Islam'da Şia
 
İslam’da Şia

Muhammed Hüseyin Tabatabai

( Allah Ondan Razı Olsun)

TAKDİM

Elinizde bulunan "İslam'da Şia" adıyla yayınlanan bu kitap, Batı dünyasına Şia mezhebini (Teşeyyü mezhebini) tanıtmak için yapılmış olan araştırma ve tahkikin bir bölümünü oluşturuyor. Batılı düşünürler geçtiğimiz asırda, İslam'ın değişik boyutlarında ve İslam medeniyeti hakkında araştırma yapmışlardı; ama yayınladıkları eserlerin çoğunun bağnazlık ve ard niyetten kaynaklandığı ve araştırmalarında İslam'ı tahrif etme amacını güttükleri gözlenmektedir.
Avrupalı -sözde- bu araştırmacı düşünürlerin İslam hakkında yaptıkları incelemelerde yararlandıkları kaynaklar Ehli Sünnet mezhebinin menba kitaplarıdır. Kur'an, hadis, sire-i nebevi, fıkıh ve kelamdan söz ettiklerinde görüşleri genellikle Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinin görüşleriyle bağdaşmaktadır. Gerçi onların bu konulardaki görüşlerinin çoğunu da garazlı ve kasıtlı olarak tahrif ederek aktarmışlardır.
Batılı dillerde yayımlanan eserlerde Şia mezhebi fer'i bir fırka olarak tanıtılmış, toplumsal ve siyasi bir takım çekişmeler sonucu ortaya çıktığı iddia edilmiş ve Teşeyyü mezhebinin ortaya çıkmasının dini sebeplerine fazla deyinilmemiştir. Şia mezhebi hakkında yaptıkları araştırmaların da büyük bir bölümünü İsmailiyye fırkası üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Hatta "İsna Aşeriyye" (On İki İmam Şiası) mezhebi, İsmailiyye fırkasına verilen önem kadar dikkate alınmamıştır.
Şayet, Batı dünyasının tarihî geçmişi, Şia'yı İsmailiyye ile sınırlamaya neden olmuştur. Batı şimdiye kadar iki defa İslam'la iç içe olmuş ve müstakim olarak temasta bulunmuş; Endülüs (İspanya) ve Sakliye (Sisil) de Araplarla, Doğu Avrupa'da Türklerle, her ikisinde de Ehl-i Sünnet İslamı'yla iç içe olmuşlardır. Şia mezhebiyle irtibat ve ilişkileri ancak, haçlı savaşlarından Filistin'de bulunan İsmailiyye fırkasıyla ve Endülüs merkezinde bazı yerlerde kısa ve sınırlı olmuştur.
Batı dünyası yeni çağdan önce Teşeyyü alemiyle, bilhassa Şii İran'la hiç irtibatta (temasta) bulunmamıştır; İran kültürüyle de ilk defa Hindistan'da tanışmıştır.
Her halükarda bu faktörler ve şayet batılıların akli yönünün ağırlıkta olduğu İslami öğretileri tahkir etmek için çaba harcamalarındandır ki, Teşeyyü mezhebi İslam tarihinde sahip olduğu gerçek çehresiyle ve günümüzde kendisine tabi olan milyonlarca Fars, Arap, Pakistanlı ve Hindistanlının bulunduğu bölgeler dışında gerektiği gibi tanınmamıştır. Batı dünyasında müsteşriklerin, Teşeyyü mezhebini İslam'da ortaya çıkmış bir bidat olarak nitelendirdikleri görüşü yaygındı. Hatta bazıları Teşeyyü mezhebinin asırlar sonra İslam düşmanları tarafından icad edildiğini zannediyorlar. Şia hakkında yapılmış veya Şia mezhebinden de söz eden bir kaç meşhur kitaba bakmak bu sözlerimizin doğruluğunu isbat etmeye yeter.
Bu alanda ve Batı dünyasında dinler hakkında yapılan araştırmalara tedrici olarak hakim olan bilhassa Anglo Sakson ülkelerinde yeni düşünce tarzına ve fikri akıma dikkat edildiğinde Teşeyyü mezhebi hakkında köklü araştırma ve tahkikin zarureti gün geçtikçe daha fazla hissediliyor.
Birinci dünya savaşından önce Amerika'da, daha sonra İngiltere'de şu gerçeğe vardılar ki bir dini tanımanın ve tanıtmanın en iyi yolu o dine mensup bir kişinin aracılığıyla olmalı ve sadece yüzeysel bir tanıtım özellikle de, dine inancı olmayan veya üzerinde araştırma yaptığı dini önceden kabullenmeyen bir kimse tarafından olursa asla yeterli olmayacaktır.
Bu gerçeğin ortaya çıkması ve batılı düşünürlerin bilhassa genç neslin, Amerika ve Avrupa'da Hrıstiyanlığın tazif edilmesi, Materyalizmin yaygınlaşıp hakim olmasıyla meydana gelen fikri boşluğu gidermek için doğulu dinlerden yararlanma gereksiniminin gün geçtikçe çoğalması, tedricen Amerika'da dinler hakkında köklü bir inceleme yapmak için araştırma merkezlerinin kurulmasına neden olmuştur. İmkan dahilinde bu dinleri iyi anlayabilmek için onların bilim adamlarından ve kaynaklarından yararlanıyorlar; bu araştırmalarda özellikle İslam, bilhassa Teşeyyü mezhebi göz ardı edilemezdi tabii.
Bu dalda ilk olarak araştırma yapan ve ün kazanan Colgate üniversitesi üstatlarından bilim adamı Profesör Kenneth Morgan, ömrünün bir bölümünü doğuda, doğulu dinlerin hepsinin büyük alimleri ve düşünürleriyle devamlı diyalog halinde görüşmelerle geçirmiştir.
Bu bilim adamı derlediği "İslam Doğru Yol" adlı kitap ile İslam aleminde şöhret kazanmıştır. Bu kitap İslam alimleri tarafından yazılmış, Üstad Mahmut Şahabi de o kitabın "Teşeyyü Mezhebi" bölümünü kaleme almıştır.
Yıllar önce Colgate Üniversitesi'nde, dünyadaki dinlerin düşünür ve temsilcilerini bir araya toplayabilmek için, dinleri araştırma merkezi kurmuştur ve kendisi de şimdi bu merkezin yöneticisi olup bir grup başarılı öğrenciyi dinlerin tarihi hususunda yönlendirmektedir.
Profesör Morgan, Doğulu dinlerin temel kaynaklarını basıp, daima bu dinleri gerçek taraftarları açısından Batılılara tanıtmaya çalışmıştır.
Sekiz yıl önce ilk defa bu merkezi ziyarete gittiğimde, Şiilik hakkında asıl kaynak kitapların yetersizliği konusu dile getirildi. Tabii ki Sorbon Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Profesör Hanri Korbon, Şii tefekkürünü tanıtmada değerli çalışmalar yapmıştır Profesör Hanri'nin eserleri Fransızca olup, çok derin bir şekilde kaleme alınmıştır ve ayrıca bu eserler irfan ve hikmet boyutlu olduğundan dinin diğer genel boyutlarını konu etmemiştir. İngilizce yazılmış olan diğer iki üç kitap ve broşür ise, genelde Şiiliği yok etmek veya reddetmek için ömrünü tüketmiş birkaç Mesih tebliğcilerinin kendi yorumlarıyla yaratmış oldukları düşünceleri ihtiva etmiştir.
Tesadüfen iki yıl kadar önce 1964 yılı yaz mevsiminde Profesör Morgan İran'a geldi. Bu sırada ben değerli üstadım Allame Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabai'nin huzurunda öğrencilik yapıyordum. Haftada birkaç defa üstadımın evine gidip sonsuz ilim harmanından gücüm yettiği kadar ve kavrayabileceğim miktarda başak deriyordum. Bir gün Profesör Morgan ile beraber Allame Tabatabai'nin yanına gittik. Profesör Morgan, Allame Tabatabai'yi gördüğü andan itibaren onun maneviyat ve ruhaniyetine aşık oldu. Bu Amerikalı üstat, ilim ve hikmetin düşünce aşamasından geçip, amel merhalesine varan ve tüm söylediklerini tadan birinin karşısında olduğunu hemen anladı. Allame Tabatabai'nin evinden dönüp dar ve topraklı ve aynı zamanda maneviyatla dolup taşan sokaklardan geçtiğimizde Batılılar için Allame Tabatabai'nin benim yardımımla Şiilik hakkında bir kitap yazması önerildi. Çok geçmeden bu işin programı belirlendi. Allame Tabatabai iki üç sene zarfında biri "İslam'da Şiilik" ve diğeri "Şia Açısından Kur'an" olmak üzere iki değerli kitap yazdı ve böylece İslami ilimler doğrultusundaki hizmetlerini daha da artırdı.
Bu kitabın metnini (İslam'da Şiilik) iki yıl önce İngilizce'ye çevirdim ve bir süre de Amerika'da üniversite çapında ders olarak okutuldu. Öğrencilerin doğrudan doğruya büyük bir İslam aliminin kendi kalemiyle yazmış olduğu bu eseri iyi bir şekilde kavradıkları görülüp değerlendirildikten sonra, son aşamaları da kitap halinde yayınlanmaya hazır bir hale geldi.
Bu dizi kitapların Kur'an hakkında olan ikinci cildi de tercüme edilmektedir. Üçüncü cilt ise Şia'yı dünya çapında tanıtmaya yöneliktir. Bu da gerçekten Batı dünyasında boşluğu hissedilen ve gizli bir hazine niteliğini taşıyan Şia imamlarının bazı sözlerinin çevirisini ihtiva edecektir.
Buna göre "İslam'da Şiilik" kitabı, yepyeni bir araştırma olup daha yeni bir hedef peşindedir. Bu kitap, Şiiliği ve onun muhtelif boyutlarını İslami ve Şii düşünce alemi hakkında malumatı olmayıp, İslam'ın bu önemli bölümüne genel bir şekilde bakmak isteyen kimselere tanıtma amacını gütmektedir.
Allame Tabatabai, Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat'e hiçbir ihanette bulunmadan, aynı zamanda Şiiliğin asaletini savunarak ve Şiiliğin ortaya çıkma nedenini açıklayarak bu kitabın hedefini takip etmişlerdir. Teşeyyü ve Tesennün arasında hiçbir sorun ve tefrika çıkarmamaya bütün çabalarını sarf ederek, Şiilikteki imametin İslam'ın asıl bir boyutu olduğunu sergilemeye çalışmışlardır. Hatta Allame bu kitabında Şiiliğin asaletini savunarak, İslam'ın iki asıl bölümü olan Şiilik ve Sünnilik arasındaki diyalogu daha bir kolaylaştırmıştır. Çünkü, Şiilik ve Sünnilik arasındaki gerçek yaklaşım ancak ve ancak her iki tarafın asalet ve asilliğini korumakla mümkün olacaktır...
Batılı araştırmacılar ve ilim hayranlarına yönelik olarak yazılmış olan bu kitap, İranlılar için de büyük bir önem taşıdığından Farsça olarak da basıldı. Bu kitabın kendi dalında eşsiz bir eser olduğu söylenebilir.
Allame Tabatabai, açık bir dil ve kolay bir üslupla takriben Şia'nın bütün tarih, hikmet, irfan vb. boyutlarını, İslami ve Şii öğretilerin en önemli hakikatını bu özet kitapta açıklamışlardır.
Bu kitabı mütalaa eden birisi, Şii düşünce temellerini iyice kavrayabilir ve kendi araştırma ve tahkiki yolundaki zorlukları aşabilmesi için bir takım anahtar niteliği taşıyan konuları elde edebilir. Hakikatte bu nefis eser, Şianın manevi aleminden haberdar olmayan kişilerin bu manevi aleme adım atması için kılavuz olup, bu emin kılavuza dayanarak yolunu kaybetmeyeceğine ve hatta sağlam ipe sarılarak nihai hedefine varacağına emin olabilir.
Ancak ve ancak gerçek bir üstadın kaleminden akabilecek olan Şiiliğin ilim öğretilerinin tüm aşamaları, bunların tarihçesi, fıkıh ve şeriat hatta en ince manevi gerçekler kolay bir şekilde bu kitabın ihtivasını gerçekleştirmiştir. Her yönlü ve kolay üsluplu böyle bir kitaba her zamandan daha çok ihtiyaç duyulurken, şimdiye kadar böyle bir kitap topluma sunulmamıştır. Bu boşluğu sadece Allame Tabatabai'nin her yönlü düşüncesi ve usta kalemi doldurabilirdi.

