İTİKADÎ ESASLAR VE DİNÎ BUYRUKLAR
 

ÜÇÜNCÜ KISIM AHLAK

Kitabın başında açıklandığı gibi; mukaddes İslam dini, toplum içinde uygulanarak insanlık gemisini cehalet ve bedbahtlık girdabından çıkarıp sahile ulaştırması ve insanların iki dünyada da mutlu olmaları için yüce Allah tarafından peygamberlerin sonuncusuna (Sallellahu aleyhi ve alihi) nazil olan evrensel bir programdır.
Din “hayat programıdır” ilkesinden dolayı, yaşamla ilgili olan her şey hakkında insanın görevini belirleyip yapılmasını istemek zorundadır.
Yaşamımız genel olarak üç konuyla ilgilidir:
1. Bizi yaratan, üzerimizdeki nimet hakkı bütün haklardan daha büyük olan ve onun hakkındaki vazifeleri tanımanın bütün fazlardan daha farz olduğu yüce Allah.
2. Kendimiz.
3. Kendileriyle birlikte yaşamak ve işlerimizi onların yardımıyla yapmak zorunda olduğumuz bizim gibi kişiler.
Dolayısıyla bizim genel olarak üç vazifemiz vardır:
a: Allah’a karşı olan vazife.
b: Kendimize karşı olan vazife.
c: Başkalarına karşı olan vazife.
İnsanın Allah’a Karşı Olan Görevi; Allah’ı Tanımak

Yüce Allah’a karşı olan vazifemiz, temiz bir kalple ve ihlasla bir niyetle yapmamız gereken görevlerin en önemlisidir. Bütün insanlar yaratıcısını tanımak zorundadırlar. Çünkü yüce Allah’ın varlığının, var olan her şeyin, her oluşumun ve her hakikatin kaynağı olması gibi; onun mukaddes varlığını tanımak ve bilmek de her oluşum için aydınlık nedeni olacaktır. Bu fıtri hakikate önem vermemek; bütün cehaletler, basiretsizlikler ve sorumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olur. Hakkı tanıma konusunda ilgisiz olan bir kimse, kendisinin fıtratındaki aydınlık lambayı öldürmüş ve gerçek mutluluğu elde etmek için hiç yolu kalmamış demektir.
Nitekim yüce Allah’ı tanımaktan yüz çevirip bu hakikate önem vermeyen bir kimsenin, insani maneviyatlardan uzaklaşıp otçul ve yırtıcı hayvanların mantığından başka bir mantığa sahip olmadığını görmekteyiz.
Yüce Allah kendi kelamında şöyle buyurmaktadır:
فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلىَ‏ عَن ذِكْرِنَا وَ لَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَوةَ الدُّنْيَا
Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi budur.(Çünkü onlar dünyada yemekten ve uyumaktan başka bir bilmezler.)
Kuşkusuz gerçekler ve deliller peşinde bir varlık olan insan için Allah’ı tanıma konusunun zorunlu olduğunu hatırlatmak gerekir. Çünkü yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu şuurla, varlık aleminin neresine bakarsa baksın, alemlerin Rabbinin varlığını, ilmini ve kudretini görmektedir.
Dolayısıyla Allah’ı tanıma konusunun anlamı, insanın kendisinden Allah’ı tanıma konusunda bir şeyler üretmesi anlamına değil; insanın, hiçbir perdeyle örtmenin mümkün olmadığı bu aydın hakikate ilgisiz bir gözle bakmaması, her an kendisini Allah’a davet eden fıtratına olumlu cevap vermesi ve bu marifeti izleyerek kalpteki bütün kuşkuları temizlemesi anlamına gelir.
Allah’a Kulluk Etmek
Allah’ı tanımaktan sonraki ikinci vazifemiz Allah’a kulluk etmektir. Çünkü Hakkı tanımakla birlikte, yegâne hedefimiz olan mutluluğun, yüce Allah’ın bizim için belirleyip elçileri vasıtasıyla göndermiş olduğu programları uygulamak ve amel etmek olduğu hakikati aydınlanmaktadır. Dolayısıyla yüce Allah’ın buyruklarına itaat etmek ve ona kulluk etmek vazifesi, bütün görevlerin kendisi karşısında naçiz ve küçük kaldığı görevdir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَ قَضىَ‏ رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُواْ إِلَّا إِيَّاه‏
Rabbin yalnızca kendisine tapmanızı emretti.
Yine şöyle buyurmaktadır:
أَ لَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَبَنىِ ءَادَمَ أَن لَّا تَعْبُدُواْ الشَّيْطَنَ إِنَّهُ لَكمُ‏ْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ وَ أَنِ اعْبُدُونىِ هَذَا صِرَطٌ مُّسْتَقِيم‏
Ey Âdemoğulları! Ben size “Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana tapın, dosdoğru yol işte budur” diye ant (emir) vermedim mi?
