba?"

"Her şeyin tuzluluğunun tuzdan olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki o zaman tuzun tuzluluğu neden ve neredendir?"

Evet bildiğimiz gibi suyun rutubeti, yağın yağlılığı ve tuzun tuzluluğu başka bir yerden veya şeyden değil, bizzat kendisindendir. Bu onun zati özelliğidir.

Görüldüğü gibi her olgu ve eser kendi kaynağına dayanır; ancak onun kaynağının artık neden ve nereden olduğu sorulmaz. Böyle bir soru yersizdir.

Varlık konusu da aynı şekildedir. Evrendeki varlıkların vücudu onların kendisinden değil ve kendi zatlarından kaynaklanmamaktadır. Bu yüzden de "nedensellik" ilkesi gereği onların varlığı bir kaynağa dayanmalıdır.

İşte burada Allah'a inananlar, bu varlıkların kaynağının "Allah" olduğuna, Allah'ın kendi varlığının ise zati olduğuna ve başka bir şeyden kaynaklanmadığına inanmaktadırlar;

eğer "Allah" da diğer varlıklar gibi bir olgu olsaydı ve vücudu başka bir şeyden kaynaklansaydı, o zaman evrendeki bütün varlıkların, nedensiz birer olgu olmaları gerekirdi ki bu da imkansızdır. Çünkü nedensiz olgu asla düşünülemez.

O halde böyle bir sorunla karşılaşmamamız için, varlıkların nedensiz olan ve varlığı başka hiçbir şeyden kaynaklanmayan bir kaynağa ve etkene dayanması gerekir.

Böyle bir sorunun nedeni şu olabilir; Materyalistler Allah'a inananların "Her şeyin bir nedeni olduğuna" inandıklarını zannederek "O halde Allah'ın varlığının nedeni ve kaynağı nedir?" diye sormaktadırlar.

Oysa Allah'a inananlar, "Her şeyin bir nedeni olduğuna" değil, sonradan meydana gelen her olgunun ve varlığı, zati olmayan her varlığın, mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiğini söylemektedirler.

Bu görüş ve tutum bir taraftan evrenin varlık kaynağını ve bütün olguların meydana geliş nedenini bulmamızı sağladığı gibi, diğer taraftan bu kaynağın artık başka bir kaynağa ve nedene dayanmaması ve varlığının zati olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Büyük filozoflar bu görüşü kısa bir cümlede özetlemiş ve şöyle demişlerdir: "Arazi (zati olmayan) her varlık mutlaka zati olan bir varlığa dayanır."

Yahudi'nin birisi Hz. Emir-ul Müminin Ali (a.s)'a "Allah ne zamandan beri vardır?" diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Yok olduğu bir zaman var mı ki, ne zamandan beri diye sorulsun?

Böyle bir soru her yerde doğru değildir. Bir şey önceden olmayıp da sonradan meydana gelirse, o zaman böyle bir sorunun anlamı olur. Allah'ın ise evveli ve sonu olmadığı için, her şeyden önce vardı ve her şeyden sonra da var olacaktır. Yaratıcı olan Allah hakkında böyle bir soru yersizdir. "[1]

Şimdi burada şöyle bir soru aklımıza gelebilir: Evet rasyonel (akli) olarak evrendeki varlığı zati olmayan her varlığın sonuçta, varlığı kendisinden olan "vacip" bir varlığa dayanıp varlıklarını ondan almaları gerektiğini kabul etmekten başka bir çare yoktur.

Ancak esasen böyle bir şeyi tasavvur etmek ve varlığı kendisinden olan bir varlık gerçeğini idrak etmek nasıl mümkün olabilir?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz; Evet gerçekten böyle bir hakikatin düşünülüp, algılanması oldukça zor, hatta olanaksızdır. Zira biz, sürekli kendimiz gibi "mümkün" olan ve önceden olmayıp da sonradan meydana gelen varlıklarla iç içe olduğumuz için, doğal olarak kendimiz gibi gördüğümüz şeyleri veya benzerlerini tasavvur edebiliyoruz

ve bu çerçevenin dışında kalan ve Kur'an'ın tabiriyle "eşi benzeri bulunmayan" bir varlığı idrak ve tasavvur edebilmemiz tabi ki mümkün olmayacaktır. Ancak bizim onu algılayamamamız, onun var olmadığını ispatlamaz.

Önceden de dediğimiz gibi bir çok akli ve mantıki delil böyle bir varlık kaynağının olması gerektiğini ve olmazsa olmaz gerçeğini kesin bir şekilde kanıtlamaktadır; biz de bunu biliyor ve kabul ediyoruz. Bunu bildiğimiz halde, sırf hakikatini algılayamadığımız için onu kabul etmezsek, kendimiz kendimizle çelişmiş oluruz.

Evet bir şeyin hakikatini bilmemek, idrak etmemek hiçbir zaman o şeyin yokluğuna delil olamaz. Evrende nice bildiğimiz, kabul ettiğimiz gerçekler vardır ki onların hakikatinden haberdar değiliz.

Ama bundan dolayı da hiçbir zaman onları inkar yoluna da gitmiyoruz. Bu gün teknolojinin ilerlemesiyle icat edilen nice cihazlar, aletler vardır ki insanların geneli onların nicelik ve niteliklerine akıl erdiremiyor;

ama hiçbir zaman da gerçeğini bilmiyorlar diye onları inkar yoluna gitmiyorlar. Zira onların bir gerçek olduğunu açıkça görüyor ve hatta onlardan istifade ediyorlar.

Kaldı ki alemde henüz keşfedilmemiş nice sırlar ve muammalar vardır ve onların keşfedilmesi için daha asırlar geçmesi gerekir, belki de asla keşfedilmeyecektir, ama buna rağmen hiçbir akıl, insaf sahibi bilim adamı onları inkar yoluna gitmemiştir.
----------------------------------------
[1]- Elbette bu sözden maksadımız, onlar zatidir derken, bir yaratıcıya muhtaç değillerdir demek değildir tabi. Maksadımız şudur ki yaratıcı onları zaten böyle yaratmıştır. Yani suyun mesela zatında rutubetliliği koymuş; öyle ki rutubeti ondan alırsan artık su diye bir şey söz konusu olamaz.

-----------------------
Soru-02: Hüsn ve kubh-i akli hakkında bize doyurucu bilgi verir misiniz. Neden Eş'ari Sünniler iyilik ve kötülüğün sadece şer'i olduğuna ve aklın iyilik ve kötülüğü kavrayamayacağına inanıyorlar acaba? Ehl-i Beyt mektebi bu görüşü hangi delillere dayanarak reddediyor?

