Şia Mezhebini Tanıyalım
 

Son zamanlarda Müslümanlar, Şiaların da Ehl-i Sünnet gibi İslam’ın temel inançlarına dayandıklarını öğrendiler. Yani Şiîler de Ehl-i Sünnet gibi Allah’ın (c.c.) birliğine, aynı Kurân’a, aynı Peygamber’e (Hz. Muhammed’e) (s.a.a), kıyamet gününe ve ondan sonrasına, namaz, oruç, hac, zekat ve cihat gibi dinin temel ibadetlerine inanmaktadırlar. Bu ortak noktalar ihtilaflı konulardan daha önemlidir. Şiî ve Sünnî’nin bir cemaat namazında beraber aynı safta namaz kılmalarının her iki tarafın görüşüne göre hiçbir sakıncası yoktur. Ama uygulamada geçmişte bazı sorunlarla karşılaşılmış ve şimdi de karşılaşılmaktadırlar.”[35]
Şimdi ise usul-u din (dinin temel inançları) ve Ehl-i Sünnet’te olmayan, Şia’nın bazı özel inançlarını sırasıyla inceleyeceğiz:

USUL-U DİN



1- Tevhit


“La İlahe illallah ve Muhammedu’r-Resulüllah” (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın Resulüdür.) cümlesi İslam’a girmenin ilk şartıdır. Bu iki şahadeti getiren herkes Müslüman olur. Bütün Müslümanlar Allah’ın (c.c.) bir olduğuna, ortağının, eşinin, benzerinin ve çocuğunun olmadığına inanmaktadırlar. Allah (c.c.) her şeyin başlangıcıdır. Allah (c.c.) her şeyi bilmekte, her şeye gücü yetmekte ve her yerdedir. Kurân-ı Kerim’e göre Allah (c.c.) insana şah damarından daha yakındır. Hiçbir göz O’nu göremez ve hiçbir akıl O’nun varlığının hakikatini derk edemez.
İmam Ali (a.s) dualarından birinde Allah’a (c.c.) şöyle sesleniyor:
“Allah’ım, ben senden rahman ve rahim isimlerini vasıta kılarak istekte bulunuyorum. Ey azamet ve büyüklük sahibi! Ey hiç kimseye muhtaç olmayan! Ey ezeli ve ebedi, senden başka hiçbir ilah yoktur.”

2- Adalet


Şiîler Allah’ın (c.c.) sıfatları içerisinden tevhit sıfatından sonra adalet sıfatını çok önemsemektedirler. Elbette, bütün Müslümanlar Allah’ın adil olduğuna inanmaktadırlar. Yani Allah (c.c.) hiçbir kuluna haksızlık ve zulüm etmez. Bu hakikat Kurân-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir:
“…Allah kullarına, zulmetmez.”[36]
“…Rabbin kullarına zulmedici değildir.”[37]
“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.”
“Şüphe yok ki Allah kullarına zerre kadar zulmetmez.”[38]
“Şüphe yok ki Allah insanlara zulmetmez fakat insanlar kendilerine zulmederler.”[39]
Yukarıda açıklanan delile ve adaletin çok mühim önemine ilave olarak Şiîlerin Allah’ın (c.c.) adaleti üzerinde durmalarının başka bir delili de şudur:
Bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşlerine göre iyi ahlak ve kötü ahlak için direkt olarak belli bir ölçü yoktur. Onlara göre Allah’ın yaptığı ve emrettiği her şey iyi ve adil sayılmaktadır. Bu söz şunu gerektirmektedir; eğer Allah bizden yalan söylememizi isterse, yalan söylemek iyi bir şey olacak ve eğer dindar ve takvalı insanları cehenneme gönderirse onlara adilce davranmış olacaktır. Elbette onlar Allah’ın doğru konuşmayı emrettiğine ve iyi insanları da cehenneme göndermeyeceğine inanmaktadırlar. Ama buna sadece Allah’ın (c.c.) böyle karar almasından dolayı inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan bu gruba “Eşarî” denilmektedir. Bunlar aynı şekilde insanların kendi yaptıkları fiillerinde dahi, özgür olmadıklarına inanmaktadırlar. Yani; Allah (c.c.) insanların fiillerini yaratmaktadır ve onların bu fiillerin yaratılmasında hiçbir irade ve rolleri yoktur.
Şia ve Ehl-i Sünnet’in Mutezile âlimleri iyilik ve kötülük, dürüstlük ve hilekâr gibi ahlakî sıfatların belirli aklî ölçülerinin olduğuna inanmaktadırlar. Yani onlar hüsn (iyilik) ve kubh (kötülük) zâtî, adalet ve zulmün de gerçekten birbirleriyle tam olarak farklı olduğuna ve Allah’ın adil olmamızı, hatta düşmana dahi zulmetmememizi, bizden boş yere istemediğine inanmaktadırlar. Onlar aynı şekilde, insanların kendi fiillerinde özgür ve yaptıkları ameller karşısında da sorumlu olduklarına inanmaktadırlar.
Elbette Mutezile “Tefviz”e yani Allah’ın insanların fiillerine olan hakimiyetini tamamen onların kendilerine bıraktığına ve böylece de onların kamil bir iradeye sahip olduklarına inanmaktadırlar. Ama Şiîler insanların irade sahibi olduklarına inanmakla beraber, onlarda ki bu irade ve kudretin sınırlı olduğuna ve fiillerinin Allah’ın iktidar ve hakimiyetinin dışında olmadığına da inanmaktadırlar. Şia’nın bu inancı imam Cafer-i Sadık’ın (a.s) sözünde şöyle beyan edilmiştir:
“Ne cebirdir (zorlama yoktur) ne de tefviz (tamamen başıboş bırakmak) bilakis bu ikisinin arasında bir şeydir.”
Şiîler sürekli bütün önemli düzenler için ilahî adaletin gerekliliğini vurgulamışlar ve onu bütün Müslümanların hatta bütün semavî dinlerin kabul ettiği tevhit, nübüvvet ve meâd inançlarının yanında usul-u din olarak zikretmişlerdir.
Şia ilahî adalete sadece inançsal açıdan bakmakla yetinmeyip, bunun yanı sıra adalet konusunu İslam dininin temel metotlarından saymakta ve toplum içerisinde de mutlaka uygulamaya geçmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu yüzden İslam tarihi boyunca adalet için yapılan birçok hareket Şiîler tarafından gerçekleştirilmiştir.

