Islam'da Şia
 


8- ŞİA TARİHİNDE EN ZOR GÜNLER

Şia tarihinde, Muaviye'nin yirmi yıllık saltanat ettiği dönem, Şia için en zor ve can güvenliğinden yoksun kaldığı günlerdir. Şiilerin çoğu tanınmış ve belirlenmiş şahıslardı. Muaviye'nin saltanatı döneminde yaşayan Şia rehberlerinden ikisi (İkinci ve Üçüncü İmam) bu acı ve dayanılmaz durumu gidermek için gerekli araçların hiç birisine sahip değillerdi. Hatta Şia İmamlarının üçüncüsü, Yezid'in ilk altı aylık saltanatı döneminde kıyam etti, ama bütün dostları ve evlatlarıyla birlikte şehit edildi. Muaviye'nin hilafeti döneminde on yıl yaşayan bu İmam, o dönemde herhangi bir kıyama teşebbüs etme imkanı bile bulamadı.
Ehl-i Sünnet'in çoğunluğu, sahabe bilhassa Muaviye ve idarecilerinin eliyle gerçekleşen bu kadar haksız kan dökmeleri ve İslam kanunlarına gösterilen bunca sorumsuzlukları, "Onlar sahabedirler ve Peygamber'den (s.a.a) elimize ulaşan hadislere göre sahabeler müçtehittirler. Allah onlardan razıdır ve işledikleri bütün cinayetler ve haksızlıklar affedilmiştir" sözüyle tevil ve tefsir ediyorlar. Şia, bu özürü kabul etmiyor.
Çünkü evvela adaleti, hakkı ve hürriyeti ihya etmek amacıyla kıyam eden, bir grubu bu mukaddes hedefi gerçekleştirme yolunda bütün varlıklarından geçebilecek derecede kendi inancına bağlı kılan Peygamber gibi bir içtimai rehberin, hedefine ulaştıktan sonra kendi dostlarına, hak ve getirmiş olduğu mukaddes kanunlar hakkında mutlak serbestlik vermesi ve onların göstermiş oldukları her türlü sorumsuzlukları, işledikleri suçları ve hakkı ezmelerini affedilmiş bilmesi, diğer bir deyişle; kendi elleriyle yapmış olduğu bir binayı aynı araçlar ve kendi elleriyle yıkmaları, tasavvur olunamaz.
İkinci olarak şunu bilmeliyiz ki sahabeleri takdis eden, çirkin ve gayri meşru amellerini tasvip eden ve onların affedilmiş olduğunu ifade eden hadisler, sahabelerin kendileri vasıtasıyla bizlere ulaşmıştır. Bu hadislerin ravileri sahabelerin kendileridir. Sahabe de, kesin tarihin tanıklığına göre, birbirlerinin dokunulmaz ve yaptıkları hatalarda mazur olduklarını kabullenmiyordu. Birbirini öldürmeye, lanet etmeğe ve birbirinin eksikliğini açmaya teşebbüs eden ve bu hususta en küçük müsamaha bile göstermeyen, sahabenin bizzat kendisiydi.
Buna göre, sahabenin kendi amelleri bu hadislerin sahih ve doğru olmadığına tanıktır. Bu hadisler sahih olsalar bile, başka anlamları vardır.
Eğer Allah-u Teâla kelamında bir hadisede O'nun emirlerini uygulama yolunda çekmiş oldukları zahmetler karşısında sahabeden razı olduğunu belirtmişse,[69] bu onların gelecekte istedikleri her türlü itaatsizliği yapabilmeleri manasını taşımaz, belki sadece geçmişte yaptıkları itaatleri takdir etmesi anlamınadır.

9- BENİ ÜMEYYE SALTANATININ İSTİKRARI

H.K. 60 senesinde Muaviye öldü. Oğlu Yezid babasının halktan ona biat almış olması üzerine İslam hükümetini ele geçirdi. Tarihin tanıklığına göre, Yezid, dini şahsiyete sahip olmayan hatta babası hayattayken İslam kanunlarına saygı göstermeyen, sorumsuz, eğlence düşkünü ve şehvetten başka bir şey düşünmeyen bir genç idi. Yezid üç yıllık saltanatı döneminde o kadar facialar yarattı ki, İslam'ın zuhurundan o zamana dek vuku bulan fitneler arasında eşi görülmemişti.
İlk senesinde, Hz. Peygamber'in (s.a.a) torunu Hüseyin b. Ali'yi, dostları, akrabaları ve evlatlarıyla birlikte çok feci bir şekilde şehit edip; kadınları, çocukları ve Peygamber'in Ehl-i Beyti'ni şehitlerin kesik başlarıyla birlikte şehirlerde gezdirdi.[70]
Saltanatının ikinci yılında Medine halkını katliama uğrattı: askerlerine üç gün halkın malını, kanını ve ırzını mubah bildi.[71] Üçüncü yılda Allah'ın mukaddes evini (Kabe) tahrib edip yaktı.[72]
Yezid'ten sonra Ümeyye oğullarından olan Al-ı Mervan, tarih kitaplarında ayrıntılarıyla kaydolunduğu gibi İslam hükümetini ele geçirdi. Yetmiş yıl süren bu on bir kişilik grubun hükümeti, Müslümanlar ve İslam için siyah ve uğursuz günler meydana getirdi. Gerçekte İslami toplumda, İslami hilafet adını takınan zorbacı Arap imparatorluğundan başka bir şey hükmetmiyordu. Bunların hükümeti zamanla küstahlık haddini aşmış güya dinin koruyucusu unvanıyla Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yerinde oturan vaktin halifesi, hac mevsiminde Allah'ın evi Kabe üzerinde eğlenmek için bir hücre yapılmasına çekinmeden karar verdi.[73]
Zamanın halifesi Kur'an'ı oklara hedef kılmış ve Kur'an'a hitaben yazdığı şiirde şöyle diyordu: "Kıyamet günü Allah'ının yanında hazır olduğun zaman Allah'ına de ki: Halife beni parça parça etti."[74]
Ehl-i Sünnet ile genellikle "İslami hilafet ve dini konularda mercilik" gibi iki mesele üzerinde görüş ayrılığına sahip olan Şia, bu karanlık dönemde çok zor ve acı günler geçirmesine rağmen, hükümetlerin sorumsuzluk ve zulümleri bir taraftan, Ehl-i Beyt'in yüce, takvalı rehberlerinin mazlum olmaları diğer bir taraftan onları günden güne kendi inançlarında sabitleştiriyordu.
Özellikle Şiilerin üçüncü önderi Hz. İmam Hüseyin'in yürekler yakıcı şahadetinin, Şiiliğin bilhassa hilafet merkezinden uzak olan Irak, Yemen ve İran gibi yerlerde yayılmasında büyük katkısı oldu.
Henüz Hicret'in bir asır ve üçüncü imamın şehit olmasından kırk yıl geçmemesine rağmen, Emevi hükümetinde meydana gelen zayıflık ve karışıklık sebebiyle İslam devletinin dört bir yanından Şii halkının hadis ve dini bilgileri öğrenmesi için beşinci imama doğru akın etmesi bu sözümüzün şahididir.[75] Hicretin ilk yüz yılı tamamlanmadan, emirlerden bir kaçının vasıtasıyla İran'da Kum şehri kurulup Şiiler yerleştirildi[76] Ama bununla birlikte önderlerinin emirlerine göre mezheplerini tezahür etmeden takiyye halinde yaşıyorlardı. Elbette artık zulüm ve baskının haddi aşması nedeniyle, Alevi seyyidler hükümetin zulümlerine karşı kıyam ettiler ve canlarını bu yolda feda ettiler. Buna karşılık hiçbir şeyden çekinmeyen o dönemin hükümeti, bunları ezmekten çekinmedi. Zeydiyye Şiilerinin rehberi sayılan dördüncü imam Zeynelabidin'in oğlu Zeyd'in cesedini mezarından çıkardılar, dar ağacına astılar; üç yıl asılı kaldı. Sonunda cesedi yakılıp külü savruldu.[77] Şiilerin ekseriyetinin itikadına göre, ikinci ve üçüncü imamlar, Ümeyye oğullarının eliyle şehit edildiği gibi, dördüncü ve beşinci imamlar da onların eliyle zehirletilerek şehit edilmişlerdir.[78]
Emevilerin yaptıkları kötü amellerin apaçık ve perdesiz oluşu, Ehl-i Sünnet çoğunluğunu, hülefayı tamamıyla itaati vacip olarak bilmelerine rağmen, halifeleri "Hülefa-i Raşidin" (Peygamberin vefatından sonra gelen ilk dört halife yani Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali) ve "gayri raşidin" (Muaviye ve ondan sonraki halifeler) diye iki kısma ayırmaya mecbur kıldı.
Emeviler hükümet ettikleri sürede, yaptıkları zulümler ve İslam kanunlarına göstermiş oldukları kayıtsızlıklar eserinde halkın o kadar nefretini kazanmışlardı ki, yenilgi kesinleşip son Emevi halifesi öldürüldükten sonra halifenin iki oğlu hilafet ailesinden bir grupla dar-ül hilafeden kaçtılar. Nereye yönelip, sığındılarsa halk kabul etmedi. Sonunda "Becave, Habeşe ve Nevba" çöllerinde dolaşıp bir çoğunun açlık ve susuzluktan ölmesinden sonra, Yemen'in güneyine vardılar. Dilencilik yaparak yol masrafı topladılar ve hamal olarak Mekke'ye hareket ettiler ve orada halkın arasında kayboldular.[79]