Bismillahirrahmanirrahim



AKLİ HÜSÜN VE KUBÜH


Cevap-02: Ehl-i Sünnet'in Eş'ari ekolü ile Ehl-i Beyt mektebi arasındaki ihtilafi konulardan birisi de "Hüsn ve Kubh-i akli"dir. Konunun daha iyi anlaşılması için ilk önce bazı terimleri açıklamamız gerekiyor.

Husn: Güzellik ve iyilik anlamını ifade eder.

Kubh: Kötülük ve çirkinlik anlamındadır.

Husn-i Akli: Aklın bir iş veya bir tutumun güzel ve iyi olduğunu teşhis etmesine denir.

Kubh-i akli: Aklın bir iş veya bir tutumun kötü olduğunu teşhis etmesine denir.

Husn-i Şer'i: Bir iş veya bir tutumun dinen ve Allah Teala'nın bildirmesi üzere iyi olduğunun tespit edilmesine denir.

Kubh-i Şer'i: Bir iş veya bir tutumun dinen ve Yüce Allah'ın bildirmesi üzere kötü olduğunun teşhis edilmesine denir.

İmamiye (Ehl-i Beyt Mektebi) Husn ve Kubh-i şer'inin var olduğuna inanmanın yanı sıra hüsn ve kubh-i aklinin de varlığına inanır. Yani bu mektep ve bu mekteple bu hususta aynı fikri paylaşan Mu'tezile bir çok işlerin kötülük

ve iyiliğinin şeriat yoluyla anlaşıldığı gibi bazı tutum ve davranışların kötü ve iyiliğinin aklın teşhisiyle de anlaşıldığına inanmaktadır.

Oysa Ehl-i Beyt Mektebi'nin dışında olanlar (Aş'riler vb. fırkalar) hiçbir şeyin iyilik ve kötülüğünün akıl yoluyla anlaşılamayacağına inanırlar.

Bizce konuyu iyice tasavvur eden, fikir ve düşüncesini kilitlemeyen bir kimse delile ihtiyaç duymadan Ehl-i Beyt mektebinin görüşünün doğruluğunu sezer ve bunda şüphe etmez ve bu konuda karşı tarafın ortaya attığı tutanak ve görüşlerin vesvese ve şüpheden başka bir şey olmadığını görür.

Gerçi bu vesvese ve şüpheleri ortaya atanlar Beni Ümeyye ve Beni Abbas gibi zalimlerin tutumlarını uyduruk hadislerle dine dayayarak güzel göstermek ve meşru kılmak için bu gibi temelsiz ilkeleri ileri sürmüşlerdir.

Her halükarda biz Ehl-i Beyt mektebinin görüşünün açıklık kazanması için bazı açıklamaları zaruri görüyoruz:

1- Allah-u Teala bir çok diğer güzel ve yüce sıfatıyla birlikte "Hekim" (hikmet sahibi) olma sıfatına da sahiptir ve hiç bir abes şey, sebepsiz ve nedensiz hiç bir emir ve nehiy ondan sadır olmaz.

2- Yine bütün fiiller zati olarak mutlaka bir maslahata veya fesada, iyilik veya kötülüğe sahiptirler. Allah-u Teala'nın da o fiillere emri veya nehyi de mutlaka onlarda bulunan bir maslahata veya fesada dayanmaktadır.

Ancak insanın aklı bunlardan bir kısmını İlahi bir açıklama olmaksızın algılayamayacağı gibi, bir kısmının iyilik veya kötülüğünü de Allah'ın verdiği güç ve kabiliyetle kendi başına rahatlıkla algılamaktadır. Aslında bu gerçeği ispata bile gerek yoktur.

Bunu her şeyden önce insanın temiz fıtratı ve vicdanı açık bir şekilde tasdik etmektedir. Bir çocuk bile, kendisi veya bir başkasının sahip olduğu ve hak ettiği bir şey zorla elinden alındığında,

bunun bir zulüm olduğunu ve zulmün kötü olduğunu idrak edip buna isyan etmektedir. Buna karşılık adaletin ve hakkın hak sahibine verilmesinin de iyi bir şey olduğunu tasdik etmektedir. Doğruluğun iyi olduğunu ve buna karşı yalanın dolanın, hile ve kandırmacılığın kötü olduğunu anlamaktadır.

Nitekim beş yaşındaki bir çocuk bile anne babası kendisine verilen bir sözü sebepsiz yere ihlal ettiklerinde onlara karşı tavır almaktadır. Aslında Kur'an-ı Kerim'in İslam'ı bir fıtrat dini olarak tanıtması da bu esasa dayanmaktadır (Rum Suresi, Ayet:

30). Demek ki bütün İlahi emir ve nehiyler insanın fıtratına uygun şeylerdir; ne var ki bunların bir kısmını kendi aklıyla algılayabiliyor, bir kısmını ise Allah tarafından açıklandığında fıtratına uygun buluyor.

İşte bu esaslara dayanarak Ehl-i Beyt mektebi diyor ki aklın kesin ve tereddütsüz bir şekilde kötü olduğuna kanaat getirdiği bir şeye Allah-u Teala asla emretmez veya kendisi öyle bir fiilde bulunmaz.

Mesela her akıllı zulmün kötü olduğunu anlıyor, tasdik ediyor. O halde zulüm sayılacak bir teşebbüste bulunmaz. Örneğin Peygamberleri ve mu'min olan kimseleri cehenneme, Fıravunlar, yezitler gibi kötü olan kimseleri de cennete götürmez.

Haşa bundan aciz olduğu için değildir. Bunun bir haksızlık, bir zulüm olduğu içindir. Hak Teala da adil-i mutlak ve hekim olduğu için asla bunu yapmaz.

Ama Eş'ariler, bunun Allah'ın işlerine bir müdahale, O'na bir görev tayini olduğu düşüncesinden hareketle bunu söylemenin caiz olmadığını, aklen Allah Peygamberleri cehenneme götüremez denildiğinde, bunun, aklın Allah'a hesap sorması ve onun güç ve kudretine sınırlama getirdiği anlamına geldiği için doğru olmadığını, doğru olanın Allah'ın yaptığı olduğunu ve

(götürmez ama) götürse bile Allah'ın Peygamber'i cehenneme (haşa) götürmesini dahi kötü olarak nitelendiremeyeceğimizi; götürmüşse demek ki iyidir ki götürmüştür dememiz gerektiğini söylüyorlar.