3- Nübüvvet


Allah (c.c.) insanları hikmet ve hedef üzerine yaratmıştır. (Zariyat, 56) Allah insanlara, kemal ve saadete doğru giden yolu kendilerinin seçmesi için akıl ve irade vermiştir. Allah (c.c.) aynı zamanda insan aklını gönderdiği vahiyler yoluyla da tamamlamıştır. Allah (c.c.) adalet ve hikmetinden dolayı hiçbir topluluğu peygambersiz bırakmamış ve her birine onları eğitip hidayet edecek peygamber veya peygamberler göndermiştir. (Rum. 47, Nahl.36)
İlk peygamber Hz. Adem (a.s) ve son peygamber de Hz. Muhammed’dir. Kurân-ı Kerim yirmi beş tane peygamberin ismini zikretmiştir. Ayrıca sayılarının bundan daha çok olduğunu da beyan etmiştir. (Mü’min. 78)
Müslümanlar hadislere dayanarak Allah tarafından yüz yirmi dört bin peygamber gönderildiğine inanmaktadırlar. Kurân’da isimleri geçen peygamberleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Adem, Nuh, İsmail, İshak, Lut, Yakup, Yusuf, Eyüp, Mûsa, Harun, Hızır, Davut, Süleyman, Musa, Zekeriya, Yahya, İsa ve Hz. Muhammed (s.a.a)
Peygamberler içinden şeriat ve genel risalet sahibi beş tane peygamber vardır. Bunlar; Nuh, İbrahim, Mûsa, İsa ve Hz. Muhammed’dir. Bu beş peygambere Ulu’l-Azm Peygamberler denmektedir.
Kurân’a ilave olarak dört ayrı semavî kitap Kurân-ı Kerim’de şöyle zikredilmiştir:
İbrahim’in (a.s) sahifesi, (el-Âlâ. 19), Davut’un (a.s) Zebur’u (İsrâ. 55), Musa’nın (a.s) Tevrat’ı (Bakara. 87, Âl-i İmran.3-4) ve İsa’nın (a.s) İncil’i (Maide. 46)
Müslüman’ım diyen herkesin bütün semavî kitaplara ve bütün peygamberlere inanması gerekmektedir. (Bakara.4-285, Nisa. 152) ileride değineceğimiz gibi Şiîler peygamberlerin masum (günahsız) olduklarına inanmaktadırlar. Onlar da diğer Müslümanlar gibi İslam peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.a) risaletinin kıyamet gününe kadar kalıcı olduğuna inanmaktadırlar. Şia’ya göre Hz. Muhammed (s.a.a) Allah’ı (c.c.) en iyi tanıyan, O’na en güzel bir şekilde tevekkül eden, O’nun isteklerine ihlaslı bir şekilde itaat eden ve bütün insanlara karşı merhametli ve şefkatli olan en kamil ve güzel örnektir.
Hz. Muhammed (s.a.a) son ve en kâmil olan ilahî dini insanlara ulaştırması için Allah (c.c.) tarafından şansa, gelişi güzel seçilmemiştir. Bir insanın Allah ile muhatap olması ve ondan vahiy alabilmesi için birçok yönden liyakat ve kapasiteye ihtiyacı vardır ve doğal olarak da vahyin en güzel en kâmil bir şekilde alınabilmesi için yeterli kapasite ve liyakatin olması gerekmektedir.
Peygamberimizin (s.a.a) şahsiyeti, ahlakı, tabiatı ve davranışlarının, İslam’ın ilerlemesinde çok büyük bir rolü olmuştur. Peygamber (s.a.a) küçüklüğünden beri “Emin” sıfatıyla tanınmakta idi. Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberliği boyunca İslam’ın temelleri ve değerlerine göre hayatını sürdürmüş, zor ve kolay, emniyet ve korku, barış ve savaş, başarı ve yenilgi günlerinde de her zaman mütevazı, adil, vakarlı ve ağır başlı olmuştur. Peygamber (s.a.a) o kadar mütevazı ve alçak gönüllü idi ki hiçbir zaman kendisini beğendiği, övdüğü ve başkalarından üstün gördüğü duyulmamış ve hiçbir zaman şatafatlı, gösterişli ve lüks hayatı istememiştir. Ne yalnızlık ve zayıf zamanlarında, nede Arabistan yarımadasına hakim olduğu ve bütün Müslümanların onu kalpten sevdiği bir zamanda, hatta abdest için kullandığı suyun damlalarını teberrük için aldıkları zaman dahi, yaşantısında hiçbir değişiklilik yapmamıştır. Onun yaşantısı, halkın içinde özellikle fakirlerin yanında geçmiş, hükümet sarayı ve korumaları olmamıştır. Ashabı ile beraber oturduğu zaman, yeni gelen birisi onu oturduğu yerden, oturuş şeklinden ve giyiminden peygamber olduğunu anlayamazdı. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sadece konuşmaları ve maneviyatı onu başkalarından ayrı kılıyordu.
Peygamber (s.a.a) o kadar adaletliydi ki hiçbir zaman düşmanı dahi olsa, birisinin hakkına zulmedilmesini reva görmezdi. O Kurâ-ı Kerim’in şu temel ilkesini hayatına esas olarak almıştı:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”[40]
Peygamber (s.a.a) her savaştan önce, askerlerine kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve teslim olanlara saldırmamalarını, bağlara, bahçelere ve tarlalara zarar vermemelerini, savaş meydanından kaçanları takip etmemelerini ve esirlere iyi davranmalarını emrederdi.
Peygamber (s.a.a) vefatından kısa bir süre önce, bir gün mescitte halka; üzerinde hakkı olan veya zulmettiği kimse varsa öne çıkıp hakkını istemesini söyledi. Müslümanlar Peygamber’in (s.a.a) bu isteğinden etkilenerek gözyaşlarına hakim olamadılar. Onlar Peygamber’in (s.a.a) hiçbir zaman kendi isteklerini diğer insanların isteklerinden önde tutmayacağı ve kendi rahatlık ve emniyetini onlarınkine tercih etmeyeceğini çok iyi bilmekteydiler. Bundan dolayı mescitte bulunan Müslümanlar teşekkür ve minnettarlık duygularını Peygamber’e (s.a.a) iletmeye başladılar. Ama o sırada orada bulunanlardan birisi ayağa kalkarak Peygamber’in (s.a.a) üzerinde hakkı olduğunu iddia etti. Onun anlattıklarına göre savaşlardan birinde Peygamber (s.a.a) Müslüman askerlerin sıralarını düzene sokarken, elinde ki sopa o şahsın karnına çarpmıştı. Peygamber (s.a.a) hemen yakınlarından birine evine giderek o sopayı getirmesini buyurdu ve sopayı o şahsa vererek kısas uygulamasını istedi. O şahıs sopanın çıplak karnına çarptığını ve bu yüzden kendisinin de aynı şekilde vurmak istediğini söyledi. Peygamber (s.a.a), o şahsın kısas uygulayabilmesi için gömleğini biraz yukarı doğru çekti. Müslümanlar sinirli ve şaşkın bir halde bu sarsıcı sahneyi izlemekteydiler ki birden o şahıs eğilerek Peygamber’in (s.a.a) bedenini öptü. İlginç olan o ki bütün söylenen sözler sadece Peygamber’in (s.a.a) bedenini öpebilmek içindi.