10- HİCRETİN İKİNCİ ASRINDA ŞİA

Hicri ikinci asrın ilk otuz yılının sonlarına doğru, Ümeyye oğullarının zulümleri sonucu meydana gelen kanlı savaşlar ve inkılaplar sürerken İran'ın Horasan kesiminde Resulullah'ın Ehl-i Beyti adına bir davet gerçekleşmişti. Bu davetin asıl başlatıcısı İranlı Ebu Müslim-i Muruzi adlı bir komutan idi. O, Emevilere karşı kıyam edip, Emevi hilafetini devirmeye kadar ilerledi.[80]
Bu hareket ve inkilap, Şia'nın köklü tebliğinden kaynaklanmasına ve hatta bu hareketi başlatanların, üstü kapalı olarak Ehl-i Beyt'ten beğenilmiş bir kişi için biat almalarına rağmen bunların hepsi Şia rehberlerinin doğrudan doğruya emri veya işaretiyle gerçekleşmemişti. Ebu Müslim, hilafet adına topladığı biati, Medine'de İmamiyye Şiasının altıncı imamına sunarken, o kesin olarak kabul etmemiş, Ebu Müslim'e: "Ne sen benim adamlarımdansın ne de zaman benim zamanımdır." diye buyurması bu sözün tanığıdır.[81]
Sonunda Abbas oğulları Ehl-i Beyt adına hilafeti ele geçirdiler.[82] Başlangıçta birkaç gün halka ve Ali evladına hoş yüz gösterdiler hatta alevi şehitlerinin intikamını alma adına Ümeyye oğullarını katlettiler. Beni Ümeyye halifelerinden kabrini söküp bulduklarını yaktılar.[83] Ama kısa bir süre sonra onlar da Ümeyye oğullarının zulümce davranışlarını kendilerine metot edinip haksızlık yapmak ve İslam kanunlarına karşı kayıtsızlıkta onlardan geri kalmadılar. Dört Ehl-i Sünnet mezhebinden birisinin reisi olan Ebu Hanife, Mensur tarafından hapsedildi ve birtakım işkencelere maruz kaldı. Ehl-i Sünnet mezheplerinden diğer birisinin kurucusu olan Ahmed b. Hanbel, kırbaçla dövüldü.[84] Şia'nın altıncı imamı Cafer Sadık (a.s), birçok işkence ve eziyetlerden sonra zehirle şehit edildi.[85] Alevileri (Ali evladını) bölük bölük öldürüyorlar, bir kısmını diri diri gömüyorlar yahut yapılan devlet yapılarının veya duvarlarının arasına taş yerine konularak üstlerine taşlar yığılarak öldürülüyorlardı.
Abbasi halifesi Harun zamanında İslam imparatorluğu yayılmış ve güç sahibiyken ve İslam ordusu dünyanın batı ve doğusunda ilerlerken hatta Halife bazen güneşe bakıp "Dilediğin yeri ısıt, nereyi aydınlatırsan aydınlat, orası benim ülkemdir." derken halifenin sarayının birkaç adım ötesinde Bağdat köprüsünde memurlar yoldan geçen halktan izinsiz ve habersiz geçit hakkı (parası) alıyorlardı. Hatta bir gün Halifenin kendisi köprüden geçmek isterken önünü kesmişler ve geçit parası istemişlerdi.[86]
Abbasi Halifesi Emin, bir şarkıcının iki mısralık, şehveti tahrik edici sözü ile kendisini şehvete getirdiğinden dolayı şarkıcıya üç milyon dirhem bağışlamıştı. Şarkıcı sevinçten halifenin ayaklarına kapanarak "Ey Emir-el Müminin bu kadar parayı bana mı bağışladın?" dediğinde, Halife "Bu bağışı, ülkenin tanınmayan bir yerinden alıyoruz." diye küçümsemiş ve önemi yoktur demişti.[87]
Müslümanların Beytülmali olarak Dar-ül Hilafeye akan servet, halife adını takınanların halkı ezmeleri ve heveslerini gidermeleri yolunda harcanıyordu. Abbasi halifelerinin sarayında, periler gibi güzel cariyelerin, güzel erkek ve kız uşakların sayısı binleri aşmaktaydı. Hakikatte Şia'nın durumu Emevi devletinin yıkılışı ve Abbas oğullarının iş başına gelmesiyle hiç değişmemişti. Ne var ki zalim düşmanlar isim değiştirmişlerdi.

11- HİCRETİN ÜÇÜNCÜ ASRINDA ŞİA

Şia, üçüncü yüzyılın başlamasıyla rahat bir nefes alabildi. Bunun nedeni evvela birçok felsefi ve ilmi kitapların Yunanca ve Süryanice'den Arapça'ya çevrilmesi, halkın akli ve kanıtsal bilgileri öğrenmeye yönelmesi, bunun yanı sıra Mutezile mezhebine mensup olan Abbasi halifesi Me'mun'un (195-218) mezhepler hakkında akli kanıtlara olan ilgisi ve neticede mezhepler ve dinler hakkında konuşmaya verdiği serbestliğin tamamen yayılmasıydı. Şii alimler ve mütekellimler (Kelam ilmi bilginleri) bu serbestlikten faydalanıp, ilmi çalışmalarda ve Ehl-i Beyt mezhebini tebliğ etmede bütün çabalarını gösterdiler.[88]
İkinci neden de Abbasi halifesi Me'mun'un siyasi nedenlere göre, İmamiyye Şiası'nın sekizinci imamını kendisine vezir ve veliahd tayin etmesiydi. Böylece Aleviler ve Ehl-i Beyt taraftarları biraz olsun devlet makamlarının haksızlıklarından uzak kalmış, az çok özgürlükten yararlanabilmişlerdi. Ama bu durum pek fazla sürmedi. Kılıcın keskin tarafı yine Şiilere doğru yöneldi. Yine her şey unutuldu ve geçmişler yeniden, bilhassa Ali ve taraftarlarıyla has düşmanlığı olan Abbasi halifesi Mütevekkil'in (232-247) hilafeti döneminde tekrarlanmaya başladı. İmamiyye Şiası'nın üçüncü imamının Kerbela'da olan mezarının yerle bir edilmesi de onun emriyle gerçekleştirilmişti.[89]