Ehl-i Beyt mektebi ise hayır aklın bu hükmünün asla bir görev tayini veya hesap sorma yahut Allah-u Teala'nın kudretine sınırlandırma getirmesiyle hiç bir alakasının olmadığını,

tam aksine Hak Teala'nın bütün güzel ve yüce sıfatlarının hep birlikte dikkate alınarak ve aziz kitabında kendisini tanıttığı şekilde algıladığı bir gerçek olduğunu söylemektedirler. Diğer konularda da durum aynıdır.

3- Herkes bir dine bağlı olsun olmasın kendi vicdanına müracaat ettiğinde iyiliğin güzel ve zulmün kötü olduğunu bilir. Bu yargı tüm insanların arasında olan herkesin kendi aklıyla idrak edebildiği ortak bir hükümdür.

Şeriat da bu hükmü teyit etmiştir. Eğer şeriatta bu hususta hiçbir emir ve açıklama bile olmasaydı yine de bunu aklımızla idrak edebilirdik.

4- Eğer hiçbir şeyin kötü olduğu akılla ispat olmasaydı o zaman Allah'ın yalan söylemesi de (neuzibillah) akli olarak kötü olmazdı ve sonuçta Allah istediği taktirde yalan konuşur

ve bu yalan konuşması da bu mantığa göre O'nun istediğine dayandığı için güzel bir iş bile olurdu. Yani başka bir ifadeyle Allah'ın yalan konuşmasında hiçbir sakınca olmazdı.

Bu ihtimal olduğu sürece şeriatta var olan hükümlere güven kalmaz ve Allah'ın kötülüğünü bildirdiği her şeyde neuzibillah yalan konuşmuş olabileceği ihtimali ortadan kalkmaz ve böylece hiçbir şeyin gerçekten şer'an bile kötü olduğu tespit edilemezdi.

Yani Allah tarafından bazı işlerin iyi ve bazılarının kötü olduğuna dair gelen emirlerin doğruluğunu anlamak mümkün olamazdı ve bu ihtimal var olduğu müddetçe şer'an de bir şeyin kötü olup olmadığını anlamak imkansız olurdu.

Bu da şer'i husn ve kubhün de batıl olmasını ve dinde şüphe etmeği gerektirirdi. Bu yüzden de batıl olduğu ortadadır. (Dikkat ediniz).

5- Eğer akıl bir şeyin kötülüğü veya iyiliği konusunda bir görüşü olmasaydı ve her şey sırf Allah'ın istemesiyle iyi ve istememesiyle kötü olsaydı o zaman Allah'ın zulmü istediğini (neuzibillah) farz ettiğimizde zulmün

iyi olduğuna hüküm vermemiz gerekir veya istediği taktirde kafirleri cennete götürüp Peygamberleri ve müminleri cehenneme götürmesinde de bir sakınca görülmemesi gerekirdi;

oysa bunu akıl sahibi hiçbir kimsenin kabul etmesi mümkün değildir Eğer bir kimse bu görüşte ısrar ederse apaçık sapıklık yolunu seçmiş ve Allah'a layık olmayan bir şeyi isnat etmiştir. Allah zalimlerin söylediğinden çok yüce ve münezzehtir.

6- Allah-u Teala'nın Kur'an-ı Kerim'deki ayetlerine dikkat edildiğinde de bu ayetlerin, aklın bir takım iyilik ve kötülüğü vahiy gelmeden önce de kendi başına anladığını ve ayetlerin o kavrayışlara yönelik indiğini ortaya koymaktadır.


Allah-u Teala şöyle buyuruyor:


"Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı ve akrabaya elde olandan vermeyi emredip, zinadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyeder. Size böylece öğüt veriyor ki, benimseyip tutasınız." [Nahl: 90]

"De ki: "Rabbim bütün aşırılıkların gizlisini de açığını da ve pislikleri, haksız yere azgınlığı... haram etti." [A'raf: 33]

"Kendilerine iyiliği emrediyor, onları fenalıktan alıkoyuyor." [A'raf: 157]

"Bir kötülük yaptıkları zaman "Biz atalarımızı böyle bulduk; bize bunu Allah emretti" derler. De ki, "Allah kötülüğü emretmez..."[A'raf: 28]

Bu ayetlerden açık bir şekilde anlaşılan şudur ki, demek ki önceden insanoğlu adaletin, ihsanın, akrabaya iyiliğin ne olduğunu, fehşa ve münkerin, aşırılığın,

pisliğin, haksızlığın, fenalığın ne olduğunu, suyu, toprağı ve benzeri diğer mevzuları tanıdığı gibi tanıyor ki, Allah-u Teala bizzat onların ismini getirerek emir ve nehiyde bulunuyor.

Yoksa eğer bunları tanımasalardı ve iyi veya kötü olduklarını bilmeselerdi, önce onların olduğunu tanıtıp sonra emir veya nehiyde bulunması gerekirdi.

Yine Allah-u Teala, bazı ayetlerinde bizzat insanın kendi aklını iyilik ve kötülük konusunda hükmetmeye davet ediyor. Hiç iyilik ve kötülüğü kavramaktan aciz olan bir şeyi, o konuda hakemlik yapmaya davet etmek doğru olur mu Allah aşkına?!

Allah-u Teala şöyle buyuruyor:


"Biz hiç, iman edip de salih amellerde bulunanları, o yeryüzündeki müfsitlerle bir mi tutacağız? Yahut Allah'tan korkan takva sahiplerini kafirlerle (zalimler) bir tutar mıyız?" [Sâd: 28]

"Biz Müslümanlar'ı, mücrim kafirler gibi mi tutarız? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? [Kalem: 35, 36]

"İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey olur mu?" [Rahman: 60]

Kur'an'da onlarca yerde geçen bu gibi ayetler üzerinde biraz düşünüldüğünde, Hüsn u Kubh-i aklinin bir gerçek olduğunda ve bir çok iyi ve kötünün akıl yoluyla müstakillen kavranabileceğinde hiçbir şüpheye yer kalmaz.

7- Bazıları zinayı ve evlilik yoluyla gerçekleşen cinsel ilişkiyi örnek olarak zikredip, mahiyeten hiç bir farkları yoktur, ancak birisini Allah yasakladığı için iyi birisini ise kötü olarak nitelendiriyoruz,

deyip bununla bir genelleme yoluna gitmiş ve demek ki fiillerin kendi zatında bir kötülük veya iyilik yoktur. Allah-u Teala onları yasakladığı veya emrettiği için iyi veya kötü olarak nitelendiriyoruz diyorlar.

Eğer bu örnekle gerçekte zinanın hiç bir kötülüğü yoktur, demek istiyorlarsa, bunu asla kabul edemeyiz. Dediğimiz gibi her İlahi nehiyde mutlaka gerçekte bir fesat, bir kötülük vardır.