Dolayısıyla kulluk makamını ve ihtiyaçlarımızı tanımak, Allah’ın sonsuz ululuğunu göz önünde bulundurmak, her açıdan bizleri kuşattığını bilip buyruklarına itaat etmek zorundayız. Yine yüce Allah’tan başkasına tapmamak, âlemlerin Rabbinin emrinden dolayı Peygamberimizden (Sallellahu aleyhi ve alihi) ve hidayet imamlarından başkasına (Aleyhimusselam) itaat etmemek zorundayız.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
يَأَيهَُّا الَّذِينَ ءَامَنُواْ أَطِيعُواْ اللَّهَ وَ أَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَ أُوْلىِ الْأَمْرِ مِنكمُ‏ْ
Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resul’e ve sizden olan buyruk sahiplerine de itaat edin.
Kuşkusuz Allah’a ve Allah’ın velilerine itaatin neticesi olarak, Allah’a ilişkin olan her şey konusunda saygılı olmaya dikkat etmek gerekir. Yüce Allah’ın mübarek adını ve Allah’ın velilerinin adını edepli bir şekilde anmak gerekir. Allah’ın kitabı Kur-anı kerime, Kâbe’ye, camilere ve Allah’ın veli kullarının mukaddes türbelerine karşı saygılı olmak gerekir. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
ذَلِكَ وَ مَن يُعَظِّمْ شَعَئرَِ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى الْقُلُوب‏
İşte böyle kim Allah’ın nişanlarına saygı gösterirse, kuşkusuz bu kalplerin takvasındandır.
İnsanın Kendine Karşı Olan Görevi

İnsan, kendi yaşamı içinde izlemiş olduğu her yöntem ve gittiği her yolla gerçekte mutluluktan ve başarıdan başka bir şey istememektedir. Bir şeyin mutluluğunu tanımak, o şeyin ayrıntısını tanımak olduğu için; bizler kendimizi tanımadıkça, mutluluğumuzun giderilmelerine bağlı olduğu hakiki ihtiyaçlarımızı tanıyamayız.
Dolayısıyla mutluluk vesilelerini anlayabilmesi, elinde olan imkânlarla ihtiyaçlarını gidermeye çalışması ve yegâne sermayesi olan değerli ömrünü boşuna harcamaması için insanın kendini (öz benliğini) tanıması vazifelerin en gereklisidir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmaktadır:
Kim kendini tanırsa, Allah’ı da tanır.
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) şöyle buyurmaktadır:
Kendini tanıyan, marifetin en yüksek makamına ulaşmıştır.
İnsan kendini tanıdıktan sonra, en büyük vazifesinin özündeki insanlık cevherine saygı göstermek olduğunu anlayıp, tatlı ve leziz sonsuz bir hayata ulaşmak için, böyle nurlu bir cevheri nefsanî heveslerin ayakları altında çiğnetmeyecek ve onun zahiri ve batini sağlığı konusunda çaba sarf edecektir.
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) şöyle buyurmaktadır:
Kendine değer veren bir kimseye göre nefsanî şehvetler naçiz ve küçük olur.
İnsan ruh ve beden olmak üzere iki şeyden oluştuğu için, iki unsurun da sağlıklarını ve sıhhatlerini koruma konusunda çalışmak insanın vazifesidir. Nitekim mukaddes İslam dininde, ruh ve beden unsurlarının sağlıklarının korunması için uğramak konusunda hassas ve yeterli birçok buyruk vardır.
BEDENSEL SAĞLIK

Zararlı Şeylerden Sakınmak
Mukaddes İslam dini bazı yasalarla bedensel sağlığı yeteri oranda garanti altına almıştır. Örneğin; kanı, leşi, bazı hayvanların etini ve zehirli yiyecekleri yemeyi yasaklamıştır. Sarhoş edici içkileri ve pis suları içmekten sakındırmıştır. Çok uyumayı ve bedene zarar vermeyi menetmiştir. Başka buyrukları da vardır; ancak bu bölümde hepsini açıklayacak kadar yer yoktur.
Temizliğe Dikkat Etmek
Temizlik, sağlığın en önemli esaslarından biridir. Bundan dolayı mukaddes İslam dininde bu esasa çok önem verilmiştir. İslam dininde temizliğe verilen önem, öteki dinlerin hiçbirinde bulunmaz. Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmuştur:
Temizlik imandandır.
İslam, genel olarak temizliği emretmesinin yanı sıra özel temizlik konuları hakkında da tavsiyelerde bulunmuştur. Örneğin; el ve ayak tırnaklarını kesmek, başın ve bedenin fazla kıllarını temizlemek, yemekten önce ve sonra elleri yıkamak, gargara yapmak, burna su çekmek, günde birkaç defa dişleri fırçalamak, evi süpürmek, yolları, evlerin önünü ve ağaç altlarını temiz tutmak v.b. gibi
İslam’ın, bu buyruklara ilave olarak sürekli temiz olmayı gerektiren şer’i ibadetleri de bulunmaktadır. Örneğin; bedeni ve elbiseyi necasetlerden temizlemek, namaz kılmak için günde birkaç defa abdest almak, namaz kılmak ve oruç tutmak için çeşitli gusüller almak v.b. gibi
Gargara Yapmak ve Dişleri Fırçalamak
Yemek bölgesi olan insan ağzı, yemekten dolayı kirlenir. Yemek artıkları dişlerin arasında, dilin yüzeyinde ve ağzın öteki bölgelerinde kalır. Sonuç olarak kirlenip kokmaktadır. Bazen yemek parçacıkları arasında meydana gelen kimyasal değişiklikler ve mayalanmalardan dolayı zehirli maddeler oluşup yemekle birlikte mideye gitmektedirler. Bunlara ilave olarak böyle bir kişinin toplum içinde iken nefes alıp vermesi oranın temiz havasını bozarak incinmelerine neden olmaktadır.