4- İmamet


Bundan önce de açıklandığı gibi Şia, Peygamberimizin (s.a.a) getirmiş olduğu dinin kıyamet gününe kadar korunabilmesi için, imamet konusunun gerekliliğine inanmaktadır. Arapçada “imam” kelimesi önder ve yol gösterici anlamına gelmektedir. Bu sözlük anlamına göre “imam” kelimesi iyi ve kötü önderlerin her ikisi için de kullanılabilir. Aynı şekilde imamın önderlik sınırı bir millet veya bir ülkenin liderliği gibi çok geniş olabileceği gibi bir mescitte cemaat imamı gibi çok dar bir manada da kullanılabilir.
Ama Şiî inancında “imam” kelimesinin özel bir anlamı vardır. Bu anlama göre İslam topluluğunun siyasi ve dinî konularının yönetimi için Allah (c.c.) tarafından görevlendirilen birisine imam denilmektedir. Yani imam, İslam topluluğunun önderliği, dinî ve şer’i kanunların beyanı ve korunması ve hayatın çeşitli alanlarında halkın kılavuzluğu için Allah (c.c.) tarafından seçilen Peygamber (s.a.a) ya da bir önceki imam yoluyla halka bildirilen kimsedir. İmam Allah’ın Peygamber’den (s.a.a) sonra yeryüzündeki halifesidir. Bu yüzden mutlaka günahsız ve Kurân-ı Kerim’in batını ve zahirine kâmil bir ilmi olması gerekmektedir.
Ehl-İ Sünnet’in Görüşü:Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olan Müslümanlar “imam” kelimesini “halife” kelimesi ile aynı anlamda kullanmaktadırlar. Arapçada “halife” kelimesi bir öncekinin yerine geçen ve onun görevini üstlenen anlamına gelmektedir. Bu unvanı hükümetin başına geçen ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra İslam topluluğuna hükmeden herkese vermektedirler. Halifenin halk tarafından seçilmesi ya da önceki halife tarafından atanması ya da belli bir şuranın seçmesi, hatta güç kullanarak başa geçmesi dahi mümkündür. Halifenin günahsız veya iman ve ilim gibi sıfatlarda başkalarından üstün olması gerekli değildir.
Şiîler (İsn’a aşarî) aşağıdaki sıraya göre Peygamber (s.a.a)’den sonra on iki imamın geldiğine inanmaktadırlar:
1- İmam Ali b. Ebu Talip, el-Murteza[41] (40 h.k şehit oldu)
2- İmam Hasan b. Ali, el-Müctaba (50 h.k şehit oldu)
3- İmam Hüseyin b.Ali,Seyyidü’ş-Şüheda (61 h.k şehit oldu)
4- İmam Ali b. Hüseyin, Zeynü’l-Abidin (95 h.k şehit oldu)
5- İmam Muhammed b. Ali, el-Bâkır (114 h.k şehit oldu)
6- İmam Cafer b. Muhammed es-Sâdık (148 h.k şehit oldu)
7- İmam Musa b. Câfer, el-Kâzım, (183 h.k şehit oldu)
8- İmam Ali b. Musa, er-Rıza (203 h.k şehit oldu)
9- İmam Muhammed b. Ali, el-Cevâd (220 h.k şehit oldu)
10- İmam Ali b. Muhammed, el-Hâdi (254 h.k şehit oldu)
11- İmam Hasan b. Ali, el-Askerî (260 h.k yılında şehit oldu)
12- İmam Muhammed b. Hasan, el-Mehdî (Şu anda hayatta gözlerden uzak bir şekilde yaşamaktadır.)[42]
Bütün ilahî dinlerde, bir kurtarıcının geleceği inancı vardır. İslam dininde ise bu kurtarıcıya olan inanç, mehdilik öğretisinde konu olmuştur. İmam Mehdi (a.f) yeryüzü zulümle dolduktan sonra Allah’ın (c.c.) izni ile kıyam edecek ve yeryüzünü baştan sona adaletle dolduracaktır. Müjdelenmiş kurtarıcı veya dünya için iyi bir son inancı Kuran’ın birçok ayetlerinde ve Peygamber’in (s.a.a) hadislerinde beyan edilmiştir:
“And olsun Zikir’den sonra Zebur’da da “Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır” diye yazmıştık.”[43]
“Biz ise, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önder yapmak ve onları vâris kılmak istiyoruz.”[44]
Burada Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında bulunan kurtarıcı ile ilgili hadislere değineceğiz:
1- Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Dünyanın sadece bir günlük ömrü kalsa bile Allah (c.c.) o günü o kadar uzatır ki, ta soyumdan ismi benim ismimle aynı olan birisinin, yeryüzüne hâkim olsun.”[45]
2- Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Mehdi, benim Ehl-i Beyt’imdendir. Allah-u Teala onun için gerekli şartları bir gecede hazırlar.”[46]
3- Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediliyor:
“Vaat edilmiş Mehdi, benim Ehl-i Beyt’imden ve Fatıma’nın evlatlarındandır.”[47]
4- Cabir b. Abdullah Ensarî Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediyor:
“Ümmetimden bir topluluk kıyamet gününe yakın bir zamana kadar hakkı ayakta tutmak için savaşacaklardır. O sırada Meryem oğlu İsa gökyüzünden yeryüzüne inecektir. Ve o topluluğun imamı, İsa b. Meryem’den kendilerine cemaat namazı kıldırmasını isteyecek; ama Hz. İsa bunu kabul etmeyerek şöyle buyuracaktır: “Hayır, Allah bu ümmeti şereflendirmek için imamları sizin aranızda karar kılmıştır.”
Özet olarak, Hz. Mehdi (a.f), bütün insanlık için görevlendirilecek ve kıyamının başlangıcı da Arap yarımadasında olacaktır. Onun ismi Peygamber’in (s.a.a) ismi olan Muhammed’dir ve o Hz. Fatıma’nın (s.a) neslinden gelecektir. Peygamber’in (s.a.a) hadisleri ve Ehl-i Beyt’in (a.s) sözlerine göre Mehdi on birinci imam Hasan Askeri (a.s)’in oğludur. Hz. Mehdi (a.f) 255 h.k yılında dünyaya gelmiş ve 260 h.k yılında ise imam Hasan Askeri’nin şehit olmasının ardından gaybete çekilmiştir. İmam Mehdi (a.f) hayattadır ve ne zaman ortam müsait olursa zuhur edecektir.
Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu da aynı şekilde bu konuyu kendi kitaplarında zikretmişlerdir. Ama bunun karşısında Ehl-i Sünnet âlimlerinin bir başka çoğunluğu ise Mehdi’nin henüz dünyaya gelmediğine inanmaktadırlar.
Ünlü Şiî araştırmacı Seyit Muhsin Emin “Ayanü’ş-Şia” kitabında Mehdi’nin, imam Hasan Askeri’nin (a.s) oğlu olduğuna inanan Ehl-i Sünnet âlimlerinden on üç kişinin ismini zikretmiştir. Örnek olarak; Muhammed b. Yusuf el-Kenci eş-Şafiî “el-Beyan fi Âhbarî Sahibi’z-Zaman” ve “Kifayetü’t-Talib fi Menakibî Ali b. Ebu Talib” kitabında; Nuruddin Ali b. Muhammed el-Mâlik “el-Fusulu’l-Mühimme fi Ma’ifeti’l-Eimme” kitabında ve ibn-i Cûzi “Tezkiretü’l-Havas” kitabında bu konuyu zikretmişlerdir.