Aksi takdirde Allah-u Teala'nın onu nehyetmesi abes olurdu. Ve haşa ki O mutlak hikmet sahibi abesle iştigal etsin. Hayır bundan maksatları aklın bu fesat ve kötülüğü bu konuda anlaması zordur veya imkansızdır diyorsanız, olabilir diyoruz.

Zaten biz de aklın mutlak bir şekilde her şeyin iyilik veya kötülüğünü, maslahat veya mefsedesini anlayabileceğini söylemedik. Bizim dediğimiz şudur ki akıl en azından bir kısım fiillerin hüsün veya kubhünü anlayabilir.

Diğerlerinin iyilik veya kötülüğünü de, felsefesi açıklandığında tasdik eder. Veya hekim birisinden sadır olduğu için idrak edemese dahi ona teslim olur. Tabi bu akıldan maksadımız, halis olan ve nefsani hevesler elinde esir düşmeyen Rahmani akıldır.

Bu konuda verilecek daha bir çok bilgi ve getirilecek bir çok deliller de vardır ki biz okuyucuları yormamak için ve verilenlerin insaf sahibi birisine yeterli olabileceği düşüncesiyle bu kadarıyla yetiniyoruz.

Ya Rabbi bütün enbiya ve evliya hürmetine, doğruları nerede olursa olsun, olduğu gibi bize göster ve ona ittiba etme samimiyet ve cesaretini inayet buyur. Amin!

--------------------------

Soru-03: Saygıdeğer hocam, hüsün kubuh meselesinde açıkladığınız üzere, Ehl-i Sünnet'e göre Allah inananları cehenneme atabilir; oysa bunun size (Ehl-i Beyt mektebine) göre zulüm olacağına hüküm veriyorsunuz.

Halbuki bütün insanlar hatta Muhammed (a.s) için bile cenneti hakketme diye bir durum olamıyor; çünkü insan yaptığı bütün hayırlı amellerinde kendisi yaratamıyor; dolayısıyla sahiplenme söz konusu olamaz -güzellikler tamamıyla Allah'tandır; öyle ki insanların, Allah'ın verdiği nimetlerin bir tanesinin bile karşılığını vermesi mümkün mü ki?

Bu cehennem dahi olsa, Allah o mahluklarını ebedi-sonsuz hayata mazhar etmesi bile başlı başına nimet olsa gerek. Durum böyle iken neden Ehl-i Beyt (sizin anladığınız Ehl-i Beyt ) ve Mutezile böyle bir yanlışlığa düşebiliyor? Allah fail-i muhtardır.

Allah "Fa'alün lima yüriid"dir. Netice olarak kemal-i mutlak mertebesinde bir Rab olacak sonra da kendi yarattığı mahluklara mecbur olup iradesini ortadan kaldıracak; böyle bir şeye nasıl inanılabilir? Cevabınızı bekler gayretlerinizden dolayı tebrik ederim

Bismillahirrahmanirrahim


Cevap-03: Bize göre Ehl-i Beyt mektebi görüşünün yanlış anlaşılmasına sebeb olan şey, bir noktanın dikkate alınmamasıdır. Biz, Allah-u Teala iyileri cehenneme, kötüleri de cennete götürmez." dediğimizde,

sanki Allah'nın bundan aciz olduğunu söylemek istiyormuşuz gibi anlaşılıyor. Yine bunu sözü Allah-u Teala'nın işlerine bir tür müdahale veya (haşa) ona bir görev tayini olarak addediliyor. Oysa bunun ikisi de yanlış bir düşüncedir.

Öncelikle bir şeyi yapabilmek ile, yapmak arasında çok fark vardır. Mesela bir şahsın bir çok şeye gücü yetebilir, ama çeşitli nedenlerden dolayı onu yapmaya bilir. Hiç şüphesiz Allah her şeye Kadirdir.

Ama bu onun her şeyi yapacağı anlamına gelmez. Biz Allah’ın kötüleri cennete, iyileri ise cehenneme götürebilir diyebiliriz; ama Allah bunu asla yapmaz.

Zira her ne kadar Allah Kadir ise de bunun yanı sıra Adil ve aynı zamanda Hekimdir de. Bunu yapmaması onun (haşa) acizliğinden değil, adalet ve hikmetinden kaynaklanmaktadır. Sonra böyle bir iddiada bulunmak o Zat-ı Mukaddesin işlerine müdahele veya O’na görev tayin etmek anlamına gelmez.

Olaya sadece Allah’ın bir sıfatını değil, bütün sıfatlarını göz önüne alarak incelemek gerekir. Eğer Allah (cc) Kur'an'da kendisini adil ve asla zulmetmeyen birisi olarak tanıtıyorsa,

benim bunun aksini söylemeğe hakkım var mı? Zulm ve adaletin ne olduğunu eğer bizim aklımız kestiremiyorsa, o zaman onlarca ayette Allah-u Teala'nın bizleri düşünmeğe, akletmeğe emretmesi abes olmaz mı?

---------------------------------------------------

Soru-04:Bu yazıda, bizim Allah'ı görme hakkında sorduğumuz bir soruya, Sünni bir arkadaşın verdiği cevabı, tekrar bizim ona cevabımızı okuyabilirsiniz

Bismillahirrahmanirrahim



RUYETULLAH HAKKINDAKİ BİR SORU ÜZERİNE


ŞİANIN SORUSU VE EHLİ SÜNNETİN CEVABI


"Ehl-i Sünnet'te Allah-u Teala'nın kıyamet gününde mu'minlere gökyüzündeki on dört gecelik ay gibi görüneceği, dünyada ise Allah'ın sadece rüyada görünebileceği görüşü hakimdir.

Hatta İmam Ebu Hanife'nin iki yüz defadan fazla Allah'ı rüyada gördüğü söyleniyor. (Amentu Şerhi kitabı.)Bizlerin merak ettiği Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin şu ayetleri nasıl yorumladıklarıdır:

"Gözler onu göremez, ama O, gözleri görür..." (En'am, 103)

"...Hiçbir zaman beni göremeyeceksin (ey Musa!)..." (A'raf, 143)

Saniyen Allah'ın cisim olmadığı ve hiçbir cismî özellik taşımadığı, zaman ve mekan üstü bir varlık olup asla sınırlandırılamayacağı bütün Müslümanların ortak görüşüdür.

O her şeyi kuşatır, hiçbir şey O'nu kuşatamaz. Bu durumda Allah'ın ahirette, şu cismani gözlerle hem de aynen gökteki öndörtlük ay gibi müşahade edileceği nasıl söylenebiliyor? Bu Allaha cismi bir özelliği atfetmek veya onu bir mekanla sınırlandırmak değil midir?