Bundan dolayı mukaddes İslam dini Müslümanlara “Her gün (özellikle her abdestten önce) dişlerinizi fırçalayın ve temiz suyla gargara yaparak ağzınızı artık maddelerden arındırın” diye emretmiştir.
Burna Su Çekmek
Nefes almak, insanın yaşaması için gerekli olan şeylerden biridir. Hava genellikle insanların toplu olarak yaşadıkları yerleşim yerlerinde toz, toprak ve pisten yoksun değildir. Kuşkusuz böyle bir havayı solumak solunum organlara zarar verir.
Yüce Allah bu tür zararları önlemek için insanın burnunun içinde toz ve toprağın ciğerlere gitmesine engel olan kıllar yaratmıştır. Böyle olmasına karşın; bazen toz ve toprağın burnun içinde birikmesinden dolayı, burun kılları görevlerini tam anlamıyla yapamamaktadırlar. Bu bakımdan mukaddes İslam dini Müslümanlara “Her gün abdest almadan önce birkaç defa burna su çekiniz. Burnunuza su çekerek solunum yollarıyla ilgili olan sağlığınızı koruyunuz” diye emretmiştir.
RUHSAL SAĞLIK

Ahlakı Düzeltmek
İnsan, yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu fıtrat yardımıyla güzel ahlakın değerini anlayıp bireysel ve toplumsal önemini kavramaktadır. Bundan dolayı insanlar arasında güzel ahlakı övmeyen ve övülen ahlak sahibine saygı göstermeyen hiçbir kimse bulunmamaktadır.
İnsanın güzel ahlaka vermiş olduğu önemi açıklamaya gerek yoktur. İslam’ın ahlak konusunda vermiş olduğu geniş emirler yelpazesini de herkes bilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَ نَفْسٍ وَ مَا سَوَّئهَا فَأَلهَْمَهَا فجُُورَهَا وَ تَقْوَئهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّئهَا وَ قَدْ خَابَ مَن دَسَّئهَا
Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve takvasını) ilham edene yemin olsun ki; Nefsini tezkiye eden kişi kurtulmuştur. Onu kirleten kişi ise ziyana uğramıştır.
İlim Öğrenmek
İlim sahibi olmak, övülmüş sıfatlardan biridir. Bilgili bir kişinin bilgisiz bir kişiye olan üstünlüğü de güneşten daha aydındır. İnsanı öteki hayvanlardan ayırt eden özellik, akıl gücü ve ilim süsüdür.
Öteki hayvanların hepsinin yaşamları konusundaki ihtiyaçlarını kendileri vasıtasıyla giderdikleri hiçbir zaman değişmeyen içgüdüleri bulunmaktadır. Onların hayatta kesinlikle ilerleme ve kalkınma diye bir umutları yoktur. Kendilerinin ve başkalarının yüzlerine açabilecekleri yeni kapılar da bulunmamaktadır.
Akıl gücü vasıtasıyla her gün eski bilgilerine yeni bilgiler ekleyen varlık yalnızca insandır. İnsan, tabiat ve tabiat ötesi yasaları keşfederek, her gün maddi ve manevi hayatına yeni bir değer ve güzellik katmaktadır. Geçmiş tarihlere bakarak, kendisinin ve başkaların geleceği için yatırımlar (yasalar) yapmaktadır.
İslam, ilim öğrenimi konusunda birçok tekitlerde bulunmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
İlim öğrenmek, her Müslüman’a farzdır.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Çin’de de olsa ilmin peşine koşun.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.
İslam, yaratılışın sırlarını öğrenme; gökler, yer, insan doğası, ulusların tarihi ve geçmiştekilerin (felsefe, matematik, fizik v.b. gibi) eserleri konusunda düşünmeyi tavsiye etmektedir. Aynı şekilde insan hayatına çeki düzen veren ahlaki ve şer’i (İslami ahlak ve hukuk) konuları öğrenme konusunda da birçok tekitlerde bulunmuştur.
Peygamber Efendimize (Sallellahu aleyhi ve alihi) göre ilim çok değerli idi. Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) , Bedir savaşında kâfirlerin bir kısmı Müslümanlara esir oldukları zaman, çok yüksek bir miktar para karşılığında özgür olabileceklerini emretmişti. Ancak okuma yazması olan esirler, Müslüman gençlerden on kişiye okuma yazma öğretmeleri koşuluyla bu emirden muaf tutulmuşlardı.
İslam’a Göre İlim Öğrenen Kişinin Önemi
Bir hedefe ulaşma konusunda gösterilen çaba, aynı hedefe verilen önem oranında gerçekleşir. Bütün insanlar, yüce Allah’ın kendilerine vermiş olduğu fıtratla ilmi ve bilgiyi âlemde var olan her şeyden daha değerli bildikleri için, ilim öğrenen kişinin değerini de değerlerin en büyüğü olarak kabul etmektedirler. İslam dini de fıtrat temelleri üzerine kurulduğu için, ilim öğrenen kişiye değerlerin en büyüğünü vermektedir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmaktadır:
İlim tahsili yolunda olan kimse, Allah’ın sevdiği kimsedir.
