İTİKADÎ ESASLAR VE DİNÎ BUYRUKLAR
 

BİRİNCİ KISIM İTİKADÎ ESASLAR

TEVHİT

لَوْ كاَنَ فِيهِمَا ءَالهَِةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَنَ اللَّهِ رَبّ‏ِ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ(22)
Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulup gitmişti.
Açıklama: Puta tapanların dedikleri gibi âlemi birkaç tane ilah yönetmiş olsaydı, âlemin her bir kısmını başka bir ilah yönetecek ve yeryüzünün, gökyüzünün, denizin, ormanın v.b. gibi şeylerin kendine özgü birer ilahı olacaktı. İlahların farklı olmasından dolayı âlemin her bir yerinde ayrı bir sistem kurulacak ve zorunlu olarak âlem bozulup gidecekti. Ancak gördüğümüz gibi; âlemdeki varlıklar mükemmel bir uyum içinde olup yalnızca bir sistemin parçasını oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla şöyle söylemek gerekir: Âlemin yaratıcısı birden fazla değildir.
“İlahlar akıllı oldukları ve ihtilaflarının âlemi bozacağını bildikleri için birbirlerine karşı ihtilafa düşmüyorlar” şeklinde düşünmemek gerekir. Çünkü böyle kabul edilirse birbirlerinin işlerinde etki sahibi olacaklardır ve ilahların her biri öteki ilahların iznine muhtaç olduğu için tek başına hiçbir iş yapamayacaktır. Hâlbuki Allah (noksan sıfatlardan münezzeh olduğu için) hiçbir şeye muhtaç olmamak zorundadır.
Allah’ın Kudreti
وَ لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَوَتِ وَ الْأَرْضِ وَ مَا بَيْنَهُمَا يخَْلُقُ مَا يَشَاءُ وَ اللَّهُ عَلىَ‏ كلُ‏ِّ شىَ‏ْءٍ قَدِيرٌ
Göklerde, yerde ve ikisinin arasında bulunan her şey o’nundur. O, dilediğini yapar. Allah her şeye kadirdir.
Açıklama: “Falan adam araba satın alma gücüne sahiptir” dediğimiz zaman kast ettiğimiz şey şudur: Araba satın almak için gerekli olan şeye (yeterli miktarda paraya) sahiptir. “Filan adam 60 kiloluk bir taşı kaldırma gücüne sahiptir” dediğimiz zaman ise kast ettiğimiz şey şudur: O adamda 60 kiloluk bir taşı kaldırma gücü vardır.
Bundan dolayı bir şey hakkında güç sahibi olmak, o şeye gerekli olan vesileye sahip olmak demektir. Varlık âleminde bulunan her oluşumun var olabilmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan ihtiyaçlar (vesileler) Allah tarafından karşılandığı için şöyle söylemek gerekir: Yüce Allah’ın her şeye gücü yeter. Çünkü varlık âleminin (hayat) kaynağı onun münezzeh zatıdır.
Allah’ın İlmi
أَ لَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَ هُوَ اللَّطِيفُ الخَْبِيرُ
Yaratan bilmez mi?
Açıklama: Var olmaları ve varlıklarını sürdürmeleri konusunda Yüce Allah’ın sonsuz varlığına muhtaç olan varlıklar ile Yüce Allah arasında bir perde ve engel olduğunu, perdenin ve engelin Yüce Allah’tan gizlendiğini düşünmek olanaksızdır. Çünkü her şey onun için aşikârdır. O her şeyin içini ve dışını kuşatmıştır.
Öteki Kemal Sıfatları
وَ رَبُّكَ الْغَنىِ‏ُّ ذُو الرَّحْمَةِ ‏
Rabbin zengin (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan), (yarattığı şeylere karşı) rahmet sahibidir.
Açıklama: Âlemde var olan bütün güzellikler ve iyilikler, düşündüğümüz bütün kemal sıfatlar, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu varlıklara hediye ettiği ve onların vasıtasıyla yaratıklarının ihtiyaçlarını giderdiği nimetlerdir. Kuşkusuz Yüce Allah adı geçen kemal sıfatlara sahip olmasaydı başkalarına vermekten aciz kalır ve kendisi de ihtiyaçlar konusunda başkalarına ortak olurdu.
Dolayısıyla Yüce Allah bütün kemal sıfatlara kendi kendine sahiptir. Kemal sıfatlardan birini dahi başkalarından almaksızın veya muhtaç elini başkalarına uzatmaksızın hayat, ilim, kudret v.b. gibi bütün kemal sıfatlarla kendi kendine sıfatlanmıştır. Güçsüzlük, cahillik, ölüm, çaresizlik v.b. gibi muhtaç olmayı gerektiren eksik sıfatlardan da münezzehtir.
ADALET