Onun insanlar tarafından ihata edilebileceği anlamına gelmez mi? Yoksa kıyamette durum farklı mı olacaktır? Mesela Allah-u Teala kıyamette biz insanlar gibi sınırlımı olacaktır Veya insanlar sınırsızlaşıp cisim olmaktan çıkacaklar mı?"


EHLİ SÜNNETİN CEVABI


Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, İmam-ı Gazali hazretleri, Ehli sünnet dışında şii ve mu’tezile gibi bidat ehli kimselerin Kur’an-ı Kerim'i anlayamacağını buyurmuşlardır

Allah'ın görüleceği görüşü Ehli sünnetin en büyük iki hadis imamının kitabından yani Buhari ve Müslim’de ki hadisi şeriften bildiriliyor.Saniyen Kura-ı kerim müminlerin Cennete girmeden önce de, girdikten sonra da Allahü teâlâyı görecekleri açıkça beyan etmektedir:

Kıyamette ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır-. Kıyamet 22, 23

Bu husustaki hadis-i şeriflerden biri şöyledir:

Peygamber efendimiz, ayın ondördüncü gecesi, parlayan dolunaya bakıp buyurdu ki:

Şu ayı nasıl net görüyorsanız, [ahirette] Rabbinizi de, böyle açıkça göreceksiniz. [Buharî, Müslim]

Yunus suresinin, Güzel amel edenlere, hüsna Cennet ve ziyadesi de vardır.mealindeki 26. Ayeti kerimesindeki ziyade kelimesini Resulullah efendimiz rüyet Allahü teâlâyı görmek]olarak açıklayıp buyurdu ki:

Dolunayı gördüğünüz gibi kıyamette Rabbinizi net görürsünüz. [Buhârî]

Ahirette Allahü teâlâyı yalnız müminler görecek, kâfirler bundan mahrum kalacaklardır. Çünkü Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

O kâfirler o gün Rablerini görmekten mahrumdur.- Mutaffifin 15

İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik gibi mezhep sahibi büyük âlimlere göre bu ayeti kerime müminlerin Allahü teâlâyı göreceklerine bir delildir. Çünkü. hiç kimse Allahı göremeyecektir denmiyor kafirler göremeyecek buyuruluyor

Araf suresinin 143. ayet-i kerimesinde, Musa aleyhisselamın Allahü teâlâyı görmek istediği bildirilmektedir. Bu da Allahü teâlânın görüleceğinin delilidir.

Çünkü, bir peygamberin, imkânsız olan bir şeyi Allahü teâlâdan istemesi abes, hatta câhillik olurdu. Allahü teâlâ hakkında caiz olan ve olmayan şeyleri bilmemek ise peygamberliğe aykırıdır.

Evliyanın büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri buyuruyor ki:

Dünyada Allahü teâlâyı gördüm diyen zındıktır. Evliyanın kalb gözü ile görmesi rüyet değildir. Onlara şühud hasıl olmaktadır. -İtikadname

Dünyada Allahı görmek imkansız olduğu için Aişe, "Resulullah'ın Allah'ı gördüğünü söyleyen yalan söylemiş olur buyurmuştur. -Buharî

İmam-ı Rabbanî, Mevlana Halid-i Bağdadi, Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri gibi büyük zatlar ise, Peygamber efendimizin Miracda Allahü teâlâyı gördüğünü, ancak bunun dünya görmesi ile değil, ahiret görmesi ile görmek olduğunu bildirdiler.

Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid ve evliyanın büyüklerinden S. Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyuruyor ki:

Mirac gecesi Resulullah, Allahü teâlâyı gördü. Cabir bin Abdullah, Peygamber efendimizin Necm suresinde- elbette Onu gördü- ayet-i kerimesi üzerine, Resulullahın Elbette Rabbimi gördüm buyurduğunu

ve aynı surenin- Sidret-ül-münteha[2]- yanında ayet-i kerimesi üzerine, Ben sidret-ül-müntehada Rabbimi gördüm. Öyle ki, ilahi vechinin nuru, benim için zahir oldu buyurduğunu bildirmiştir.

İsra suresini 17. ayetinin tefsirinde, İbni Abbas hazretleri buyurdu ki: Mirac gecesinde Resulullah, Allahü teâlâyı gördü. [Gunye]

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyorlar ki:

O Server, Mirac gecesinde Rabbini dünyada değil, ahirette gördü. Çünkü o Server, o gece, zaman ve mekan çevresinden dışarı çıktı. Ezelî ve ebedi bir an buldu. Başlangıcı ve sonu bir nokta olarak gördü.

Cennete gideceklerin, binlerce sene sonra, Cennete gidişlerini ve Cennette oluşlarını, o gece gördü. İşte o makamdaki görmek, dünyada görmek değildir.

Ahiret görmesi ile görmektir. Bu görmeyi dünyada gördü demek de mecaz olarak söylenmiştir. Dünyadan gidip gördüğü ve yine dünyaya geldiği için dünyada gördü denilmiştir. -m. 283-

Allahü teâlâ, dünyada görülmez. Dünyada görüleceğini söyleyenler yalancıdır. Bu dünyada bu nimet nasib olsaydı, herkesten önce Hz. Musa görürdü. Peygamberimiz Miracda bu devletle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Cennete girip oradan gördü. Yani ahirette görmüş oldu. Dünyada iken, ahirete karıştı ve gördü.- C.3, m.17-

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri buyuruyor ki:

Resulullah, Allahü teâlâyı Miracda gördü. Ancak bu görmesi dünyadaki görmek gibi değil idi. -İtikadname-

Caiz olmak ayrı şey, görmek ayrı şeydir:

Ehli sünnet âlimleri, Allahı dünyada görmek caiz, fakat kimse görmemiştir, gördüm diyen zındık olur buyuruyorlar.

Rüyada görmek ise dünyada görmek değildir. Peygamber efendimiz, Allahü tealayı rüyada gördüğünü Cami-us sagirdeki hadisi şerifte bildirmektedir.

İmam-ı Nebevi hazretleri En'am suresi 103. ayetindeki -Ona gözler erişemez - demek, Onun zatının hakikatini gözler idrak ve ihata edemez demektir. Yoksa rüyet haktır. buyuruyor. Ayeti kerimede -katiyen göremezsin-ifadesi kasıtlı olarak Hiçbir zaman diye tercüme edilmiştir.

"Allah'ın cisim olmadığı ve hiçbir cismî özellik taşımadığında, onun zaman ve mekan üstü bir varlık olup zaman ve mekan da dahil hiçbir sınırla sınırlandırılamayacağında bütün Müslümanlar müttefiktir.