Cihat, dinin direklerinden biri olmasına ve peygamber ya da imam cihat konusunda emir verdiği zaman bütün Müslümanların savaşa katılmaları gerekmesine karşın; dini ilimler tahsiliyle uğraşan kişiler bu emirden muaf tutularak Müslümanlardan belli bir grubun ilmi merkezlerde ilim tahsiliyle uğraşmak zorunda oldukları belirtilmiştir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
وَ مَا كاَنَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَافَّةً فَلَوْ لَا نَفَرَ مِن كلُ‏ِّ فِرْقَةٍ مِّنهُْمْ طَائفَة لِّيَتَفَقَّهُواْ فىِ الدِّينِ وَ لِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيهِْمْ لَعَلَّهُمْ يحَْذَرُون‏
İman edenlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları gerekmez. Her kabileden bir grubun dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman (Allah’ın yasak kıldığı şeylerden) kaçınmaları için onları uyarmaları gerekmez mi?
Muallimin ve Öğretmenin Önemi
İslam’a göre ilim ve ilim öğrenen kişinin önemi hususunda açıklanan bilgiler ışığında, öğretmenin değeri de ortaya çıkmaktadır. Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Bana bir şey (harf) öğretenin kölesi olurum.
Yine şöyle buyurmaktadır:
İnsanlar üç gruptur. Birinci gruptakiler âlim dindarlardır. İkinci gruptakiler kendilerini ve başkalarını kurtarmak için ilim öğrenenlerdir. Üçüncü gruptakiler ilimden ve bilgiden yoksun olanlardır. Bunların (üçüncü gruptakilerin) durumu; hayvanların yüzlerine ve başlarına konan, esen her rüzgârla yönleri değişen, pislik kokusunu aldıkları yerlere hızla koşan sineklere benzer.
Öğretmenin ve Öğrencinin Görevi
Kur-anı kerim, ilmi ve bilgiyi insanın gerçek hayatı olarak tanıtıp bilgisiz bir insanla ölü bir insanın arasında hiçbir farkın olmadığını belirtmiştir.
Dolayısıyla öğrenci öğretmenini gerçek hayatı kendisinden öğrendiği yaşam sorumlusu olarak tasavvur etmelidir. Bu bakımdan kendisini onun bir parçası olarak kabul edip ona karşı saygı ve hürmet konusunda ilgisiz davranmamalıdır. Sinirli bir şekilde anlatsa bile onun öğrettiği şeyleri kabul etme konusunda dik kafalı olmamalıdır. O varken veya yokken, yaşarken veya öldükten sonra, ona saygı gösterme konusunda gevşeklik göstermemelidir.
Aynı şekilde öğretmen de kendisini öğrencinin yaşam sorumlusu olarak tasavvur edip onu kıvanç verici canlı bir insan örneği haline ulaştırmadan yorulmamalıdır. Eğer öğrenci ara sıra onun öğrettiği şeyleri kabul etme konusunda tembellik gösterirse ondan soğumamalıdır. Eğer öğretilen şeyleri öğrenme konusunda hızlı bir aşama kaydederse onu takdir etmelidir. Eğer ağır davranırsa onu teşvik edip neşelendirmelidir. Hiçbir zaman kendi davranışlarıyla öğrencinin ruhsal sağlığını bozmamalıdır.
İnsan’ın Anne ve Babasına Karşı Olan Görevi
Anne ve baba, insanın yaratılmasına ve eğitim görmesine vasıta olan kişilerdir. Bundan dolayı mukaddes İslam dininde onlara itaat etme ve saygı gösterme hususunda birçok tavsiyelerde bulunulmuştur. Nitekim yüce Allah kendi kelamında tevhit’i zikrettikten hemen sonra anne ve babaya iyilik etmeyi tavsiye ederek şöyle buyurmaktadır:
وَ قَضىَ‏ رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُواْ إِلَّا إِيَّاهُ وَ بِالْوَلِدَيْنِ إِحْسَنًا
Rabbin, yalnızca kendisine tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti.
Büyük günahları açıklayan bir rivayette, şirkten sonra anneye ve babaya kötü davranmak beyan edilmiştir.
Yine yüce Allah bir önceki ayetin devamında şöyle buyurmaktadır:
إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبرََ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُل لهَُّمَا أُفٍ‏ّ وَ لَا تَنهَْرْهُمَا وَ قُل لَّهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا وَ اخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلّ‏ِ مِنَ الرَّحْمَةِ
İkisinden birisi yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırlarsa sakın onlara “Öf” bile deme! Onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. Onlara karşı şefkatle küçülme (alçak gönüllülük) kanadını indir.
Mukaddes İslam dininde, farzlardan birini terk etmeyi veya haramlardan birini yapmayı emretmeleri dışındaki konularda anne ve babaya itaat etmek farzdır. Anne ve babasını inciten insanların hayatları boyunca mutlu ve huzurlu olamadıkları görülmüştür.