ALLAME TABATABA'İNİN KISACA BİYOGRAFİSİ

Allame Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabai, ilim sahibi bir soydan dünyaya gelmiş ve onun on dördüncü büyük babasından itibaren kendi babasına kadar hepsi Tebriz'in meşhur alim ve bilginlerindendir. Allame 1321 H. Kameri (1282 H. Şemsi) yılının sonunda Tebriz'de dünyaya geldi ve ilk tahsilini kendi doğum yerinde yaptı.
İlmin bu ilk aşamasını geride bıraktıktan sonra 1304 H. Şemsi yılında Necef-i Eşref'e gidip Şiiliğin bu büyük merkezinde on yıl tahsil ederek, İslami ilimlerin muhtelif dallarında kendi bilgisini tamamladı. Fıkıh ve Fıkıh Usulü derslerini Naini ve Kompani gibi meşhur üstatlardan ders aldı. Felsefe'yi Cilve ve Ağa Ali Müderris'in öğrencilerinden olan Seyyid Hüseyin Badkubi'den, Riyaziyatı (Matematiği) Seyyid Ebu'l Kasım Hansari'den, Ahlak'ı ise ameli hikmet ve irfanda büyük bir makama sahip olan Hacı Mirza Ali Kazi'den öğrendi. Daha sonra 1314 H. Şemsi yılında kendi doğum yerine döndü.
Allame Tabatabai sadece fıkıh dalında değil hatta sarf, nahiv, Arap edebiyatı, fıkıh ve usul'ün yanı sıra Eklidus'un "Usul"ünden Betlemyos'un Mecesetasına kadar eski matematik usulleri hakkında ayrıca felsefe, kelam, irfan ve tefsir dalında da ihtisas sahibi olacak derecede derin bir şekilde tahsil gördü.
Allame Tabatabai bazı siyasi olaylar sonucu ortaya çıkan ve kötü sonuçlar bırakan ikinci dünya savaşından sonra doğum yerini terk edip Kum şehrine giderek, 1325 H. yılından itibaren oraya yerleşti. Hiçbir şeye ses-seda çıkarmadan tefsir ve felsefe dalında ders toplantıları düzenledi. Tahran'a da sık sık gitmekle felsefe ve İslami öğretilere ilgi duyan kimselerle irtibata geçti. Din ve felsefe muhalifleriyle çekinmeden tartışarak doğru yoldan sapan nicelerini akıl ve mantık yolundan girerek onları dini ve felsefi konular hakkında aydınlattı. Son yirmi küsür yıl zarfında ise hem alimler arasında ve hem de Batıda tahsil görmüş aydın kişiler arasında nefis ve değerli bir eser geride bıraktı. Yıllar yılı her sonbahar mevsiminde Allame Tabatabai Üstat Hanri Korbon ve bir grup alim ve bilgin kişilerle toplantı düzenler ve bu toplantılardan din ve felsefe hakkındaki çok önemli konular, ayrıca günümüz dünyasının manevi boyutlu ve hakikat peşinde olan şahısların karşısına diktiği konular gündeme getirilirdi. Bu toplantılar çok önemli ve olumlu sonuçlar yaratmıştı. Şüphesiz bu gibi yüksek düzeyde ve geniş ufuklu toplantılar günümüz İslam aleminde benzersizdir. Hatta İslam ve Mesihiyet arasındaki asıl fikri ve manevi irtibat orta çağ döneminde kesildikten sonra, İslam alemiyle Batı dünyası arasında böyle bir toplantı tertip edilmemiştir. Böylece Allame Tabatabai sadece Tebriz'de değil Tahran'da ve İran'ın diğer ilmi havzalarında da meşhur oldu.
Allame Tabatabai'nin büyük hizmet ve himmetiyle Kum şehrinin ilmi havzalarında akli ilimler ve ayrıca Kur'an-ı Kerim tefsiri ihya oldu. Allame, tedricen felsefenin temeli sayılan "Şifa" ve "Esfar" gibi kitapları tedris etmekle bu ilim dalını da ilmi medreselerde sabit (imal edilmiş) kıldı. Allame'nin yüce şahsiyeti, güzel sıfatlara sahip olması ve talebelerine karşı güzel davranışı gün geçtikçe felsefeye ilgi duyan ve kabiliyetli öğrencilerin Allamenin dersine akın etmesine neden oldu. Öyle ki son yıllarda felsefe dersinde yüzlerce öğrencisi vardı. Yirmi küsür yıl zarfında niceleri Allamenin kılavuzluğu ve dersi sayesinde felsefe dalında ihtisas sahibi oldular ve bunlardan bir grubu şimdi felsefe üstatlarındandır.
Allame Tabatabai'nin birçok talebeleri eğitmekle ve felsefi kitaplar neşretmekle felsefeye yapmış olduğu hizmetten daha da önemlisi, öğrencilerinin ahlaki terbiyesine ve nefis tezkiyesine göstermiş olduğu titizliktir. Allame, hakikatte ilim ve ahlakı beraberce öğrenip yaymak isteyen şahısları terbiye etmek için yepyeni bir mektep tesis ederek çok değerli fertler topluma kazandırmış ve sürekli olarak da öğrenim ve tezkiyenin bir arada sürdürülmesinin gerekli olduğunu vurgulamıştır.