5- Mead


Bir gün bu dünya kıyametin gelmesi ile sona erecektir. Bütün insanlar yeniden dirilip Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. Allah bütün insanların inanç ve amellerini hesaba çekerek salih ve iyi işlerde bulunanlara sevap verecek ve sapıklıklarında inat eden, kötü amellerde bulunanları da cezalandıracaktır. (Hac.6-9); Al-i İmran.185; En’am.62)
Allah, herkese adaletli bir şekilde davranacaktır. Bununla birlikte bu adaletin uygulanmasında, Allah daha çok rahmet sıfatıyla kullarını hesaba çekecektir. (En’am.12)
Hatırlatma


Her ne kadar bütün Müslümanlar üç temel konuda yani tevhit, nübüvvet ve mead konusunda ortak görüşe sahip olsalar da inanç ve amellerin sayılarında ve bölümlere ayrılmasında, onlar arasında bir takım farklılıklar görülmektedir. Şia, bu üç temel konuyu “Usul-u din” olarak ve adalet ve imamet konularını da “Usul-u mezhep” olarak adlandırmaktadırlar. Bunun yanında ibadet ve farz amelleri de “Furu-u din” olarak adlandırmaktadırlar. Bu ayırımın sebebi tevhit, nübüvvet, mead, adalet ve imamet inançlarının dinin ve mezhebin en önemli ve temel unsurları olmaları, amel ve ibadetlerin ise bu temel unsurlara iman etme ve inanmanın peşinden gelmeleridir. Bu yüzden amel ve ibadetler teferruat olarak kabul edilmiştir.
Ehl-i Sünnet ise Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine şahadet getirmeyi dört farz ibadet (namaz, oruç, hac ve zekat) ile birlikte “Usul-u din” olarak saymaktadırlar. Emr-i bi’l-Maruf (İyiye emretmek) ve nehy-i ani’l-Münker (Kötülükten alıkoymak) gibi diğer ibadetleri de farz olarak bilmelerine rağmen namaz, oruç hac ve zekâtın yanında zikretmemektedirler.

4. BÖLÜM


AMELLER


Füru-u din’de yer alan ibadetlerden en önemlileri şunlardır:

1- NAMAZ [48]


Buluğ (ergenlik) çağına eren her Müslüman’ın günde beş vakit namaz kılması gerekmektedir. Namaz kılmak için önce belli bir tertibe göre abdest alınması, sonra Mekke yani kıbleye doğru durması ve hangi namazın kılınacağı belirtilerek, Allah’a yaklaşma kastı ile “Allah-u Ekber” denilmesi gerekmektedir. Namaz kılanın niyeti, namaz boyunca mutlaka Allah’a yaklaşma olmalı ve niyetine ilahî olmayan hiçbir şeyi karıştırmamalıdır. Eğer namaz kılan birisi, namaz esnasında niyetini unutur veya riya ve gösteriş kastı olursa namazı batıl olur. Namaz “Allah-u Ekber” ile başlar selam ile biter. Her namaz iki, üç veya dört rekâttan oluşmaktadır.[49]
Namazın her rekâtında bulunan sure, zikir, rükû ve secdelerin beyanı şöyledir:
A- Birinci ve ikinci rekâtlarda Fatiha suresi ve İhlâs veya Kadir gibi Kurân surelerinden birisi okunmalıdır. Üçüncü ve dördüncü rekâtlarda ise, sadece Fatiha suresi veya Tesbihat-ı Erbaâ zikri (Sübhanellahi ve’l-Hamdü lillahi ve la ilahe illellahi vellahu ekber) okunmalıdır.
B- Sureler veya Tesbihat-ı Erbaâ zikri okunduktan sonra eğilerek rükûya gidilir ve rüku halinde Allah, tespih ve hamd edilir.
C- Rükûdan sonra doğrulup sonra tekrar eğilerek iki secde yapılır ve secde halinde Allah tespih ve hamd edilir.
Ç- İkinci rekâtta iki secdeyi yerine getirdikten sonra Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine şahadet getirilerek salâvat gönderilir. Üç rekâtlı namazlarda üçüncü rekâtta ve dört rekâtlı namazlarda ise dördüncü rekâtta teşehhüt aynı şekilde tekrarlanır.
D- Her namazın son rekâtında teşehhütten sonra Peygamber’e (s.a.a) Allah’ın Salih kullarına ve namaz kılanlara selam gönderilir.[50]
İslam dininde, günlük kılınan beş vakit ( 17 rekat) namaz en önemli ibadet ve Allah’ı anma olarak kabul edilmektedir. Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“…Muhakkak ki, namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”[51]

2- ORUÇ


Ramazan ayının orucu (kameri dokuzuncu ay) en önemli farz ibadetlerden biridir. Ramazan ayında buluğ (ergenlik) çağına ermiş olan her Müslüman fecir vaktinden güneşin batışına kadar olan sürede yemeden, içmeden, cimadan ve bunun gibi bazı amellerden sakınmalıdır.[52]
Her ibadette olduğu gibi, oruç da mutlaka halis bir niyetle beraber yani, sadece Allah’a yaklaşma kastı ile tutulmalıdır. Elbette orucun Allah’a yaklaşma dışında başka birçok faydaları da vardır. Örnek olarak, azim ve iradenin güçlenmesi, her gün önemsemeden tükettiğimiz yiyecekler gibi nimetlerin hatırlanması, zenginlerin, fakirler ve yoksulların sıkıntılarını anlamaları ve bunun sonucunda da sevgi ve yardımlaşma duygularının güçlenmesi, kıyamet günündeki susuzluk ve açlığın anılması, nefsanî istek ve şehvetin azalması ve bunun arkasından da maneviyat ve aklın gelişmesi, orucun faydalarındandır. Orucun önemi hakkında Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındı gibi size de farz kılında. Umulur ki korunursunuz.”[53]

3- HACC


Buluğ (ergenlik) çağına eren, mal ve beden açısından da güçlü olan her Müslüman’ın ömründe bir defa Zilhicce ayında (Kameri on ikinci ay) hacca gitmesi farzdır. Mekke şehrinde olan Mescidü’l-Haram’ın bütün dünya Müslümanları açısından çok önemli bir yeri vardır. Bütün Müslümanlar namaz anında yüz ve bedenlerini Mescidü’l-Haram’ın içinde kare şeklinde “Kâbe” isimli yapıya doğru döndürmektedirler. Bütün dünya Müslümanlarının kıblesi olan Kâbe Hz. Âdem (a.s) zamanından kalan temeller üzerine ilk defa Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu Hz. İsmail (a.s) tarafından yaptırılmıştır. Aslında hac, dört bin yıl önce aynı mekanlarda tevhit kahramanı Hz. İbrahim-i Halil başından geçenlerin bir canlandırmasıdır. Hz. İbrahim uzun bir yolculuktan sonra Mekke’ye girdiğinde Allah ondan insanların hac ibadetlerini yerine getirebilmeleri için ortam hazırlamasını istedi. Kurân-ı Kerim bu konu hakkında şöyle buyuruyor:
“Bir zamanlar İbrahim’e Beytüllah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): “Bana hiç bir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.”
İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri, Allah’tan kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerinde belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin.”[54]
“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke’deki (Kâbe)’dir. Orada apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”[55]
Hacc unutulmayan hatıralar ve tecrübelerle doludur. Belki bu hatıralar ve tecrübeler içerisinde, hepsinden en önemlisi, şu özellikleri tecrübe etmektir; insanın kendi nefsinden kurtulması, kardeşlik, eşitlik ve sadelik. Her yıl, dünyanın her yerinden milyonlarca Müslüman, evini, yuvasını, ailesini, işini, kazancını ve sevdiği her şeyi bırakarak yakıcı ve kuru bir çölün ortasında olan Mekke şehrine doğru hareket etmektedirler. Bütün insanlar aynı elbiselerle, aynı zaman ve mekanda bir araya gelerek, aynı amelleri yapmaktadırlar. Zengin ve fakir, hükümdar ve halk, üst zümre ve avam; hepsi iki parça beyaz kumaş ile üzerlerini örterek omuz omuza birbirlerinin yanında durmaktadırlar. Haccı her insan mutlaka ömründe bir defa tecrübe etmeli ve sonra ondan aldığı dersler ve mesajları günlük hayatına geçirmeye çalışmalıdır.

