Islam'da Şia
 

4- KUR'AN'IN ZAHİRİ VE BATINI

Şimdiye kadar anlaşıldığına göre, Kur'an-ı Kerim sözlü beyanatıyla, dini öğretileri açıklıyor ve halka amel ve itikad hususunda direktifler veriyor. Ama Kur'an'ın öğretileri sadece bu merhaleyle sınırlı kalmaz. Bu kelimelerin altında ve içerdiği öğretilerin batınında bir manevi merhale, daha geniş ve derin öğretiler mevcuttur ki bunları ancak Allah'ın has kulları pak kalpleriyle idrak edebilirler.
Kur'an'ın ilahi öğreticisi Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Kur'an'ın güzel ve çekici bir zahiri ve geniş bir batını vardır."[111]
Ve yine şöyle buyuruyor: "Kur'an'ın batını anlamı vardır ve batını anlamının da yedi kat daha ötesi batını anlamları vardır."[112]
Ehl-i Beyt İmamlarının sözlerinde de Kur'an'ın batınından çok söz edilmiştir.[113]
Bu gibi rivayetlerin asıl kaynağı, Allah-u Teâla'nın, Ra'd suresinin 17. ayetinde açıkladığı bir örnektir. Allah-u Teâla bu ayette gök bereketlerini, yeryüzü ve ehlinin hayatının bağlı olduğu gökten inen yağmura benzetmiştir. Yağmurun gelmesiyle seller akmağa başlar ve çeşitli su yollarının her biri kendi kapasitesi ölçüsünde yağmurdan faydalanıp akmağa devam eder. Sel akarken üst kısmı köpükle örtülü olsa da köpük altında halka faydalı ve hayat verici su mevcuttur.
Bu örneğin vurguladığı gibi, insanın iç ve ruhuna hayat veren dini öğretilerin anlaşılmasında insanların idrak ölçüleri aynı ve bir ayarda değildir.
İnsanlardan bazıları maddeden ve geçici dünyanın kısa süreli maddi yaşantısından başka bir şeyi asaletli bilmezler. Maddi eğilimler dışında herhangi bir şeye gönül vermezler ve maddi yoksunluk dışında hiçbir şeyden korkmazlar. Bu hususta farklı derecelerde olmalarıyla birlikte tümünün semavi öğretilerden en fazla kabullendikleri şey, itikadi meselelere genel bir şekilde inanmak ve İslam'ın ameli buyruklarını kuru ve cansız bir biçimde yerine getirmektir. Özetleyecek olursak, yegane Allah'a, uhrevi sevabı ümit ettikleri ve uhrevi azaptan korktukları için tapmaktadırlar.
Bu grubun karşısında, fıtratlarının sefası neticesinde, mutluluğu bu dünyanın kısa süreli yaşantısına ve geçici lezzetlerine bağlanmakta görmeyen kimseler vardır. Dünyanın kârı ve zararı, tatlı ve acıları onların yanında aldatıcı hayalden başka bir şey değildir. İnsanlık kafilesinin geçmiş mutluları ve bugünkü masalları sayılan insanların hayat hikayeleri, onların sürekli andıkları birer ibret dersidir.
Bunlar tabii olarak pak kalpleriyle ebedi cihana yönelirler. Geçici dünyanın çeşitli gösterişlerine ayet ve nişane gözüyle bakar ve onları müstakil ve asil bilmezler.
Böylece, yeryüzü ve gökyüzündeki nişaneler ve ayetler ışığında, pak Allah'ın sonsuz kibriyalık ve azamet nurunu, manevi idrakle müşahede ederler. Pak yürekleri, tamamen yaratılışın sırlarını idrak etmeye koyulmuştur. Şahsi menfaatperestliğin dar kuyusunda hapis olma yerine, ebedi cihanın sonsuz alanında uçup yükselirler.
Semavi vahiy yoluyla, Allah'ın putlara tapmaktan nehy ettiğini işittiklerinde, bu nehyin zahiri manasının (putlar karşısında baş eğme yasağı) yanı sıra bu nehyi tam manasıyla kavrayarak "Allah'tan başkasına itaat etmemek gerektiğini" anlarlar. Çünkü itaat, gerçekte kulluk ve baş eğmektir. Bundan daha yüce bir mana kavrarlar. O da şu ki: Allah'tan başkasından korkmamak ve O'ndan başkasına ümit bağlamamak gerekir. Bu anlamdan daha yücesi de nefsi eğilimlere teslim olmamak gerekçesidir. Bütün manalardan daha yücesi şu manadır: Allah'tan başkasına teveccüh etmemek gerekir.
Ve yine Kur'an'ın namaz kılmayı emrettiğini işittiklerinde, onun zahiri ifadesinden özel ibadetin yerine getirilmesinin farz olduğunu anlarlar. Ama bunun yanı sıra, batıni manasını da kavrarlar. O da Allah'a yürekten ve içten ibadet etmek ve önünde eğilmenin gerekliliğidir. Bu anlamdan daha yüce bir anlam da çıkarırlar. O da şu ki: Hakkın karşısında kendini unutmak ve hiçe saymak ve yalnız Allah'ın zikriyle meşgul olmak gerekir.
Bilindiği gibi yukarıda geçen iki örnekle hatırlatılan batıni anlamlar, söz konusu emir ve nehyin lafzi­=sözel ifadeleri değildir. Ancak söz konusu batıni anlamları idrak etmek, düşünce ufuğu geniş olan ve dünya görüşünü, kendi bencilliğine tercih eden kimse için kaçınılmaz bir şeydir.
Önceki açıklamalarımızdan Kur'an'ın zahir ve batını olduğunun anlamı ve yine batınının zahirini iptal etmediği gerçeği aydınlandı. Batın; zahire göre kendi cismine hayat bağışlayan bir ruh konumundadır. Ayrıca insan toplumunun ıslahını en mühim derecede sayan, cihanşümul ve ebedi olan İslam dininin, toplumun ıslahını sağlayan zahiri kanunlarından ve o kanunların koruyucusu olan sade inançlardan asla vazgeçmeyeceği de aydınlığa kavuştu.
Bir toplum, "insanın yüreği temiz olmalı, amelin değeri yoktur" sözüyle kendini avutur ve düzensiz bir hayat sürdürürse saadete ermesi nasıl mümkün olabilir? Kötü söz ve amel sonucunda temiz bir kalbin ortaya çıkması mümkün müdür? Temiz bir kalpten, kötü söz ve kötü amelin ortaya çıkması mümkün müdür? Allah-u Teâla Kur'an-ı Kerim de şöyle buyuruyor: "Paklar paklara ve kötüler kötülere aittirler." (Paklar paklardan, kötüler ise kötülerden sonuçlanır.)[114]
Ve yine şöyle buyuruyor: "Temiz yer, nebatını iyi yeşertir. Kötü yer (çorak yer) pek az mahsulden başka bir şey vermez."[115]
Şimdiye kadar ki açıklamalarımızdan Kur'an-ı Kerim'in zahir ve batını, batınının da çeşitli dereceleri olduğu ve böylece Kur'an-ı Kerim'in içeriğini açıklayan hadisin de Kur'an gibi zahir ve batını, batınının da dereceleri olduğu aydınlanmış oldu.