ALLAME TABATABAİ'NİN ESERLERİ

1- El-Mizan Tefsiri: Allamenin Arapça yazmış olduğu yirmi ciltlik çok nefis bir Kur'an tefsiridir.
2- Realizm felsefesi usulü: Ayetullah Şehit Murtaza Mutahhari'nin haşiyesiyle (dipnotlu açıklamalarıyla) beş cilt olarak yayımlanmıştır.
3- Sadruddin-i Şirazi'nin "ESFAR"ına haşiye: Allame Tabatabai'nin nezaretinde yayınlanmakta olan Esfar'ın yeni baskısına yazılmış ve şimdiye kadar altı cildi yayınlanmıştır.
4- Üstad Korbon ile söyleşiler: İki ciltten ibaret olup birinci cildi "Mekteb-i Teşeyyü" dergisinin yıllık sayısında (1339 Hicri) yayınlanmış ve ikinci cildi de basıma hazır durumdadır.
5- İslami Hükümet hakkında risale: Farsça, Arapça ve Almanca olarak basılmıştır.
6- Haşiye-i Kifaye.
7- Risale der Kuvve ve Fiil
8- Risale der İsbat-ı Zat
9- Risale der Sıfat
10- Risale der Ef'al
11- Risale der Vesait
12- El-İnsan Gabl-ed Dünya
13- El-İnsan fid-Dünya
14- El-İnsan be'd-ed Dünya
15- Risale der Nübüvvet
16- Risale der Velayet
17- Risale der Müştakkat
18- Risale der Burhan
19- Risale der Müğalata
20- Risale der Tahlil
21- Risale der Terkib
22- Risale der İtibarat
23- Risale der Nübüvvet ve Menamat
24- Manzume der Resm-i Hatt-ı Nestalik
25- Aliyyün vel Felsefet-ül İlahiyye
26- Kur'an der İslam (İslam'da Kur'an adıyla Türkçe'ye kazandırılmıştır.)
27- Şia der İslam (Elinizde bulunan kitap).
Bunların yanı sıra Allame Tabatabai'nin "Mekteb-i Teşeyyü", "İslam Mektebinden Dersler" ve "Kitap Kılavuzu" gibi dergilerde birçok makaleleri de yayınlanmıştır.
Allame Tabatabai'nin en önemli eseri kesinlikle "el-Mizan Tefsiri"dir. Bu kitap yirmi ciltten oluşmuş ve Kur'an-ı Kerim'in hepsinin tefsirini ihtiva etmektedir. Bu nefis eser, çağımızın en büyük tefsirlerindendir. Eski büyük tefsirlerin kendi zamanlarındaki Kur'an anlayışına yönelik ilim ve felsefeyi gözönünde bulundurarak yapmış oldukları hizmeti günümüz nesli için de bu tefsir ifa etmektedir. Ayrıca Allame tefsir hususunda hadis nassına dayalı yeni bir yöntem seçmiştir. Yani Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini diğer ayetleriyle tefsir etmiştir.
Allame Tabatabai olanca metanetiyle hiçbir kargaşalığa kapılmadan, zahiri süse püse aldırmadan sade ve mütevazi yaşamını ilme, dine hizmet etmekle, öğrencilerini terbiye etmekle ve değer biçilmez kitaplar telif etmekle sürdürmüştür.
Elinizde bulunan bu kitap, hiç şüphesiz Allame Tabatabai'yi ilk olarak yeni bir İranlı tabakasına ve aynı şekilde, İslam'ı ve İran'ı tanımaya ilgi duyan Batılılara tanıtıp kazandırdı. Tabii ki Allameyi İran'ın ilmi mahfillerine tanıtmaya hiç gerek yoktur ve eğer bu kitabın okuyucularını bu ilmi kesim teşkil etmiş olsaydı böyle bariz bir şahsiyeti tanıtmak için bu naçiz satırları yazmaya kendime cüret veremezdim. Ancak niceleri de bu kitabı okumakla bu büyük üstadın eserleriyle ilk olarak tanışacağından ayrıca yıllar yılı Allamenin huzurunda öğrencilik yapmak tevfikini bulduğumdan ve de bu kitabın İngilizce'ye çevirisi de görev olarak bana verildiğinden dolayı Allamenin hakkında bu bir kaç satırı yazmayı, hakeza çağımızın ilim ve felsefe sütunlarından olan Allameyi tanıtmayı kendime vazife bildim.
Tabii ki Allamenin yüce şahsiyetini tanıtmak için kalem yetersiz ve söz ise onun kemal, fazilet ve ruhani makamını tasvir etmede kasirdir (yetersiz). Bu sayfalar yıllar boyu huzur ve sükunetle İslam ve İran toplumuna temel hizmetlerde bulunmuş denizden bir damladır. Allamenin kendisi hakikata kavuşma mertebesine vardığından dolayı aynen kendi etrafını aydınlatan bir meşale gibi öğrencilerinin ve uzaktan yakından kendi eserlerine ilgi duyan okuyucularının yoluna ışık tutmuş, onların düşünce ve manevi hayatlarına ruh, yön ve mana bahşetmiştir.

Seyyid Hüseyin Nasr

Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla

"İslam'da Şia" adıyla yayınlanan bu kitap, iki büyük İslam mezhebinden (Şia ve Ehl-i Sünnet) biri olan Şia mezhebinin gerçek hüviyetini ortaya koymaktadır.
Bu konu üç bölüm ve başlık altında ele alınıp incelenecektir:
1- Şia'nın doğuşu ve ilerlemesi.
2- Şia'nın dini düşünce metodu.
3- Şia açısından İslami öğretiler.