4- ZEKÂT


Kurân ve sünnette sadaka vermek, defalarca tavsiye edilerek çok fazla bir sevapla müjdelenmiştir. İnsanın sahip olduğu her şeyin Allah’a ait olmasına rağmen, Kurân-ı Kerim Allah yolunda infak etmek ve sadaka vermeyi Allah’a borç olarak tabir etmektedir.
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.”[56]
Müstehap sadakalara ilave olarak, bazı farz infak ve sadakalar da vardır; örnek olarak malın bir çeşit vergisi olan zekâtın verilmesi farzdır. İlginç olan, Kurân-ı Kerim’de zekâtın fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verilmesi, bir hediye olarak değil de onların zenginlerin üzerinde ki hakları olarak açıklanmasıdır. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”[57]
İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Münezzeh olan Allah, yoksulların rızkını zenginlerin mallarında karar kılmıştır. Zengin, malı kendi zevkine göre harcadığından dolayı, fakir aç kalmıştır. Ant olsun ki yüce Allah onları bu işlerinden dolayı sorguya çekecektir.”[58]
Buğday, arpa, hurma, kuru üzüm, altın, gümüş, deve, inek ve koyun cinslerinden belirlenmiş miktar ve sayılara sahip olan herkesin fıkıh kitaplarında açıklanmış olan hüküm ve şartlara göre, o malların bir miktarını, (Yaklaşık kırkta birini) yakınlarından ihtiyaç sahiplerine, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara vermekle veya okul ve yol yapımı gibi toplumun yararına olan işlerde kullanmakla görevlidir.

Kurân-ı Kerim’de ki birçok ayette zekâtın, namazın yanında ve Allah’a olan imanın nişanesi olarak zikredilmesi; üzerinde durulması gereken bir konudur. Bundan önce de açıklandığı gibi zekât vermek ibadettir ve bundan dolayı da mutlaka Allah’a yaklaşma kastı ve halis bir niyet olmalıdır. Buna göre zekât fakirlere yardım etmeyi, toplumsal adaletin korunmasını ve yayılmasını sağladığı gibi, zekât verenler için de önemli faydaları vardır; onları cimrilikten ve dünyaya bağlanmaktan kurtarmaktadır.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Onların mallarından, sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir. (Onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”[59]

5- HUMUS


Şialar zekata ilave olarak, farz sadakaların başka bir çeşidi olan “Humus”a inanmaktadırlar. Arapça’da “Humus” beşte bir anlamına gelmektedir. Burada humustan maksat; bir yıllık kazançtan geriye kalan malın beşte birine eşit olan bir çeşit vergidir; yani herkesin kendi malî yılının sonunda, çalışarak kazandığı maldan harcadığı ve kullandığı miktarı çıkardıktan sonra, geriye kalanın beşte birini vermesidir. Elbette fıkıh kitaplarında açıklandığı gibi humusla ilgili başka konular ve hükümler de vardır.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Ve iyice bilin ki ganîmet olarak elde ettiğiniz şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın ve Peygamberin ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışlarındır. Allah’a inanmışsanız ve hak ile batılın ayrıldığı, yani iki ordunun birbiriyle buluştuğu gün kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz ve Allah’ın her şeye gücü yeter.”[60]
Genellikle Ehl-i Sünnet bu ayeti ve humusun farz olduğu, savaş ganimetleri ile sınırlandırmakta ve zekâtın içinde zikretmektedirler. Şialar ise, bu konuyu sadece savaş ganimetleri ile sınırlı tutmamakta; hatta çalışarak elde edilen her türlü kazancın dahi fıkıh kitaplarında ki açıklamalara göre humus olduğuna inanmaktadırlar.
Şia fıkhına göre humusun yarısı Peygamber (s.a.a)’in tek aile üyesi ve halifesi olan imam Mehdi (a.f)’e ve diğer yarısı da fakir seyitlere aittir. Humus, dini önder (Merce-i Taklit) yani dini ve fıkhî bütün şartları taşıyan ve verdiği fetvalara uyulan fakihin denetimi ve izniyle kullanılmaktadır. Buna göre, imam Mehdi (a.f)’e ait olan kısım, dini otorite, lider denetimi ve yönlendirmesiyle; okul ve medrese yapımında, faydalı kitapların basılması ve âlimlerin yetiştirilmesi gibi imam Mehdi (a.f)’in kesinlikle razı olduğu yerlerde kullanılmaktadır.

6- ALLAH YOLUNDA CİHAT ETMEK


Her Müslüman, toplumun ve kendi hayat şartlarının iyi olması için imkân dâhilinde çalışıp çaba sarfetmelidir. Allah (c.c.) Kurân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“…O sizi yerden (topraktan) yarattı. Ve sizden orayı bayındır hale getirmesini istedi…”[61]
Kurân ve sünnet, insanların gördüğü musibetlere karşı kaygısız kalmasını ve insanların kendi özel yaşantılarında tembel ve uyuşuk olmalarını kınamıştır. Bunun karşısında ise, kendisine ve ailesine iyi hayat şartları oluşturmayı ve rızkını kazanması için çalışıp çabalamayı överek Allah yolunda cihat edenlerden saymıştır. Çok önemli ve gerekli olan bu çalışma ve mücadelelerden birisi de özgürlük, adalet, onur ve bağımsızlık gibi Allah’ın insanlara bağışladığı hakları korumaktır. Eğer bu hakların veya bu değerlerin birisi, özellikle bir millet veya bir ümmetin hakları tehlikeye düşer ya da yok edilirse Müslümanların bunları korumak ve ihyâsı çin mücadele etmeleri gerekmektedir.

Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:


“Kendileriyle savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından dolayı savaşmaya izin verildi ve şüphe yok Allah’ın, onlara yardım etmeye gücü yeter elbette. Onlar öyle kişilerdir ki; ancak Rabbimiz Allah’tır dediklerinden dolayı haksız olarak yurtlarından çıkarıldılar ve eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah adının çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler de, mescitler de ve Allah, kendisine yardım edene mutlaka yardım eder; şüphe yok ki Allah, kuvvetlidir, üstündür. Onlar öyle kişilerdir ki; onları yeryüzünde yerleştirdik mi namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar ve bütün işlerin sonucu, Allah’a varır.”[62]
“Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”[63]
Elbette cihat kişisel de olabilir. İslamî hadislerine göre, kim canı, malı, ailesi veya namusu tehlikeye düştüğünde savunmaya geçer ve öldürülürse savaş meydanında şehit olmuş bir asker gibidir.
Zulüm ortadan kalkıncaya ve hak âşıklarının ve adalet isteklilerinin hedefleri oluşuncaya dek cihat devam etmelidir. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.”[64]
Yeryüzünde insan hayatının başlangıcından bugüne dek hayır ve şerr, hak ve batıl, Allah’ın orduları ve şeytanın orduları arasında sürekli bir savaş olmuştur. Ve bu mücadele dünyanın sonuna kadar devam edecektir. İnsanlar imam Mehdi (a.f)’in hükümeti zamanında kaynak ve servetlerin adaletli bir şekilde dağıtıldığına şahit olacaklar ve bu vesileyle, sadece o zaman savaş ve anlaşmazlıklar sona erecektir.
Cihat her ne şekilde; kalemle, dille veya silahla olursa olsun ibadettir. Ve kesinlikle halis bir niyetle yani Allah rızası için ve O’nun koyduğu kanunlara uygun bir şekilde ilahî hedefler uğruna yapılmalıdır. Özel maddî çıkarlar, kişisel, grupsal, ırk ve millî üstünlük veya başkalarının topraklarını işgal ederek daha fazla güç ve servet elde etmek gibi zalimce amaçlar için yapılan çalışmaları, hiç kimse cihat diye adlandıramaz.
Aslında cihat, her şeyden önce mücahidin kendi içinde başlamaktadır. Dış dünyada, batılın karşısında zafer elde etmekten emin olmak için, önce kendi içindeki nefsanî istekleriyle savaşmalı ve Allah’a ait olan kalbini her türlü şeytanî amaçlardan uzaklaştırarak insanî değerleri korumalıdır.
Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:


“Ey, Rabbine, itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”[65]
Meşhur bir rivayete göre Peygamber (s.a.a) bir gün İslam düşmanlarıyla yapılan savaştan galip bir şekilde gelen ashabına şöyle buyurdu: “Küçük cihadı tamamlayıp da, büyük cihat üzerlerine kalanlara selam olsun!”
Peygamber (s.a.a)’in ashabı bu söz karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradılar; acaba elleri silahlı düşmanlarla ve tehlikelerle dolu olan savaştan daha büyük bir savaş ne olabilirdi? Peygamber (s.a.a)’den bu büyük cihadın ne olduğunu sordular. Peygamber (s.a.a) onlara şöyle cevap verdi:
“En büyük cihad nefisle olan cihattır.”
Buna göre nefsanî vesveselerin karşısında dayanıklı olmak nefsi bütün kötülüklerden arındırmak en zor ve en büyük cihattır.
Son olarak, Allah yolunda mücadele edenlerin Kuran’da zikredilen bir takım imtiyazlarına değinelim:
“İman edip de hicret edip, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar murada ermiş olan mutlu kullardır. Rab’leri, onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve bir cennetle müjdeler ki o cennette onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. Onlar orada ebedi kalırlar. Çünkü en büyük mükâfat Allah katındadır.”[66]

7-8- İYİLİĞİ EMRETMEK VE KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMAK


İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak, buluğ çağına eren her Müslüman’ın, fıkıh kitaplarında açıklanan şartlara göre yapması gereken kendisine farz olan ibadetlerden birisidir. Hiçbir Müslüman etrafında gerçekleşen olaylar karşısında duyarsız ve sessiz kalmamalı. Her Müslüman bireyin sosyal sorumluluklarından birisi de; dinî ve insanî değerleri göz önünde bulundurmasıdır. Ve ne zaman bunlardan birisi, bilerek önemsenmez veya eksikliğe uğratılırsa; uygun bir tarzla tepki göstermeli ve hatalı olan kişilerden bu değerlere riayet etmelerini istemelidir. (örnek olarak bkz: Âl-i İmran, 109,113, A’raf, 199; Tevbe, 71,112; Hacc, 41)

9-10- TEVELLÂ VE TEBERRÂ


Farz amellerden biri de tevellâ yani; Allah’ı ve Allah dostlarını sevmektir ki bu dostların başında Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’i gelmektedir ve bir diğeri de teberrâ yani; Allah düşmanlarından uzak durmaktır.
Tevellâ ve teberrâ imanın gerekliliklerindendir. Birçok hadiste de zikredildiği gibi dinin çadırı, velayet sütunu olmadan ayakta duramaz ve iman, Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık etmekten başka bir şey değildir.[67]
İmam Bakır (a.s) buyuruyor ki:
“İslam beş şey üzerine kurulmuştur; namaz, oruç, zekat, hacc ve velayet. Ancak bunlardan hiçbirisi, velayet kadar istenilmemiştir.”
İmam Sadık (a.s) Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediyor:
“Bir gün Peygamber (s.a.a) ashabına sordu: “İmanın hangi kolu diğerlerinden daha sağlam ve daha dayanıklıdır?” Ashaptan bazıları şöyle dediler: Allah ve Resulü daha bilir. Kimisi namaz, kimisi oruç, kimisi zekât, kimisi hacc ve umre ve kimisi de cihat dedi.
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Bunların hepsi önemlidir. Ancak bunların hiç birisi Allah için sevmek, Allah için düşmanlık etmek ve Allah dostlarını sevip Allah düşmanlarından nefret etmekten daha önemli değildir.”[68]
Fuzeyl b. Yesar şöyle diyor:
İmam Sadık (a.s)’a sevmek ve nefret etmek hakkında şöyle sordum: Sevmek ve nefret etmek imandan mıdır? İmam cevap olarak şöyle buyurdu: “İman, sevmek ve nefret etmekten başka bir şey değildir.”[69] [70]