12- HİCRETİN DÖRDÜNCÜ ASRINDA ŞİA

Hicri dördüncü asırda Abbas oğulları hilafetinin zayıflaması ve Al-i Büveyh padişahlarının ortaya çıkması gibi Teşeyyü mektebinin yayılmasına ve güçlenmesine yardımcı olan bir takım sebepler oluştu.
Şii olan Al-i Büveyh padişahları hilafetin merkezi olan Bağdat'ta ve hakeza Halifenin kendisinde tam bir nüfuz ve etkinliğe sahiptiler.[90]
Bu güç, Şia mezhebine muhalif olan ve her zaman Şiileri hilafet gücüne dayanarak ezen mezhep iddiacılarına karşı Şiilerin mezheplerini aşikar bir şekilde tebliğ etmelerini sağladı.
Tarihçilerin görüşüne göre, dördüncü yüzyılda büyük şehirler dışında Arap yarımadasının hepsini veya büyük bir kısmını Şiiler kaplamışlardı. Bunun yanı sıra, Hecer (Bahreyn), Umman ve Sa'de gibi bazı şehirlerin sakinleri Şiiydiler. Eskiden beri Ehl-i Sünnet merkezi olarak tanınan ve Şiilerin merkezi sayılan Kufe ile mezhebi açıdan rekabette bulunan Basra şehrinin büyük bir kısmı Şii idiler ve yine Trablus, Nablus, Taberiyye ve Halep şehirlerinde birçok Şii bulunmaktaydı. İran'ın Ahvaz ve Halic-i Fars sahillerinin bir kesimi Şia mektebine mensup olanlardandı.[91]
Bu yüzyılın başlangıcında, yıllardan beri İran'ın Kuzey kesiminde tebliğde bulunan "Nasır Otrus" Taberistan bölgesini istila edip, saltanat kurdu ve birkaç soy devam etti. Otrus'dan daha önce Taberistan'da Hasan b. Zeyd-i Alevi, yıllar boyu saltanat etmişti.[92]
İsmaili mezhebinin tabilerinden olan Fatimiler bu yüzyıl içerisinde Mısır'ı ele geçirmiş, uzun süreli (296-527) ve geniş çapta saltanat kurmuşlardı.[93]
Bağdat, Basra ve Nişabur gibi büyük şehirlerde Şiiler ve Sünniler arasında birçok çatışmalar meydana geliyor, bazılarında Şiiler kazanıyor ve galip geliyordu.

13- HİCRETİN BEŞİNCİ ASRINDAN DOKUZUNCU ASRINA KADAR ŞİA

Beşinci asırdan dokuzuncu asrın sonlarına kadar aynen dördüncü yüzyılda Şia'ya olan yönelme ve Şia'daki artış devam etmekteydi. Bu arada iş başına geçen Şia mezhebine tabi padişahlar da Teşeyyü mektebini yaymaktaydılar.
Beşinci yüzyılın sonlarına doğru İsmailiyye daveti Elemut kalelerinde kök attı ve bu mektep mensupları yüz elli yıla yakın bir zaman İran'ın orta kesiminde tam özgürlük içerisinde yaşadılar.[94] Ve Mer'aşi Seyitler Mazenderan'da uzun yıllar saltanat sürdüler.[95]
Moğol padişahlarından "Şah Hudabende" Şia mektebini seçti. Ve böylece ondan sonra uzun seneler İran'da saltanatlık yapan Moğol padişahları Teşeyyü mektebini yaydılar. Tebriz'de hükümet eden ve hükümetleri Fars ve Kirman sınırına kadar uzanan Kara koyunlu ve Ak koyunlu padişahları da böyle idiler.[96] Hakeza Mısır'da Fatimiler'in kurduğu hükümet uzun yıllar ayakta kaldı.
Elbette Şia'nın mezhebî gücü, zamanın padişahlarına göre fark ediyordu. Nasıl ki Fatimiler hükümetinin yıkılması ve Al-i Eyyüb sultanlarının iş üstüne gelmesiyle sayfa değişmiş, Mısır ve Şamat bölgelerinde yaşayan Şiiler, mezhebî özgürlükten yoksun kalmışlar ve bir çok kesimi kılıçtan geçirilmişlerdi.[97] Şehid-i Evvel (ilk şehit) diye anılan, Şia fıkhının dahilerinden olan ve yedi yüz seksen altı hicride Dimeşk şehrinde Şiilik suçuyla şehit edilen Muhammed b. Muhammed Mekki, bunlardan birisidir.[98]
Şeyh İşrak Şihabüddin Suhreverdi de Halep'te felsefe suçuyla öldürüldü.[99]
Hülasa, Şia'nın bu beş asırda nüfus bakımından artış gösterdiği söylenebilir. Kudret ve mezhebi özgürlük açısından da hüküm sürenlerin mezhep ve meşreplerine, siyasi havanın uygun yahut aksi esmesine tabi idi. Bu süre içersinde Şia mezhebi, İslam ülkelerinin hiçbirinde resmi mezhep olarak ilan edilmedi.

14- HİCRETİN ON VE ON BİRİNCİ ASRINDA ŞİA

Hicri 906 yılında, Şii tarikat şeyhlerinden olan ve hicri 735 yılında vefat eden Erdebilli şeyh Safiyy ailesinden on üç yaşında bir genç babasının taraftarlarından üç yüz dervişle bağımsız ve güçlü bir Şia hükümeti kurma amacıyla kıyam edip İran'ın ağalık düzenini kaldırmaya ve ülkeyi genişletmeye başladı.
Yerli padişahlarla özellikle Osmanlı imparatorluğunu yöneten Al-i Osman padişahlarıyla yaptığı kanlı savaşlar sonucunda parça parça olmuş İran'ı bir bütün ülke haline getirmeyi ve Şia mezhebine kendi devleti egemenliğinde resmiyet vermeyi başardı.[100]
Safevi padişahlarından İsmail Şah'ın ölümünden sonra Safevi silsilesinden olan padişahlar on ikinci yüzyılın ortalarına kadar saltanat ettiler. Bunların her birisi İmamiyye Şiası mezhebinin resmi din olmasını teyid ve tespit ettiler. En güçlü dönemlerinde (Şah Abbas-ı Kebir zamanı) ülkeyi genişletmiş ve Şiilerin nüfus sayısını şimdiki İran'ın (1384 Hicri Kameri yılı) iki kat fazlasına ulaştırdılar.[101]
Şia topluluğu bu iki yüz elli senede, diğer İslam ülkelerinde de önceleri gibi kendi tabii artışını göstermiştir.

15- HİCRETİN ON İKİNCİ ASRINDAN ON DÖRDÜNCÜ ASRINA KADAR ŞİA

Son üç yüzyılda Şia, mezhebî açıdan ilerleme hususunda önceki tabii seyrini sürdürmüştür. Yaşadığımız hicri on dördüncü yüzyılın sonları, Teşeyyü mektebinin İran'da genel resmi mezhep olarak tanınma dönemleridir. Yemen ve Irak'ta cemiyetin çoğunluğunu Şiiler teşkil etmektedirler. Dünyadaki Müslüman ülkelerin hemen hemen hepsinde az çok Şii vardır. Toplam olarak dünyanın çeşitli yerlerinde yüz milyona yaklaşık Şii yaşamaktadır.


ŞİA'DAKİ BÖLÜNMELER


1- Bölünmenin Temeli ve Bazı Fırkaların Yok Olması.
2- Zeydiyye Fırkası.
3- İsmailiyye Şiileri ve Bölümleri.
4- Nizariyye, Mustaliyye, Duruziyye ve Muknia Fırkaları.
5- Şia-i İsna Aşeriyye (İmamiyye Şiası) ve Onun Zeydiyye ve İsmailiyye Mezhepleriyle Farkı.
6- İmamiyye Şiası Tarihine Kısa Bakış.