5- KUR'AN'IN TEVİLİ

Sadr-ı İslam'da, Ehl-i Sünnet'in ekseriyetine göre Kur'an-ı Kerim'i delil olduğu yerde, zahiri anlamından değiştirip, zahiriyle karşıt bir anlama yorumlanması maruf bir şeydi. Genelde zahiriyle zıt olan anlama tevil adını verirlerdi. Kur'an-ı Kerim de geçen "tevil" kelimeleri de bu anlama yorumlanırdı.
Ehl-i Sünnet kitaplarında ve çeşitli mezheplerin tartışmaları yazılı kitaplarda, bir mezhebin alimlerinin icması, yahut diğer bir delille ispatlanan bir konu, Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir ayetinin zahiri ifadesiyle çelişirse, ayetin tevil edildiği ve zahiriyle zıt bir anlama yorumlanması pek çok göze çarpar. Hatta bazen karşıt ve farklı iki görüşe, karşı taraflar Kur'an'ın ayetleriyle ihticac (delil gösterme) eder ve her birisi diğerinin delil olarak getirdiği ayeti tevil ederdi.
Bu metot ve izlenim, az çok Şia içerisine de sızmıştır ve kelam bilgisine ait bazı kitaplarda görülmektedir. Ama yeteri derecede, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinde ve Ehl-i Beyt hadisleri üzerinde derin düşünülürse, Kur'an tatlı şivesinde, açık ve net beyanında bir muamma üslubunu izlememiş ve her konuda normal cümle kalıbından başka bir şeyle konuşmamış olduğu kanısına varılır. Kur'an-ı Kerim'de geçen "tevil" kelimelerinden kastedilen, lafzın ifade ettiği anlam türü değildir. Aksine genel olarak insanların kavrayış düzeyinden yüce olan bir takım hakikatler ve gerçekler kastedilmiştir ki, Kur'an'ın amelle ilintili ahkamı ve itikadi öğretilerinin kaynağıdır. Evet Kur'an'ın tümünün tevili vardır. Onun tevili doğrudan doğruya düşünce yoluyla idrak olunamaz. Lafız ve kelimelerle açıklanamaz. Ancak peygamberler ve beşeri özelliklerden arınan Allah'ın pak evliyası müşahede yoluyla ona erişirler. Evet, Kur'an'ın tevili kıyamet günü herkes için keşfolunacaktır.
Açıklama: Şunu iyice biliyoruz ki insanoğlunu konuşmaya ve kelimeler üretip onlardan yaralanmaya iten faktör, toplumsal maddi ihtiyaçlardır. İnsanoğlu zorunlu olarak toplumsal yaşantısında, niyetlerini ve içerisindekileri diğerlerine aktarır ve bu amaçla genelde ses ve kulaktan, bazen de az çok göz ve el işaretlerinden yararlanır. Bu nedenle sağırla kör insan birbiriyle asla ilişki kuramaz ve anlaşamazlar. Çünkü kör birisinin dediklerini sağır duymaz, anlamaz ve sağırın işaretle anlatmağa çalıştıklarını kör göremez. Bu yüzden lügat üretilirken ve eşyaya isim bırakılırken maddi ihtiyaçların temini amaçlanmıştır. Maddi ve hissedilir, yahut hisse yakın durumlar, haller ve eşya için kelimeler üretilmiştir. Nitekim duyu organlarından birini yitiren muhatabımıza, söz konusu duyu organıyla idrak olunan şeyleri anlatmak isterken bir nevi benzetme ve örneklendirmeyle iletişim sağlamaya çalışırız. Mesela doğuştan kör olan birisine renkleri ve aydınlığı yahut buluğ çağına ermeyen bir çocuğa cinsel ilişkinin zevkini düşündürmek isterken maksadımızı bir nevi kıyaslama, benzetme ve uygun örnekle ulaştırırız. Buna göre, eğer madde ve özelliklerinden arınmış bir takım gerçeklerin varlığı farz edilirse (ki gerçek de budur) ve her asırda insan toplumundan bir veya bir kaç kişi bunları müşahede etme ve kavrama yeteneğine sahip olursa, böylesine gerçeklerin sözle ifade edilmesi ve normal düşünce yoluyla kavranılması mümkün değildir. Bu tür gerçeklere teşbih ve temsilden başka bir yol ile işaret edilemez.
Allah-u Teâla Kur'an'ın da şöyle buyuruyor: "Şüphe yok ki biz, düşünesiniz ve anlayasınız diye Kur'an-ı Arap diliyle gönderdik. Ve şüphe yok ki o, bizim katımızda bulunan ana kitaptadır. Elbette pek yüce ve muhkemdir (normal akıl ona varamaz ve sızamaz)."[116]
Ve yine şöyle buyuruyor: "Şüphe yok ki bu, pek güzel ve şerefli Kur'an'dır, saklanmış bir kitapta (yazılı)dır, ona, temiz olanlardan başkaları dokunamaz."[117]
Kur'an-ı Kerim, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyti'nin hakkında şöyle buyuruyor: "Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt'ten her çeşit pisliği, suçu gidermeği ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmeği diler."[118]
Bu ayetlere göre Kur'an-ı Kerim, fikirlerin varamayacağı ve sızamayacağı bir merhaleden kaynaklanıyor. Allah'ın pak kıldığı kullardan başka hiç bir kimse, o merhalede en küçük idrake bile sahip değildir ve Peygamber-i Ekrem'in Ehl-i Beyti pak kılınan şahıslardandır.
Allah-u Teâla diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Hayır, onlar (Kur'an'a iman getirmeyenler) ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine de henüz tevili gelmemiş bir şeyi yalanladılar." (Yani eşyanın hakikatının açıkça görüleceği kıyamet günü gelmeden onu yalanladılar.)[119]
Yine diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Bir gün Kur'an'ın (bütün Kur'an'ın) tevili gelecektir. O zaman onu unutanlar, peygamberlerin davetinin doğruluğunu ve hak olduğunu itiraf edeceklerdir."[120]

6- HADİSLE İLGİLİ KONUNUN DEVAMI

Şii ve diğer bütün Müslümanlar arasında hadisin hüccet ve muteber oluşu -ki Kur'an-ı Kerim onaylamıştır- tartışma konusu değildir. Fakat İslam'ın ilk dönemlerindeki hükümdarlar tarafından, hadisleri koruma hususunda gösterilen önemsememeler ve gevşeklik bir taraftan, sahabe ve tabiin tarafından hadisi yaymak hususunda yapılan hesapsız ve haddi aşkın hareketler diğer bir taraftan hadisi üzülecek bir duruma düşürdü.
Bir taraftan zamanın halifeleri hadisleri yazmayı yasaklıyor, ellerine düşen hadis yazılı yaprakları yakıyor, hatta bazen hadis naklinden bile men ediyorlardı. Bu yüzden hadislerin bir çoğu değiştirilmiş, tahrif felaketine uğramış, unutulmuş veya aynen lafzı değil de içeriği nakledilmiştir.
Diğer bir taraftan da, Peygamber-i Ekrem'in(s.a.a) huzuruna varma ve O hazretten vasıtasız hadis işitme iftiharını bulan, Müslümanların ve vaktin halifelerinin yanında muhterem sayılan sahabe, hadisleri yaymaya koyulmuştur. İş o hadde varmış ki hadis Kur'an'a hakim olmuş hatta bazen Kur'an'ın ayeti, hadis vasıtasıyla fesh olunmuş.[121] Çoğu zamanlar hadis rivayet edenler, bir hadisi işitmek için kilometrelerce yol kat edip uzun seferlerin zahmetine katlanıyorlardı.
Yabancılardan İslam elbisesine bürünen ve İslam'ın iç düşmanlarından bir grup, hadislerde değişiklik yapmış kendilerinden hadis uydurmuşlar ve böylece hadisi, itibarlı ve güvenilir durumdan düşürmüşlerdir.[122]
Dolayısıyla Müslüman bilginler bu duruma çare aramaya koyulmuşlar sonuçta hadislerin doğrusunu, yalanından ayırt etmek amacıyla "Rical ve Dirayet" ilmini çıkarmışlar.
Ama Şia, hadislerin senedini arındırmaya yönelik çalışmasının yanı sıra, hadisin geçerli ve hüccet olması için, hadislerin içeriğinin Kur'an'la mutabık olmasını da şart koşuyor.
Şia kanalıyla Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyti'nden kat'i ve kesin senetle nakledilen bir çok hadislerde "Kur'an-ı Kerim'le muhalif olan hadisin hiçbir değerinin olmadığı ancak Kur'an'a mutabık olan hadisi muteber bilmenin gerekliliği" vurgulanmıştır.[123]
Şia, mezkur hadisler gereğince, Kur'an'la çelişen hadislere amel etmez. Kur'an'la çelişip çelişmediği belirlenemeyen hadisleri de bu hususta Ehl-i Beyt'ten (a.s) elimize ulaşan diğer bir takım emirler gereğince kabul veya reddetmeksizin kendi haline bırakır.[124]
Elbette Şiiler arasında da, bir grup Ehl-i Sünnette olduğu gibi, buldukları bütün hadislere amel eden şahıslar da bulunur.

7- ŞİA'NIN HADİSE AMEL ETMEDEKİ METODU

Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) yahut Ehl-i Beyti'nden vasıtasız olarak duyulan hadisler, Kur'an-ı Kerim'in ayeti hükmündedir. Ancak vasıtalarla elimize ulaşan hadislere gelince; Şia'nın onlara amel etmesi şu şekildedir.
Kur'an'ın nassına göre yakin ve kesin bilgi üzere kurulu olması gereken itikatla ilintili öğretilerde, ancak mütevatir, yahut doğruluğuna kesin şahitler bulunan hadislere amel olunur. Bu iki kısmın dışında, "Haber-i Vahid" diye adlandırılan hadis muteber değildir.
Ama şer'i hükümleri çıkarmada bir takım deliller gereğince mütevatir ve kat'i hadisin yanı sıra genelde güvenilir olan Haber-i Vahid'le de amel olunur.[125]
Böylece, mütevatir ve kat'i hadis, Şia'ya göre kayıtsız şartsız hüccettir ve uyulması lazımdır. Kat'i haber dışındaki Haber-i Vahid, genelde güvenilir olma kaydıyla, yalnızca şer'i hükümlerde hüccettir.