O her şeyi kuşatır, hiçbir şey O'nu kuşatamaz. Bu durumda Allah'ın ahirette, hem de şu başlardaki gözle ve de aynı gökteki öndörtlük ay gibi gözlenebileceği nasıl söylenebiliyor?

Bu Allah-u Teala'ya cismi özelliği atfetmek değil mi? Onu bir mekanla sınırlandırmak değil mi? Onun insanlar tarafından ihata edilebileceği anlamına gelmez mi? Yoksa kıyamette durum farklı mı olacak? Mesela Allah-u Teala sınırlanabilecek mi? Veya insanlar sınırsızlaşıp cisim olmaktan çıkacaklar mı?" sözüne gelince:

Allahın Cisim olarak görüleceğini diyen hiçbir Ehl-i Sünnet alimi yoktur. Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:

Dünyada Allahü teâlâ anlaşılmadan bilineceği gibi, ahirette de anlaşılmadan görülecektir. -Tekmil-ül-iman

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Müminler, Cennette Allahü teâlâyı cihetsiz ve keyfiyetsiz ve hiçbir şeye benzetmeyerek ve misali olmayarak görecektir. c.1, m.266


ŞİA NIN VERDİĞİ CEVAP


Bismillahirrahmanirrahim


Öncelikle ehli sünnet kardeşlerimizden şunu sormak istiyoruz :

Haklarında hiçbir Nebevi referans bulunmayan kimselere uyanlar, onları taklit edenler bid'at ehli olmuyor da Resulullah'ın emanetleri olarak tanıttığı ve ümmeti kendilerine sarılmaya davet ettiği Ehl-i Beyti'ne sarılan ve onları kendilerine önder ve örnek edinenler mi bid'at ehli oluyorlar?

Diyorsunuz ki "En büyük İslam alimi, İmam-ı Azam olarak kabul ediliyor." Peki eğer öyleyse, neden Sünnilerin hepsi ona taklit etmiyor da bir çoğu İmam Şafii'ye,

İmam Malik'e, İmam Ahmed'e taklit ediyorlar?! Daha alim, daha uzman birisi varken, onu bırakıp da başka birisine taklit etmek, hangi akıl mantığa sığdırılıyor?!

Sonra kendi kaynaklarınızın da yazdığı üzere İmam-ı A'zam, İmam Cafer-i Sadık'ın talebesi değil mi?

Eğer dediğiniz doğruysa, kendi alimlerinizin İmam Cafer-i Sadık hakkındaki şu sözlerini nasıl yorumlayacaksınız?

Kemalüddin Muhammed b. Talha Şafii (Ö: H. 654) "Metalib-us Seul" adlı kitabında (s.81) şöyle yazıyor:

"İmam Sadık (a.s) Ehl-i Beyt'in büyüklerinden ve önde gelenlerinden olup birçok ilme sahipti. Her zaman dua ve ibadetle meşguldü; boş vakitlerinde ise özel dua ve zikirler okurdu.

Zühd ve takva ehliydi.Daima Kur'an tilavet ederdi. Kur'an okurken ayetler üzerinde düşünür, tedebbür eder, onun uçsuz bucaksız ilim okyanusundan kıymetli inciler çıkarır

ve gizli sırlarını keşfederdi. İşlerini belirli bir program üzere yapardı. Nefsini muhasebe ederdi. Onu görmek insana ahireti hatırlatır ve gönülleri okşayan sözleri, dinleyicileri dünyaya karşı meyilsiz ederdi. Onun yolunu izlemek, insanı cennete götürür. Nurlu siması Resulullah'ın (s.a.a) soyundan olduğunu gösterirdi.

Davranış ve gidişatı onun risalet ve peygamberlik ailesinden olduğuna delalet ediyordu. Fazilet ve üstünlükleri sınırsızdır. Kalem bu faziletleri yazmaktan acizdir."

"İbn-i Hacer" ismiyle meşhur olan Şahabuddin Ahmed Heysemi Mekki "es-Savaik-ul Muhrika" adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

"İnsanlar Cafer b. Muhammed'den (a.s) o kadar ilim kazanmış ve nakletmişlerdir ki, onun ünü her yeri almıştır; uzun bir süre kervanların yükünü ondan alınan ilimler teşkil etmekteydi ve muhaddisler o ilim ve bilgileri armağan olarak diğer yerlere götürüyorlardı."

Tabi burada İbn-i Hacer ve benzerlerine sormak gerek; eğer bu söyledikleriniz doğruysa, peki o kervanlar bu ilimleri nereye götürüp kaybettiler ki bugün Sünni kaynaklarda onların izine bile rastlanılmıyor!! İşte kaynaklar; tersini iddia eden varsa, örnekleri ve kaynaklarıyla birlikte ortaya koysun!!

Süleyman Kunduzi "Yenabi-ul Meveddet" isimli kitabının 380.sayfasında şöyle yazmıştır:

"Ebu Abdillah Cafer b. Sadık (a.s) Ehl-i Beyt imamları ve büyüklerindendir."Tabakat-us Sufiyye" kitabında zikredildiğine göre Cafer-i Sadık (a.s) kendi asrında bütün Ehl-i Beyt seyyidlerinden önde olup, sonsuz bir ilim ve bilgiye sahipti. O, dünyaya meyilsiz, şehvet ve heveslerden uzak, hikmet sahibi ve kâmil bir insandı."

Hafız Ebu Nuaym Ahmed b. Abdullah İsfahani (Ö: H. 430) "Hulyet-ül Evliya" adlı kitabında şöyle diyor:

"….Ve, devamlı Allah'a ibadet ve kulluk ederek gününü geçiren, Rabb'inden korkma makamına sahip olan hak imam, seçkin ve liyakatli rehber Ebu Abdillah Cafer b. Muhammed es-Sadık (a.s) bu cümledendir. O, bütün boş ve yararsız sözlerden, makam ve mevkiperestlikten uzak olarak yaşıyordu…."

"İbn-i Sabbağ-ı Maliki" ismiyle meşhur olan Nuruddin Ali b. Muhammed (H. 786-855) "el-Fusul-ül Mühimme" adlı eserinde şöyle diyor:

"İmam Cafer-i Sadık (a.s) kardeşleri arasında babasının tek vasisi ve mirasçısıydı. O, şiilerin imamlık ve önderliği makamına ulaşıp bütün Ehl-i Beyt seyyidlerinden öndeydi. Asil bir soya sahipti.