1- BÖLÜNMENİN TEMELİ VE BAZI FIRKALARIN YOK OLMASI

Her mezhebin esasını teşkil eden az veya çok bir takım konular vardır. Bir takım konular ise ikinci derecede ve esas konulardan sonra yer alır. Mezhep ehlinin, mezhebin esasını oluşturan ortak konularda görüş birliğine sahip olmalarıyla birlikte onun nitelik ve çeşitlerindeki ihtilafına bölünme denir.
Mezheplerin hepsinde özellikle dört semavi dinde (Kelimi, Mesihi, Mecusi ve İslam) ve hatta bunların bölümlerinde de ayrılmalar olmuştur. Şia mezhebinde Ehl-i Beyt'ten ilk üç rehber (Hz. Emir-ul Müminin Ali, Hasan b. Ali ve Hüseyin b. Ali -a.s-) döneminde bölünme olmadı. Üçüncü İmam şehit edildikten sonra çoğunluk Hz. Ali b. Hüseyin'in (a.s) (İmam Seccad'ın) imametine inandılar. Kiysaniyye diye tanınan bir azınlık ta Hz. Ali'nin (as) üçüncü oğlu Muhammed b. Hanefiyye'yi imam bildiler. Onun dördüncü imam olup "Razva" dağında gizli olan ve zuhuru beklenilen Mehdi olduğuna inandılar. İmam Seccad'ın vefatından sonra Şiilerin çoğu oğlu Muhammed Bakır'ın imametine inanırken, Zeydiyye diye tanınan bir azınlıksa onun diğer şehit oğlu Zeyd'in imametine inandılar.
İmam Muhammed Bakır'dan (a.s) sonra O Hazretin Şiileri oğlu İmam Cafer Sadık'a (a.s) inanmışlar. O Hazretin vefatından sonra ekseriyet onun evladı İmam Musa Kazım'ı (a.s) yedinci imam tanımışlar. Diğer bir grup da babası hayattayken ölen ve babasının büyük evladı olan İsmail'i imam kabul ettiler. Bunlar İsmailiyye diye maruf oldular. Bir grup da Hazretin Abdullah Eftah adındaki oğlunu, başka bir grupsa oğlu Muhammed'i kendilerine imam olarak tanıdılar. Bazıları da Hazretin kendisinin, son imam olduğunu sandılar.
İmam Musa Kazım'dan (a.s) sonra Şiilerin çoğunluğu oğlu Rıza'yı (a.s) sekizinci imam olarak tanırken, bazıları yedinci İmamda sabit kaldılar, ki bunlar "Vakıfiyye" diye marufturlar. Sekizinci İmamdan itibaren Şiilerin ekseriyetinin inancına göre yakında zuhur etmesi beklenen on ikinci İmam Mehdi'ye (Allah zuhurunu çabuklaştırsın) kadar önemli ve dikkate alınacak bölünmeler olmadı. Yalnız bölünme tarzında bazı vakıalar olduysa da fazla sürmeyip kendiliğinden dağıldı. Örneğin: Onuncu İmamın oğlu Cafer, kendi kardeşi 11. İmamdan sonra imamlık iddiasında bulundu. Bir grup ona inandılarsa da uzun sürmedi ve hemen dağıldılar. Cafer de sözünde ısrar etmedi. Yine Şia alimleri arasında kelam ve fıkıh ilmi meselelerinde bir takım ihtilaflar vardır. Ama bu gibi ihtilafları mezhep bölünmesi olarak saymamak gerekir.
Şia çoğunluğu karşısında yer alan, bahsettiğimiz fırkaların hepsi kısa bir süre sonra yok olmuştur. Yalnız Zeydiyye ve İsmailiyye fırkaları varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu fırkalara mensup insanlar şimdi Yemen, Hindistan, Lübnan gibi dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamaktadırlar. Bu nedenle sadece Şia çoğunluğu ile bu iki taife hakkında bahsetmekle iktifa ediyoruz.

2- ZEYDİYYE ŞİİLERİ

Dördüncü İmam Zeynelabidin Ali b. Hüseyin'in (a.s) şehit oğlu Zeyd'e uyanlara "Zeydiyye" denir. Zeyd, hicri yüz yirmi bir yılında Emevi hükümdarı Hişam b. Abdül Melik'e karşı kıyam etmiş ve bir kısım insanlar ona beyatta bulunmuşlardı. Zeyd, Kufe'de Hişam'ın askerleriyle vuku bulan savaşta öldü.
Taraftarları, onu Ehl-i Beyt imamlarının beşincisi saymaktadırlar. Zeyd'den sonra Emevi hükümdarı Velid b. Yezid'e karşı kıyam eden ve bu kıyamda canını veren oğlu Yahya yerine geçti. Yahya'dan sonra Abbasi hükümdarı Mansur Devaniki'ye karşı başlattıkları harekette canlarını kaybeden Muhammed b. Abdullah ve İbrahim b. Abdullah imamlığa seçildiler.
Zeydiyye, Zeyd'in kardeşinin soyundan olan Nasır Utruş'un ilk önce Horasan'da zuhur edip, devletin takibi üzerine Mazendaran'a kaçıp daha sonra o zamana dek İslam'ı kabul etmeyen Mazendaran halkını on üç yıl davetten sonra Müslümanlığa ve Zeydiyye mezhebine sokup ve onların yardımıyla Tabaristan'ı istilasına dek dağınık bir halde idi; ondan sonra düzene girdi. Nasır'dan sonra onun soyundan olanlar bir süre orada imamlık yaptılar.
Zeydiyye'ye göre, bilgin, yiğit, cömert ve zahid olan ve hak için kıyam eden her Fatımi, yani Hz. Fatıma (a.s) soyundan olan kişi, imam olabilir.
Zeydiyye, ilk önce Zeyd'in kendisi de dahil olmak üzere ilk iki halifeyi (Ebu bekir ve Ömer) imamlardan saymaktaydılar. Ama bir süre sonra bir grup onların adını imamlar listesinden silmişler ve imamlığın Hz. Ali'den (a.s) başladığını söylemişlerdir. Denildiğine göre Zeydiyye'nin İslam'ın usulü, yani temel inançlar hakkındaki görüşleri Mutezile görüşlerine, furu'da ise Ehl-i Sünnet mezheplerinden Hanefi mezhebinin fıkhına yakındır; aralarında pek cüzi ayrılıklar vardır.[102]