8- İSLAM'DA GENEL EĞİTİM VE ÖĞRETİM

İlim tahsili, İslam'da dini vazifelerden birisidir. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İlim talep etmek her müslümana farzdır (gerekli vazifesidir)."[126]
Güvenilir şahitlerle teyid olan hadislere göre bu ilimden kastedilen, İslam'ın üç ana temelini (tevhid, nübüvvet ve mead), kaçınılmaz ilk ve direkt sonuçlarıyla ve her ferdin ayrıntılı olarak ihtiyaç duyduğu ölçüde İslam kanunlarını ve ahkamını bilmesidir.
Elbette usul-ü dini, icmali delillerle bilmenin herkes için mümkün ve kolay olduğu açıktır. Ama dini kuralların ve ahkamın ayrıntılarını kendine has yöntemlerle ana kaynaklardan (Kitap ve Sünnetten) çıkarmak (yani istidlale dayalı fıkıh) herkes için mümkün olmayıp, ancak bazı fertler bu yeteneğe sahip olurlar. Yüce Allah, İslam dininde kullarını, güçlerini aşacak hükümlerle mükellef tutmamıştır.
Bu yüzden dinin yasalarını ve ahkamını delil üzere bilmek, vacib-i kifai olarak söz konusu yeteneğe ve güce sahip olan şahıslara mahsustur. Diğerlerinin görevi cahilin alime müracaat etmesi gerektiğini ifade eden genel yasa (yani "hubre ve bilir kişiye müracaat etme" yasası) gereğince müçtehit ve fakih diye adlandırılan alimlere müracaat etmektir. (Bu müracaat etmeye taklit denir) Elbette söz konusu taklit, Kur'an'ın nassına göre yasaklanan usul-ü dindeki taklitten ayrıdır.[127]
Allah-u Teâla usul-ü dinde başkasını taklit etmekten nehy ediyor:
"Bilmediğin şeyin üstünde durup ısrar etme."[128]
Şia'ya göre, hayatta olmayan müçtehidi taklit etmenin caiz olmadığını bilmeliyiz. Yani meseleyi içtihat yoluyla bilmeyen ve dini vazifesi gereğince müçtehidi taklit etmesi gerekli olan bir şahıs, yaşamayan müçtehidin görüşüne ve fetvalarına uygun hareket edemez. Sadece eğer bir meselede bir müçtehidi taklit etmiş ve sonradan o müçtehit ölmüşse o meselede mezkur ölü müçtehidin taklidinde baki kalabilir. Fakat yeni çıkan meselelerde yine ölen müçtehidi taklit edemez. Bu mesele, Şia'nın fıkıh bilgisinin her zaman yeni ve dinamik bir şekilde kalmasının faktörlerindendir. Şia'da her zaman için bir grup insan, içtihat derecesine ulaşma yolunda çalışıyor ve fıkhi meselelerde inceleme yapıyorlar.
Fakat Ehl-i Sünnet, hicri beşinci yüzyılda dört fakihden (Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel) birinin mezhebine uymanın gerekliliğine dair icma etmeleri sonucu, insanın bizzat kendisinin içtihat etmesini ve dört fakihten başkasını taklit etmeyi caiz bilmiyorlar. Sonuçta Ehl-i Sünnet'in fıkıh bilgisi 1200 yıl önceki seviyede kalmıştır. Son zamanlarda bazıları söz konusu icmayı bir kenara bırakıp, bizzat kendileri içtihat etmeye başlamışlardır.

9- ŞİA VE NAKLİ İLİMLER

İslam alimlerinin çabası sonucu yazılan İslami ilimler, iki akli ve nakli bölümlere ayrılır. Konuları nakle dayalı (lügat, hadis, tarih ve benzeri) ilimlere nakli ilimler, böyle olmayıp, akli olan ve tefekkür sonucu yazılan felsefe ve matematik gibi ilimlere de akli ilimler denir.
İslam'da nakli ilimlerin meydana gelmesinde, Kur'an-ı Kerim'in temel kaynak oluşu hususunda şüphe yoktur. Ensab, Tarih ve Aruz gibi bir kaç bilgi dışında genelde nakli ilimler bu semavi kitaptan doğmuşlardır.
Müslümanlar, dini incelemeler ve bahisler sonucu bu ilimleri yazmışlardır ki, bunların Arap edebiyatına ait bölümünün önemlileri nahiv, sarf, maani, beyan, bedi ve lügat bilgileri, dini nasların zahirine ait dallarda da kıraat, tefsir, hadis, rical, dirayet, usul ve fıkıh bilgileridir.
Şia'nın da kendisine göre bu bilgilerin oluşturulmasında, arıtılmasında büyük katkısı ve rolü olmuştur. Hatta bu ilimlerin bir çoğunun kurucusu Şiilerdir. Nitekim Arap ebediyatının nahiv bölümünü Peygamber'in (s.a.a) ve Hz. Ali'nin (a.s) ashabından olan Ebu'l Esved-i Dueli, Hz. Ali'nin (a.s) imlası ve hidayeti üzere yazmıştır. Fesahat ve belagat (meani, beyan ve bedi) bilgisinin ünlü kurucularından birisi,[129] Al-i Büveyh padişahlarının vezirlerinden olan Sahip b. Abbad'dır ki Şiidir. İlk lügate ait yazılan "Kitab-ül Ayn" adlı eser, aruz bilgisinin kurucusu ve nahiv dalında ünlü bilgin Sibeveyh'in üstadı ve Mısırlı olarak tanınan ünlü bilgin Halil b. Ahmed'in eseridir ki bu şahıs[130] Şiidir. [YA1]
Kur'an'da Asım kıraati[131] yalnız bir vasıtayla Hz. Ali'ye (a.s) varır. Kur'an tefsirinde sahabenin en öncüsü tanınan Abdullah b. Abbas, Hz. Ali'nin (a.s) talebesidir. Ehl-i Beyt ve Şiilerin hadis ve fıkıh dalındaki çalışmaları dört mezhebin fakihlerinin ve diğerlerinin, [YA2] Şia'nın beşinci ve altıncı imamından yararlandıkları meşhurdur. Fıkıh usulü bilgisinde de Şia'da, Vehid Behbehani (1205 yılında vefat etmiştir) döneminde, özellikle Şeyh Murtaza Ansari eliyle gerçekleşen hızlı gelişme, Ehl-i Sünnet'in fıkıh usulüyle asla mukayese edilemez.

İkinci Yol: Akli Araştırma


1- AKILSAL KELAMİ VE FELSEFİ DÜŞÜNCE

Önce de belirttiğimiz gibi 120 Kur'an-ı Kerim akli düşünceyi onaylamış ve onu dini düşüncenin bir parçası kılmıştır. Elbette bu onaylama karşılıklıdır, yani akli düşünce de, Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) nübüvvetini tasdik ettikten sonra semavi vahiy olan Kur'an'ın kelimelerinin zahiri ifadelerine, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beytin beyanatına akli hüccetler safında yer vermiştir.
İnsanın, Allah'ın kendisine vermiş olduğu fıtrata dayanarak kendi görüşlerini isbat ettiği akli deliller, "Burhan ve Cedel" diye iki bölüme ayrılır.
Burhan; öğe ve unsurları, meşhur ve kesin olmasa bile gerçek öncüllere dayanan bir hüccet türüdür. Başka bir deyişle, burhanın unsur ve öğeleri insanın Allah'ın vermiş olduğu şuur ile kesinlikle kavrayacağı ve onaylayacağı önermeler olur. Böyle bir düşünce türü (söz gelimi üç sayısının dörtten küçük olduğu gibi) bildiğimiz gibi aklî bir düşüncedir. Böyle bir düşünce, evrenin genelini kapsayan örneğin; yaratılışın mebdei ve alemin ve alemdekilerin sonunun ne olacağı gibi konular hakkında gerçekleşirse buna da felsefi düşünce denir.
Cedel ise, öğelerinin bütünü veya bazısı meşhur ve söz götürmez olgulara dayalı bir hüccet türüdür. Nitekim din ve mezheplerin izleyicileri genelde kendi içlerinde mezhebi görüşlerini, o mezhebin söz götürmez temellerine dayandırarak isbat ederler.
Kur'an-ı Kerim bu metotların her ikisini de kullanmış ve onda bu iki metoda örnek oluşturacak bir çok ayet mevcuttur.
Kur'an-ı Kerim öncelikle varlık alemiyle ilgili genel kapsamlı olgular, evrenin genel düzeni, gökyüzü, yıldızlar, gece, gündüz, yeryüzü, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve diğer varlıkların özel nizamları hakkında özgür düşünceye emrediyor ve aklî özgür düşünceyi en doyurucu bir ifadeyle övüyor.
İkinci olarak ta, -genelde kelami araştırma denilen- akli tefekkürün cedel türüne emrediyor. Tabii ki bunu da en iyi bir şekilde yani hakkı ortaya çıkarmak amacını taşıması, taassuptan uzak olması ve güzel bir ahlaki tavırla birlikte olmasıyla şartlandırıyor. Bu hususta Kur'an şöyle buyuruyor: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir tarzda münakaşa ve mübahasede bulun."[132]