Yüce Allah adildir. Çünkü adalet, kemal sıfatlardan biridir ve âlemlerin rabbi olan Allah kemal sıfatların hepsine sahiptir. Ayrıca Kur-anı kerimde defalarca adaleti övüp zulmü de kötülemiştir. İnsanlara adaletli olmayı emredip zulüm etmeyi de yasaklamıştır. Bir şeyi kötü sayıp sonra onunla sıfatlanmak veya bir şeyi iyi sayıp sonra ona sahip olmamak mümkün müdür?
Nisa suresinin 40. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّة
Allah zerre miktarı zulüm etmez.
Yine Kehf suresinin 49. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
وَ لَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا
Rabbin hiçbir kimseye zulüm etmez.
Yine Nisa suresinin 79. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَ مَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِك‏
Sana gelen bütün iyilikler Allah’tandır, sana gelen bütün kötülükler de kendindendir.
Yine Secde suresinin 7. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
الَّذِى أَحْسَنَ كلُ‏َّ شىَ‏ْءٍ خَلَقَه‏
O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.
Dolayısıyla her varlık özü itibariyle mükemmelliğin zirvesinde yaratılmıştır. Bazı varlıklarda görünen eksizlik, çirkinlik, bozukluk v.b. gibi şeyler orantılandırma ve karşılaştırmadan dolayı kaynaklanmaktadır. Örneğin; yılan ve akrep insana oranla çirkindirler. Çünkü diken gül ile karşılaştırılırsa güzel olmaz. Ancak özleri itibariyle çok şaşırtıcı ve baştan aşağı çok harika yaratıktırlar.
Rahmet
Güçsüz muhtaç bir kimseyi gördüğümüz zaman gücümüz yettiği kadar ihtiyacını gideririz. Çaresiz zavallı bir kimseye yardım etmek isteriz veya kör bir insanın elinden tutup gitmek istediği yere ulaştırırız. Bu tür davranışları “şefkat ve rahmet” şeklinde sayıp güzel bir amel olarak kabul etmekteyiz.
Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yüce Allah’ın yapmış olduğu işler de rahmetten başka bir şey olamaz. Çünkü bağışlamış olduğu sayısız nimetlerle her şeyi faydalandırmaktadır. Hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı halde her bir bağışı ile varlıkların ihtiyaçlarının bir kısmını gidermektedir. Nitekim şöyle buyurmaktadır:
وَ إِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللَّهِ لَا تحُْصُوهَا
Eğer Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız.
Yine şöyle buyurmaktadır:
وَ رَحْمَتىِ وَسِعَتْ كلُ‏َّ شىَ‏ْءٍ
Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
NÜBÜVVET

Yüce Allah hiçbir şeye muhtaç olmamasına karşın, sonsuz kudretiyle varlık âlemini ve ondaki çeşitli varlıkları yaratarak sayısız nimetlerinden faydalandırmıştır.
İnsan ve öteki canlı veya cansız varlıklar, var oluşlarının ilk gününden son gününe kadar onun eğitim beşiğinde yer alarak ve sürekli onun ihsanından yararlanarak, özel bir sistemle ve kendine özgü bir programla belirli bir hedefe doğru ilerlemektedirler.
Yalnızca kendi yaşadığımız (bebeklik, çocukluk, gençlik ve yaşlılık) dönemleri değerlendirecek olsak bile vicdanımız “Yüce Allah bize sonsuz ihsanlarda bulunmaktadır” şeklinde tanıklık edecektir. Aklımız “Âlemlerin rabbi olan Allah, yarattığı varlıklara karşı herkesten daha şefkatlidir” diye hüküm verecektir. İşte bu şefkatten ve ihsandan dolayı sürekli onların çıkarlarını göz önünde bulundurmaktadır. Hikmetsiz ve maslahatsız, işlerinin bozulmasına razı olmamaktadır.
İnsan türü, Yüce Allah’ın yaratıklarından bir türdür. İnsanın mutluluğunun gerçekçi ve salih amel (doğru inanç, hoş ahlak ve güzel davranış) işlemekte olduğunu biliyoruz.
Belki bir kimse “İnsan, Allah’ın kendisine vermiş olduğu akılla iyiyi ve kötüyü tanıyıp çukur ile yolu ayırt edebilir” şeklinde bir şey söyleyebilir.
Ancak aklın tek başına düğümü çözemeyeceğini ve gerçekçi (ve salih amel işleyen) bir insana kılavuzluk edemeyeceğini bilmek gerekir. Çünkü insanlar arasında görünen bunca beğenilmeyen sıfatlar ve kötü işler, ayırt etme ve akıl özelliğine sahip olan kişilerden meydana gelmektedir. Böyle kişilerin akılları bencillik, çıkarcılık ve şehvetperestlikten dolayı mağlup olmuş ve sonunda kendileri de sapıtmışlardır.
Dolayısıyla Yüce Allah başka bir yolla, nefsanî isteklere mağlup olmayacak bir vesileyle ve kılavuzluk konusunda hiçbir zaman yanlış yapmayacak birileriyle bizleri mutluluk yoluna davet etmelidir. Bu, Nübüvvet yolundan başka bir yol değildir.
Peygamberler
Aklımız “Nübüvvet yolu insanların yüzüne açık olması gerekir” diye hüküm vermektedir. Bu olay pratikte de böyle gerçekleşmiştir; “Peygamber” unvanıyla insanlardan olan bir grup, Yüce Allah tarafından seçilerek insanların imanları ve amelleriyle ilgili olan bazı yasalar getirip onları dosdoğru yola davet etmişlerdir.
Bu grup, davetlerinin doğruluğunu ve dinlerinin hakkaniyetini anlaşılabilecek yollarla insanlar için ispat edip, eğitim okullarında da birçok iyi insan yetiştirmişlerdir.
Peygamberlerin Sayısı