3- İSMAİLİYYE ŞİİLERİ VE BÖLÜMLERİ

Batiniyye: Altıncı imam, Cafer Sadık'ın en büyük oğlu İsmail'i imam olarak tanıyanlara "İsmailiyye" denir.[103] İsmail babasından önce vefat etmiştir. Cenazesi uğurlanırken İmam Sadık (a.s), onu merasimde bulunanlara göstermiş, böylece onun öldüğünü kanıtlamış, hatta Medine'nin hakimini bile tanık tutmuştu.
Onu sevenlerin, ona uyanların bir kısmı İsmail'in ölmediğine, zuhur edeceği bildirilen Mehdi'nin İsmail olduğuna ve İmam Sadık'ın tanık tutmalarını kasıtlı ve Abbasi hükümdarı Mansur'un korkusundan dolayı olduğuna inandılar.
Bir kısmı ise, imametin, İsmail'in hakkı olduğunu, onun vefatından sonra oğlu Muhammed'in bu makama geçtiğini iddia ettiler.
Diğer bir kısmı da, İsmail'in, babası hayattayken vefat etmesine rağmen onun imametine, ondan sonra da imametin, oğlu Muhammed'e ve soyuna intikal ettiğine inandılar.
İlk iki fırka az bir süre sonra çeşitli sebeplerle ortadan kalktı. Üçüncü bölüm şimdiye dek mevcuttur ve bir kaç fırkaya bölünmüşlerdir.
İsmailiyye, yıldıza tapanların Hind irfanıyla yoğrulmuş felsefelerine benzer bir inanç ve felsefe taşır. İslam öğretisi ve ahkamında, her zahir için bir batın ve her tenzil için bir tevil (bir söz veya hareketi, görünen manası dışında yorumu) olduğuna inanırlar. Varlık alemi Allah'ın hüccetinden uzak kalmaz ve bu hüccet "Natık" yani konuşan ve "Samit" yani susan olmak üzere iki kısma ayrılır. Natık hüccet, Peygamber; samit de onun vasisi olan veli ve imamdır; her ikisi de Allah'ın rububiyet makamının en kamil mazharıdırlar.
Hüccetin esası daima yedi sayısı üzerine dönmektedir; şöyle ki velayeti ve nübüvveti (şeriatı) kendinde toplayan bir peygamber gönderildikten sonra sırasıyla yedi vasi gelir. Bunların hepsinin, yedincisi dışında sadece vasilik makamları vardır. Yedincisiyse; nübüvvet, vesayet (vasi olmak) ve velayet (veli olmak) makamlarının tümünü kendinde toplamıştır. Ve şu şekilde devam edip gider.
İsmailiye'ye göre Adem peygamber (a.s), nübüvvet ve velayeti kendinde toplamış olarak gönderildi; sırasıyla yedi vasisi onun yerini aldı; yedincileri Nuh peygamberdir ki nübüvvet, vesayet ve velayet makamlarını kendinde toplamış idi. Nuh'un yedinci vasisi İbrahim (a.s), İbrahim'in yedinci vasisi Musa (a.s), onun yedinci vasisi İsa (a.s), onun yedinci vasisi de Hz. Muhammed (s.a.a)'dir. İmam Hasan b. Ali'yi (a.s) imam tanımayan İsmaililere göre Hz. Muhammet'ten (s.a.a) sonra Ali, Hüseyin, Ali b. Hüseyin (İmam Zeynelabidin), Muhammed Bakır, Cafer Sadık ve İsmail'dir. Ondan sonra yedi vasi gelmiştir ki onların adları gizlidir. Ve onlardan sonraki vasiler, Mısır Fatımiler hükümdarlarının ilk yedisidir ki birincisi Mısır Fatımi devletinin kurucusu Ubeydullah Mehdi'dir.
İsmailiyye Allah'ın hüccetinin yanı sıra sürekli olarak yeryüzünde o hüccetin havarileri olacak on iki vekil olduğuna inanır. Batiniyye'nin bazı bölümleri (Duruziyye) Nukaba'dan (vekillerden) altısını imamlardan ve gerisini de diğerlerinden alır.
Hicri 278 yılında (Ubeydullah Mehdi'nin Afrika'da zuhur etmesinden birkaç yıl önce), Kufe yakınlarında adını ve kendisini tanıtmayan Huzistan'lı bir şahıs ortaya çıktı. Günleri oruç tutmakla, geceleri ibadetle geçiren ve geçimini kendisi sağlayan bu şahıs halkı İsmailiyye mezhebine davet etmiş ve böylece halkın birçoğunu kendisine inandırmıştı. Taraftarlarından on iki kişiyi "Nükaba" adına seçti. Daha sonra Şam'a gitmeye karar verip, Kufe'den dışarı çıktı. Bir daha ondan haber alınamadı.
Hüviyeti malum olmayan şahısın yerini "Kırmıt" adıyla tanınan Ahmed aldı; Batıniyye talimatını yaymaya devam etti. Tarih yazarlarınca, o, beş vakit namaz yerine yeni bir namaz çıkarmış, cenabet guslünü kaldırmış; şarabı mubah kılmıştır. Bunun yanı sıra da Batıniyye'nin diğer ileri gelenleri davet etmeye başlamışlar ve halktan bir grubu etraflarına toplamışlardı.
Bunlar Batıniyye'den olmayanların mallarına ve canlarına saygı göstermezlerdi. Bu yüzden Irak, Bahreyn, Yemen ve Şamat'ın bazı şehirlerinde ayaklanmalar oluşturmuş ve halkın kanını akıtmış, mallarını yağmalamışlardı. Defalarca hac kafilesinin önünü kesmişler, on binlerce hacıyı öldürmüşler, merkep ve azıklarını yağma etmişlerdi.
Batıniyye büyüklerinden Ebu- Tahir Kırmıti, 311 yılında Basra'yı istila etmiş halkı öldürmüş ve mallarını yağma etmede bütün gücünü harcamış, 317 yılı hac mevsiminde kalabalık bir grupla hacca gitmeye karar vermiş, devleti temsil eden insanların gösterdiği az bir çabadan sonra Mekke'ye girmiş şehir halkını ve hacıları katliama uğratmış, Mecsid-ül Haram ve Kabe'de kan akıtmış, Kabe'nin perdesini aralarında paylaşmış, Kabe'nin kapısını sökmüş ve Hacer-ül Esved'i kendisiyle Yemen'e götürmüştür. Hacer-ül Esved 22 yıl Karamıta'nın elinde kalmıştı.
Yaptıkları bu gibi işler, Müslüman toplumunun bunlardan uzaklaşmasına ve bunları İslam dışı tanımalarına neden oldu. Hatta o günlerde Afrika'da kendini beklenilen Mehdi ve İsmailiyye'nin imamı olarak tanıtan Fatımi sultanı Ubeydullah Mehdi, Karamita'dan uzak olduğunu ve onları tasvip etmediğini açıkladı.
Tarih yazarlarının açıklamalarına göre, Batıniyye'yi diğer mezheplerden ayırt eden temel nokta onların, İslam'ın zahiri kanunlarını, irfani ve batıni makamlara te'vil etmeleri ve şeriatın zahirini aklı az ve maneviyattan yoksun kimselere mahsus bilmeleridir. Bununla birlikte bazı zamanlar imamet makamından bir takım yeni kanunlar çıkabilir.

4- NİZARİYYE, MUSTALİYYE, DÜRUZİYYE VE MUKNİA

296 hicri yılında, Afrika'da Fatımiyye saltanatını kuran Ubeydullah Mehdi ve bu zatın soyundan gelmiş; ondan sonra Mısır'ı dar-ül hilafe yapan Fatimi hükümdarlarından yedincisi olan Müstansır-Billah Sa'd b. Ali'ye dek bölünme ve parçalanma meydana gelmemiş, hepsi İsmailiyye mezhebi ünvanıyla imamlık etmişlerdi. Yedinci hükümdardan sonra oğulları Nizar ve Mustali hilafet ve imamet üzerinde birbirleriyle kanlı savaşlara girmişler, sonunda Mustali galip olmuş, Nizar, kardeşi tarafından hapsedilmiş ve hapisteyken vefat etmişti.
Bu savaşın sonucu olarak İsmailiyye ve Fatimi tabileri "Nizariyye ve Mustaliyye" adıyla iki gruba ayrıldı.
Nizariyye: Mustansır'ın yakınlarındanken Nizar'a taraftar olduğundan Mustali'nin emriyle Mısır'dan çıkarılan, İran'a gidip Kazvin'e bağlı Elemutu ve bir kaç kaleyi ele geçiren, Hasan Sabbah'ın adamları ve ona inananlardır. Hasan Sabbah'ın (ölümü: 518 h.k) yerine "Bozorg-Ümid-Rudbari" geçmiş daha sonra oğlu "Kiya Muhammed" yönetimi ele almıştır; her ikisi de Hasan Sabbah'ın yolunu devam ettirmişler ve Nizariyye'ye davette bulunmuşlardı. Sonra Elemuti padişahlarının dördüncüsü olan oğlu "Hasan Ali Zikruhus-Selam "Hasan Sabbah'ın yolunu değiştirmiş ve Batıniyye'ye katılmıştır.
Bunun hükümeti Moğol olan Hülagu-Han'ın İran'a saldırması, İsmaililerin diyarını ve Elemut'u ele geçirmesi, hepsini kılıçtan geçirinceye ve kaleleri yerle bir edinceye kadar devam etti. Daha sonra İsmaililerin, Nizariyye kolundan Aka Han-i Mahallati, Hicri 1255 de Muhammed Şah-i Kacar'a isyan etmiş, Kirman'da bozguna uğramış, Bombay'a kaçmıştır; orada Batıniyye'nin Nizar kolunu kendi imamlığı adına yaymaya çalışmıştır. Davetleri bu güne dek devam etmektedir. Şimdi Nizariyye'ye "Aka Haniyye" denmektedir.
Mustaliyye: Fatimi kolundan olup "Mustali" taraftarlarıdır. Hükümetleri, Mısır Fatimi halifeleri zamanına dek sürmüş ve hicri 557 yılında son bulmuştur. Kısa bir süre sonra Hindistan'da "Behre" fırkası aynı mezhepte zuhur etmiş olup, bu kol hala Hindistan'da mevcuttur.
Düruziyye (Dürziler): Şamat'ın "Düruz" dağlarında yerleşmiş olan "Duruziyye" tayfası başlangıçta, altıncı Fatimi halifesi zamanına dek Mısır Fatimi sultanlarının taraftarıydılar. Altıncı Fatimi sultanı zamanında "Anuş Tekin"in davetiyle Batıniyye mezhebine katıldılar. Düruziyye, başkalarının görüşüne göre öldürülen "El-Hakim-ü Billah"ta tavakkuf etmiş, onun gözlerden kaybolduna ve göklere yükselip, tekrar halkın içerisine döneceğine inanırlar.
Muknia: Tarihçilerin açıklamalarına göre Ebu-Müslim Horasani tabilerinden olan Ata-i Mervi taraftarları, başlangıçta Mukni adıyla tanınıyorlardı. Ata, ilk önce Ebu Müslim'in ruhunun ona hulul ettiğini söyledi. Daha sonraları peygamberlik ve Allah'lık iddiasında bulundu. Sonunda 162 yılında Mavera-un Nehir şehirlerinden "Kiş" kalesinde kuşatmaya alındı; yakalanıp öldürüleceğini anlayınca taraftarlarından bir kaçıyla birlikte ateşe girip kendilerini yaktılar. Taraftarları bir süre sonra İsmailiyye mezhebini benimseyip Batiniyye fırkasına katıldılar.