GİRİŞ DİN

Şüphesiz, insan fertlerinden her biri yaşantısında diğer insanlara özenerek, toplumsal çevrede ve toplu yaşamada, birbiriyle ilişkili bir takım işler yapmaktadır; insanın sergilemiş olduğu yeme, içme, uyuma, konuşma, duyma, oturma, yürüme, davranış vb. bütün hareketleri, zahirde farklı şeyler olmalarına rağmen, birbirleriyle tamamen ilişkili şeylerdir; her iş her yerde ve biri diğerinin peşi sıra yapılamaz. Kuşkusuz yapılan işlemlerde bir hesap, bir düzen vardır.
O halde insanın hayatı boyunca yaptığı işler, herhangi bir düzene tabi olup, ondan ayrılmazlar. Gerçekte bütün bu işler belirli bir noktadan kaynaklanmaktadır. O da insanın mutlu bir yaşantıya sahip olup, mümkün olduğu kadar kendi istek ve arzularına erişme düşüncesidir. Diğer bir deyişle; kendi varlığını korumak, baki ve ebedi olmak için gerekli bütün ihtiyaçları giderme isteğidir.
Bu nedenle insan, yaşantısında belirli bir yolu seçip işlerini kendisinin yasalaştırdığı ve hoşlandığı, yahutta başkalarından algılayıp benimsediği sistem ve kurallara uygun bir biçimde yapar, yakıştırır; yaşantısında gerekli olan her şeyi elde etmek için çalışır, çünkü bunları kazanma gereğini, yaşam kurallarından biri olarak bilmektedir. Tatma organının zevk alması, susuzluk ve açlığı gidermek amacıyla su içip, yemek yer. Çünkü bu ihtiyaçların giderilmesini saadetli varlığının bekası için zaruri bilmektedir. İnsanın yaptığı diğer işlerinin de temel amacı, söz konusu kurala yöneliktir.
İnsan hayatına hakim olan kural ve yasalar, insanın bağlı olduğu temel bir inanç üzerine kuruludur. Bu temel inanç, insanın da bir parçası olduğu evren hakkında ki düşüncesi ve onun hakikatıyla ilgili yargısıdır. İnsanların farklı dünya görüşleri incelenirse bu konu açıklığa kavuşur. Varlığı sadece gözle görülür maddi dünya, insanı da -hayatın verilmesiyle var olan ve ölümle son bulan- maddi bir varlık olarak değerlendirenlerin yaşantılarında izledikleri yol, maddi ihtiyaçları karşılamak ve böylece dünyevi keyiflerini temin etmektir. Bu tip insanların tüm çabaları, doğal etken ve koşulları kendi çıkarlarına uygun bir hale getirmektir. Tabiatı üstün bir güç sahibinin yarattığına, O'nun dünyayı bilhassa insanı yaratıp çeşitli nimetleriyle rızıklan-dırdığına inanan bütün puta tapan toplulukların yaşantı-larındaki izledikleri program, Allah'ın hoşnutluğunu kazanıp O'nu gazaplandıracak şeylerden kaçınmaktır. Çünkü Allah'ın hoşnutluğunu kazandıkları takdirde, Allah nimetlerini çoğaltacak ve sürekli bağışta bulunacak; Allah'ı gazaplandırdıkları takdirde ise, verdiği nimetleri onlardan geri alacaktır. Ancak, yüce Allah'a inanmanın yanı sıra, insan için ebedi bir hayat bulunduğuna inanan, onu yaptığı bütün kötü ve iyi işlerinin sorumlusu bilen, sonuç olarakta sorgu ve mükafat -yani kıyamet- gününün var olduğunu kanıtlayan Mecusi, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman topluluklar, yaşantılarında bu inançlarının gözetileceği, dünya ve ahiret mutluluklarını sağlayabilecek bir yolu seçmek ve izlemek isterler. Varlık dünyası ve insanla ilgili yapılan bu değerlendirme ve inanç ve bu doğrultuda hayatta amel edilen yasaların tümüne "DİN" denir. Eğer bir dinde bölünmeler ve fırkalar meydana gelirse, her bir fırkaya "Mezhep" denir. Örneğin; İslam dininde Ehl-i Sünnet ve Şia mezhepleri, Hıristiyanlıkta ise Melekan ve Nesturi mezhepleri gibi.
O halde insan (Allah'a inancı olmasa bile) bir dine, yani ideolojik temeller üzerine kurulu yaşam programına muhtaçtır ve hiçbir zaman ondan müstağni değildir. Öyleyse din, hiçbir zaman insandan ayrılmayan yaşam kurallarıdır.
Kur'an-ı Kerim'in açıklamasına göre beşer, hiçbir zaman Allah'ın kendisine açık bırakmış olduğu ve izlendiği taktirde Allah'a ulaşılan yol olan dinden kaçamaz. Fakat hak din olan İslam'ı kabul edenler, doğrudan Allah yolunda gidenlerdir. Hak dini kabul etmeyenlerse O'nun yolunu eğri bir hale getirmek ve onu yanlış olarak seçen kimselerdir.[1]

İSLAM

İslam kelimesinin lügat anlamı, boyun eğmek ve teslim olmaktır. Kur'an-ı Kerim'in davet ettiği dine, İslam adını vermesi; onun genel programının insanı alemlerin Rabbi'ne teslim etmesi amacını taşıyor olmasından kaynaklanmaktadır.[2]
İnsan bu teslim sayesinde, Allah'tan başkasına tapmaz; O'ndan başkasına kulluk ve itaat etmez. Kur'an-ı Kerim bu dine İslam ve ona uyanlara Müslüman adını veren ilk şah-sın Hz. İbrahim'in (a.s) olduğunu açıklamıştır.[3]


ŞİA

Lügatte "izleyici" anlamına gelen Şia kelimesi, Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) sonra hilafet makamının, onun sülalesine özgü bir hak olarak bilen, İslam öğretilerinde Ehl-i Beyt mektebini izleyen kimselere denir.[4]

1. BÖLÜM



ŞİA'NIN DOĞUŞU VE İLERLEMESİ

1- Şia'nın Doğuşu; Başlangıcı ve Niteliği.
2- Şia Azınlığının Ehl-i Sünnet Çoğunluğundan Kopması ve İhtilafın Çıkış Nedenleri.
3- İlmi Mercilik ve Hilafet Meselesi.
4- Hilafetin Kamuoyuna Sunulma Siyaseti ve Şia Görüşüne Aykırı Oluşu.
5- Hilafetin Emir-ül Müminin Hz. Ali'ye (a.s) Geçmesi ve O Hazretin Tavrı.
6- Şia'nın Hz, Ali'nin (a.s) Beş Yıllık Hilafetinden Yararlanması.
7- Hilafetin Muaviye'ye İntikal Etmesi ve Hilafetin Mirasî Saltanata Dönüştürülmesi.
8- Şia Tarihinde En Zor Günler.
9- Beni Ümeyye Saltanatının İstikrar Bulması.
10- Hicretin İkinci Asrında Şia.
11- Hicretin Üçüncü Asrında Şia.
12- Hicretin Dördüncü Asrında Şia.
13- Hicretin Beşinci Asrından Dokuzuncu Asrına Kadar Şia.
14- Hicretin On ve On Birinci Asrında Şia.
15- Hicretin On İkinci Asrından On Dördüncü Asrına Kadar Şia.

1- ŞİA'NIN DOĞUŞU, BAŞLANGICI VE NİTELİĞİ

Şia'nın başlangıç noktasını Peygamber (s.a.a) efendimizin hayatta bulunduğu dönem olarak bilmek gerekir. Şia, ilk olarak Ehl-i Beyt İmamlarının birincisi olan "Hz. Ali Şia'sı" adıyla tanındı. Yirmi üç yıl süren davetin zahir olup, ilerleme döneminde Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) dostları içinden böyle bir topluluğun kendiliğinden oluşmasını gerektiren bir çok olaylar olmuştur.[5] Örneğin:
1- Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bi'setin ilk günlerinde, Kur'an-ı Kerim'in kesin hükmüne göre[6] akrabalarını kendi dinine davette bulunmaya memur kılındığı zaman, onlara apaçık bir şekilde. "Sizlerden hanginiz davetimi ilk olarak kabul ederse, benim vasim ve vezirimdir." buyurdular. Ali (a.s), herkesten önce ayağa kalkıp İslam'ı kabul etti. Peygamber (s.a.a) Efendimiz de, imanını ve verdikleri vadeleri kabul ettiğini açıkladılar.[7]
Bir rehberin kıyam ettiği ve mücadele verdiği ilk günlerde dostlarının içerisinden birini kendi vasilik makamıyla, başkalarına tanıtması ama vücutları baştan ayağa fedakarlıkla dolup taşan kendi dostlarına tanıtmaması, yahut tanıtıp da yaşantı ve davetinin bütün aşamalarında, onu vezirlik görevlerinden alıkoyması ve bu makamın ihtiramını gözetmeyip onunla diğerleri arasında hiç fark gözetmemesi mümkün değildir.
2- Şia ve Ehli-Sünnetin Mütevatir ve Mustafiz olarak rivayet ettikleri hadislere göre Resulullah (s.a.a) apaçık bir şekilde özetle şöyle buyurmuştur:[8] "Ali (a.s), işlerinde ve sözlerinde her türlü hata ve günahtan masumdur. Söylediği sözlerin ve yaptığı işlerin hepsini İslam dinine uygun olarak yerine getirir. İslam maarifi (öğretileri) ve şeriat hakkında halkın en bilginidir."[9]
3- Hz. Ali (a.s), Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Mekke'den Medine'ye hicret edecekleri gece,[10] O'nun yatağında uyuması gibi değerli hizmetler ve şaşırtıcı fedakârlıklar yapmıştır. Bedir, Uhud, Handek ve Hayber savaşlarındaki fetihlere O'nun vasıtasıyla erişilmiştir. Eğer bu olaylardan herhangi birinde onun yardımı olmasaydı, İslam dini ve Müslümanlar düşmanların eliyle kökleri kazılıp yok olurlardı.[11]
4- Resul-i Ekrem (s.a.a) hicretin onuncu yılında son hac ziyaretinden dönerken -Cuhfe vadisinde- Gadir-i Hum olarak bilinen yerde Hz. Ali'yi (a.s) bütün halkın velisi, kendisi gibi müminlerin emiri ve mütevellisi (idare edeni) olduğunu açıklayıp halka tanıtmışlardı.[12]
Herkesin kabul ettiği[13] bu imtiyaz ve özel faziletler ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) olan sonsuz derecede muhabbet ve sevgisi[14] -ister istemez- fazilet ve hakikat aşıklarından bir grubu Hz. Ali'yi sevmeye ve ona itaat etmeye sevk etmiştir. Nitekim Peygamber efendimizin (s.a.a) Hz. Ali'ye göstermiş olduğu bu sevgi ve muhabbet, diğer bu grubu da ona karşı haset beslemeğe ve kin gütmeye itmiştir.
Buraya kadar zikredilen bütün delillerin yanı sıra, "Ali Şia'sı" ve "Ehl-i Beyt Şia'sı" isimlerine, Peygamber'in (s.a.a) birçok buyruklarında[15] rastlamak mümkündür.