5. BÖLÜM



GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA ŞİÎLER


Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşların yaptığı istatistiklere göre 1999 yılında, dünya nüfusu 6 milyarı aşmıştır.[71] Yaklaşık olarak dünya nüfusunun yüzde yirmisini Müslümanlar oluşturmaktadır. (Yaklaşık 1,2 milyar) Dünyada Müslüman nüfus dağılımı 1998 yılında şu şekildedir:
Afrika: 315.000.000
Asya: 812.000.000
Avrupa: 31.000.000
Güney Amerika: 1.624.000
Kuzey Amerika: 4.349.000
Avustralya: 248.000[72]
Müslümanlar dünyanın her bir köşesinde yaşamaktadırlar. İçerisinde Müslümanların bulunduğu ülkelerin sayısı 208’dir.[73]
Dünya Müslümanlarının yaklaşık %85’i Arap Yarımadası’nın dışında yaşamaktadır.[74] Müslümanların birçoğu İran’ın doğu kısımlarında, özellikle Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Malezya ve Endonezya’da yaşamaktadır. Endonezya, Müslüman nüfusunun en yoğun olduğu bir ülkedir.
Elde bulunan istatistiklere göre, Müslümanların yaklaşık %10’unu (120.000.000) Şialar oluşturmaktadır.[75]
Britanica ansiklopedisinde (2002) şöyle yazmaktadır:
Asırlar boyunca gerçekleşen Şiî hareketleri bütün Sünnî dünyasını etkisi altına almıştır ve mensuplarının sayısı yirminci yüzyılın sonlarında 60 ile 80 milyon arasında yani bütün dünya Müslümanlarının %10’unu oluşturmaktadır. İran, Irak ve Yemen’de ki Müslümanların çoğunluğu Şiî mezhebine tabidirler ve Suriye, Lübnan, Güney Afrika, Hindistan ve Pakistan’da da birçok mensupları vardır.
Bazı kaynaklara göre Şiîler, Müslümanların %11’ini oluşturmaktadırlar.[76] Buna göre Şiîlerin yaklaşık nüfusu
132 milyondur. Şiîlerin çoğunluğunun bulunduğu Asya ülkelerinde ki Şiî nüfusunun dağılımı şu şekildedir:[77]
Afganistan: Nüfus (1998) 24.792.000[78]
Mezhepler (1990): Ehl-i Sünnet %84, Şia %15, diğer dinler %1
Azerbaycan: Nüfus (1198): 7.650.000
Mezhepler (1991): Şiîler %70, Ehl-i Sünnet %30
Bahreyn: Nüfus (1998) 633.000Mezhepler (1991): Şiîler %61,3; Ehl-i Sünnet %20,5, Hıristiyanlar %8,5, diğer dinler %9,8 [79]
Hindistan: Nüfus (1998) 984.004.000
Mezhepler (1995): Hindular %81,3, Ehl-i Sünnet %9, Şiîler %3, Hıristiyanlar %2,3, Siykler %1,9, Budistler %0,8, Ceynler %0,4, Zerdüştler %0,01, diğer dinler %1,3
İran: Nüfus (1998): 61.531.000Mezhepler (1994): Şiîler %93,4, Ehl-i Sünnet %5,6, Hıristiyanlar %0,3, Zerdüştler %0,05, Yahudiler %0,05 [80]
Irak: Nüfus (1998): 21.622.00
Mezhepler (1994): Şiîler %62,5; Sünnîler %34,5; diğer dinler %0,3 [81]
Ürdün: Nüfus (1998): 4.682.000
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %96,5, Hıristiyanlar %3,5 [82]
Kuveyt: Nüfus (1998): 3.506.000
Mezhepler (1995): Şiîler %34; Ehl-i Sünnet %21,3; Hıristiyanlar %37,6 (Katolik %25, Ortodoks %11,7, Protestan %0,5); Dürziler %7,1 [83]
Umman: Nüfus (1998): 2.364.000
Mezhepler (1993): Abazalar %75; Şia ve Sünnî %12,7, Hindular %7,4; Hıristiyanlar %3,9; Budistler %0,5; diğer dinler %0,5 [84]
Pakistan: Nüfus (1998): 141.900.000
Mezhepler (1993): Müslümanlar %95 (%20’si Şiîler ve %75’i Şiî olmayanlar); Hıristiyanlar %2; Hindular %1,8; diğer dinler (Genel olarak Ahmediye) %1,2 [85]
Suudi Arabistan: Nüfus (1998): 20.786.000
Mezhepler (1992): Ehl-i Sünnet %93,3, Şiîler %3,3 [86]
Suriye: Nüfus (1998): 15.335.000
Mezhepler (1992): Ehl-i Sünnet %74; Aleviler (Şiîler) %12; Hıristiyanlar %8,9; Dürziler %3 [87]
Tacikistan: Nüfus (1997): 6.112.000
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %80; Şiîler %5; Hıristiyanlar (Rus Ortodoks) %1,5; Yahudiler %0,1; diğer dinler (Genellikle dindar olmayanlar) %13,4
Türkiye: Nüfus (1998): 64.567.000
Mezhepler (1994): Ehl-i Sünnet %80; Şiîler %19,8 (Yaklaşık %14’ü Alevidir); Hıristiyanlar %0,02 [88]
Birleşik Arap Emirlikleri: Nüfus (1998): 2.744.000
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %80; Şiîler %16; diğer dinler (genellikle Hıristiyan ve Hindular) %4
Yemen: Nüfus (2000): 18.260.000 [89]
Mezhepler (1995): Ehl-i Sünnet %60; Şiîler %40; diğer dinler %0,1 [90]
Son olarak bazı ülkelerde Şia nüfusunun ihtilaflı olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bazıları, dakik istatistiklerin olmayışı veya siyasi sebeplerden dolayı, bazı ülkelerde Şiîlerin sayısının istatistik verilerinden çok daha fazla olduğuna inanmaktadırlar.

ARAPÇA VE FARSÇA KAYNAKLAR

---------------------------------------------------

İbni Esir, Muhammed, el-Kâmil, fi’t-Tarih, Beyrut, Daru’l-Kutubu ilmiye, 1995, 1415 h.k
İbni Hacer, Ahmet el-Meysemî, el-Sevaikü’l-Muhrika, fi’r-Reddi Ehli bidat, Beyrut.
İbni Hacer, el-Askalanî, el-İsabe fi Temyiz-i sahabe, Beyrut.
İbni Asâkir, (Tercüme-i Ali), Tarih-i İbni Asâkir, Beyrut, Daru’l-Fikr.
İbni Kesir, İsmail, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, Mektebi’t-Taaruf, 1192/1412 h.k.
El-Eş’ari, Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail, Makalatü’l-İslamiyyin ve İhtilafı’l-Musallin, Beyrut, dar-ü İhyaü’t-Turas el-Arabi
El-İyci, Abdurrahman, İbni Ahmet, el-Mevakif, Beyrut, Darü’l-Cil, 1997
El-Hillî, allame Hasan b. Yusuf İbni Mutahhar, Envarü’l-Melekut fi Şerhi’l-Yakut, Kum, Razi ve bidar, 1363 h.ş
El-Hillî, allame Hasan b. Yusuf İbni Mutahhar, Nehcü’l-Hakk ve Keşfü’s-Sıdk, Kum, Razi ve bidar, 1982
Er-Râzi, Ebu Hatem Ahmed b. Hamdan, ez-Ziyne, Mısır, darü’l-Kutubu’l-Arabi.
El-Suyutî, Celaleddin, Abdurrahman, ed-Dürrü’l-Mansur, Beyrut, darü’l-Fikr.
Eş-Şehristanî, Muhammed b. Abdurkerim, el-Milel ve’n-Nihel, Beyrut, darü’l-Marifet, 1404 h.k
Es-Safi, Lütfullah, Muntahabi’l-Eser fi İmam-ı İsna aşer,Tahran, Mektebet-i Sadr.
Es-Sadr, Seyit Muhammed Bakır, Neşetü’t-Teşeyyü ve’şiî, ikinci baskı, Beyrut, el-Kadir, 1997
El-Garifi, Abdullah, et-Teşeyyü: Nuşuuhu, merahili,mukavvematihi, altıncı baskı, Dimişk: Nuri, 1997/1417 h.k
El-Fazlî, Abdulhadi, Tarihi’t-Teşeyyü el-İslamî, Beyrut, daru’n-Nasr, 1992
El-Küleyni, Muhammed b. Yakup, Usul-u Kâfî, Tahran, darü’l-Kutubu’l-İslamiyye, 1397 h.ş.
El-Meclisi, Muhammet Bakır, Biharü’l-Envar, Beyrut, el-Vefa, 1983 m.
El-Müfid, Şeyh Muhammed b. Muhammed b. Numan, Evaili’l-Makâlat, Kum, Şeyh Müfid Kongresi, 1412 h.k
En-Nubahti, el-Hasan b. Musa, Fırakü’ş-Şia, Beyrut, 1405 h.k
El-Vâilî, Ahmed, Hüviyyetü’ş-Şia, ikinci baskı, Kum, darü’l-Kitab-ı el-İslami, 1983
El-Verdanî, Salih, Akaüdü’s-Sünne ve Akaüdü’ş-Şia, et-Tekarub ve’t-Tebaud, Beyrut, el-Kadir, 1999 m.
Caferiyan, Resûl, Ukzubetu’t-Tahrifi’l-Kurân beyne’ş-Şia ve Süne. Tahran, Sazman-ı Tebligat-ı İslami. 1985 m.
Sübhani, Cafer, Buhus-un fi’l-Milel ve’n-Nihel, c.6, Kum, Müessese-i İmam Sadık (a.s)
Taberî, Muhammed, Tarihi’l-Umem ve’l-Mülük, Beyrut, darü’l-Kutubu’l-İlmiyye, 1407 h.k
Abdulcebbar, el-Muğni fi’t-Tevhit ve’l-Adl, Kahire, darül’l-Kutubu’l-Mısriyye, 1384 h.k.
Askerî, Seyit Murtaza, Maalimi’l-Medreseteyn, altıncı baskı, Tahran, Mecme-i İlmiyi İslami, 1996/1416
Müslim, İbni Heccac-ı Kuşeyri, Sahih, Beyrut, dar-ü İhyai’t-Turas el-İslami, 1965/1375
Muğniye, Muhammed Cevad, eş-Şia fi’l-Mizan, Kum, Şerif Rıza, 1993
Not: Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Süneni’n-Nesaî, Sünen-i Ebi Davut, Sünen-i İbn-i Mace, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Daremi, Müsned-i Ahmet b. Hanbel, kitaplarından alınarak sunulan hadis numaraları el-Hadisi Şerif Müessesi’nin (1/1, 1991-1996 nüshası) üzerinden verilmiştir.