5- İMAMİYYE ŞİASI'NIN ZEYDİYYE VE İSMAİLİYYE İLE FARKI

Şimdiye kadar değindiğimiz azınlık gruplarının ondan koptuğu ve ayrıldığı Şia çoğunluğuna, Şia-i İmamiyye veya İsna Aşeriyye denir. Şiiler, Sadr-ı İslam'daki Müslümanlar arasında, Peygamber efendimizin (s.a.a) talimiyle varolan izlem ve öğretilerde tartışmamışlar, yalnız İslami meselelerden iki temel meselede itiraz ve tenkit etmekle meydana gelmişler. İki temel konu, "İslam hükümeti ve ilmi mercilik" meseleleridir ki onları Ehl-i Beyt'in özel hakkı olarak bilirler.
Şiiler, batıni velayeti ve manevi rehberliği içeren ve daima beraberinde taşıyan İslami hilafetin, Hz. Ali ve evladının hakkı olduğuna ve bunların, Peygamberimizin (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarının açıklamalarına göre on iki kişi olduklarına inanırlar. Ve yine kamil manevi hayatı içermekle birlikte şeriatın kanun ve hükümlerini teşkil eden Kur'an'ın zahiri talimatının, itibar (geçerlilik) ve asalete sahip olduklarını, kıyamete kadar feshinin mümkün olmadığını ve bu kanunların ancak Ehl-i Beyt yoluyla elde edilmesi gerektiğini söylerler.
Böylece İmamiyye Şiası ve Zeydiyye Şiasının arasındaki genel farklar aydınlanmış oldu. Zeydi Şiilerin çoğu, İmamiyye Şia'sının aksine, imametin, Ehl-i Beyt'e ve on iki kişiyle sınırlı olduğunu kabul etmemiş ve Ehl-i Beyt fıkhına uygun hareket etmemişlerdir.
İmamiyye ve İsmailiyye mezhebine mensup Şiilerin arasındaki genel farklılıksa; İsmaililer imametin, yedi sayısı üzerinde dönmesine ve nübüvvetin Hz. Muhammed'le (s.a.a) son bulmamasına ve şeriat hükümlerinde değiştirme yapmanın hatta teklifin, kökten kaldırılmasının özellikle Batiniyye'ye göre mümkün olduğuna inanırlar. Oysa İmamiyye Şiası, Hz. Muhammed'in Hatem-ul Enbiya (peygamberlerin sonuncusu) ve onun on iki vasisi olduğuna inanır. Kur'an'ın zahir ve batini olduğunu, şeriatın zahirinin ortadan kaldırılmayacağını ve muteber olduğunu ispatlar.


BU BÖLÜMÜN SONU

İmamiyye Şiasında son iki yüz yılda meydana gelen "Şeyhiyye ve Kerim Haniyye" kolları, diğerleriyle olan ihtilafların temel meselelerin ispatı ve inkarı üzerinde değil de bazı teorik meselelerin yorumu ve açıklamasında olduğu için, bu iki kolu başlı başına bir fırka ve bölük olarak saymadık.
Hakeza İsna Aşeriyye mezhebinden olup, İsmaili Şiiler gibi yalnızca batına inanan ve Gulat ismiyle de adlandırılan "Aliyullahi" fırkasını da somut ve düzenli mantığa dayanmadıklarından dolayı Şia fırkalarından saymadık.

6- İMAMİYYE ŞİASI TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ

Geçen bölümlerde belirtildiği gibi Şiilerin ekseriyeti, on iki imama inananlardır. Bunlar Hz. Ali'nin (a.s) dostları, taraftarı ve Peygamberimizin vefatından sonra Ehl-i Beyt'in hakkını ihya etmek için hilafet ve ilmi mercilik hususunda itirazda bulunup çoğunluktan kopmuş olanlardır.
Şia, Hulefa-i Raşidin zamanında (11-35 h.k) mazlumcasına ve devamlı sıkıntı içerisinde yaşamışlar, daha sonra Ümeyye oğullarının hilafeti döneminde (40-132 h. k) tamamiyle mal ve can güvenlikleri kaldırılmıştır. Ama zulüm çoğaldıkça inançları sabitleşmiş özellikle mazlumiyetle-rinden, inançlarını güçlendirme ve ilerletmede çok yararlan-mışlardır. Şiiler ikinci yüzyılın ortalarında Abbasi halifele-rinin, İslam hükümetini ele geçirdiği sırada gerçekleşen serbestlik ve boşluktan yararlanmış ve biraz olsun rahat-lamışlardır. Ama bu durum pek fazla sürmemiş, Şia'nın hakları yeninden kısıtlanmış ve üçüncü yüzyılın sonlarına dek kısıtlama gün geçtikçe artmıştır.
Dördüncü yüzyılın ilk dönemlerinde Şia mezhebine mensup, nüfuzlu Al-i Büveyh padişahlarının yönetime gelmesiyle Şiiler kuvvetlenmiş, serbest faaliyet yapma fırsatı elde etmiş ve kıyamlar başlatmışlardır. Beşinci yüzyılın sonlarına kadar durum bu şekilde devam etti. Altıncı yüzyılın başlarında Moğolların saldırısı sonucunda oluşan genel ve umumi sıkıntılar ve Haçlı seferlerinin sürüp gitmesinden dolayı, İslam hükümetleri tarafından Şia alemine önemli kısıtlamalar olmadı. Özellikle İran'da Moğol padişahlarından bir kısmının Şia mezhebini kabullenmesi ve Mazenderan'da Mer'aşi sultanlarının hüküm sürmesi, Şiilerin nüfuzunun artmasında ve güçlenmesinde, İslam devletlerinin dört bir yanında bilhassa İran'da milyonlarca Şia'nın fark edilecek şekilde bir araya gelmesine yardımcı olmuştur. Bu durum, dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Onuncu yüzyılın başlarında, o zamandaki büyük İran'da Safaviye saltanatının zuhuruyla Şia mezhebi resmiyet kazanmış ve şimdi de (on dördüncü yüzyılın sonlarında) kendi resmiyetini korumuştur. Bunun yanı sıra dünyanın dört bir köşesinde on milyonlarca Şii yaşamaktadır.


İKİNCİ BÖLÜM ŞİA'NIN DİNİ DÜŞÜNCESİ


1- Dini Düşüncenin Anlamı.
2- İslam'da Dini Düşüncenin Temel Kaynağı.
3- İslam'ın Dini Düşünce İçin Gösterdiği Metotlar.
4- Üç Metot Arasındaki Fark.


Birinci Yol: Dini Naslar


1- Dini Nasların Zahiri ve Bölümleri: Kur'an, Resul-i Ekrem ve Ehl-i Beyt'in Hadisleri.
2- Sahabeden Nakledilen Hadisler.
3- Yine Kur'an ve Sünnet Üzerine.
4- Kur'an'ın Zahir ve Batını.
5- Kur'an'ın Tevili.
6- Hadisle İlgili Konunun Devamı.
7- Şia'nın Hadise Amel Etmedeki Metodu.
8- İslam'da Genel Eğitim ve Öğretim.
9- Şia ve Nakli İlimler.


İkinci Yol: Akli Araştırma


1- Akılsal Kelamî ve Felsefi Düşünce.
2- İslam'ın Kelami ve Felsefi Düşüncesinde Şia'nın Öncülüğü.
3- Şia'nın Felsefe ve Diğer Akli İlimlerdeki Azimli Çalışmaları.
4- Felsefenin Şia'da Hayatını Sürdürme Nedeni.
5- Şia'nın Dahilerinden Bir Kaç Örnek.


Üçüncü Yol: Keşif


1- İnsan ve İdrak.
2- İslam'da İrfanın Doğuşu.
3- Kitap ve Sünnet'in Marifet-i Nefs ve Kurallarına Yönelik kılavuzluğu.