2- ŞİA AZINLIĞININ EHL-İ SÜNNET ÇOĞUNLUĞUNDAN KOPMASI VE İHTİLAFIN ÇIKIŞ NEDENLERİ

Hz. Ali'nin (a.s) taraftarları ve izleyicileri, onun Hz. Peygamber (s.a.a), sahabe ve Müslümanlar yanında olan makam ve mevkisine istinaden, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) vefatlarından sonra, hilafet ve mercilik makamlarının onun uhdesine olacağına kesin gözüyle bakıyorlardı.
Zaten, Peygamber Efendimizin (s.a.a) rahatsız olduğu günlerde vuku bulan birkaç hadise[16] dışında, bütün durumlar ve vaziyetler, onların görüşünü doğruluyor ve pekiştiriyordu. Ama beklediklerinin tam aksine, Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatlarından sonra, henüz mutahhar cesetleri defin edilmemişken, Ehl-i Beyt ve sahabelerden bir kısmının defin, teçhiz ve yas hazırlığı içerisindeyken, daha sonraları çoğunluğu elde eden bir grubun çok erken davranıp Resulullah'ın Ehl-i Beyt ve yakınlarıyla istişare etmeden hatta en azından haber bile vermeksizin, Müslümanların hayrını gözetme bahanesiyle kendi başlarına halife tayin ettiklerini duydular. Böylece Ali (a.s) ve dostlarını olmuş, bitmiş bir hadiseyle karşı karşıya bıraktılar.[17] Hz. Ali (a.s) ve Abbas, Zübeyr, Selman, Ebuzer, Mikdad ve Ammar gibi taraftarları, Peygamberimizin defin merasimini bitirdikten ve bu olayla ilgili bilgi edindikten sonra seçimle olan bu hilafete ve elemanlarına tenkit makamında itirazda bulundular. Bazı toplantılar düzenlediler. Ama cevap olarak: "Müslümanların hayrı bundadır." sözünü işittiler.[18]
Evet, azınlığı çoğunluktan ayırıp koparan ve onları "Ali Şia'sı" diye topluma tanıtan neden, azınlığın bu tenkit ve eleştirileri ve karşı grubun da itiraflarıydı. Bu olayın ardından hilafet makamı, zamanın siyaseti gerekçesiyle adı geçen azınlığın bu adla tanınıp, neticede toplumun azınlık ve çoğunluk diye ikiye bölünmemesi yolunda çaba harcıyor ve bu meseleyi yakından takip ediyordu. Bunun için hilafetin ittifakla gerçekleştiği yolunda iddiada bulunuyorlar ve itiraz edenlere "Müslüman cemaatından ve biatten kaçanlar" adını takıyorlardı. Hatta bazen bunlar hakkında kötü tabirler kullanıyorlardı.[19]
Elbette Şiiler ilk günlerden beri çağın siyasetine mahkum kaldılar ve itirazda bulunmakla da hiç bir yere ulaşamadılar. Hz. Ali de İslam ve Müslümanların maslahatını gözetmesi ve yeteri kadar gücü olmadığından, kanlı kıyamlara elini uzatmadı. Ama itirazda bulunan azınlık, görüş ve inancında çoğunluğa teslim olmayıp, ilmi mercilik ve Peygamber Efendimizin (s.a.a) halifeliğini Ali'nin (a.s) özel ve mutlak (kayıtsız, şartsız) hakkı bildiler.[20] Bu yüzden ilmi ve manevi müracaatları ancak o Hazrete yakışır biliyorlar, ona davette bulunuyorlardı.[21]


3- İLMİ MERCİLİK VE HİLAFET MESELESİ


Şia, İslami öğretilerden çıkardığı sonuca göre, İslam talimatı ve dini eğitimin açıklanması,[22] daha sonra toplum içerisinde tamamen uygulanmasının, toplum için birinci derecede önem taşıdığına inanır.
Başka bir deyişle; toplumun fertleri ilk önce dünya ve insana gerçek gözle bakmalıdırlar, insani vazifelerini tanıyıp istekleriyle zıt olsa dahi yerine getirmelidirler.
İkinci derecede, din üzerine kurulu bir hükümet, toplumda gerçek İslami düzeni, halkın Allah'tan başkasına kul olmamasını, gerçek anlamıyla özgürlüğü, ferdi ve toplumsal adaletten yararlanmalarını sağlayacak bir biçimde uygulamalı ve onu korumalıdır.
Bu iki amaca ancak ismet ve ilahi masumiyete sahip kimselerin vasıtasıyla ulaşılabilir. Aksi takdirde kendilerine bırakılan görevlerde fikir sapıklığı olan ve ihanetten geri kalmayan şahıslar, fetva kaynağı yahut ilmi mercilik makamını ele geçirebilirler. Böylece tedricen İslam'ın adalet üzerine kurulu özgürlük kaynağı olan İlahi velayet, Kayser (Bizans hükümdarlarının unvanı) ve Kisra (Sasani padişahlarına verilen unvan) saltanatına dönüşür. İslam'ın yüce öğretisi diğer dinlerde olduğu gibi, egoist ve heveslerine kapılan aydınların eliyle tahrif edilebilir.
Resul-i Ekrem'in (s.a.a) tasdik ettiğine göre, yaptığı işlerin ve konuştuğu sözlerin ve izlediği yolun tamamı Kur'an-ı Kerim ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine uygun olan bir kimse varsa o da ancak Hz. Ali'dir.[23]
Kureyş kabilesinin Hz. Ali'nin (a.s) hilafetine karşı olduklarını söyleyen çoğunluk, nasıl ki zekat vermekten kaçınan cemaatle savaştılar ve onlardan zekat almaktan vazgeçmedilerse, Kureyş kabilesinin muhalefetinden korkup hakkı ezmeleri yerine, hak hilafete karşı çıkanları da hakka yönlendirmeleri, baş kaldıranları kendi yerlerine oturtmaları gerekirdi.
Evet, Şia'yı seçimle hilafeti kabul etmekten alıkoyan, daha sonra meydana gelebilecek acı olaylar; yani İslami hükümetin izleyeceği yolun fesat oluşu ve yüce dini eğitimlerin temelinin yok olma endişesiydi. Nitekim; sonra gerçekleşen olaylar da bu inancın (veya tahminin) doğru olduğunu gün geçtikçe aydınlatmaktaydı. Böylece Şiilerin akidelerine olan inançları daha fazla artıyordu. Şiiler zahirde çoğunluk içerisinde eritilmesine, parmakla sayılacak kadar azınlık olmalarına, İslam öğretisini gizlice Ehl-i Beyt'ten öğrenmeye ve kendi yollarına davet etmeye ısrarlı olmalarına rağmen İslam gücünün korunması ve ilerlemesi için aleni muhalefetten kaçınıyorlar hatta onlarla omuz omuza cihada gidiyorlar, toplumsal işlerde onlara katılıyorlardı. Hz. Ali'nin (a.s) kendisi de İslam'ın maslahatını göz önünde bulundurarak gereken yerlerde çoğunluğa yol gösteriyordu.[24]