Dinler tarihi, peygamberlerin sayısının çok olduğunu ve Yüce Allah’ın binlerce peygamberi (meşhur olan görüşe göre; yüz yirmi dört bin) bir olan ilaha ve hak dine çağırmaları için insanlara gönderdiğini açıklamaktadır.
Peygamberler iki grupturlar. Birinci grup; yüce Allah tarafından kitap ve şeriat sahibi olan “Ulu-l Azim” peygamberden oluşmaktadır. İkinci grup ise yeni bir kitap ve şeriat sahibi olmayan; ancak önceki Ulu-l Azim peygamberlerin kitaplarına ve şeriatlarına göre yaşayan peygamberlerden oluşmaktadır.
Ulu-l Azim Peygamberler

Kitap ve şeriat sahibi olan Ulu-l Azim peygamberler, beş tanedir;
1. Hazreti Nuh (Aleyhisselam)
2. Hazreti İbrahim (Aleyhisselam)
3. Hazreti Musa (Aleyhisselam)
4. Hazreti İsa (Aleyhisselam)
5. Hazreti Muhammet b. Abdullah (Sallellahu aleyhi ve alihi)
Hazreti Muhammet b. Abdullah (Sallellahu aleyhi ve alihi)
Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammet’in (Sallellahu aleyhi ve alihi) yaşantısı tarihsel bakımdan öteki peygamberlerin yaşantısından daha açıktır. Çünkü zaman sürecinin çok olmasından, tarihsel değişikliklerden, onların kitaplarına ve şeriatlarına uzanan ellerden dolayı yaşamları belirsiz bir şekle bürünmüştür. Dolayısıyla İslam’ın ilahi kitabının vesilesiyle, Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) açıklamalarıyla ve Ehli Beyt’in (Aleyhimusselam) beyanatlarıyla bize ulaşan konulardan başka bir yolla açıklığa kavuşan bir şey yoktur.
Ancak Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) özel yaşantısını yeteri derecede açıklayacak tarihsel bilgiler bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) on dört asır önce Mekke’de Arapların en asaletli sülalelerinden biri sayılan bir ailede (Haşim oğulları) dünyaya gelmiştir. Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) çocukluk dönemini yetim olarak geçirmiştir. Okumayı ve yazmayı öğrenmemiştir. Gençlik döneminin başlarında zengin kadınlardan birinin (Hazreti Hatice (sa) yanında ticaretle meşgul olmaya başladı. Sahip olduğu doğruluk, dürüstlük ve güvenilirlik gibi özellikler zengin kadının ona evlilik teklifinde bulunmasına neden olmuştur. Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) de kabul ederek onunla evlenmiştir.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) hayatının başlangıcından kırk yaşlarına kadar insanlar arasında normal bir şekilde yaşıyordu; ancak putlara tapmıyordu. Doğru sözlü, dürüst işli, akıllı ve takvalı idi. Bundan dolayı insanlar onu “Emin” diye adlandırıp emanetlerini ona teslim ediyorlardı.
Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) kırk yaşlarında iken yüce peygamberlik makamına nail olmuş ve Yüce Allah tarafından insanlara kılavuzluk etmesi için seçilmiştir. Yaklaşık yirmi üç yıllık geriye kalan ömründe insanları tevhide davet ederek hak ve adalet kurumunu sağlamlaştırmıştır.
Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) peygamberliğe seçildiği gün küfür, şirk, cahillik, zulüm v.b. gibi şeyler bütün dünyayı kuşatmıştı. Rum devletinin saltanatta olduğu yerlerde Hıristiyanlık, İran’da ateşe tapıcılık ve dünyanın öteki ülkelerinde (onlardan biri olan Arabistan’da) ise puta tapıcılık hâkim idi.
Davetin Başlangıcı

Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) davetinin başlangıcında puta tapıcılığı yok edebilmek için çok çaba sarf etmiştir. Bu konuda, zulümden ve vahşilikten başka bir şey bilmeyen cahil Mekke insanlarının ve etrafındaki halkın birçok baskısına maruz kalıp dayanılmaz işkenceler ve zulümler görmüştür; ancak kavminin ona yapmış olduğu zulümler ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın direniş gösteriyor ve kendisine iman edenlere de sabırlı olmalarını emrediyordu.
Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) daveti konusunda on üç yıl dimdik bir şekilde ayakta kalınca ve kâfirlerin tehditleri çelikten iradesini kıramayınca, kabile liderleri ve Mekke halkı onu öldürmek için karar verip evini kuşattılar.
Hicret

Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) Allah’ın emriyle, Ali b. Ebi Talip’i (vasisini ve ona göre insanların en saygın olanını) kendi yatağına yatırarak Mekke’den dışarı çıkıp Medine’ye doğru hicret etmiştir.
Birçoğu daha önceden iman etmiş olan Medine halkı, Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) liderliğini saygıyla kabul ettiler. Böylece Medine şehri Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) gelişiyle İslam’ın ilk şehri unvanını almış oldu.
Medine halkı mallarını ve canlarını, İslam’ın ilerlemesi ve hak kelimesini canlandırmak için Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) emrine amade kıldılar. Mekke’de kalan Müslümanlar ise peyderpey oradan hicret ederek Medine’ye geldiler. Bunlara “Muhacir” ve Medine halkına ise “Ensar” denir.
Davetin İlerleyişi
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) hayatının sonuna kadar Medine’de kalmıştır. İlahi görevini yerine getirmek için yorulmaksızın ve gevşeklik göstermeksizin gece gündüz çaba göstermiştir. Netice olarak Yüce Allah’ın yardımıyla, Muhacirler ve Ensar’ın fedakârlıklarıyla İslam dinini Arap yarımadasına yayıp puta tapıcılığın kökünü kazımıştır. Rum Kayseri, İran Şahı, Mısır Kıralı, Habeş Sultanı v.b. gibi zamanının büyük padişahlarını İslam dinine davet ederek vefatından sonra, çeyrek asırdan daha az bir süre içinde, adı geç en ülkelerin birçok bölgesinde mukaddes İslam dininin yayılmasını sağlamıştır.
Yüce Allah, Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) yirmi üç yıllık daveti süresinde, ilahi kitabı olan Kur-anı kerimi, ona nazil kılıp İslam şeriatını kemale erdirmiştir. Yüce Allah kelamında Hazreti Muhammet’in (Sallellahu aleyhi ve alihi) son peygamber, getirmiş olduğu dinin dinlerin sonuncusu ve evrenseli, kitabının da ilahi kitapların sonuncusu olduğunu ilan etmiştir.
مَّا كاَنَ محَُمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَ لَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَ خَاتَمَ النَّبِيِّنَ وَ كاَنَ اللَّهُ بِكلُ‏ِّ شىَ‏ْءٍ عَلِيمًا
Muhammet, sizin erkeklerinizden birinin babası değildir. O, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.
Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) Sünneti
Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) sünnetini ve metodunu “hakkı izlemek” ve “adaleti uygulamak” diye iki kelimeyle özetlemek mümkündür.
Peygamberliği ve daveti süresince (hem Mekke’de müşriklerin zulümleri altında ve hiçbir amel özgürlüğü yokken hem de İslam’ın hızlı ilerleyişine beşiklik eden Medine kalırken) her gün gücüne güç eklenmesine karşın; hiçbir zaman hakka ve hakikate yardım etmekten kaçınmamıştır. Nitekim Yüce Allah’ın Kur-anı kerimde de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” diye buyurduğu gibi her zaman hak yolunda direnç göstermiştir.
Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) adaleti uygulama konusunda hiçbir zaman gevşeklik göstermemesine karşın; hiçbir kimseden de intikam almayıp haklarını bağışlamıştır. İlahi hükümleri uygulama ve insanların haklarını geri alma konusunda ise en ufak bir bağışı bile göz önünde bulundurmamıştır. İlahi hükümleri uygulama konusunda akraba, yabancı, güçlü, güçsüz, büyük ve küçük ona göre eşit idiler.
Defalarca şöyle buyurmuştur:
Katımda insanların en sevimlisi olan kızım Fatıma (sa) bile hırsızlık yapmış olsa elini keserim.
Yüce Allah’ın Kur-anı kerimde ona buyurduğu gibi; adaleti yayma konusunda çok çaba harcamıştır. Bu bakımdan Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) Müslümanlar arasında genel kardeşlik ve genel eşitlik karar kılarak İslami bir toplum içinde saygınlık ve üstünlük yalnızca takvalı insanların oldu. Dolayısıyla hiçbir kimse mal, güzellik, soy ve sop bakımından başkalarına üstünlük aramaya kalkışamamıştır.
Aynı şekilde ırka ve makama dayalı üstünlüklerin hepsi ortadan kaldırıldığı için hiçbir kimse mevkisine dayanarak başkalarının haklarını çiğneyememiş veya zararına sonuçlanan kanunları uygulamaya engel olamamıştır.
Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) kendisinin de yaşam bakımından öteki insanlardan hiçbir ayrıcalığı yoktu. Bu konuda ötekilerden ayırt edilemiyordu. Oturma, kalkma, uyuma, yeme, içme v.b. gibi şeyler konusunda çok sade idi. Eline geçen her şeyin yalnızca ihtiyaç olunan miktarını alıyor ve geriye kalan kısmını ise fakirlere dağıtıyordu. Aynı zamanda kendisi aç kalarak başkalarını doyurduğu birçok olay da gerçekleşmiştir.
İMAMET