2- İSLAM'IN KELAMİ VE FELSEFİ DÜŞÜNCESİNDE ŞİA'NIN ÖNCÜLÜĞÜ

Hiç kuşkusuz Şia azınlığı, Ehl-i Sünnet ekseriyetinden ayrıldığı ilk günden bu yana sürekli savunduğu görüşler hakkında muhalifleriyle delil üzere tartışmaya koyulmuştur. Tartışmaların iki taraflı ve hasımların her birisinin katkısıyla olmasına rağmen, Şia devamlı girişimde bulunmuş, diğer tarafsa savunmaya geçmiştir. Bilindiği gibi tartışmada yeterli araç ve gereçleri hazırlama hususunda öncülük, girişimde bulunan tarafın üzerine düşer.
Yine Ehl-i Beyt mektebinin talebeleri olan Şii araştırmacı ve alimler, her zaman için tedricen ilerleyen, ikinci yüzyıl ve üçüncü yüzyılın evvellerinde Mutezile mezhebinin yayılmasıyla, en doruk noktasına varan kelam ilmi dalında uzman olan mütekellimlerin ilk saflarında yer almışlardı.
Kaldı ki Eşaira, Mu'tezile ve başkalarından oluşan Ehl-i Sünnet mütekellimlerinin silsilesi, Şia'nın birinci rehberi Hz. Ali'ye (a.s) varır.[133]
Tarihte on iki bin civarında tesbit edilen sahabeden elimize ulaşan eserleri tanıyan kimseler, bunların içerisinde felsefi tefekkürü içeren bir tek eserin bile nakledilmediğini iyice bilirler. Yalnız Emir-ül Mü'minin Hz. Ali'nin (a.s) ilahiyatla ilgili çekici açıklamaları, en derin felsefi tefekkürü içermiştir.
Sahabe, onlardan sonra gelen tabiin ve bilahare o dönemde yaşayan Arapların, felsefi düşünceyle hiç bir ilgileri yoktu. Hicretin ilk iki yüzyılı döneminde yaşayan bilginlerin sözlerinde, felsefi incelemelerden bir örnek bile görülmüyor. Yalnız Şia imamlarının, bilhassa birinci İmam Hz. Ali'nin (a.s) ve sekizinci İmam Hz. Rıza'nın (a.s) derin açıklamaları, felsefi düşüncelerden sonsuz hazineleri ihtiva eder. Talebelerinden bir grubu felsefi düşünceyle aşina edenler, bunlardır.
Evet, Araplar, felsefi düşünce metodundan uzaktılar. Fakat ilk kez hicretin ikinci yüzyılının başlarında Yunanca'dan tercüme edilen kitaplarda bazı felsefi düşüncelerle karşılaştı. Daha sonra hicretin üçüncü yüzyılının ilk dönemlerinde Yunanca, Süryanice ve diğer dillerden bir çok kitaplar tercüme edildi ve sonuçta felsefi düşünce tarzı bütün halka sunuldu. Fakihlerin ve mütekellimlerin büyük bir kesimi, yeni konuklar olan felsefe ve akli ilimlere ilgi göstermediler. Bu muhalefetler, başlangıçta o zamanın hükümetinin bu ilimleri himaye etmesiyle pek fazla etkili olmadı. Ama kısa bir süre sonra sayfa değişti ve şiddetli yasaklamalarla birlikte felsefi kitapları denize döktüler. İsimleri belirlenmeyen bir grup telif ehlinin fikirlerinden kaynaklanan "İhvan-us Safa" adlı risaleler, o dönemlerden kalan hatıra ve o zamanın kötü durumunun tanığıdır. Bu fetretten sonra dördüncü yüzyılın evvellerinde, felsefe, "Ebu Nesr-i Farabi" eliyle ihya edildi. Beşinci yüzyılın başlarında da ünlü filozof "Ebu Ali Sina"nın çalışmaları sonucu felsefe tamamiyle genişletildi. Altıncı yüzyıldaysa İşrak felsefesini, Şeyh Sühreverdi arındırdı ve bu suçla sultan Selahaddin Eyyubi'nin emriyle öldürüldü. Ondan sonra felsefe, çoğunluk arasından göçtü ve yedinci yüzyılda felsefeyi arındırmaya çalışan ve İslam ülkelerinin merkezinden uzakta Endülüs'te yaşayan İbn-i Rüşd adlı filozof haricinde meşhur ve namlı hiç kimse çıkmadı.[134]

3- ŞİA'NIN FELSEFE VE DİĞER AKLİ İLİMLERDEKİ AZİMLİ ÇALIŞMALARI

Şia, felsefi tefekkürün ortaya çıkmasında büyük bir etkinliği olduğu gibi, bu tefekkürün ve diğer akli ilimlerin ilerlemesi ve yayılmasında önemli bir temel olmuş ve bu hususta devamlı çaba göstermiştir. Bu nedenle felsefe, filozof İbn-i Rüşd'ün vefatıyla Sünni çoğunluğu arasından göç ettiyse de hiçbir zaman Şia içerisinden silinmedi. Böylece sonraları Hace Tusi, Mir Damad ve Sadr-ül Müteallihin gibi namlı filozoflar gelmişler ve sırasıyla felsefe bilgisini tahsil etmeye ve yazmaya çalışmışlar. Yine sair aklı ilimlerde de, Hace Tusi ve Bircendi gibi diğer şahıslar yetişmişlerdir.
Bütün bu ilimler, bilhassa ilahi felsefe Şia'nın devamlı çalışmaları sonucu büyük çapta derinleşmiştir. Hace Tusi, Şemsüddin Türke, Mir Damad ve Sadr-ul Müteallihin'in eserleri geçmişteki felsefecilerin eserleriyle mukayese edilirse bu husus netlik kazanır.

4- FELSEFENİN ŞİA'DA HAYATINI SÜRDÜRME NEDENİ

Şia içerisinde bulunan ve daha sonra diğerlerine aktarılan akli ve felsefi düşüncenin doğuşunda en önemli faktör, Şia rehberlerinden yadigar kalan ilmi hazineler olduğu gibi, bu düşüncenin bekasında da en önemli neden Şiilerin kutsal ve saygı gözüyle baktığı bu ilmi hazinelerdir. Tarih boyunca yazılan felsefi kitapları, Ehl-i Beyt'in ilim hazineleriyle mukayese etmemiz bu hususun açıklığa kavuşmasına kafidir. Çünkü gün geçtikçe felsefe, Ehl-i Beytin ilmi hazinelerine yakınlaşmakta ve on birinci yüzyılda takriben tabir değişikliğinden başka herhangi bir farkları kalmamıştır.

5- ŞİA DAHİLERİNDEN BİRKAÇ ÖRNEK

A- Sikat-ül İslam Muhammed b. Yakub-i Kuleyni: (Vefatı 1329 hicri yılı.) O, Şia'da, rivayetleri usulden (Muhaddislerin Ehl-i Beyt İmamlarından öğrendikleri rivayetlerin yazıldığı ve her birine "Asl" adı verilen kitaplardan) çıkarıp, ayırt eden ve onları fıkıh ve itikad bablarına göre düzenleyen ilk şahıstır. Kafi diye adlandırılan kitabı üç; usul, furu ve ravze (çeşitli konular) kısımlara ayrılmış, içerisinde on altı bin yüz doksan dokuz hadis yer almıştır. Şia aleminde en meşhur ve en muteber bilinen hadis kitabıdır. Temel kaynak sayılan "Kütüb-i Erbaa" denen hadis kitaplarından birisidir. Kafi'den sonra gelen diğer üç hadis kitabıysa hicri 381'de vefat eden "Şeyh Muhammed ibn-i Babeveyh-i Kummi'nin "Men la Yahzuruhul Fakih" ve hicri 460 yılında vefat eden "Şeyh Tusi'nin telif ettiği iki "Tehzib-ul Ahkam" ve "İstibsar" adlı kitaplarıdır.
B- Muhakkik lakabıyla maruf, Ebu'l Kasım Cafer b. Hasan b. Yahya Hilli: O, fıkıh ilmi dalında dahilerden ve Şii fakihlerin ileri gelenlerindendir. Onun "Şerayi" ve "Muhtasar'un Nafi" adlı fıkıh dalındaki iki kitabı şaheserlerdendir. Bu kitapların yazılmasından 700 yıl geçmesine rağmen yine de fakihler arasında onlara teclil ve azametle bakılmaktadır. Muhakkik Hilli, hicri 676 yılında vefat etmiştir.
Muhakkik'ten sonra, hicri 786 yılında Dimeşk'te Şiilik suçuyla öldürülen ve "Şehid-i Evvel" lakabını alan "Şemsüddin Muhammed b. Mekki"yi saymak gerekir. Onun hapisteyken yedi gün zarfında yazdığı "Lum'e-i Dimeşkiyye" kitabı fıkıh dalındaki takdire şayan eserlerdendir.
Yine Muhakkik'ten sonra Şeyh Cafer Kaşif-ül Gıta Necefi'yi saymak gerekir. 1227 yılında vefat etmiş; fıkıh dalında yazdığı Keşf-ül Gıta kitabı, onun değerli eserlerindendir.
C- Şeyh Murtaza Ensari Tusteri: Hicri Kameri 1281 yılında vefat etmiştir. Şeyh Murtaza fıkıh usulü bilgisini arıtıp bu ilmin en mühim bölümü olan "Usul-u ameliyye" mecralarını en güzel şekilde yazmıştır. O zamandan yüz yıl aşkın bir süre geçmesine rağmen onun metodu şimdi de fakihler arasında izlenmektedir.
D- Diğer bir dahi Hicri Kameri 676 yılında vefat eden Hace Nasir-ud Din Tusi'dir. O, kelam ilmini tam bir ilim dalı haline getiren ilk şahıstır. Onun şaheserlerinden birisi "Tecrid-ul Kelam"dır. Telifinden 700 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen kendi değerini, bu ilim dalındaki bilginler içerisinde korumuştur.
Bu kitaba Ehl-i Sünnet ve Şiiler tarafından sayısız haşiyeler ve açıklamalar yazılmıştır. Hace Nasır'ın yalnız kelam bilgisinde değil, felsefe ve riyaziyatta da kendi döneminin üstün bilginlerinden olduğu ve bu dallarda da dahilerden sayıldığı, aklî ilimler hakkında yazdığı değerli teliflerinden anlaşılmaktadır. Marage[135] şehrinin rasathanesi de onun eseridir.
Sadr-üd Din Muhammed Şirazi: 972 hicri kameri yılında doğmuş ve 1050 hicri kameri yılında vefat etmiştir. O, felsefe ilminin konularını, İslam aleminde üzerinden bunca süre geçtikten sonra dağınık durumundan çıkarmış ve riyaziyat meseleleri gibi birbirine bağlı zincir halkaları şekline getirerek tertiplemiştir.
Böylece ilk olarak bu ilimin kapsama alanına giren, ancak o güne dek söz konusu edilemeyen yüzlerce konuya felsefede bahsetme ve çözümleme imkanını verdi. İkinci olarak o güne kadar akli düşüncenin üstünde sayılan bir kısım irfani konuların kolaylıkla felsefede söz konusu edilmesini sağladı. Üçüncü olarak da asırlar boyu çözüm yolu bulunmayan, muammalara dönüşen ve anlamları bilinemeyen bir çok dini ifadelerin zahirleri ve Ehl-i Beyt İmamlarının derin felsefi beyanatı aydınlığa kavuştu. Neticede dini ifadelerin zahirleri, irfan ve felsefe ele vermiş bir yöne doğru hareket etmeye koyulmuşlar. Elbette Sadr-ül Müteallihin'den önce altıncı yüzyılın filozoflarından İşrak hikmetinin kurucusu Şeyh Sühreverdi ve hicri sekizinci yüzyılın filozoflarından Şemsüddin Muhammed Türke gibi bilginler bu hususta önemli adımlar attılarsa da muvaffakiyet tam anlamıyla ona nasip oldu.
Sadr-ül Müteallihin bu yöntemle "Cevheri hareket" görüşünü, "Dördüncü boyut (bu'd-i rabi)" ve de "nisbiyet" görüşünü (düşüncede değil, objeler dünyasında) keşfetmeyi başardı. O, elliye yakın kitap ve risale telif etti. Felsefe dalında dört ciltlik "Esfar" kitabı, onun bu daldaki şaheserlerindendir.