4- HİLAFETİN KAMUOYUNA SUNULMA SİYASETİ VE ŞİA GÖRÜŞÜNE AYKIRI OLUŞU

Şia, yasaları, Allah'ın kitabı ve Resul-i Ekrem (s.a.a)'in sünnetinde belirlenen semavi İslam şeriatının hiçbir zaman değişmeyeceğine ve kıyamete kadar kendi itibarını koruyacağına inanır.[25]
Şia'ya göre İslam hükümeti, hiç bir bahane ile, İslam dinini tamamen uygulamaktan kaçınamaz. İslam hükümetinin tek görevi, zamanın maslahatını göz önünde bulundurarak şeriat sınırı çerçevesinde şura ve meşveretle bazı kararlar almasıdır. Ama siyasi amaçlar üzere gerçekleşen biat olayı ve yine Hz. Peygamber'in (s.a.a) hastalığının son günlerinde gerçekleşen kağıt ve mürekkep hadisesi, hilafetin seçimle olmasına taraftar olanların bu konuda farklı inançlar taşıdığını ortaya çıkardı. Onlara göre, Allah'ın Kitabı bir anayasa gibi korunmalı, Peygamber'in (s.a.a) açıklamaları ve sünnetleriyse değer ve itibarını kaybetmiştir, o halde İslam hükümeti siyaset icabı, onları uygulamayabilirdi. Onların bu görüşleri, sonraları sahabe hakkında naklolunan bir çok rivayetlerle de (örneğin; Sahabe müçtehittirler. Reylerinde isabet ederlerse sevap kazanırlar ve eğer hata yaparlarsa mazurdurlar) pekiştirildi.
Bunun apaçık örneği, Halifenin komutanlarından Halid b. Velid'in, Müslümanların sayılır şahıslarından olan Malik b. Nüveyre'nin evinde misafir olduğu gece gerçekleşti. Halid, Malik'i gafil avlayıp öldürdü, başını ocağa bırakıp ateşte yaktıktan sonra o geceyi Malik'in hanımıyla birlikte geçirdi. Halife ise bu utanç verici, yüz kızartıcı cinayetlerin ardından "Devletin böyle komutana ihtiyacı vardır." bahanesiyle onun hakkında şeriat hükümlerini uygulamadı.[26] Humusun Hz. Peygamber'in (s.a.a) Ehl-i Beyt ve yakınlarına verilmesinin önlenmesi de bunun diğer bir örneğidir.[27]
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.a)'in hadis-i şeriflerinin yazılması yasaklandı. Bir yerden yahut bir kimseden yazılı hadisler ele geçirilseydi onu zabtedip yakıyorlardı[28] Hadis yazma yasağı Hülefai Raşid'in zamanından Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz'in (99-102) hilafet dönemine kadar sürdü.[29]
Bu siyaset (zamanın Halifesi, Peygamberin sünnetini uygulamayabilir olması) ikinci Halifenin hilafet döneminde (13-25 h.k.) daha fazla netlik kazandı. Hilafet makamı, temettü haccı, mut'a nikahı ve ezanda "Hayye ala Hayr'il-Amel" denilmesi gibi bir takım şeriat kurallarını yasakladı.[30] Üç talakın (boşamanın) bir oturumda geçerli olması gibi, şeriatta olmayan bir takım şeyleri de yasalaştırdı.[31] Beyt'ül malın halkın arasında farklılık gözetilerek taksim edilmesi[32] ikinci halife döneminde başladı. Bu tavır sonraları Müslümanların arasında büyük ihtilafların oluşmasına ve korkunç kanlı sahnelere neden oldu. O'nun hilafeti döneminde, Muaviye Şam ilinde, Kayser ve Kisra sultanlarına uygun geleneklerle hükümet ediyordu. Halife, ona "Arab'ın Kisrası" unvanını verdiği halde, ona dokunmuyordu.
İkinci Halife yirmi üç h.k. yılında İranlı bir köle tarafından öldürüldü. Halifenin emriyle kurulan altı kişilik şuranın ekseriyet oyuyla üçüncü Halife işlerin idaresini eline aldı. O, hilafeti döneminde kendi Emevi akrabalarını halka musallat etmiş, Hicaz, Irak, Mısır ve diğer İslam ülkelerinde işleri bunlara[33] devretmişti, oysa onlar kayıtsızlık ve sorumsuzlukta kararlı oldukları için alenen zulüm etmeye, günah işlemeye ve şimdiye dek uygulanan İslam kanunlarının aksine hareket etmeye başladılar. İslam ülkelerinin dört bir yanından şikayetler sel gibi dar'ul hilafeye akmaya başladı. Halife ise, Emevi yakınlarının bilhassa Mervan b. Hakem'in etkisi altında kaldığından[34] gelen şikayetleri önemsemiyordu. Hatta bazen şikayet edenlerin takip edilmesini ve onlara sert davranılmasını emir veriyordu.[35] Kısaca, hicretin 35. yılında halk tarafından aleyhinde ayaklanmalar başladı ve bir kaç günlük süren çatışma ve musahara sonucu halife öldürüldü.
Üçüncü Halife kendi hilafeti döneminde, Emevi akrabalarından Muaviye'nin yönetiminde olan Şam hükümetini daha fazla güçlendiriyordu. Öyle ki hilafetin ağırlığı Şam'da toplanmış, Medine'de bulunan dar-ül hilafe teşkilatının dış görünümden başka bir şeyi kalmamıştı. [36]
Birinci Halife, sahabelerin çoğunluğunun seçimiyle, İkinci Halife birinci Halifenin vasiyeti üzerine, Üçüncü Halife ise, fertleri ve tüzüğü İkinci Halife tarafından belirlenen altı kişilik şuranın tayini üzerine hilafeti ele aldılar. İlk üç Halifenin yirmi beş yıl süren hilafetlerinde, işleri idare etmede izledikleri siyasetleri şuydu: İslam kanunları içtihat üzerine ve hilafet makamı tarafından teşhis edilen maslahatlara göre uygulanır. İslam öğretilerinde ise izledikleri yol, Kur'an'ın tefsir edilmeden ve araştırılmadan okunması ve Peygamber'in (s.a.a) hadisleri yazılmadan rivayet edilmesi, kulak ve ağız haddini aşmamasıydı. Yazmak, Kur'an-ı Kerim'le sınırlanmış, hadisleri yazmak yasaklanmıştı.[37]
On iki Hicri Kameri yılında sona eren "Yemame" savaşında, sahabelerden Kur'an karisi olan bir grup hafızın ölmesi üzerine, Ömer b. Hattab birinci Halifeye Kur'an'ın bir mushafa yazılması ve toplanmasını önerdi. O, kendi önerisinde şöyle diyordu: Eğer yeniden bir savaş çıkar ve geriye kalan Kur'an hamilleri ölürlerse Kur'an aramızdan kalkacaktır. Buna göre, Kur'an ayetlerini bir mushafa toplayıp yazmamız gerekir.[38] Kur'an hakkında bu kararı alırken Kur'an'ın peşi sıra gelen Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadisleri aynı tehlike ile karşı karşıya olduğu halde onları muhafaza etmeye önem vermediler. Unutulma, uydurulma, eksik ve fazla nakledilme, lafzının değil de algılanan anlamın nakledilmesi gibi tehlikelere rağmen hadisleri koruma önemsenmemekle birlikte yazılması bile yasaklanıyor ve ele geçirilen bütün hadisler yakılıyordu.
Kısa bir süre içerisinde öyle bir durum meydana geldi ki İslam'ın namaz gibi tartışılmaz apaçık meselelerinde dahi birbiriyle zıt hadisler ortaya çıktı. Bu zaman içerisinde diğer ilim dallarında da bir ilerleme olmadı. Böylece Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin açıklamalarında ilimle ilgili methetmeler ve ilimleri ilerletip yaymaya olan teşvik ve tekidler, sonuç vermeyip etkisiz kaldı. Halkın çoğunluğu, İslam'a birbirinin ardından nasip olan zaferlere ve Arap yarımadasına dört bir yandan akan hadsiz hesapsız ganimetlerin verdiği sevinç ve neşeyi yaşamaya meşgul idiler. Risalet hanedanının ve bunların en ileri geleni ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) buyurduğuna göre İslam öğretileri ve Kur'an'ın anlamları konusunda halkın en bilgini olan Hz. Ali'nin (a.s) ilimleri dikkate alınmadı. Hatta Kur'an-ı Kerim'in bir araya toplanılmasında (Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali'nin, evine kapanıp Mushafı bir araya topladığını bildikleri halde) ondan yararlanmadıkları gibi adını bile söz konusu etmediler.[39] Bu ve benzeri bir takım işler, Hz. Ali'nin (a.s) izleyicilerinin kendi inançlarına daha fazla sarılmalarına, olayların gidişatını daha uyanık izlemelerine ve günden güne çalışmalarını artırmalarına neden oldu. Hz. Ali (a.s) ise halkın umumi terbiye edilmesinden mahrum edildiği için fertleri özel olarak terbiye etmeye başlamıştı.
Bu yirmi beş yıl zarfında, bütün durumlarda ona tabi olan dört dostundan üçü (Selman-ı Farisi, Ebuzer Gaffari ve Mikdad) vefat ettiler. Ama sahabelerden bir grubu ve Hicaz, Yemen, Irak ve diğer yerlerde bulunan tabiinden kalabalık bir grup Hz. Ali'nin (a.s) destekçileri arasında yer aldılar. Üçüncü Halifenin ölümünden sonra, her bir taraftan ona yöneldiler. O'na biat edip halife olarak seçtiler.