Büyüklere Saygı Göstermek
Yaşlı kişilere de saygı göstermek gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) bu konuda şöyle buyurmuştur:
Yaşlılara saygı göstermek, Allah’a saygı göstermektir.
İnsanın Yakınlarına Karşı Olan Görevi
(İnsanın anne ve babası vesilesiyle soy bakımından irtibatı olduğu) doğal nedenlerle kurulan yakınlık (akrabalık), kanların ve hücrelerin ortak olmasından dolayı, insanı bir ailenin üyesi karar kılmaktadır.
İslam bu doğal irtibattan ötürü, Müslümanlara akraba ziyareti yapmayı emretmektedir. Kur-anda ve dinin öncülerinin hadislerinde bu konu hakkında birçok tekitlerde bulunulmuştur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَ اتَّقُواْ اللَّهَ الَّذِى تَسَاءَلُونَ بِهِ وَ الْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كاَنَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
Adına birbirinize dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmaktadır:
Ben, ümmetime akraba ziyaretinde bulunmayı tavsiye ediyorum. Akrabalar arasında bir yıllık yol mesafesi bile olsa birbirleriyle olan bağlarını koparmamaları gerekir.
İnsanın Komşularına Karşı Olan Görevi
Komşuların evleri birbirlerine yakın olduğu için daha çok irtibat halindedirler. Bu bakımdan doğal olarak büyük bir aile hükmünde yer almaktadırlar. Onlardan birinin güzel ahlaklı veya kötü ahlaklı olması, başka insanlara oranla öteki komşular arasında daha çok etki yapar.
Evinde geceyi gürültü patırdı içinde gündüz eden bir kimse, şehrin öbür tarafındaki kişiye zarar veremez; ancak komşusunda da huzur diye bir şey bırakmaz.
Güzel sarayında (evinde) günlerini yiyerek içerek geçiren bir zengin, uzaktaki yoksulların gözünden uzaktadır; ancak toprak kulübesinin içinde yaşayan fakir komşusunun kalbini sürekli yakar. Böyle bir kişinin, kesinlikle amelinin cezasını çekeceği bir gün gelecektir.
Bundan dolayı mukaddes İslam dini komşu haklarını koruma konusunda birçok tavsiye bulunmuştur.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) defalarca şöyle buyurmuştur:
Cebrail bana komşu konusunda, yüce Allah’ın komşuyu varislerden biri karar kılacağını sanacağım kadar birçok tavsiyede bulunmuştur.
Yine defalarca şöyle buyurmuştur:
Allah’a ve kıyamet gününe iman eden bir kimse, hiçbir zaman komşusuna zulüm etmez. Eğer komşusu ondan borç isterse ona verir. Sevinçte ve üzüntüde ona ortak olur. Komşu kafir bile olsa onu incitmemek gerekir.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Komşusunu inciten bir kimse cennet kokusu koklamayacaktır. Komşusunun haklarına dikkat etmeyen bir kimse bizden değildir. Komşusunun aç olduğunu bildiği halde kendisi tok olan ve ona bir şey vermeyen kimse, Müslüman değildir.
Yoksullara ve Çaresizlere Karşı Olan İnsanlık Görevi
Toplumun oluşmasının amacının, bireylerin ihtiyaçlarını gidermek olduğu hususunda şek ve şüphe yoktur. Toplum organlarının hepsinin en önemli görevi, yoksulların ve çaresizlerin ellerinden tutmaktır; Kendi ihtiyaçlarını gidermeye gücü yetmeyen kişilerin ihtiyaçlarını gerekli olan şekilde gidermektir.
Zenginlerin fakirlerin sorunları karşısında ilgisiz olmaları, bir toplumu mahvedebilecek ve ilk başta da zenginlerin kendilerini kurban edebilecek tehlikelerin en büyüğü olduğu hususu günümüzde aydınlığa kavuşmuştur.
İslam, on dört asır önce bu tehlikeyi göz önünde bulundurup şöyle emretmiştir: Zenginler her yıl servetlerinin bir kısmını fakirler arasında dağıtmalıdırlar. Eğer bu şekilde ihtiyaçları giderilmezse, Allah yolunda fakirlerin yaşamlarını kalkındırmak amacıyla infak etmeleri müstehabdır.
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
لَن تَنَالُواْ الْبرَِّ حَتىَ‏ تُنفِقُواْ مِمَّا تحُِبُّون‏
Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe (harcamadıkça) asla iyiliğe eremezsiniz.
İnsanlara hizmet etmek hususunda nakledilen hadisler ise sayısızdır. Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) defalarca şöyle buyurmuştur:
İnsanların en iyisi, insanlara herkesten daha çok faydası dokunan kimsedir.
Yine defalarca şöyle buyurmuştur:
Allah’ın kullarına yardım etme konusunda herkesten daha çok adım atan kimsenin makamı, yüce Allah katında kıyamet gününde daha yüksek olacaktır.