Üçüncü Yol: Keşif


1- İNSAN VE İRFANİ İDRAK

İnsan fertlerinin büyük çoğunluğu, maneviyatı göz ardı edip günlük yaşantısının ihtiyaçlarını karşılamak ve kendi işlerine çeki-düzen vermeğe koyulmuşsalar da bu türün doğasında hakikati görme iç güdüsü mevcuttur. Bu iç güdü bazı insanlarda uyanır ve onu bir kısım manevi idraklara sevk eder.
Bütün insanlar, hakikatleri hayal ve hurafe sanan safsatacılar ve şüphecilerin aksine sabit bir gerçeğin varlığına inanırlar. Bazen yaratılış aleminin sabit gerçeğine temiz kalp ve saf zihinle nazar ettiğinde, cihanı teşkil eden parçaların devamsızlığını anlar. Cihan ve onda vuku bulan olayları güzel sabit bir gerçeği gösteren aynalar gibi bulur. Bu idraktan kaynaklanan lezzet, diğer lezzetlerin hepsini bakıcının gözünde küçültür ve böylece onu maddi yaşantının devamsız ve tatlı görüntülerinden alı koyar.
Bu, Allah'a inancı olan insanın dikkatini daha üstün bir aleme çeken ve pak Allah'ın hüccetini onun kalbinde yerleştiren irfani cazibedir. Bu cazibe, insanlara her şeyi unutturur; bütün uzun arzular ve ümitleri bir kenara atar; insanları gözle görülmeyen ama görülen ve işitilenlerden daha aşikar olan Allah'a tapmaya ve O'na medih ve sena etmeye yöneltir. Gerçekte insan toplumunda ilahi dinleri meydana getiren faktör, bu batini cezbedir. Arif, Allah'a sevap ümidi veyahut azap korkusundan değil, sevgi ve muhabbet üzere tapan kimseye denir.[136] Bu yüzden irfanı, diğer meslekler karşısında bir meslek olarak nitelendirmemek gerekir. İrfanı, Allah'a tapma ve dinlerin hakikatini idrak etmek amacıyla izlenilen "akli düşünce ve dini nasların zahiri" yolu karşısında bir yol saymak gerekir.
İlahi dinlerde, hatta veseniyette bile bu yolu takip edenler vardır. Veseniyet'te, Kelimiyet'te, Mesihiyet'te, Mecusiyet'te ve İslam'da arif ve gayr-ı arif vardır.

2- İSLAM'DA İRFANIN DOĞUŞU

Rical kitaplarında yazılı olan ve tanınan, sayısı on iki bine yakın Peygamber-i Ekrem'in sahabeleri içerisinde, doyurucu beyanatı, manevi hayat merhaleleri ve irfani hakikatlardan sonsuz hazineler içeren şahıs yalnız Hz. Ali (a.s)'dır. Elimizde bulunan diğer sahabelerin eserlerinde, bu konulardan bir haber yoktur. Hz. Ali'nin (a.s) yâreni ve talebeleri arasında, İslam'da çıkan bütün ariflerin, Hz. Ali'den sonra onları kendi silsilelerinin başlarında saydıkları Selman-ı Farsi, Üveysi Karani, Kumeyl b. Ziyad, Reşid Hicri ve Meysem-i Tammar gibileri bulunmaktadır. Bu tabakadan sonra hicri ikinci yüzyılda zahitler sırasında bulunan ve halk arasında evliya-i Haktan ve pak şahıslardan sayılan, ama ifran ve tasavvufla tezahür etmeyen Tavus Yemani, Malik b. Dinar, İbrahim Edhem ve Şakik Belhi gibileri bile, kendilerinden önceki tabakaya olan terbiyet bağlılığını gizlememişlerdir.
Hicri ikinci yüzyılın sonlarında ve üçüncü yüzyılda Bayazid Bestami, Maruf Kerhi, Cüneyd-i Bağdadi ve bunun gibilerinden oluşan diğer taifeler gelmişler ve irfani tarikatları izlemişlerdir. Bunlar irfan ve tasavvufla tezahür etmişler ve zahiri iyi olmayan birtakım keşif ve şuhud (gözlem) adına söyledikleriyle, o zamandaki fakihlerin ve kelam bilginlerinin bunların aleyhine ayaklanmasına, böylece bir takım zorluklar çıkarılmasına ve çoğunun yeraltı hapisine yahut işkenceye tabi tutulmasına ve yahut da asılmasına sebep olmuşlardır. Ama bununla birlikte muhalifleri karşısında gösterdikleri direnişler sonucu, gün geçtikçe tarikatları ilerlemiş ve hicri yedinci ve sekizinci yüzyılda en doruk noktaya ve güce varmıştır. Sonraları bazen üstün ve bazen de aşağı ve güçsüz mevkide varlığını bu güne dek sürdürmüştür. [137]
İsimleri tezkirelerde yer alan irfan şeyhlerinin ekseriyeti zahirde Ehl-i Sünnet mezheplerine tabi idiler. Kitap ve sünnete dayanmayan bir takım gelenek ve abadı içeren bugünkü tarikatlar onlardan kalmadır. Elbette adab ve rüsumatlarından bazıları Şia'ya da sızmıştır.
Bazıları İslam'da irfani seyr ve süluk için herhangi bir programın açıklanmadığını, marifet-i nefs yolunun Müslümanlar tarafından çıkarılıp, bunun da Allah katında makbul olduğunu iddia ederler. Nasıl ki Ruhbanlık, Hz. İsa'nın (a.s) tebliğ ve davetinde olmayıp, daha sonra Hıristiyanlar tarafından çıkarılmıştı.[138]
Bu yüzden tarikat şeyhleri, rüsumat ve adaptan maslahat gördüklerini süluk programına sığdırmış ve kendi müritlerine onları destur vermişler. Sonuçta müstakil ve geniş çaplı bir program meydana gelmiştir.
Zikir telkini, hırka, müzik ve gınadan yararlanma, zikir anında vecde gelme gibi merasimler bunlara örnek gösterilebilir. Bazı silsilede iş bir yere vardı ki tarikat, şeriata ters düştü. Böylesine tarikat taraftarları amelen Batiniye'ye bağlanmış oldular.
Ama Şia'nın görüşleri göz önünde bulundurularak İslam'ın ana kaynakları (Kitab ve Sünnet) araştırılırsa, elde edilen sonucun bu programların tam tersine olduğunu görürüz. Dini beyanatın bu gerçeğe kılavuzluk etmemesi yahut bazı programları açıklamada ihmallik göstermesi veyahut bu hususta herhangi biri hakkında farz ve haramlardan vazgeçmesi asla mümkün değildir.