5- HİLAFETİN HZ. ALİ'YE (A.S) GEÇMESİ VE O HAZRETİN TAVRI

Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti otuz beş h.k. senesinin sonlarına doğru başladı ve dört yıl dokuz ay kadar devam etti. Ali (a.s), hilafeti döneminde Peygamberimizin[40] olaylara bakış açısını, tavrını ve meseleleri çözmedeki metodunu örnek alarak önceki halifeler zamanında meydana gelen birçok değişmeleri eski durumuna getirdi. Liyakatsiz hükümdarları, makamlarından aldı.[41] Kısacası şöyle söyleyebiliriz: Ali'nin (a.s) gerçekleştirdiği, birçok zorlukları içeren, bir kıyam ve inkılap idi. Ali (a.s), hilafetinin ilk gününde halka yaptığı konuşmasında şöyle buyurdu:
"Haberiniz olsun, belanız döndü-dolaştı gene gelip çattı, tıpkı Allah'ın Peygamberini gönderdiği gün gibi. İyice alt ve üst olmalısınız. Arkada kalan fazilet sahipleri öne düşmelidirler. Zorla öne düşenler geri kalmalıdırlar. (Hak ve batıl vardır ve her birinin de ehli vardır, insan hakka itaat etmelidir) Batılın çoğunluğu oluşturması yeni bir şey değildir. Hak az olmasıyla beraber bazen öne geçer, ilerler ama insana sırt çeviren şeylerin bir daha ona yönelmesi pek nadir olur." [42]
Ali (a.s), inkılap ve kıyam hüviyetini taşıyan hareketini sürdürüyordu. Bu kıyamda da bütün inkılap nitelikli hareketlerde olduğu gibi, menfaatleri tehlikeye düşen muhalif unsurlar, her köşe ve bucaktan muhalefet ederek, Üçüncü Halifenin kanını gütme bahanesiyle, Ali'nin (a.s) hilafet dönemini kapsayan kanlı iç savaşlar meydana getirdiler. Şia'nın görüşüne göre bu iç savaşlara neden olanların şahsi menfaatlerinden başka bir maksatları yoktu. Üçüncü Halifenin kanını gütme davası, avam halkı aldatma aracından başka bir şey değildi. Bu olayların vuku bulmasında hatta yanlış anlaşılma bile söz konusu değildi.[43]
Cemel savaşı olarak adlandırılan ilk savaşın nedeni, İkinci Halife döneminde beytülmalın farklı bölünmesi sonucu ortaya çıkan ihtilaf ve fesattır. Ali (a.s) resmen halife olarak tanındıktan sonra, Peygamberimizin siresi gibi, beytülmalı halk arasında fark gözetmeden ve eşit olarak dağıtımını yaptılar.[44] Bu tutum, Zübeyr ve Talha'yı sert şekilde öfkelendirdi. Böylece onlar itaatsizliğe ve başkaldırıya karar verdiler ve Kabe'yi ziyaret etme bahanesiyle Medine'den Mekke'ye gittiler. Mekke'de bulunan ve Hz. Ali (a.s) ile arası iyi olmayan Ümmü-l Müminin Aişe'yi de kendilerine uydurup, Üçüncü Halifenin kan davası adına, kanlı Cemel savaşını meydana getirdiler.[45]
Halbuki Talha ve Zübeyr Üçüncü Halifenin evi sarıldığı ve öldürüldüğü an Medine'de idiler. Halife'yi savunmadılar[46] ve Halife öldürüldükten sonra, Muhacirler ve kendileri namına Ali'ye (a.s) ilk biat edenlerden idiler.[47] Ayşe de halkı üçüncü Halifenin katline teşvik edenlerdendi.[48] Üçüncü Halifenin katlini ilk kez duyduğunda ona küfürde bulunup sevinç duyduğunu belirtmişti. Aslında, Üçüncü Halifenin katline sebep olanlar, Medine'den diğer taraflara mektuplar yazarak halkı Halifeye karşı ayaklandıran sahabelerdi.
Sıffin savaşı adıyla bilinen ve bir yıl altı ay süren ikinci savaşın sebebiyse Muaviye'nin hilafete göz dikmesi ve ona olan hırsı idi. Muaviye yüz bini aşkın kişinin kanını döktüğü bu savaşı, Üçüncü Halifenin kan davası adına başlattı. Bilindiği gibi kanın bedelini alma hiç bir zaman savunma yöntemiyle gerçekleşemediğinden dolayı, Muaviye bu savaşta savunma değil de taarruzda bulunuyordu.
Yukarıda açıklandığı gibi bu savaşın unvanı, Üçüncü Halifenin kan davasıydı. Halbuki Üçüncü Halife, hayatının son günlerinde çıkan karışıklığa son vermek amacıyla Muaviye'den yardım dileğinde bulunmuştu. Muaviye de bir orduyla Şam'dan Medine'ye doğru hareket etti. Yolda kasıtlı olarak o kadar gecikti ki Halife öldürüldü. O zaman Şam'a dönüp Halifenin kan davası adına kıyam etti.[49]
Ve hakeza Hz. Ali (a.s) şehit olup Muaviye hilafeti ele geçirdikten sonra, Halifenin kanını ve onu öldürenleri takip etmeyi unuttu.
Sıffin savaşından sonra Nehrevan savaşı başladı. Bu savaş, içlerinde sahabelerin de bulunduğu bir kısım halkın, Muaviye'nin Sıffin savaşındaki kışkırtmaları sonucu oluşan ayaklanmalardı. Bunlar, İslam beldelerinde karışıklık çıkarmaya ve emniyetsizlik yaratmaya başladılar. Nerede Ali'nin (a.s) taraftarlarını bulurlarsa öldürüyorlar, hatta hamile kadınların rahimlerini parçalayarak ceninleri çıkarıp başlarını kesiyorlardı.[50]
Ali (a.s) bu kargaşalığa da son verdi. Ama kısa bir müddet sonra Kufe camiinde namaz halindeyken haricilerden birisinin eliyle şehit edildi.