İnsanın Topluma Karşı Olan Görevi
Bildiğimiz gibi; bireyler birbirlerine yardım ederek çalışmaktadırlar. Bunun sonucu olarak birbirlerinin çalışmalarından yararlanıp ihtiyaçlarını gidermektedirler. Bireylerden oluşan bir toplumlar büyük bir insan ve bireyler ise bu büyük insanın organlarından bir organ gibidirler.
İnsan bedenindeki organlarının her biri, kendine mahsus olan işi yapar ve öteki organların yararlarını göz önünde bulundurarak kendi işinden yararlanır. Yani kendi çalışma bölgesinde, öteki organların yararlarını dikkate alarak kendi yararlarını garanti altına alır. Böylece ötekilerle birlikte yaşamaya devam eder. Eğer organlardan biri bencillik yapsaydı ve ötekilere yararı dokunmasıydı (örneğin; el ve ayak çalışırken, göz bakışlarıyla onlarla işbirliği yapmasaydı veya ağız yalnızca yemekleri çiğneyip lezzet almakla yetinseydi ve midenin ihtiyaçlarını gidermek için yemeği mide tarafına göndermeseydi) insan hemen ölürdü. Sonuç olarak bencillik yapan organ veya organlar da ölmek zorunda kalırlardı.
Bireylerin toplumlara karşı olan görevleri de insan bedenindeki organların görevlerine benzemektedir. Yani insan, toplumun yararlarını göz önünde bulundurarak kendi yararlarını düşünmelidir. Kendi zahmetinden yararlanabilmesi için işi ve emeği konusunda toplumun çıkarlarını düşünmelidir. Kendisi faydalanabilmesi için herkese faydalı olmalıdır. Kendi haklarının çiğnenmemesi için başkalarının haklarını savunmalıdır.
Bunlar, yüce Allah’ın bize vermiş olduğu fıtratla anladığımız hakikatlerdir. Fıtrat esasları üzere kurulu olan mukaddes İslam dininin de bundan başka bir görüşü ve hükmü yoktur.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmaktadır:
Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Düşmanlar karşısında ise bir el, bir kalp ve bir taraf menzilesindedirler.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Müslüman, öteki Müslümanların kendisinin elinden ve dilinden güven içinde oldukları kimsedir.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Müslümanların işlerine önem vermeden sabahlayan bir kimse Müslüman değildir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) Tebük savaşında İslam ordusuyla birlikte Rum sınırlarına hareket etmişti. Savaşa katılmayan Müslümanlardan üç kişi, savaştan dönen orduyu karşılamaya gidip Peygamberimize (Sallellahu aleyhi ve alihi) selam verdiklerinde Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) mübarek yüzünü onlardan çevirmiş ve selamlarına cevap vermemiştir. Aynı şekilde Müslümanlar da onlardan yüz çevirmişlerdir. Medine şehrinde (kendi eşleri de dâhil) hiçbir kimse onlarla konuşmamıştır. Sonuç olarak çaresiz kalıp Medine dağına sığındılar ve tövbe etmeye başladılar. Nihayet birkaç gün sonra yüce Allah tövbelerini kabul edince Medine şehrine geri dönmüşlerdir.
Adalet

Adalet, Kur-anda ve din önderlerinin hadislerinde bireysel ve toplumsal olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Mukaddes İslam dini bu adalet türünün her ikisine de son derece önem vermektedir.
Bireysel Adalet
İnsanın yalan, gıybet v.b. gibi büyük günahlardan kaçınmasına; öteki işlediği günahlarda ısrar etmemesine; bireysel adalet denir. Bu özelliğe sahip olan kişiye ise adil kimse denir. İslam yasalarına göre; yargıç, yönetici, taklit mercii v.b. gibi öteki toplumsal konularda görev almasında hiçbir sakınca yoktur. Ancak bu özelliğe sahip olmayan bir kimse ise böyle görevlerden yararlanması olanaksızıdır.
Toplumsal Adalet
İnsanın başkalarının haklarını çiğnememesine ve çiğnenmesine de müsaade etmemesine; bütün insanları ilahi kanunlar karşısında eşit bilmesine; dini kanunları uygulama konusunda hakkın sınırlarını aşmamasına; duygularının etkisi altında kalmayıp dosdoğru yoldan sapmamasına; toplumsal adalet denir.
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْل‏
Kuşkusuz Allah adaletli olmayı emreder.
Birçok ayette ve hadiste, sözler ve davranışlar hususunda adaletli olmak emredilmiştir. Yüce Allah kendi kelamında zalimleri açıkça lanetlemiştir.
Ahlak ilmine göre; adalet, nefsanî sıfatlar ve melekeler hususunda orta halli olmaya denir. Bu sıfata sahip olan kimse, bireysel ve toplumsal adalete uyar.
Doğru Konuşmak

İnsan toplumunun esası olan bireylerin birbirleriyle irtibatı, konuşma vesilesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla gizli bir hakikati insan için ortaya çıkaran doğru söz, toplumun ihtiyaç duyduğu gereklerden biridir. Toplumun her zaman kendisine ihtiyaç duyduğu önemli faydalar, doğru konuşmak vesilesiyle garanti altına alınır.
Doğru konuşmanın yararlarını aşağıdaki gibi birkaç cümleyle açıklamak mümkündür:
1. Doğru konuşan bir kimse öteki insanların güven duygusunu kazanır ve böylece ondan duydukları her sözü araştırmanın önünü almış olur.