1- DİNİ DÜŞÜNCENİN ANLAMI

Nasıl ki matematik alanında herhangi bir görüşü sonuçlayan, yahut bir matematiksel meseleyi halleden düşünceye matematiksel düşünce deniliyorsa, her dinin talimatında olan dini bir meseleyi çözüp, sonuca ulaştıran araştırma ve düşünceye de dini düşünce denilir.

2- İSLAM'DA DİNİ DÜŞÜNCENİN TEMEL KAYNAĞI

Dini düşünce de, diğer düşünceler gibi öğelerinin ortaya çıktığı ve dayandığı bir kaynak ister kendine. Nitekim matematiksel bir meselenin çözümü için, matematik ilmine mahsus bir takım bilgilerden yararlanmak gerekir. Semavi İslam dininin de (vahye dayandığı için) bir tek kaynağı, Kur'an-ı Kerim'dir. Peygamber-i Ekrem'in süresiz ve umumi nübüvvetine kat'i ve kesin delil, Kur'an-ı Kerim'dir. Onun ihtiva ettiği şeyler, İslami davettir. İleride değineceğimiz gibi, Kur'an-ı Kerim'in tek kaynak oluşu, diğer sahih düşünce kaynaklarını ve delilleri itibarsız kılmaz.

3- KUR'AN'IN DİNİ DÜŞÜNCE İÇİN GÖSTERDİĞİ METOTLAR

Kur'an-ı Kerim, talimatında İslam öğretilerini ve dini maksatları düşünmek ve onlara varmak için izleyicilerine üç yol tanıtmıştır. Ve bunlar da, dini zahirler, akli delil ve ihlas ile kulluk ederek kazanılan manevi idraktir.
Açıklama: Bizler Kur'an-ı Kerim'in açıklamalarında Allah'ın (c.c) bütün halka hitap ederken, bazen sözüne delik getirmeden (Allah'lık ve hükümdarlığına dayanarak) tevhid, nübüvvet ve mead gibi itikadi konular ve namaz, oruç vb. ameli hükümler hakkında verdiği emirleri ve bir takım işlerden nehiylerini kabullenmemizi istemektedir. Eğer bu sözlü açıklamayı delil ve geçerli kılmasaydı, hiç bir surette halktan kabullenme ve itaat etme talebinde bulunmazdı. Öyleyse Kur'an'ın böyle sade beyanatının, İslami maarifi düşünmede izlenilen bir yol olduğunu söylemek gerekir. Biz "Allah'a iman edin" ve "namazı ayakta tutun" gibi sözlü açıklamalara "dini zahirler" adını veriyoruz.
Diğer taraftan, Kur'an'ın bir çok ayetlerde akli delile kılavuzluk yaptığını, kainatta ve kendi nefislerinde olan ayetler ve deliller hakkında derin tefekküre davet ettiğini, kendisinin de hakikatları ispatlamada serbest akli kanıtlamadan yararlandığını apaçık görüyoruz. Gerçekten semavi kitaplardan hiç birisi Kur'an-ı Kerim gibi kanıtlı marifeti ve ilmi insana hak tanımamıştır.
Kur'an-ı Kerim bu gibi açıklamalarıyla serbest burhanın, istidlalın ve akli hüccetin geçerliliğini kesinleşmiş biliyor. Ayrı bir deyişle şöyle söyleyebiliriz; Kur'an-ı Kerim, ilk önce İslami öğretilerin hak olduğunu kabul edin daha sonra akli delillerle öğretileri elde ediniz diye buyurmamıştır. Aksine, kendisinin gerçek olduğuna tam manasıyla dayanarak şöyle buyuruyor:
Akli delil sonucu, maarifi elde edip sonra kabullenin. İslami davetten işittiklerinizi, duyduklarınızı sadık şahit olan varlık dünyasının yaratılışından araştırıp tasdik edin. Kısaca, ilk önce iman edip de sonra ona uygun olanı delil getirmeyin. İmanı ve tasdiki, delil sonucunda elde ediniz. Böylece felsefi düşüncenin bu konuda izlenilen yeterli bir yol olduğunu, Kur'an-ı Kerim onaylamıştır.
Diğer bir taraftan da görüyoruz ki, Kur'an-ı Kerim çekici açıklamalarıyla, hakiki maarifin, gerçek ilahi marifetten ve tevhidden sonuçlandığını ve Allah'ı iyice tanımanın, ancak halk arasından kendisi için topladığı seçkin insanlara ait olduğunu aydınlatmıştır. Onlar halktan kopmuş ve her şeyi unutan kimselerdir. İhlas ve kulluk eserinde güçlerinin bütününü ulvi aleme yöneltmişler. Gözlerini Allah'ın nuruyla aydınlatmışlar. Bütün eşyaların hakikatını, yeryüzü ve gökyüzündeki kudret ve saltanatı görmüşlerdir. Çünkü bunlar kulluk ve ihlasla yakin merhalesine ermişler ve bu yakin sonucunda, gökte ve yeryüzündeki kudret ve saltanatı, tasarruf ve hikmeti, ahiretin ebedi yaşamı onlara keşfolunmuştur.
Aşağıdaki ayet-i kerimelere dikkat edilirse iddiamız açıkça aydınlanmış olacak:
1-Enbiya suresi, 25. ayet: "Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: "Benden başka Tanrı yoktur, öyleyse bana kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım."
Bu ayet-i kerimeden kulluk etmenin bütün dinlerde tevhide bağlı ve onun üzerine kurulu olduğu anlaşılıyor.
2- Saffat suresi, 159-160. ayetler: "Allah, onların nitelendirdiklerinden (münezzehtir) yücedir. Ancak Allah'ın temiz ve ihlaslı kulları hariç."
Nitelendirmek, düşünce üzerine kurulu ve onun fer'idir. Ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre ancak ihlaslı ve temiz kılınan kullar müstesna diğerleri Allah'ı iyice ve gerektiği gibi tanımamışlardır ve Allah diğerlerinin vasıflandırmalarından yüce ve münezzehtir.
3- Kehf suresi, 110. ayet: "De ki: "Ben de sizin gibi bir beşerim; yalnızca bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık iyi iş yapsın ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."
Ayet-i kerimeden anlaşılan şudur ki, Allah'la buluşmak için tevhid ve iyi işlerde bulunmaktan başka yol yoktur.
4- Hicr suresi, 99. ayet: "Ve Rabbine kulluk et ki sana yâkin gelsin (kesin bilgiye eresin)!"
Bu ayetten, hakiki ve gerçek kulluğun neticede insanı yakine ulaştıracağı anlaşılıyor.
5- En'am suresi, 75. ayet: "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun."
Ayete göre yakinin gerektirdiği şeylerden biri de; göklerdeki ve yeryüzündeki kudret ve saltanatı, tasarruf ve hikmeti müşahede etmektir.
6- Muttaffifin suresi, 19-21. ayet: "Hayır, iyilerin yazısı İlliyyindedir. İlliyyinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Yazılmış bir kitaptır. Allah'a yaklaştırılmış olanlar, ona şahit olurlar."
Bu ayetlerden anlaşılıyor ki, iyi kişilerin yazıları illiyyin (çok yüce) adlı bir kitaptadır. Onu ancak Allah'a yaklaştırılanlar görürler. Bunu da söyleyelim ki, "yeşhedu = ona şahit olurlar" kelimesinden bunun yazılı kitap olmadığı belki "kurb=yakın olma ve yüce alem" olduğu anlaşılıyor.
7- Tekasür suresi, 5-6. ayetler: "Hayır, (gerçeği) kesin bilgi ile bilseydiniz; mutlaka cehennemi görürdünüz."
Ayetten, ilm-i yakini olan kimselerin, katı kalpli şahısların sonu olan cehennemi müşahede edeceği anlaşılıyor.
Buraya kadar ki açıklamalarımızdan şu husus aydınlığa kavuştu ki: İlahi maarifi idrak etme yollarından biri, insanın nefsini tezkiye etmesi ve Allah'a kulluk etmede ihlaslı olmasıdır.