İNGİLİZCE KAYNAKLAR

1- Askari, S.M. (1993) The Role of holy Imams in the Revival of Religion, Vols. 1&2 (Tahran: Naba Organization)
2- Askari, S.M (1996), Malim el-Madrisatayn (Tehran: al-Majam al-Ilmii al-Islamı, 6th Imprint)
3- al-Fadli, Abd al-Hadi (1997), The Imamiyyah Sect: A Study of its Origins, Beliefs and Laws (Beirut: Al-Ghadeer), Trans. A.Atiyyah
4- Kashif al-Ghita (1993), The Origin of Shiite Islam and its Principles (Qum:Ansariyan)
5- al-Qazwini, Sayed Moustafa (2000), Inquiries about Shia Islam (California: The Islamic Educational Center of Orange County)
6- Cihittick, W.C. (ed. And trans.) (1981), A Shiite Anthology (Albany, New York: Sunny Pres), Selected by S.M.H. Tabatabai and Introducced by S.H. Nasr
7- Ezzati, A. (1976) Shii Islamic Law and Jurisprudence (Lahore: Ashraf Pres)
8- Fakhry, M. (1991) Ethical Theories in Islam Leiden: Tuta Sub Aegide Palas
9- Fuller, Graham & Francke, (1999), The Arab Shia: The Forgotten Muslims.
10- Ghaffari, S. (1976), Shiaism or Original Islam (Tehran: Published by the author, Third edition. First edition was published in 1967)
11- Gilsenan, Michael (2000), Recognizing Islam: Religion and Society in the Modern Middle East (London & New York: I.B. Tauris & Co Ltd. Revised edition. First published in 1982 by Croon Helm. Reprinted in 1990 & 1993 by I.B. Tauris & Co Ltd.
12- Philosophy Part 1, edited by Seyyed Hossein Nasr and Oliver Leaman, (Londan: Routledge)
13- Ibn Khaldun, An Introduction to History (al-Muqaddamah), by Ibn Kahdoon, English version, London, 1967 Edition.
14- Lalani, Arzinia R. (200), Early Shii Thought: The Teachings of Imam Muhammad al-Baqır (London: I.B. Tauris in association with The Institute of Ismaili Studies.)
15- Madelung, Wilfred (2001), The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate (Cambridge: Cambridge Universit Pres. First published 1997 and reprinted 1997 & 2001)
16- Muzaffar, M.R (1993), The Faith of Shia Islam (Qum: Ansariyan Publications.)
17- Nasr, S.H. (1998) Expectation of New Milenium: Shiism in History (New York: State University of New York Press)
18- in History of Islamic Philosophy Part 1, edited by Seyyed Hossein Nasr and Oliver Leaman, London: Routledge
19- Richard, Yann (1991, English first published 1995), Shiite Islam (Oxford, UK & Cambridge, USA: Blackwell Publishers)
20- Subhani, Jafar (2001), Doctrines of Shii Islam: A Compendium of Imami Beliefs and Practices (London: I.B. Tauris), trans. Reza. Shah Kazemi.
21- Tabatabai, S.M.H. (1975), Shiite Islam (Albany, New York: Sunny Press), trans. Sayyid H. Nasr.
22- Westerland, David & Svanberg, Ingvar (1999), Islam Outside the Arab World (Richmond: Curzon Press.
Şia Mezhebini Tanıyalım Kitabı; İslam dininin genel ve Şiî mezhebinin özel olarak kısaca tanıtımıdır. Bu kitap açık ve sade olmasıyla beraber yirmi yıldan fazla bir İslamî araştırmanın ürünüdür.
Şia Mezhebini Tanıyalım Kitabı; Şiî mezhebinin ortaya çıkışı ve onun kaynakları olan Kurân, sünnet, akıl ve icmâyı incelemektedir. Bu kitapta temel inançlar ve önemli İslamî ameller gibi konulardan söz edilmektedir. Kitabın son bölümünde ise dünya Müslüman nüfusu hakkında elde bulunan en son istatistikler, Şiaların uzun bir geçmişe sahip olduğu ülkelerdeki değişik mezheplerin ve dinî görüşlerin de belirtilmesiyle beraber sunulmuştur.
Şia Mezhebini Tanıyalım Kitabı; Yazarın, İslamî birliğe samimi ve candan olan inancını göstermektedir. Bu kitap İslam kardeşliğine giden yolda küçük bir adım olması ümidiyle yazılmıştır. Aslında bu kitap, ortak konulara değinerek bütün inançlı insanları birliğe çağıran Kurân’ın ufak bir pırıltısıdır.
Kitabın yazarı Muhammed Ali Şimalî, Kum İlim Medresesi’nde öğrenim görmüş ve aynı zamanda Tahran Üniversitesi batı felsefesi bölümünden de lisans ve yüksek lisans alarak mezun olmuştur. Daha sonra Manchester Üniversitesi’nde yine felsefe bölümünde doktorasını yapmıştır.
Yazmış olduğu bazı eserler şunlardır: Hod Şinasi (İnsanın kendini tanıması), Tahran, 1996, Nisbiyet Gerayi Ahlakî (Ahlaki açıdan nispet kavramı), Tahlil-i ez Bunyadhai Ahlak (Ahlaki temellerin tahlili), Londra, 2002, İslam-i Şiî (Şiî İslamı): İnanç ve amellerin kaynakları, Londra, 2004.
Bu kitap Farsça ve İngilizce dillerine ilave olarak İspanyol, İtalyan, Almanca, Rusça ve Arapça dillerine de çevirilerek basılmıştır.
-Son-