Kendisinden çeşitli ilimler nakledilmiş ve uzun yıllar boyunca kafilelerin yükünü İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) ilimleri teşkil etmekteydi. Şöhreti kendi zamanında dünyanın çeşitli yörelerinde duyulmuştu.

Kısacası, Ebu Abdillah Cafer-i Sadık (a.s) fazilet ve üstünlükleri oldukça fazla, büyüklük ve azamette kemale erişmiş, başarılarının sesi her yere yayılmış yüce bir şahsiyetti. Alimler ve halkın ileri gelenleri meclislerini onun adını, üstünlük ve faziletlerini zikretmekle süslerlerdi."

Cemalüddin Ahmed b. Ali Davudi Hasani (Ö: H. 828) "Umdet-ut Talib" adlı kitabının 184. sayfasında şöyle diyor:

"…Onu (Hz. İmam Cafer-i Sadık'ı) şeref ocağı ve fazilet kaynağı bilmişlerdir. Onun güzel hasletleri dillerde dolaşırdı. Avam ve alimler onun yüceliği ve üstünlüğü konusunda ittifak içindeydiler. Mansur Devaniki, onun kanını dökmeye yeltendi; ancak Allah Teala onu, o kan dökücü adamın şerrinden korudu."

Ebu-l Feth Muhammed b. Ebi-l Kasım Şehristani (Ö: H.548) "el-Milel ve-n Nihel" adlı kitabının 1.cildinin 166.sayfasında şöyle yazıyor:

"O hikmette, edebi ve diğer dini ilimlerde bir dahi idi. Takvada üstün makama sahipti. Medine'de ikamet ederdi.İnsanlar onun varlığının bereketinden yararlanarak ilim öğrenirlerdi.

İmam Sadık (a.s) seçkin ve üstün öğrenciler yetiştirmiş, onlara muhtelif ilim ve sırları öğretmiştir. O, daha sonra Irak'a gelerek uzun bir süre orada ikamet etti.

Dünya hayatını isteyenlerin ve geçici dünyanın aldatıcı gösterişlerine hayranlık duyanların el-ayak kırarak, zulmederek ulaşmak istedikleri riyaset ve hükümeti hiçbir zaman aklından geçirmedi.

(Saltanat ve tağuti hükumete dönüşen) hilafeti ele geçirmek için hiç kimseyle savaşmadı. Zira, berrak marifet okyanusunda yüzen kimse bulanık ve kokuşmuş su birikintisine yönelmez ve hakikat kalesinin zirvesini fetheden, aşağılığa gönül bağlamaz! Rabb'ine gönül veren kimse, şüphesiz, dünya ehlinden kaçar…."

Ebu Muhammed Abdullah b. Sa'd-i Yemani Yafii (Ö: H. 768) "Mir'at-ul Cinan" adlı kitabının .1.cildinin .304. sayfasında şöyle diyor:

"Bu yılda (H. 148) Yüce Mevla, Peygamber-i ekremin (s.a.a) soyu, yiğitliğin sembolü, kemalin nişanesi Ebu Abdullah Cafer-i Sadık (a.s) gözlerini dünyaya kapadı ve Bâki mezarlığında babası Bâkır-ul Ulum, dedesi İmam Seccad ve dedesinin amcası Hasan-ı Mücteba'nın (Allahın selamı onlara olsun) mezarlarının yanı başında toprağa verildi.

Ne kadar da mübarek ve haşmetli bir mezardır orası! Ona "Sadık" lakabı verildi, zira o hiçbir zaman ağzına yalan ve hakikat dışı bir söz almadı, tevhid konusunda

ve diğer konularda oldukça değerli ve üstün sözler söyledi. Cabir b. Hayyan onun büyük ve meşhur öğrencilerindendir. Cabir, İmam'ın beş yüz ilmi risalesini içeren bin yapraklı bir kitap yazmıştır."

"Şeyh Saduk" diye tanınan Muhammed b. Ali b. Babeveyh-i Kummi (ö: H. 381) "El-Emali" adlı kitabında şöyle yazıyor:

Muhammed b. Ziyad, Malik b. Enes'ten şöyle dediğini nakleder: "Ben Cafer b. Muhammed'i (a.s) her zaman oruçlu ve Allah'ı zikretme halinde gördüm. Doğrusu o büyük abidlerden ve gerçek zahidlerden idi.

Allah korkusu kalbine hakimdi. Çok hadis bilirdi. Hoş sohbetliydi, toplantıları çok faydalı geçerdi. Resulullah'tan (s.a.a) bir şey naklettiği zaman yüzünün rengi bazen yeşil

ve bazen de siyah olurdu; onu tanımayan kimse bu durumdan dehşete kapılırdı. Ben bir defa onunla birlikte hacca gittim; ihrama girdipde lebbeyk demek istediği zaman sanki kelimeler boğazında düğümlenmiş gibi oldu bunun üzerine ben "Ey Resulullah'ın (s.a.a) torunu, niçin lebbeyk demiyorsun?" diye sordum.

"Ey İbn-i Amir (Malik), nasıl "lebbeyk Allahumme lebbeyk" demeye cesaret edeyim?! Allah-u Teala, "La lebbeyk (Lebbeyk'in kabul değil)" diye karşılık verirse ne yaparım?" dedi.

Yine aynı kaynakta "İbn-i Şazkuni" adıyla meşhur olan Süleyman b. Davud'dan, Hafs b. Kıyas'ın bir hadis rivayet ederken: "Caferlerin en hayırlısı bana şöyle buyurdu" dediğini nakleder.

Ali b. Gurab'ın da "Allah tarafından konuşan ve diline doğrudan başka bir söz almayan Cafer b. Muhammed (a.s) bana şöyle buyurdu" diye rivayet ettiği naklemiştir.

"İbn-i Şehraşub" adıyla meşhur olan şair, hatip ve yazar Reşidüddin Muhammed b. Ali Mazenderani, "Menakıb" adlı kitabında şöyle diyor:

"Malik b. Enes'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Cafer b. Muhammed'den (a.s) daha faziletli bir şahsiyeti hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamıştır. Büyük bir ilme sahipti. İbadet, takva ve Allah'tan korkmada ondan üstün bir şahıs yoktu.""

"El-Emali" kitabının seksen birinci meclisinde şöyle diyor:

"….Allah'a andolsun ki o, konuştuğunda doğrudan başka bir şey söylemezdi. Ebu Hanife, "Fakihlerin en bilgilisi kimdir?" sorusuna Cafer b. Muhammed'dir" cevabını vermiştir. O şöyle derdi:

"Mansur Abbasi onu (Cafer b. Muhammed'i) Irak'a getirttiğinde birini bana göndererek, Cafer b. Muhammed yüzünden başının derde girdiğini ve onu imtihan etmek için birtakım zor fıkhi meseleler hazırlamam gerektiğini bildirdi.