Bir ülkede toplumun işlerini idare etmek için kurulan bir devlet kurumu, (otomatik olmadığından dolayı) kendisini korumak ve yönetmek amacıyla liyakatli kişilerden oluşan bir grup olmaksızın ayakta kalamaz ve insanları kendi nimetlerinden yararlandıramaz.
Toplum içinde kültürel, ekonomiksel v.b. gibi kurulan bütün kurumlar da aynı hükme sahip olup hiçbir zaman liyakatli ve dürüst yöneticilerden yoksun değildirler. Aksi takdirde kısa bir süre içinde parçalanıp yok olacaklardır. Bu, bütün insanların kabul ettiği çok açık bir hakikattir. Öte taraftan onun hakikatine elde edilen deneyimler de tanıklık etmektedirler.
Dünyanın en geniş kurumu olarak isimlendirmenin mümkün olduğu İslam dini kurumu da aynı hükme sahip olup ayakta kalabilmek için muhafıza ve yöneticiye muhtaçtır. Dolayısıyla onun ilimlerini ve yasalarını insanlara ulaştıracak, hassas yasalarını İslami bir toplum içinde uygulayacak ve onu koruma konusunda en küçük bir gaflette bile bulunmayacak liyakatli ve dürüst kişiler gerekmektedir.
Aklî Bir Kanıt

Nübüvvet hakkında olan kanıtta da söylediğimiz gibi; yaratılış hedeflerinden biri insanları doğru yola iletmektir. Merhametli olan yüce Allah yarattığı bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayıp olgunlaşma ve ilerleme vesilelerini hazır bir hale getirdiği gibi; doğru bir iman, hoş bir ahlak ve güzel bir davranışa sahip olabilmek için gerekli olan ihtiyaçları da peygamberler göndererek ve haberler bildirerek gidermek zorundadır.
Merhametli olan Allah, işte bu kanıttan dolayı, peygamberin vefatından sonra dini koruması ve insanları doğru yola iletmesi için imam ve rehber belirlemelidir. İnsanları, genellikle nefsanî arzulara yenik düşen akıllarıyla baş başa bırakmamalıdır. Peygamberi bireysel ve toplumsal ihtiyaçların ve sıkıntıların hepsi konusunda bilgili kılıp bütün yanlışlardan ve günahlardan koruduğu gibi; ilim ve ismet vererek dinin imamını ve rehberini de korumalıdır.
Bu aklî kanıtın yardımıyla, peygamberin vefatından sonra insanları doğru yola iletmek, dini korumak ve yasalarını uygulamak için yüce Allah tarafından bir imamın belirlenmesi gerektiği belli olmaktadır.
Aklî Başka Bir Kanıt
Peygamber Efendimizden (Sallellahu aleyhi ve alihi) , kendisinden sonra İslam ümmetine imamlık ve rehberlik yapacak kişiler hakkında çeşitli kanallardan birçok rivayetler nakledilmiştir.
Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) Sünniler ve Şiilerin naklettikleri meşhur bir hadiste şöyle buyurmuştur:
İmamlar on iki kişidir. Hepsi de Kureşy’tendir.

Meşhur olan başka bir rivayette daha Cabir Ensari’ye “İmamlar on iki kişidir” şeklinde söyledikten sonra birer birer isimlerini sayıp Cabir’e şöyle buyurmuştur:
Sen, imamların beşincisini göreceksin. Onu gördüğün zaman selamımı ona ilet.
Bunlara ilave olarak Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) kendi yerine özellikle Ali b. Ebi Talip’i (Aleyhisselam) belirlemiştir. Ali (Aleyhisselam) de kendisinden sonraki imamı tanıtmıştır. Böylece her imam kendinden sonraki imamı belirlemiştir.
On Dört Masum

Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) , kızı Fatıma Zehra (sa) ve on iki imam (Aleyhimusselam) on dört masum diye adlandırılmaktadırlar. Bu on dört kişinin Peygamber Efendimiz, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (Aleyhimusselam) olmak üzere beş kişisi “Al-i Aba” ve “Ashab-ı Kisa” şeklinde isimlendirmişlerdir. Çünkü Peygamberimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) bir gün üzerine bir örtü çektikten sonra adı geçen dört kişiyi örtünün altında toplayıp dua etmiş ve yüce Allah da duasını kabul ederek onlar hakkında tathir ayetini nazil kılmıştır.
إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَ يُطَهِّرَكمُ‏ْ تَطْهِيرًا
Ey Ehli Beyt! Allah sizden, her türlü pisi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.
On İki İmamın Kısaca Tarihçeleri