6- ŞİA'NIN HZ. ALİ'NİN BEŞ YILLIK HİLAFETİNDEN YARARLANMASI

Ali (a.s) dört yıl ve dokuz aylık hilafeti süresinde İslam ülkesinin karışık durumunu tamamen ilk önceki durumuna getiremedi. Ama üç temel açıdan muvaffak olmayı başardı.
1- Kendi adaletli davranış ve hareketleriyle Resul-i Ekrem'in (s.a.a) çekici ahlaki çehresini, halka özellikle yeni yetişen nesile sergiledi. O, Muaviye'nin Kayseri ve Kisrai ihtişamına karşılık halkın en fakiri gibi yaşıyordu. Kendi aile, yakınları ve arkadaşlarını diğerlerine nazaran üstün tutmadı ve zengini fakire, güçlüğü zayıfa tercih etmedi.
2- O kadar yıpratıcı işler ve meşguliyetlerle birlikte halkın içerisinde kendisinden hak İslami ilimler ve İlahi öğretilerle ilgili değerli birikimler hatıra bıraktı.
Ali'nin (a.s) muhalifleri şöyle diyorlar: "O, cesaretli birisiydi siyaset adamı değil. Çünkü hilafetinin ilk döneminde muhalif unsurlarla barış yaparak, dalkavuklukla onları razı edebilirdi. Böylelikle kendi hilafetini güçlendirdikten sonra onların köklerini yok edebilirdi."
Ama bu sözü söyleyenler şu noktayı unutmuş ve görmezlikten gelmişlerdir ki Ali'nin (a.s) hilafeti, inkılap nitelikli bir hareketti ve inkılabı hareketlerin dalkavukluktan ve uyutucu görünümlere girmekten uzak kalmaları gerekir. Bu hadisenin benzeri, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) bi'seti döneminde de gerçekleşmişti. Kafirler ve müşrikler defalarca Peygambere anlaşma teklifinde bulunmuşlar. O Hazretin, onların putlarına saldırmadığı ve hakarette bulunmadığı takdirde, onların da Peygamberin davetine karışmayacakları önerisinde bulunmuşlardı. Peygamber ise, o zor günlerde düşmanlarla uzlaşarak kendi mevkisini güçlendirip daha sonra onlara muhalefet etme olasılığı varken bunu yapmadı. Esasen İslami davet, bir hakkı diriltmek uğruna ayrı bir hakkın ayaklanmasına yahut bir batılın başka bir batılla ortadan kaldırılmasına asla izin vermez. Bu hususla ilgili Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet vardır.[51]
Ayrıca Ali'nin (a.s) muhalifleri zafere ulaşmak ve hedeflerine varmak uğruna hiçbir cinayeti işlemekten, İslam'ın istisnasız bütün kanunlarını apaçık çiğnemekten çekinmiyorlardı. Üstelik işledikleri günah ve lekeleri, sahabi ve müçtehittirler adıyla örtbas ediyor, kendilerini temize çıkarıyorlardı. Ama Ali (a.s) her zaman için İslam kanunlarına bağlıydı.
Hz. Ali'den (a.s) akli, dini ve toplumsal ilim dallarında on bir bine yaklaşık kısa sözler kaydedilmiştir.[52] İslam öğretilerini[53] konuşmalarında çok sade ifadeyle ve en edebi üslupla açıklamıştır.[54] O, Arap diline düstur çıkaran ve Arap edebiyatının temelini atan kimsedir. İslam'da İlahi felsefenin derinliklerine inen[55] serbest kanıtlama ve mantıki burhanla konuşan ve o güne kadar dünya filozofları arasında dikkate alınmayan meseleleri gündeme getiren ilk kimsedir. O bu hususu o kadar önemsiyordu ki hatta savaş esnasında dahi ilmi bahisler yapıyordu.[56]
3- İslam bilginlerinden ve dini kişilerden bir çoğunu eğitti.[57] Onlar arasında ariflerce irfan kaynakları olarak tanınan, Üveys-i Kareni, Kumeyl b. Ziyad, Meysem-i Tammar ve Reşid Hicri gibi zahid ve marifet ehlinden bir kısmı bulunmaktadır. Ayrı bir grupsa, fıkıh, kelam, tefsir, kıraat vb. ilimlerin ilk kaynağı olanlardır.

7- HİLAFETİN MUAVİYE'YE İNTİKAL ETMESİ VE MİRASİ SALTANATA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ

Hz. Ali (a.s) şehit edildikten sonra o hazretin vasiyeti ve halkın biat etmesi üzerine İmamiyye Şiası nezdinde ikinci imam olarak tanınan Hz. Hasan b. Ali (a.s) hilafet makamını üstlendi. Ancak Muaviye rahat oturmadı. Hilafet merkezi olan Irak'a doğru ordu çıkararak Hasan b. Ali (a.s) ile savaştı.
O, çeşitli entrikalar ve hadsiz hesapsız para yedirmelerle Hasan b. Ali'nin dostlarını ve komutanlarını tedricen kandırarak barış adına hilafeti kendisine devretmeye mecbur etti. Hasan b. Ali (a.s) de Muaviye'nin ölümünden sonra hilafetin kendisine bırakılması ve Ali Şia'sına dokunulmaması şartıyla hilafeti Muaviye'ye bıraktı.[58]
Kırk Hicri senesinde, Muaviye İslam hilafetine istila etti ve hemen sonra Irak'ta yaptığı konuşmasında halka tehditte bulunarak: "Ben sizinle namaz oruç için değil size hükmetmek için savaştım ve maksadıma da eriştim"[59] demekten ve yine "Hasan'la (a.s) olan ahdim geçersiz ve ayağımın altındadır." sözünü söylemekten çekinmedi.[60]
Muaviye bu sözüyle siyaseti dinden ayıracağını, dini kurallarda meydana gelen zararların giderilmesi yerine bütün gücünü kendi hükümetini korumak için kullanacağını belirtiyordu. Elbette böyle bir hükümet, Peygamberin halifeliğinden ziyade saltanat ve padişahlıktır. Bu yüzden huzuruna varanların bazıları onu padişahlık unvanıyla selamladılar.[61] O, halkın içerisinde kendisini halife olarak tanıtıyordu ama bazı özel toplantılarında hükümetini, sultanlık ve padişahlık olarak niteliyordu.[62] Elbette baskı üzerine kurulu saltanat verasetle sonuçlanır. Nitekim kendi maksadını gerçekleştirmiş, laubali ve az da olsa dini şahsiyeti olmayan genç oğlu Yezid'i vezir yaparak kendi yerine tayin etti[63] ve o kadar çirkin hadislere sebep oldu.
Muaviye yukarıda zikredilen açıklamasıyla kendisinden sonra Hasan'ın (a.s) hilafete ermesine izin vermeyeceğini ve bu hususta ayrı bir fikir tasarladığını belirtiyordu. Nitekim Hasan'ın (a.s) zehirle şehit ettirerek[64] yolu oğlu için açmış oldu.
Muaviye ahdi bozmakla, Ehl-i Beyt taraftarlarının rahat ve huzurlu bir ortamda yaşayamayacaklarını ve daha önce olduğu gibi dini çalışmalarının devam etmesine hiçbir zaman izin vermeyeceğini düşündürüyordu. Nitekim bu isteğini de gerçekleştirdi.[65]
Muaviye, Ehl-i Beyt'in faziletiyle ilgili hadisleri rivayet edenlerin namus, mal ve can güvenliği olmayacağını her tarafa bildirdi.[66] Halifeler ve sahabelerle ilgili methedici hadis getirenlerin yeteri kadar mükafatlandırılmasına emir verdi. Sonuçta sahabelerin methinde bir çok uydurma hadisler çıkarıldı.[67] İslam ülkelerinde minberlerde Ali'ye (a.s) küfür edilmesine emir verdi. (Bu emir Emevi halifelerinden Ömer b. Abdulaziz'in (99-101) dönemine kadar icra edildi). Muaviye mümessillerinin ve içlerinde sahabelerin de bulunduğu idarecilerinin yardımıyla, has ve seçkin Ali Şialarını öldürdü ve bazılarının başını mızraklara takıp şehirlerde gezdirdi. Rastladıkları Şiilere, Ali'den (a.s) uzak olduklarını ve ona sebbetmelerini teklif ediyorlardı. Bu tekliften çekinenler derhal katlediliyordu.[68]