Ben en zor meselelerden kırkını hazırlayarak Hire'de Mansur'un yanına gittim. Daha sonra Cafer b. Sadık'ı meclise getirdiler. Mansur beni ona tanıttı.

İmam Sadık, "Onu tanıyorum" dedi.

Mansur, bana: "Soracağın bir şey varsa Ebu Abdillah'a (İmam Sadık'a) sor" dedi.

Ben hazırladığım meseleleri bir bir soruyordum; o hemen cevabını veriyor ve: "Bu konuda senin görüşün şudur, Medine fakihlerinin görüşü budur ve bizim de görüşümüz budur.

Bazen sizinle aynı görüşe sahibiz, bazen Medine fakihleriyle aynı görüşteyiz ve bezen de görüşümüz her iki görüşe muhaliftir" diyordu. Bu ise İmam Cafer Sadık'ın (a.s) bütün fıkhi görüşlere vakıf olup, ihtilaf konularını bildiğini, dolayısıyla fakihlerin en bilgilisi olduğunu göstermektedir."

Halkın Ehl-i Beyt'e olan sevgi ve eğiliminden rahatsız olan ve müslümanların, Ehl-i Beyt'ten olup ilim ve takvasıyla ün yapan imam Sadık'ın (a.s) şahsına yönelmesinden endişeye kapılan

ve bu ilgi ve sevginin adını "fitne çıkarmak" koyan Mansur Abbasi gibi katı bir düşman da, İmam Sadık'ın üstün bir şahsiyete sahip olduğunu itiraf ederek: "Bir kemik gibi boğazımda tıkanıp kalan bu büyük insan, zamanın en bilgilisidir." demiştir.

Bunun gibi daha nice rivayetler vardır ki İmam Cafer-i Sadık'ın, asrının en büyük alimi ve şahsiyeti olduğunu bildirmektedir.. Ama maalesef ya taassubtan ya da bilgisizlikten bunların üzerinden es geçiliyor veyahut da görmezlikten geliniyor.

2- Buhari ve Müslim'den hadisler aktarılıyor ve şianın bu hadislerin hepsini Kabul etmesi bekleniyor. Acaba Buhari ve Müslim masumlar mı? Onlar hata yapamaz mı?

Buhari ve Müslim'de olan her şey istisnasız doğru mu? Bazı ehli sünnet alimleri Buhari ve Müslim'de bulunan bir çok hadisin zayıf ve kabul edilemez olduğunu söylemektedirler:

Sünni kaynaklarında sayısı elliyi geçen bir çok sahabeden bahsedilmektedir ki, bunlar cahiliyet zamanında kendi akıllarıyla bir çok doğruyu kavramışlardı. Bu yüzden de puta tapmaz, puta kesilen etten yemez, şarap içmez, zina etmezlerdi. kısacası Hanif dinine amel etmekteydiler.

Ama ne hikmetse bu kitaplarda Allah Resulü'nün peygamberlik öncesi dönemlerde bu günahlardan bazılarına (haşa) mübtela olduğunu nakledilmektedir. Bu konuda da bir çok örnek verilebilir ki biz sadece iki tanesini nakletmekle yetineceğiz:

1) Buhari başta olmak üzere bir çok kaynakta Abdullah b. Ömer ve bazı diğer ravilerden şöyle nakledilmektedir:"

Allah Resulü, henüz kendisine vahiy gelmediği dönemlerde, bir gün Beldeh dağının eteklerinde, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl ile karşılaştı. Orada bir sofra açarak onu, içinde et de bulunan yemeğe davet etti.

Zeyd o eti yemekten çekinip Resulullah'a şöyle dedi: "Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etlerden yemem. Ben ancak Allah'ın ismi anılarak kesilen etlerden yerim."

Bir diğer rivayette şu şekilde nakledilmiştir: "Resulullah, Ebu Süfyan b. Hars ile birlikte o etten yiyorlardı. Onlar, Zeyd'i de yedikleri etten yemesi için sofraya davet ettiler; ama o şu cevabı verdi:

"Kardeşimin oğlu, ben putlar adına kesilen etten yemem." Hadisin ravisi şöyle ilave ediyor: "Artık o günden itibaren Resulullah da peygamberliğe seçilinceye kadar, putlar adına kesilen etlerden yemedi!"

(Bu olayı nakleden bazı Sünni kaynaklar: Sahih-i Buharî, C.7, Putlar adına kesilen Bâbı, C.5, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl Hadisi Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, 189, El-İstiâb (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.4, El-Ağânî (Ebulferec İsfahanî), C.3, S.120)

Gördüğünüz gibi, bu rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) de cahiliyet zamanında başkaları gibi put sahibiydi; hayvanlarını onlar adına kesiyor ve onlardan yiyordu. Zeyd'in Resulullah'a hitaben söylediği

"Sizin putlarınız adına kestiğiniz..." cümlesi bunu açıkça ortaya koyuyor. Ama Zeyd'in bu hareketini görünce (haşa) gaflet uykusundan uyanıp artık bunlardan kaçınmaya karar veriyor!! Şimdi bu rivayetlere göre hangisi daha üstündür, (en azından cahiliyet zamanında) Zeyd mi, Resulullah mı?! Kararı siz okuyuculara bırakıyoruz..

2) Sahih-i Müslim ve diğer bir çok kaynağa göre Allah Resulü'nün aziz baba ve annesi de müşrik ve putperest idiler ve öyle de ölüp gitmişlerdir!!

-Bir şahıs İslam öncesi ölen babasının durumunu merak ederek Resulullah'a şöyle dedi: "Ya Resulallah, benim babam nerededir?" Allah Resulü "Ateştedir" buyurdu. Adam ayrılıp gidince, arkasından çağırıp ona şöyle buyurdu: "Benim babam da, senin baban da ateştedirler."

(Sahih-i Müslim, C.1, İman Kitabı, "Küfür Üzere Ölen ateştedir" Babı, Sünen-i İbn-i Mace, C.1, Hadis: 1572, Sünen-i Ebi Davud, C.2,S.532)

Bir başka rivayette Ebu Hureyre şöyle nakletmektedir: "Peygamber annesinin mezarını ziyaret edip ağladı ve etrafındakileri de ağlattı; sonra şöyle buyurdu:

"Ben Rabbim'den anneme mağfiret dilemek için izin istedim, ama izin vermedi. Ardından, kabrini ziyaret etmek için izin istedim; buna izin verdi. Siz de kabirleri ziyaret edin; zira bu ölümü hatırlatır."