Birinci İmam: Ali (Aleyhisselam) , Şiilerin birinci imamıdır. Lakabı, Müminlerin Emiri’dir. Hicretten yirmi üç yıl önce Recep ayının on üçüncü gününde dünyaya gelmiş ve hicretin kırkıncı yılında Ramazan ayının yirmi birinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Necef şehrindedir.
İkinci İmam: Birinci imamın oğludur. Adı Hasan ve lakabı Mücteba’dır. Hicretin ikinci yılında Ramazan ayının on beşinci gününde dünyaya gelmiş ve hicretin ellinci yılında Safer ayının yirmi sekizinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Medine şehrindedir.
Üçüncü İmam: Birinci imamın oğludur. Adı Hüseyin ve lakabı Şehitlerin Efendisidir. Hicretin üçüncü yılında Şaban ayının üçüncü gününde dünyaya gelmiş ve hicretin altmışıncı yılında Muharrem ayının onuncu gününde (Aşura günü) de şehit olmuştur. Mukaddes kabri Kerbela şehrindedir.
Dördüncü İmam: Üçüncü imamın oğludur. Adı Ali, lakabı ise Seccad ve Zeynel Abidin’dir. Hicretin otuz dokuzuncu yılında Şaban ayının beşinci gününde dünyaya gelmiş ve hicretin doksan beşinci yılında Muharrem ayının yirmi beşinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Medine şehrindedir.
Beşinci İmam: Dördüncü imamın oğludur. Adı Muhammed ve lakabı Bakır-ul Ulum (ilimleri yaran) dur. Hicretin elli yedinci yılında Safer ayının üçüncü gününde dünyaya gelmiş ve hicretin yüz on dördüncü yılında Zilhacce ayının yedinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Medine şehrindedir.
Altıncı İmam: Beşinci imamın oğludur. Adı Cafer ve lakabı Sadık’tır. Hicretin seksen üçüncü yılında Rebiul Evvel ayının on yedinci gününde dünyaya gelmiş ve hicretin yüz kırk sekizinci yılında Şevval ayının yirmi beşinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Medine şehrindedir.
Yedinci İmam: Altıncı imamın oğludur. Adı Musa ve lakabı Kazım (öfkesini yutan) dır. Hicretin yüz yirmi sekizinci yılında Safer ayının yedinci gününde dünyaya gelmiş ve hicretin yüz seksen üçüncü yılında Recep ayının yirmi beşinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Kazımeyn şehrindedir.
Sekizinci İmam: Yedinci imamın oğludur. Adı Ali ve lakabı Rıza’dır. Hicretin yüz kırk sekizinci yılında Zilkade ayının on birinci gününde dünyaya gelmiş ve hicretin iki yüz üçüncü yılında Safer ayının son günlerinde de şehit olmuştur. Şiilerin ziyaretgahı olan kabri mukaddes Meşhet şehrindedir.
Dokuzuncu İmam: Sekizinci imamın oğludur. Adı Muhammed, lakabı ise Taki ve Cevat’tır. Hicretin yüz doksan beşinci yılında Recep ayının onuncu gününde dünyaya gelmiş ve hicretin iki yüz yirminci yılında Zilkade ayının sonlarında da şehit olmuştur. Kabri Kazımeyn şehrindedir.
Onuncu İmam: Dokuzunu imamın oğludur. Adı Ali, lakabı ise Naki ve Hadi’dir. Hicretin iki yüz on ikinci yılında Zilhacce ayının yirmi üçüncü gününde dünyaya gelmiş ve hicretin iki yüz elli dördüncü yılında Recep ayının üçüncü gününde de şehit olmuştur. Kabri Samerra şehrindedir.
On Birinci İmam: Onuncu imamın oğludur. Adı Hasan ve lakabı Askeri’dir. Hicretin iki yüz otuz ikinci yılında Rabius Sani ayının onuncu gününde dünyaya gelmiş ve hicretin iki yüz sekseninci yılında Rabiul Evvel ayının sekizinci gününde de şehit olmuştur. Kabri Samerra şehrindedir.
On İkinci İmam: On birinci imamın oğludur. Adı Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) adı ve lakabı Mehdi’dir. Kutlu doğum günü, hicretin iki yüz elli altıncı yılı Şaban ayının on beşinci günüdür. Mehdi (Aleyhisselam) babasının şahadetinden sonra imamet makamına ulaşmıştır; ancak gözlerden gizlenmek zorunda kaldı. Dört kişi olan özel naipleri vasıtasıyla Şiilerle irtibat kurdu. Bu döneme “Kısa süreli gizlilik dönemi” denir. Bu dönemden sonra, Allah’ın emriyle ortaya çıkıp dünyayı adaletle dolduracağı güne kadar “Uzun süreli gizlilik dönemi” sürecektir.
Şiiler ve Sünniler bu konu hakkında Peygamber Efendimizden (Sallellahu aleyhi ve alihi) birçok hadis nakletmişlerdir. Aynı şekilde İmamlardan (Aleyhimusselam) da bu konu hakkında birçok rivayet nakledilmiştir.
GENEL HATLARIYLA İMAMLARIN (ALEYHİMUSSELAM) HAYATI