4- ÜÇ METOT ARASINDAKİ FARK

Önceki açıklamalarımızdan Kur'an-ı Kerim'in, dini maarifi idrak etmek için üç yol gösterdiği açıklığa kavuştu. Bu üç yol; dini nasların zahiri, akıl ve hakikatların keşfolunmasını ve onların batınının müşahede edilmesini sağlayan ihlaslı kulluktur. Bu yolların bir kaç yönden birbirleriyle farklı oluşlarını bilmemiz gerekir.
Birincisi: Dini nasların zahiri, sözlü anlatım oldukları, düşünülür ve sade dille açıklandığı için, herkes kendi kapasitesine göre ondan faydalanabilir[104]. Aksine, diğer iki metod özel bir gruba ait olup umumi değildir.
İkincisi: Dini nasların zahirleriyle İslami öğretilerin usul (temel) ve furu'u (dalları) düşünülebilir. İnsan onunla İslami davetin ameli (ahlak) ve itikadi (usul) meselelerini çıkarabilir. Diğer metod böyle değildir. Çünkü akıl vasıtasıyla ahlaki, itikadi meseleler ve ameli meselelerin (furu-i din) genel hatları elde edilebilirse de hükümlerin ayrıntıları -içerdikleri özel maslahatlara ve hikmetlere akılın ulaşma imkanı olmadığından- akıl yoluyla elde edilemez. Hükümlerin ayrıntılarına nefis tezkiyesi ile de ulaşılmaz. Çünkü bu yolun neticesinde hakikatler keşf olunur ve bu Allah tarafından verilen bir ilimdir. Bu ilimin sonucunu ve Allah'ın bu ihsanıyla meşhud ve keşf olunan hakikatleri ölçmek ve sınırlamak mümkün değildir. Bunlar her yerden koptukları ve Allah'tan başka bütün her şeyi unuttukları için doğrudan doğruya Allah'ın velayeti ve hakimiyeti altına girmişlerdir. Onların değil Allah'ın dilediği şey onlara meşhud olur.
Birinci Yol: Dini Naslar


1- DİNİ NASLARIN ZAHİRİ VE BÖLÜMLERİ

Daha önce vurgulandığı gibi İslam'da dini düşüncenin temel kaynağı olan Kur'an-ı Kerim, kelimelerinin zahirinin ifade ettiği anlamı, dinleyicilerine hüccet ve muteber kılmıştır. Zahiri ifadeleri hüccet olan Kur'an ayetleri, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) beyanatının, derece açısından Kur'an'dan sonra yer aldığını ve Kur'an gibi hüccet olduğunu bildiriyor. Bu hususta şu ayetler örnek verilebilir:
1- Nahl suresi, 44. ayet: "Sana, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur'an'ı indirdik."
2- Cuma suresi, 2. ayet: "O'dur ki Ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. Oysa onlar önceden, açık bir sapıklık içinde idiler."
3- Ahzab suresi, 21. ayet: "Ant olsun ki Allah'ın Resulünde, sizin için uyulacak en güzel bir örnek var."
Çok açıktır ki, Resul-i Ekrem(s.a.a) sözleri, davranışları hatta susmaları ve imaları bizim için Kur'an-ı Kerim gibi hüccet ve geçerli olmasaydı, zikredilen ayet-i kerimelere doğru bir mana bulunamazdı. Böylece Resulullah'ın (s.a.a) beyanatı, kendisinden vasıtasız olarak duyulur, yahut güvenilir bir yol ile nakledilirse, işitenlere hüccettir ve uyulması gerekir.
Ehl-i Beyt'in sözlerinin de Peygamberimizin kendi açıklamaları gibi geçerli olduğu, Resulullah'ın kendisinden kat'i tevatürle nakledilmiştir.[105] Bu hadis ve diğer kat'i Nebevi hadislere göre, Ehl-i Beyt'in sözleri Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) sözlerinden sonra gelir. Onlar, İslam dininde ilmi mercilik makamına sahiptirler. İslam dininin hükümlerini ve öğretilerini açıklamada hiçbir zaman hataya düşmezler; açıklamaları, ister vasıtasız duymayla olsun, ister güvenilir nakil yoluyla olsun, uyulması lazımdır.
Böylece İslami düşüncede, delil ve kaynak olan dini nasların zahirlerinin iki çeşit olduğu aydınlanmış oldu. Birincisi Kitap, ikincisi ise Sünnetin zahirleri.
Kitaptan, Kur'an'ın ayet-i kerimelerinin zahiri ifadeleri, Sünnettense Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) ve Ehl-i Beyti'nden elimize geçen hadisler kastediliyor.

2- SAHABEDEN NAKLEDİLEN HADİSLER

Sahabeden nakledilen hadisler, Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) fiil yahut sözünü içerir ve Ehl-i Beytin hadisiyle de zıt olmazsa kabul olunur. Ama sahabenin kendi re'yini ve görüşünü içerirse hüccet değildir. Sahabenin verdiği hüküm diğer Müslüman fertlerin verdiği hüküm gibidir. Sahabeler de birbirlerine karşı, sahabeden olmayan Müslümanlar gibi davranır ve sorumluluk taşırlardı.

3- YİNE KUR'AN VE SÜNNET ÜZERİNE

Allah'ın Kitabı Kur'an-ı Kerim, her çeşit İslami düşüncenin temel kaynağıdır ve diğer dini kaynaklar geçerliliğini ondan kazanır. Buna göre Kur'an-ı Kerim'in genel halk için anlaşılır bir düzeyde olması gerekir.
Ayrıca Kur'an-ı Kerim, kendisini nur ve bütün şeylerin aydınlatıcısı olarak tanıtıyor. İnsanlara karşı meydan okurken onlardan, Kur'an'ın ayetleri üzerinde iyice düşünerek içinde hiç bir çelişki ve ihtilaf barındırmadığını ve edebilirlerse onun gibi bir kitap getirmelerini ve ona meydan okumalarını vurguluyor. Kur'an herkes için anlaşılır bir düzeyde olmasaydı bu tür hitapların yersiz ve anlamsız olacağı apaçık ortadadır.
Elbette "Kur'an'ın herkesin anlayacağı düzeyde olması" sözüyle, önceleri açıklamış olduğumuz "Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyti, gerçekte Kur'an'ın içerikleri olan İslam öğretilerinde ilmi mercidirler" sözlerinin birbiriyle çelişkili olduğu kuşkusuna kapılmamak gerekir. Çünkü Kur'an-ı Kerim, İslam öğretilerinin bir bölümünü teşkil eden şeriat kanunlarının ve hükümlerinin genel hatlarını açıklamıştır. Bu kanunların ayrıntılarının bilinmesi (örneğin: Namaz, Oruç, alış-veriş ve diğer ibadetler ve muameleler) Sünnete yani Ehl-i Beyt'in hadisine müracaat etmeye bağlıdır.
İslam'ın ahlaki ve itikadi öğretiler bölümü ise, anlamları ve ayrıntıları bütün halk için anlaşılır bir düzeyde olmasına rağmen yine de anlamlarını idrak etmede Ehl-i Beytin metodunu izlemek gerekir. Kur'an'ın her ayetini alışkanlık haline getirdiğimiz kendi görüşümüzle değil Kur'an'ın diğer ayetleriyle açıklayıp tefsir etmek gerekir. Hz. Ali (a.s) bu hususta şöyle buyuruyor: "Kur'an'ın bir kısmı, bir kısmıyla konuşur (anlamını düşündürür); bir kısmı diğer bir kısmına tanıklık eder."[106]
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ın bir kısmı, bir kısmını doğrular." [107]
Ve yine şöyle buyurmuştur: "Kim Kur'an-ı kendi meyline ve reyine göre tefsir ederse ateşte kendisi için yer hazırlamıştır."[108]
Kur'an'ın Kur'an'la tefsirine açık ve kolay bir örnek; "Allah-u Teâla Lut kavminin nasıl azaplandırıldığını anlatırken bir ayette "Onlar için kötü yağmur gönderdik"[109] buyurmakta. Diğer bir ayet-i kerimede de "kötü yağmur" yerine "Onlar için taş yağdırdık"[110] buyuruyor. İkinci ayeti birinci ayetle birlikte değerlendirirsek kötü yağmurun gök taşları olduğu ortaya çıkar.
Ehl-i Beyt'ten sahabenin ve tabiinin müfessirlerinden elimize ulaşan rivayetleri araştıracak olan birisi, Kur'an'ı Kur'an ile tefsir etmenin sadece Ehl-i Beyt'e has bir metot olduğunda şüphe etmez.