3- KİTAP VE SÜNNETİN, MARİFET-İ NEFS VE KURALLARINA YÖNELİK KILAVUZLUĞU

Allah-u Teâla bir çok ayette insanları Kur'an hakkında derin tefekküre davet ediyor ve yüzeysel düşünceyle yetinmemelerini emrediyor. Bir çok ayetlerde varlık dünyasının ve onda var olan istisnasız bütün her şeyin kendi ayetleri ve nişaneleri olduğunu vurguluyor.
Ayet ve nişane kelimeleri üzerinde biraz derin düşünürsek, bunlara, kendilerine değil başka bir şeye gösterge oldukları için ayet ve nişane denildiği ortaya çıkar. Örneğin; tehlike göstergesi olan kırmızı lambayı gören biri lambanın varlığına ve yapısına değil, tehlikenin varlığına dikkati çekilir ve tasarısında tehlikeden başka bir şey canlanmaz. Eğer lambanın varlığı, yapısı ve rengi hakkında fikre dalarsa zihninde tehlike anlamı değil de lambanın yapısı veyahut camın rengi yer alır.
Buna göre dünya ve olguların hepsi, bütün yönleriyle Allah'ın nişaneleri olursa varlıklarında asla kendilerinden bağımsızlığa sahip olmaz ve hangi açıdan bakılırsa bakılsın pak Allah'tan başkasını göstermezler. Kur'an'ın hidayeti ve talimi üzerine, dünya ve onda olanlar hakkında böyle bir bakış açısına sahip olan kimse, pak Allah'tan başkasını idrak etmez. Böyle biri dünyanın zahirindeki çekici güzellik yerine, bu açıdan tecelli ve zuhur eden sonsuz çekicilik ve güzelliği görür. Bu nedenledir ki insan, varlık harmanını savurarak kalbini ilahi sevgiye adamış olur.
Bilindiği gibi bu idrake göz, kulak ve diğer organlar veyahut hayal ve akıl gücü vasıtasıyla varılmaz. Çünkü bu araçlar ve işlevleri birer ayet ve nişanedirler ve bu tür hidayette unutulmuşlardır.[139]
Çaba ve azmini, ancak Allah'ı anmak ve ondan başka bütün her şeyi unutmaya adayan kimse. Allah'ın, "Ey inananlar, siz, kendi nefsinize bakın; doğru yolu buldunuzsa sapık kişi, size bir zarar veremez"[140] buyruğunu işittiğinde, gerçek ve kamil hidayeti içeren tek ana yolun nefsinden geçen yol olduğunu ve onun gerçek hidayetçisi olan Allah'ın, onu kendi nefsini tanıması, diğer bütün yolları terk etmesi ve Allah'a, kendi nefsi açısından bakmasıyla görevlendirdiğini anlar.
Bu yüzden Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kendisini tanıyan Allah'ını tanır."[141] Ve yine "Sizlerden kendilerini iyi tanıyanlar, Allah'ını iyi tanıyanlarınızdır." diye buyurmuştur.
Bu yolu izlemenin programı bir çok ayetlerde belirlenmiştir. Örneğin Allah'ı anmayı emreden şu ayet.[142] "Öyleyse beni anın ben de sizi anayım." vb. ayetler ve yine salih amelleri ayrıntılarıyla açıklayan ve "Peygamberinize uyun" sözleriyle son bulan, örneğin Ahzab suresinin 21. ayeti gibi bazı ayet ve hadisler, İslam'ın herhangi bir yolu hak yol bilip ona davet etmemesi yahut ta yolu tanıttıktan sonra programı belirtmeyip, unutması veya ihmal etmesi, Allah-u Teâla "Biz, sana halkın dini ve dünyasıyla ilgili her şeyi açıklayıp anlatan kitabı indirdik."[143] buyurmasıyla birlikte, nasıl düşünülebilir ve mümkün olabilir?

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM İMAMİYYE ŞİASI AÇISINDAN İSLAMİ İNANÇLAR



ALLAH'I TANIMA


1- Varlık ve Hakikat Açısından Dünyaya Bakış (Allah'ın Varlığının Zarureti).
2- İnsan ve Dünya Arasındaki İlişkiler Açısından Dünyaya Bakış. Allah'ın Birliği.
3- Zat ve Sıfat.
4- Allah'ın Sıfatlarının Manası.
5- Sıfatla İlgili Açıklama.
6- Fiil Sıfatlar.
7- Kaza ve Kader.
8- İnsan ve İhtiyar.


1- VARLIK VE HAKİKAT AÇISINDAN DÜNYAYA BAKIŞ (ALLAH'IN VARLIĞININ ZARURETİ)

İnsanın var olmasıyla onunla birlikte olan idrak ve şuur, ilk attığı adımda ona Allah ve yaratılanların varlığını aydınlatır. Çünkü, kendileri ve bütün her şeyin var oluşunda şüpheye düşen ve varlık dünyasını hayal ve batıl düşünce sanan kimselerin aksine biliyoruz ki, idrak ve şuurla yaratılan bir insan her şeyden önce kendisini ve dünyayı idrak eder yani kendisinin ve kendi dışındaki varlıkların varlığında tereddüt etmez. İnsan var olduğu sürece bu idrak ve ilim onunla birliktedir ve herhangi bir kuşku ve değişimi kabullenmez.
İnsanın, şüpheci ve safsatacı karşısında ispat ettiği bu gerçek varlık, sabittir, hiç bir zaman butlan ve değişimi kabul etmez. Yani gerçeği inkar eden şüpheci ve safsatacının sözü asla doğru değildir. Neticede varlık dünyası sabit bir gerçeği içermiştir.
Ama bununla birlikte gördüğümüz bu varlıkların her biri kısa yahut uzun bir süreden sonra varlığını kaybediyor ve yok oluyorlar. Böylece görülen dünya ve parçaları, gerçeğin ve varlığın özü olmadığı belki kendileri dışında sabit bir gerçeğe dayalı oldukları, onunla var oldukları, onunla bağlantıda oldukları sürece varlıklarını sürdürdükleri, ondan koptukları anda yok olmaya mahkum oldukları ortaya çıkmış olur.[144] Bizler butlanı kabullenmeyen böyle bir varlığa (Vacib-el Vücud, yani) Allah adını veriyoruz.

2- İNSAN VE DÜNYA ARASINDAKİ İLİŞKİLER AÇISINDAN DÜNYAYA BAKIŞ

Önceki bölümde Allah'ın isbatı için izlenilen yol çok açık, sade ve hiç bir zorlukla karşılaşmadan fıtratla izlenebilen bir yoldur. Ama halkın çoğu devamlı maddiyatla meşgul oldukları ve hissi lezzetlere kapıldıkları için dejenere olmamış pak fıtrata dönüşleri çok zor ve ağırdır.
Bu yüzden pak dininin genel insanlar için olduğunu tanıtan ve dini talimat karşısında hiçbir kimse hakkında fark gözetmeyen İslam dini, Allah'ın varlığını bu tip insanlara ispatlama amacıyla başka bir yol izlemiş ve insanları pak fıtratlarına teveccüh etmekten alıkoyan yoldan girip onlarla konuşmuş ve onlara Allah'ı tanıtmıştır.
Kur'an-ı Kerim, insanlara Allah'ı tanımak için çeşitli yollar sunmuştur. Bunların arasından en fazla düşüncelerini dünyanın yaratılış ve ona hakim olan kurallara çekmiş, gökyüzünde ve kendi nefislerinde mütalaa etmeye davet etmiştir. Çünkü insanoğlu bir kaç günlük yaşantısında hangi yolu seçerse seçsin ve neye dalarsa dalsın, varlık dünyası ve ona hakim olan kurallar dışına çıkamaz. Onun şuur ve idrakı, yeryüzü ve göklerdeki şaşırtıcı sahneleri seyretmekten kendisini alamaz.
Bildiğimiz gibi gözle görülen bu geniş varlık dünyasının parçalarının her biri ve bütünü sürekli olarak değişme halindedirler ve her zaman için yeni bir şekilde tecelli ederler.[145] İstisna kabul etmeyen etkenlerin tesiri altında var olurlar. Uzak gezegenlerden, dünyanın parçalarını teşkil eden en ufak zerrelere kadar, her biri istisna kabullenmeyen kurallarıyla şaşırtıcı bir şekilde uygulanan apaçık bir sistemi içerirler ve kendi etkisi sınırındaki her şeyi, en aşağı dereceden en kamil dereceye ve hedefi olan kemal doğrultusunda itmekte ve sürüklemektedir.
Özel nizamların üstünde, umumi ve genel nizamlar ve nitekim en üst düzeyde dünyanın sayısız parçalarını ve yine küçük nizamlarını birbiriyle ilintili kılan ve uygulaması süresince hiçbir zaman şaşmayan ve istisna kabullenmeyen dünya genel nizamıdır.
Örneğin, yaratılış nizamı bir insana yeryüzünün bir tarafında yer vermişse onun vücut yapısını çevresiyle uyum sağlayabilecek biçimde terkip kılmış ve yaşam çevresini de muhabbetli bir dadı gibi onu besleyecek bir şekilde düzenlemiştir. Güneş, ay, yıldızlar, toprak, su, gece ve gündüz, mevsimler, rüzgar, bulut, yağmur, yer altı ve yer üstü zenginlikler ve kısacası bütün her şey güçlerini onun rahatlığını temin etmek için sarf ederler. Biz böyle bir bağımlılığı, yaratıklar ve onun uzak ve yakın komşuları ve yaşadığı bölgede bulmaktayız.
Bu bağımlılığı varlıkların iç donatımlarında da bulmaktayız. Yaratılış eğer insana ekmek vermişse ona varabilmek için ayak, tutmak için kol, yemek için ağız ve çiğnemek için de dişler vermiştir. Ve onu zincir halkaları gibi birbiriyle ilintili bir takım şeylerle ve hedefiyle (kemal ve beka) bağlaştırmıştır.
Dünya bilim adamlarının, uzun yıllar süren araştırmalar sonucu elde ettikleri sonsuz ilintilerin, yaratılışın sırları karşısında küçük bir başlangıç noktası olduğunda ve bunun ardından sonsuz sırların var olduğunda ve her yeni bir keşfin insanoğluna sayısızca meçhulleri çıkaracağında hiç bir kuşkuları yoktur.
Acaba parçalarının her birisi kopuk halde yahut birlik ve bağımlılık halinde sahip olduğu şaşırtıcı istihkamıyla sonsuz bir kudret ve ilmi ispatlayan bu geniş varlık dünyasının yaratıcısı olmadığı ve sebepsiz var olduğu nasıl söylenebilir?
Yoksa bu büyük ve küçük, kısacası sayısız ve sağlam bağlılıklar icat etmesiyle dünyayı büyük bir bütünlük haline getiren, uygulanışında hiçbir zaman şaşırmayan ve kanunları asla istisna kabul etmeyen dünya genel düzeni acaba hesapsız ve tesadüfi olarak mı meydana gelmiş? Yahut bu varlıklar ve evrenin büyük ve küçük çevreleri, var oluşundan önce kendisine bir düzen ve yol seçmiş ve var oluşundan sonra onu takip edip uygulamakta mıdır?
Yahut ta tam bir bağlılığa ve bütünlüğe sahip olan bu evren çeşitli nedenlerden kaynaklanmış ve çeşitli düsturlarla mı hareketini sürdürmektedir?
Kuşkusuz her bir sonucu bir nedene bağlı bilen ve bazen gizli bir nedeni bulmak için zamanlar harcayan ve o konuda incelemeye ve ilmi zafer peşine koyulan, düzen ve sırayla birbirinin üzerine bırakılan bir kaç kiremiti gördüğünde muhakkak bir proje ve amacın olmasına ve bunun ilim ve kudrete dayalı olduğuna inanan bir kimse, evrenin ve bu sistemin nedensiz var oluşunu tasavvur edemez.
O halde, evren ve ona hakim olan kurallar, büyük bir yaratıcının eseridir. Onları sonsuz kudreti ve ilmiyle var etmiş ve bir hedefe doğru itmektedir. Cüzi nedenler sonucunda meydana gelen cüzi vakıalar onunla sonuçlanır ve bütün yönüyle onun emri ve tedbiri altındadırlar. Bütün her şey, varlığında O'na muhtaçtır ve O hiçbir şeye muhtaç değil ve herhangi bir neden ve şartla sınırlı değildir.