Müminlerin Emiri Ali’nin (Aleyhisselam) beş yıllık zahiri hilafet zamanı ve imam Hasan’ın (Aleyhisselam) babasının şahadetinden sonra hilafet görevini üstlendiği altı aylık halifelik dönemi dışında, öteki imamlar (Aleyhisselam) insanları yönetememişlerdir. Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) vefatından sonraki dönemler içinde insanlar arasında ameli bakımdan özgür bırakılmayıp zamanın halifelerinin çok sıkı kontrolü altında yaşamak zorunda kalmışlardır. Kendileri ve dostları, düşmanların işkence ve eziyetlerine karşı hiçbir güvenceleri yoktu. Bazen bu tür işkenceler karanlık ve dar hapishanelerde gerçekleşiyordu. Bunlara rağmen imamet ve rehberlik görevlerini yerine getirme konusunda gevşeklik göstermeyip insanları doğru yola iletmekten ve dostlarına yardım etmekten geri kalmamışlardır. İslami ilimleri yayma ve Allah’ın dininin hakikatlerini açıklama konusunda bir an bile gaflet etmemişlerdir.
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam)
Müminlerin Emiri Ali (Aleyhisselam) , ilk üç halifenin yirmi beş yıllık hilafet dönemlerinde evinde oturmak zorunda kalmıştır. Zahiri hilafet görevini üstlendiği beş yıllık dönemde ise iç savaşlarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Beliğ ve fasih açıklamalarıyla İslam dünyasını hakikatler ve maariflerle doldurup Kumeyl, Meysem, Malik, İbni Abbas v.b. gibi birçok ilim adamı yetiştirmiştir. Ali (Aleyhisselam) , Emevi ve Abbasi halifelerinin altı yüz yıllık saltanatları döneminde yok etmek için çok çaba gösterdikleri; ancak yıkamadıkları Ehli Beyt mektebinin ve gerçekçi düşüncenin temellerini sağlamlaştırmıştır.
Muaviye ve (Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar) öteki Emevi halifelerinin emirleriyle kürsülerde Ali’ye (Aleyhisselam) kötü sözler söylemişlerdir; ancak çok geçmeden kötü sözlerin yerini dini hizmetlerini ve faziletlerini açıklayan sözler almıştır. Hatta düşmanları bile onun faziletlerini itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
İmam Hasan (Aleyhisselam) ve İmam Hüseyin (Aleyhisselam)
İmam Hasan (Aleyhisselam) ve İmam Hüseyin (Aleyhisselam) , babalarından sonra Muaviye sorunuyla karşılaşıp Ehli Beyt’in ve dostlarının en karanlık günlerini geçirdikleri bir dönemde yaşamalarına ve dinî hakikatleri yayma gücüne sahip olmamalarına karşın; güzel, hoş ve örnek davranışlarıyla insanları dosdoğru yola hidayet etmişlerdir.
İmam Hasan (Aleyhisselam) yirmi beş defa yürüyerek Allah’ın evini ziyaret etmiştir. Ayakkabılarına varıncaya kadar (kendisi için bir çift ayakkabı ayırıp) iki defa bütün malını fakirlere dağıtmıştır.
İmam Hasan (Aleyhisselam) çok şaşırtıcı bir sabra ve bağışa sahipti. Bir kimse ona kötü bir söz söylese onu bağışlayıp şefkatli bir şekilde davranırdı.
İmam Hasan (Aleyhisselam) , Muaviye’nin kışkırtması sonucunda karısının vermiş olduğu ağıdan dolayı zehirlenip ölüm yatağına düştüğü ve hayatının son anlarını geçirdiği anlarda, onu öldürmek isteyen kişiyi açıklamasını istediler; ancak açıklamaktan kaçınmıştır.
İmam Hüseyin (Aleyhisselam) fakirlere ve yoksullarla yardım etme konusunda hiçbir telaştan kaçınmazdı. Bir yoksula yüzlerce altın dinar vermesine karşın; az olduğunu düşünüp, yüzünü ondan gizlerdi. Babası ve kardeşi gibi; bizzat kendisi yoksulların kapısına giderek onlara yardım ederdi.
İmam Seccad (Aleyhisselam)
Çok üzücü Kerbala hadisesinde, şehitlerin efendisi imam Hüseyin’i (Aleyhisselam) ve ailesiyle dostlarından oluşan yetmiş iki kişiyi acımasız bir şekilde şehit ettikten sonra, imam Seccad’ın (Aleyhisselam) da içinde bulunduğu ailesini esir alarak şehitlerin başlarıyla birlikte Şam’a götürdüler.
Ümeyye oğulları galip gelmelerinden dolayı Ehli Beyt konusunda yapılacak olan zulümlerin hiçbirinden korkmuyorlardı. Dördüncü imamın (Aleyhisselam) kanını dökmek ve Peygamberin (Sallellahu aleyhi ve alihi) soyunu yok etmek için bahane peşinde dolanıyorlardı.
Bundan dolayı İmam Seccad (Aleyhisselam) Medine’de Kerbala vakıasından sonra Ümeyye oğullarına küçük bir bahane fırsatı dahi vermeyecek bir şekilde davranmıştır. Son derece kötü şartlar altında bulunmasına karşın, imamet ve hidayet görevlerini de yerine getirmiştir.
Önceki imamlar gibi; imam Seccad (Aleyhisselam) da İslami ahlaka sahip olan en mükemmel örneklerden biriydi. Düşkünlerle oturup kalkardı. Bizzat kendisi yoksulların evlerine giderek yiyecek, içecek v.b. gibi ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı.