2. Doğru sözlü bir kimse, kendi vicdanına karşı başı diktir ve yalanın oluşturacağı sıkıntılardan da uzakta kalır.
3. Doğru sözlü bir kimse, verdiği sözü yerine getirir. Kendisine verilen emanete hıyanet etmez. Çünkü davranışlardaki doğruluk ile sözlerdeki doğruluk birbirlerinden ayrı şeyler değildirler.
4. Doğru konuşmak vesilesiyle birçok ihtilaf ve çatışma yok olur. Çünkü birçok kargaşa, kavga eden taraflardan birinin veya her ikisinin de hakkı ve hakikati inkâr etmelerinden kaynaklanır.
5. Ahlakî ayıpların büyük bir kısmı ve ilahi yasaların çiğnenmesine neden olan davranışların çoğu kendi kendine yok olur gider. Çünkü insanların çoğu bu tür ayıpları ve davranışları gizlemek için yalan söylemektedirler.
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Gerçek Müslüman, doğru söylemeyi kendi zararına olsa bile menfaatini göreceği yalana karşı tercih eden ve bu tercihten de huzur duyan kimsedir.
Yalanın Zararları
Doğru konuşmak bölümünde açıklanan bilgilerle yalan söylemenin zararları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yalancı bir kimse, toplumun düşmanıdır. Büyük bir cinayet olan yalanıyla da toplumun yok olması için çalışmaktadır. Çünkü yalan, toplumun anlama ve algılama gücünü öldürüp hakikati gizleyen uyuşturucu maddeye veya insanları sarhoş edip akıl gücünün iyiyi kötüden ayırt etmesine engel olan alkollü içkiye benzer.
Bu bakımdan İslam yalanı büyük günahlardan sayıp yalan söyleyen kişinin dindar olmayacağını bildirmektedir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) bu konuda şöyle buyurmuştur:
Namaz kılsalar ve oruç tutsalar bile şu üç grup münafıktırlar; yalancı, verdiği sözü yerine getirmeyen ve emanete hıyanet eden.
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) şöyle buyurmaktadır:
İnsan, imanın lezzetini tattığı zaman şaka bile olsa yalan söylemeyi terk eder.
Karşılıklı Güzel Davranmak
Toplum içinde yaşayan insan, istese de istemese de halkla birlikte yaşamak zorundadır. Toplu olarak yaşamak; insanın toplumsal konumunu koruması, günden güne hem maddi hem de manevi bakımdan ilerlemesi ve hayat sorunlarını daha kolay bir şekilde halletmesi içindir.
Dolayısıyla insanlara sevilmeye neden olacak bir şekilde davranmak, gündün güne sosyal yönü artırmak ve arkadaş sayısını çoğaltmak gerekir. Çünkü insanlar biriyle karşılaşmaktan rahatsızlık duyarlarsa, kalplerinde nefret ve üzüntü oluşacaktır. Nihayet herkesin ondan kaçacağı bir gün gelecektir. Böyle bir kimse toplum tarafından nefret edilip dışlanacaktır. Toplum içinde kendi haline terk edilecek ve öz vatanında garip kalacaktır. Bu durum, insanın içine düşebileceği en acı ve en kötü örneklerden biridir.
Bundan dolayı mukaddes İslam dini Müslümanlara birbirlerine karşı güzel davranmayı tavsiye edip en güzel adapları ve en güzel emirleri açıklamıştır. Örneğin; “Müslümanlar birbirleriyle karşılaştıkları zaman birbirlerine selam vermelidirler ve fazilet önce selam verenindir” diye emretmiştir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) selam verme konusunda herkesten önce davranırdı. Hatta kadınlara ve çocuklara bile selam verirdi. Bir kimse ona selam verirse, selamının cevabını ondan daha güzel verirdi.
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
وَ إِذَا حُيِّيتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنهَْا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللَّهَ كاَنَ عَلىَ‏ كلُ‏ِّ شىَ‏ْءٍ حَسِيبًا
Bir selam ile selamlandığınız zaman, ondan daha güzeliyle selam verin veya verilen selamı aynen iade edin.
Yine “İnsan halkla karşılaştığı zaman mütevazı olup alçak gönüllü davranmalıdır ve herkese sosyal konumuna yaraşır bir şekilde saygı göstermelidir” diye emretmiştir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَ عِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلىَ الْأَرْضِ هَوْنًا
Rahmanın kulları, yeryüzünde mütevazı olarak yürüyen kişilerdir.
Şu konuyu da hatırlatmak gerekir ki; mütevazı ve alçak gönüllü olmak, insanın kendisini başkalarının gözünde rezil edip şahsiyetine zarar vermesi anlamına gelmez. Mütevazı ve alçak gönüllü olmak; sahip olduğu üstünlükleri ve meziyetleri insanların yüzlerine vurmamak, başkalarının abartılı meziyetlerini sahiplenmemek, halkı küçük ve naçiz saymamaktır.