BÖLÜM SONU: ALLAH'IN BİRLİĞİ

Evrenin bütün gerçekleri sınırlıdır. Yani nedenin var olması farzına göre varlığa sahip ve nedenin olmayışı farzıyla yok olmaya mahkumdurlar. Varlık hakikatları sınırlıdır. O sınır dışında yokturlar. Ancak Allah'tır ki O'nun için sınır ve had düşünülemez. Çünkü mutlak gerçektir ve her farza göre varlığa sahiptir ve herhangi bir şart ve nedenle sınırlı ve ona muhtaç değildir.
Nasıl ki, herhangi bir hacmi ve oylumu sınırsız farz edersek onun dışında diğer bir oylum düşünülemez, düşünülse bile birinci hacmin aynen kendisi olacaktır. Sonsuz ve sınırsız varlık hakkında da sayı ve rakam düşünülemez. Çünkü herhangi bir ikinci düşünülmek istenirse birincisinin dışında ve onunla farklı olmalıdır ve böylece her ikisi de sınırlı ve mütenahi varlık olacak ve her birisi diğerinin gerçeğine sınır ve had getirmiş olacaktır. Öyleyse Yüce Allah tektir ve ortağı yoktur. [146]

3- ALLAH'IN ZATI VE SIFATI

Bir insan hakkında akli incelemede bulunursak onun kişiliğini ortaya koyacak bir zata ve o zatı tanıtacak bir takım örneğin filanın evladı yahut oğlu olması, bilgili, güçlü, uzun ve güzel olma yahut karşıt sıfatlar gibi özelliklere haiz olduğunu görürüz.
Bu sıfatların bazıları örneğin birincisi ve ikincisi gibi, hiçbir zaman zattan ayrı düşünülemez olmalarına, bilgili ve güçlü olmak gibi diğer bazı sıfatlar da zattan ayrılır ve insanlara göre farklı olmalarına rağmen hepsi zat dışı ve her biri ötekinden farklı şeylerdir.
Zatın sıfatla ve sıfatın birbirleriyle zıt olması, sıfata sahip bulunan zatın ve zatı tanıtan sıfatların her ikisinin de sınırlı ve mütenahi olmasını kanıtlayacak en iyi delildir. Çünkü zat gayr-i mütenahi ve sınırsız olsaydı, bütün sıfatları kapsar ve sıfatlar da birbirlerini içerirlerdi. Neticede hepsi bir şey olurdu. Mesela farz edilen insanın zatı güçlülük olsaydı, güçlü olmak, bilgili olmak, uzunluk ve güzellik her birisi diğerinin aynısı olurdu ve sonuçta bu manaların hepsi bir manadan fazla olmazdı.
Buraya kadar ki açıklamalardan, Yüce Allah'ın zatı için söz konusu sıfatların ispat edilemeyeceği aydınlığa kavuştu. Çünkü sıfat, sınır getirmeksizin düşünülemez ve Allah'ın Mukaddes zatı her türlü sınırlamadan münezzehtir (hatta ettiğimiz tenzihten bile. Çünkü tenzih de gerçekte bir sıfatı ispat etmek demektir).

4- ALLAH'IN SIFATLARININ ANLAMI

Yaratılış dünyasında bir çok kemallerin sıfat şeklinde zuhur ettiğini biliyoruz. Bunlar bulundukları her şeyi daha da kamil edip var oluşsal değerini çoğaltacak olan bir takım müspet sıfatlardır. Bu konu insan gibi canlı bir varlığı, taş gibi cansız bir varlıkla mukayese ettiğimizde açıklığa kavuşur.
Kuşkusuz bütün bu kemalleri Allah-u Teâla var etmiş ve lütfuyla bizlere bağışlamıştır. Kendisinde bu sıfatlar olmasaydı, diğerine bağışlayamaz ve başkasını kemale eriştiremezdi. Bu yüzden akl-i selim gereğince yaratıcının ilim, kudret ve bütün her gerçek kemale haiz olduğunu söylemek gerekir.
Kaldı ki önceden de belirtildiği gibi ilim, kudret ve kısacası bütün hayat eserleri yaratılış düzeninde belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.
Ancak Allah'ın zatı sınırlı ve mütenahi olmadığı için sıfat biçiminde O'na isnat edilen bu kemaller gerçekte zatının ve birbirlerinin aynısıdırlar.[147] Zatla sıfat ve sıfatların birbirleriyle olan zıtlık ve ayrılıkları ancak mefhum ve kavram merhalesindedir. Gerçekte parçalanmayacak bütünlükten başka bir şey değildir.
İslam dini izleyicilerini yakışmayan bu yanlışlıktan (Allah'ı nitelendirmek sonucu sınırlamak yahut tüm kemalleri ondan selbetmek) uzaklaştırmak için onları ispatla nefy arasında korur[148] ve onlara şöyle inanmalarını emir verir: Allah ilim sahibidir başkaları gibi değil. Kudretlidir diğerleri gibi değil. Duyar; görür, kulak ve gözle değil ve diğer sıfatlarda aynen böyledir.

5- SIFATLARLA İLGİLİ AÇIKLAMA

Sıfatlar kemal ve eksik sıfatlar olmak üzere ikiye bölünür. Önceden de belirtildiği gibi bu nitelikleri taşıyan varlığın var oluşsal değerinin ve eserlerinin çoğalmasına sebep olan ispat yönlü kavramlara kemal sıfatlar denir. Canlı, bilgili ve güçlü bir varlığı, cansız, bilgisiz ve güçsüz bir varlıkla karşılaştırdığımızda bu mana açıklığa kavuşur. Eksik sıfatlarsa kemal sıfatların tam aksidir.
Cahillik, acizlik, çirkinlik, hastalık ve benzeri eksik sıfatlara dikkat edecek olursak kavram açısından olumsuz olduklarını, kemal ve bir nevi var oluşsal değerden yoksunluğu belirttiklerini görürüz. Buna göre eksik sıfatların olmaması, kemal sıfatların var olması demektir. Örneğin cahilliğin ve güçsüzlüğün olmaması güç ve bilginin olması demektir.
Kur'an-ı Kerim'in bütün kemal sıfatları vasıtasız olarak Yüce Allah'a ispatlaması ve her türlü eksik sıfatı nefy edip, karşıt sıfatları ispatlaması da bu yüzdendir. Sözgelimi: "O'dur bilen, gücü yeten." "O diridir", "ne uyuklamaya kapılır, ne uykuya dalar", "Bilin ki siz Allah'ı aciz bir hale getiremezsiniz."
Elbette yüce Allah'ın sınırsız, hadsiz ve mutlak varlık olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden Allah'a isnat edilen her türlü kemal sıfat, O'na sınır getirmez.[149] O, maddi, cismani, zaman ve mekanla sınırlı değildir. Hadis olan (sonradan yaratılan) her türlü hali sıfattan münezzehtir. O'na gerçekten isnat edilen bütün sıfatlar, sınırlılık manasından arındırılmıştır. Nasıl ki, Şura suresinin 11. ayetinde "O'na hiçbir benzer yoktur." buyuruyor.

6- FİİL SIFATLAR

Sıfatlar, ayrıca başka bir açıdan "zat sıfatlar ve fiil sıfatlar" diye ikiye bölünürler. Şöyle ki bazı nitelikler fakat nitelenmişe dayanır ve onun aracılığıyla varlığını gösterir. Örneğin hayat, ilim ve kudret gibi nitelikler diri, bilgili ve güçlü insanla varlığını korur ve insanın, diğerleri farz olunmadan bu gibi nitelikleri taşıması düşünülebilir. Ama bazı sıfatlar sadece nitelenmişe dayalı olmakla kalmayıp, zatın mezkur sıfatla nitelenmesi için diğer bir şeyin varlığını zorunlu kılar. Örneğin yazıcı ve konuşmacı olmak, istekte bulunmak ve benzeri sıfatlar. Yazıcılıkta mürekkep, kalem, kağıt vb. konuşmacılıkta işitici ve istekte bulunmakta istenilecek bir şeyin olması şarttır, bu sıfatın gerçekleşmesinde sadece insanı farz etmek, yeterli olmaz.
Bu açıklamalardan anlıyoruz ki: Allah'ın hakiki -ve zatıyla bir olan- sıfatları ancak birinci tür sıfattır. Ama sıfatların gerçekleşmesinde başka bir şeyin katkısı olduğu ve yaratıkların yaratılmasıyla Allah'a isnad edilen bütün sıfatların Allah'ın zatıyla bir ve zati sıfatlar olması söylenilemez.
Yaratılıştan sonra Allah'a isnat edilen yaratıcı, faal, rab= besleyici, dirilten, öldüren, rızık veren vb. isimler O'nun zatıyla bir olmayıp zat dışı ve fiil sıfatlardır.
Fiil sıfat, işin yapılmasından sonra zattan değil de fiilden çıkarılan ve takılan sıfatlara denir. Örneğin yaratıcı sıfatı, yaratılışın gerçekleşmesinden sonra yaratılanlardan çıkarılan ve algılanan bir sıfattır. Bu tip sıfatlar Allah'ın zatına değil de yarattıklarına dayalı olduğu için bunun gerçekleşmesiyle O'nun zatı bir halden diğer bir hale değişmez.
Şia, irade ve kelam sıfatını bu kelimelerin zahirinden anlaşılan anlamlarına göre (irade, istemek, kelam yani lafız aracılığıyla açıklama) fiil sıfatı bilir.[150] Ama Ehl-i Sünnetin büyük bir kesimi onları ilim manasına tutar ve zat sıfatı sayarlar.

7- KAZA VE KADER

Nedensellik kanunu evrende istisnasız olarak hüküm sürer ve uygulanır. Bu sistem gereğince evrende her bir varlık kendi varoluşunda bir takım nedenlere ve illetlere bağlıdır. Bu illetlerin tümü mevcut farz edilirse (buna eksiksiz ve tam illet denir) hadis ve sonucun var oluşu zorunlu ve gerekli olur. İlletlerden bazıları yahut hepsi yok farz edilirse, sonucun var olması gayr-i mümkün ve muhal olur.
Bu konunun incelenmesiyle aşağıda yer alan iki mesele açıklığa kavuşur:
1- Bir malulün (sonucun) nedenlerinin tümüyle yahut parçalarıyla olan ilintisi göz önünde bulundurulursa onun kamil illetle ilintisinin, zaruret (cebr=zorunluluk) ve parçalarıyla eksik illetle olan ilişkisinin) mümkün=olasılık olduğunu görürüz. Çünkü bir neden bütününün her bir parçası, sonuç ve malula zorunlu varoluş değil de ancak varoluş imkanı ve olasılığını sağlar.
O halde her bir parçasının varlığının tam illetiyle zorunlu bir ilinti içerisinde olduğu varlık dünyasının bir başından öteki başına zaruret=zorunluluk hakimdir ve onun vücudu bir takım kesin ve zaruri=zorunlu olaylardan düzenlenmiştir. Bununla birlikte, varlık dünyasının parçalarının her birinin nakıs illetiyle olan imkan ve olabilirlik ilintisi mahfuzdur.
Kur'an-ı Kerim, kendi öğretisinde bu zaruret hükmüne ilahi kaza adını vermiştir. Çünkü bu zaruret de, evrene varlık bağışlayandan kaynaklanmıştır. Bu yüzden, istisna kabullenmeyen, adaletli, kesin bir hüküm ve kazadır.
Yüce Allah, çeşitli ayetlerde şöyle buyurmuştur: "İyice bilin yaratış da O'nun, buyruk da O'nundur."[151]
"Bir işin olmasını diledi mi, ona ancak ol der, o iş oluverir."[152]
"Allah hükmeder, hükmünü bozacak hiç bir kuvvet yoktur."[153]
2- Bir neden bütününün her bir parçası malulüne kendisine uygun bir ölçü ve şekillenme verir. Sonucun varoluşu, tam illetin belirlediği tüm ölçümlere mutabık olur. Örneğin insanın teneffüs etmesini sağlayan nedenler, mutlak ve hadsiz teneffüsü var etmezler. Ancak ağız ve burunun yakınlığında bulunan havadan belirli bir miktarı ve ölçüyü, belirli bir zaman ve mekanda, özel bir şekilde teneffüs organından akciğere gönderir ve yine insanın görmesini sağlayan nedenler (nedenlerden biri de insan olmak üzere) mutlak ve sınırsız görmeyi var etmezler. Ancak görme araçlarının her bir yönden sağladığı sınırlı ve ölçülü bir görmeyi icat ederler. Bu gerçek, evrenin bütün varlıkları ve olayları için istisnasız olarak geçerlidir.
Kur'an-ı Kerim kendi öğretisinde bu gerçeğe Kader adını verir ve bunu yaratılışın kaynağı olan Yüce Allah'a bağlı bilir. Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki biz; her şeyi bir kadere (nezdimizde bulunan bir plana ve ölçüye) göre yarattık."[154]
"Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın, ama biz onu ancak bilinen bir miktarda indiririz."[155]
Nasıl ki, ilahi kaza gereğince, yaratılış düzeninde yer alan her bir varlık ve olay, zaruriyy-ul vücud=varlığı zorunlu ve kaçınılmaz bir şey olur; hakeza var olan her bir varlık ve olay, ilahi kader gereğince Allah tarafından belirlenen ölçüden en az bile olsun dışarı çıkamaz.

8- İNSAN VE İHTİYAR

İnsanın fiilleri, yaratılış dünyasının olgularından birisidir ve var oluşunda evrenin diğer olguları gibi illete tam bir bağlılığı vardır. İnsan, evrenin bir parçası ve onun diğer parçalarıyla varoluşsal ilintisi olması dolayısıyla evrenin diğer parçalarının onun yaptığı işlerde hiçbir etkinliğe sahip olmadığı düşünülemez.
Örneğin: İnsanın yiyeceği bir ekmek parçası için el, ayak, ağız, bilgi, kudret ve irade gerektiği gibi ekmeğin dışarıda var oluşu, ona ulaşılabilir olması, her hangi bir engelin olmaması ve diğer zaman ve mekan şartlarının gerçekleşmesi bu işin yapılmasında gereklidir. Bunlardan herhangi biri olmazsa bu eylem insanın gücü dışında olur. Hepsinin gerçekleşmesiyle işin gerçekleşmesi de zaruri=zorunlu olur.
Önceden de belirtildiği üzere yapılan fiillerin, tam illet parçalarının tümüyle zaruret=zorunlu nitelikli ilinti taşımasının, tam illetin bir parçası olan insanla ilintisinin imkan ve olabilirlilik oluşuyla hiç bir çelişkisi yoktur.
İnsan, fiilinde serbesttir. Fiilin nedenin tümüne nazaran zaruri=zorunlu oluşu, onun insana nazaran da zaruri=zorunlu olmasını gerektirmez.
İnsandaki saf ve dejenere olmamış kavrayış da bu görüşü destekliyor. Çünkü bizler, insanların ilahi fıtratlarıyla yemek, içmek, yürümek gibi fiillerle sıhhat, hastalık, büyüklük, küçüklük ve uzun boylu olmak gibi şeyler arasında fark gözettiklerini gözlemliyoruz. İnsanlar doğrudan insanın iradesine bağlı olan birinci tür işleri insanın ihtiyarında bilir onunla ilgili emir ve nehiy, övgü veya yergide bulunur; ikinci kısmın tam aksine, çünkü ikinci kısımda insanın hiçbir yükümlülüğü yoktur.
Sadr-ı İslam'da, insan fiili hakkında Ehl-i Sünnet arasında iki meşhur görüş vardı. Bir grubu, insanın fiillerini Allah'ın değişmez iradesinin ona taalluk ettiğini göz önünde bulundurarak insanı kendi fiillerinde cebre=zorlamaya tabi bilmişler ve insanın iradesine ve ihtiyarına hiçbir değer vermemişler. Diğer bir grup ise, insanı fiillerinde serbest bilmişler ve ilahi iradenin fiillere taalluk ettiğini kabul etmeyip, ilahi kader hükmünün kapsamı alanı dışında bir şey saymışlar.
Ama Kur'an'ın zahiriyle mutabık olan Ehl-i Beyt öğretisine göre insan, fiillerinde serbestir, ama müstakil ve tam serbest değildir. Yüce Allah fiillerin serbest olarak gerçekleşmesini irade etmiştir. Önceki tabirimize göre, Yüce Allah, insanın iradesi de olmak üzere neden bütünüyle, fiillerin gerçekleşmesini irade etmiş ve onu zaruri=zorunlu kılmıştır. Sonuçta böylesine ilahi irade, fiili zaruri=zorunlu ve insanı bu fiilde serbest kılar. Yani fiil neden parçalarının bütününe nazaran zaruri=zorunlu ve parçalarından biri sayılan insana nazaran da mümkün olur.
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Ne cebirdir, (zorlama vardır) ne de tefviz (tam serbestlik). Bilakis bu ikisinin arasında bir şeydir (kullar bu ikisinin ortasında bir yol izleyerek hareket ederler)." [156]

PEYGAMBERİ TANIMA

1- Hedefe Doğru=Genel Hidayet.
2- Özel Hidayet.
3- Akıl ve Kanun.
4- Vahiy Denen Gizli Şuur.
5- Peygamberler ve İsmet (Günahsızlık).
6- Peygamberler ve Semavi Din.
7- Peygamberler, Vahiy ve Nübüvvet Delilleri.
8- Peygamberlerin Sayısı.
9- Şeriat Sahibi Ulu'l Azim Peygamberler.
10- Hz. Muhammed'in (s.a.a) Peygamberliği.
11- Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Kur'an.