Aynı şekilde insanlara saygı göstermek de onlara yağcılık yapmak ve dalkavukluk etmek anlamına gelmez. Saygı göstermek; bütün insanlara dinî ve sosyal meziyetlerine göre değer vermek, büyüklere büyüklüklerine göre hürmet etmek, başkalarına da insanlıklarına göre ihtiram etmektir.
Yine insanlara saygı göstermek ve hürmet etmek; kim kötü bir iş yaparken görülse ağzını kapatıp geçip gitmek, bir toplantıda insanlık şerefine aykırı bir şekilde davranan veya dini kurallara muhalif işler yapan kişileri onaylayıp onların içine karışmak, rezil olma korkusundan dolayı onların renklerine bürünmek anlamına gelmez. Çünkü insanlara saygı göstermek, boya posta saygı göstermek anlamına değil; onların insanlık şereflerine ve dinî meziyetlerine hürmet etmek anlamına gelir. Dolayısıyla bir kimse eğer insanlık şerefini ve dinî meziyetlerini yitirirse, ona saygı göstermek için hiçbir delil kalmamaktadır.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Başkalarına boyun eğmek (saygı göstermek) amacıyla, Allah’a isyan etmemek gerekir.
İyilerle Oturup Kalkmak
İnsan, insanların birçoklarıyla karşılaşmasına karşın; hayatın gerektirdiği bazı nedenlerden dolayı bazı insanlarla daha çok oturup kalkmak zorundadır. Böyle kişilere “Arkadaş” denir.
Kuşkusuz arkadaşlık ve dostluk iki kişi veya birkaç kişi arasında var olan ahlak, tarz, huy, meslek v.b. gibi uyumlardan dolayı oluşmaktadır.
Beraber oturup kalktıkları için arkadaşlardan biri ötekine yavaş yavaş ahlakını ve görgüsünü aşılar. Bundan dolayı insan, iyi arkadaşlar seçmek zorundadır. Çünkü onların güzel ahlakı ona da sirayet edecektir. Onların şaibesiz arkadaşlıklarından ve hayır severliliklerinden yararlanacaktır. Onların arkadaşlıklarının kalıcılığı konusunda umut dolu olacaktır. Bunlardan daha önemlisi, insanların gözünde kendisinin sosyal yönünü ve değerini artıracaktır.
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) şöyle buyurmaktadır:
Arkadaşların en iyisi, seni hayırlı şeylere ileten kişidir.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Kişi, arkadaşıyla ölçülür.
Kötülerle Oturup Kalkmak
Kötülerle ve fasıklarla oturup kalkmak, birçok bedbahtlığa ve kötü sonuca neden olur. Bu konunun açıklığa kavuşması için katillere ve suçlulara (hırsız, eşkıya v.b. gibi) doğru yoldan sapmalarının nedenini soracak olsak hepsinin de “Kötülerle oturup kalkmak bizi bu günlere düşürmüştür” diye cevap verecek olmaları yeterlidir. Bin tane kötü insan arasında isteyerek kötü yolu seçmiş birini bulmak olanaksızdır.
Müminlerin Emiri Ali (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmaktadır:
Kötülerle oturup kalkmaktan sakın. Çünkü kötü arkadaş seni kendine benzetir. Seni kendine benzetmedikçe (arkadaş olup) sana bağlanmaz.
Yine şöyle buyurmaktadır:
Kötü arkadaştan sakın. Çünkü seni değersiz bir şeye satar.
Son
Hicrî Şemsî Mehrmah – 1342
Milâdî, Ekim Ayı – 1963
Dipnotlar
---------------------------------
1-Necm: 29
2-İsra: 23
3-Yasin: 60-61
4-Nisa: 59
5-Hac: 32
6-Bihar-ul Envar: 2/32, h. 22
7-Uyun-ul Hikem vel Muvaez: 434
8-Ğurer ve Durer: Amedi, 9130
10-Mustedrek-ul Vesail: 16/319, h. 9
11-Şems: 7-10
12-Kâfi: 1/30, h. 1, 2, 5
13-Vesail-uş Şia: 27/27, h. 20
14-Keşf-uz Zunun: 1/78
15-Mustedrek-ul Vesail: 17/301, h. 51
16-Tevbe: 122
17-Bihar-ul Envar: 74/165, h. 192
18-Nehcul Belağa: Kelime-i 147
19-İsra: 23
20-İsra: 23-24
21-Kâfi: 2/165, h. 1
22-Nisa: 1
23-Kafi: 2/151, h. 5
24-Bihar-ul Envar: 73/167, h. 6
25-Mustedrek-ul Vesail: 8/424, h. 14
26-Kâfi: 2/668, h. 11-14
27-Al-i İmran: 92
28-Mustedrek-ul Vesail: 12/391, h. 14
29-Bihar-ul Envar: 58/150, h. 29
30-Kafi: 2/235, h. 19
31-Kafi: 163, h. 1
32-Tefsir-u Mecma-il Beyan: 5/79
33-Nahl: 90
34-Araf: 44 ve Hud: 18
35-Nehcul Belağa: Kelime-i 458
36-Bihar-ul Envar: 69/206, h. 6
37-Kafi: 2/240, h. 11
38-Nisa: 86
39-Furkan: 63
40-Vesail-uş Şia: 16/154, h. 7
41-Ğurer ve Durer: Amedi, 2026