İmam Muhammed Bakır (Aleyhisselam) İmam Cafer Sadık (Aleyhisselam)
İmam Muhammed Bakır (Aleyhisselam) ve İmam Cafer Sadık (Aleyhisselam) zamanında, zamanın hükümetleri iç savaşlar ve iç sorunlarla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla iki imam İslami ilimleri yayma konusunda yeteri kadar fırsat elde ederek insanları eğitme ve yetiştirme hususunda birçok faaliyet göstermişlerdir. Birçok insan yetiştirmişlerdir. İslami ilimlerin çeşitli dallarında görüşler belirtmişlerdir. Nitekim Şii mezhebi “Caferi mezhebi” olarak adlandırılmıştır.
İmam Kazım (Aleyhisselam)
Hazreti Musa b. Cafer (Aleyhisselam) babasından sonra Abbasi halifelerinin dördüyle aynı dönem içinde yaşamıştır. Hayatı boyunca (özellikle son dönemlerinde) sürekli baskı ve işkence altında yaşamak zorunda kalmıştır. Harun Reşit’in emriyle yıllarca bir hapishaneden başka bir hapishaneye gönderilmesine karşın; dinî ilimleri yayma ve insanları yetiştirme konularında hiçbir şekilde gevşeklik göstermemiştir. Bulunduğu şartlar ve ortamlar içinde birçok insanı hidayet etmiştir.
İmam Kazım (Aleyhisselam) , kendisine kötülük eden ve kendisini öldürmek için uğraşan insanlara dahi yanına çağırıp birçok mal verecek oranda sabra, affa ve sükûnete sahipti. Hazret affının, sükûnetinin ve öfkesini yutmasının çokluğundan dolayı Kazım (öfkesini yutan) şeklinde meşhur olmuştur.
İmam Rıza (Aleyhisselam)
İmam Rıza (Aleyhisselam) babasından sonra bir süre Harun Reşit ile birlikte ve ondan sonra da Abbasi halifelerinin en akıllısı olarak kabul edilen Harun Reşit’in oğlu Memun ile birlikte aynı dönemde yaşamıştır. Bundan dolayı, imamlardan hiçbirinin karşılaşmadığı korkunç ve çirkin bir siyasetle karşılaşmıştır. Adı geçen korkunç ve çirkin siyaset şöyle gerçekleşmiştir:
Memun, Ehli Beyt’e baskı yapmak ve zulüm etmek olan önceki halifelerin siyasetlerini sevgiye ve muhabbete çevirmeye karar verdi. Dolayısıyla imam Rıza’yı (Aleyhisselam) yanına çağırarak o günlerin çirkin yönetim işleriyle onun pak adını kirletmek istedi. Böylece şunları elde edecekti:
a: İmam Rıza’yı (Aleyhisselam) sürekli gözaltında bulunduracaktı.
b: Ehli Beyt dostlarının imam Rıza’ya (Aleyhisselam) olan sevgisini ve ilgisini yok edecekti.
Kuşkusuz bu hedeflere ulaştıktan sonra imam Rıza’yı (Aleyhisselam) yok etmek Memun için sorun değildi. Bundan dolayı imam Rıza’yı (Aleyhisselam) , kendinden sonra halife olma önerisini kabul etmeye mecbur etti.
İmam Rıza (Aleyhisselam) önkoşulda da belirttiği gibi; atama, azletme v.b. gibi hilafet konularının hiçbirine karışmamıştır. Eline geçen yetkinin genişliğinden dolayı daha çok düşkünlere yardım edip ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır. Halifenin dünya bilginlerini ve çeşitli dinlerin liderlerini bir araya getirdiği ilmi toplantılarda, İslami ilimleri ve dini hakikatleri beliğ bir şekilde açıklamıştır. İnsanlarla çok çabuk kaynaşan mütevazı birisiydi. Yemek yiyeceği zaman kölelerinin ve hizmetçilerinin hepsini yanına oturturdu.
Bundan dolayı, Memun yanlış bir siyaset uyguladığını anlamıştı. Nihayet imam Rıza’yı (Aleyhisselam) öldürmeyi planlayıp zehirlemiştir.
İmam Cevat (Aleyhisselam)
İmam Rıza’nın şahadetinden sonra, oğlu küçük bir yaşta olmasına karşın imamet makamına ulaşmıştır.
İmam Cevat (Aleyhisselam) zamanın halifesi tarafından çok şiddetli bir şekilde kontrol altında tutulmasına rağmen; dinî ilimleri, çeşitli mezhep liderleriyle yaptığı söyleşilerde yaymaya çalışıp kendisini izleyenlere birçok dinî bilgi öğretmiştir. İmam (Aleyhisselam) , bağış ve hediye konusunda çok cömert olduğu için Cevat (çok cömert olan kişi) lakabıyla meşhur olmuştur.
İmam Hadi (Aleyhisselam) ve İmam Askeri (Aleyhisselam)
İmam Cevat’tan (Aleyhisselam) sonra, oğlu imam Hadi (Aleyhisselam) ve ondan sonra da onun oğlu imam Askeri (Aleyhisselam) imamet makamına ulaşmışlardır. İki imam imamet görevlerini Samerra şehrinde yapmışlardır. Onların eğitimi ve öğretimi vasıtasıyla birçok Şii âlimi yetişmiş ve Ehli Beyt ilimlerini içeren birçok da kitap yazılmıştır. İmam Mehdi’nin (Aleyhisselam) kısa süreli gizlilik döneminde naiplik görevini yerine getiren dört kişi, bu iki imamın dostlarındandırlar.
Konunun Özeti
Tarihin on iki imamın (Aleyhisselam) hayatıyla ilgili kayıt altına aldığı bilgileri aşağıdaki cümlelerle özetlemek mümkündür.
Masum imamlar (Aleyhisselam) , yüce Allah tarafından nazil olan İslam şeriatını güçlendirip korumaktan başka bir hedefleri olmamıştır. Söyleriyle ve davranışlarıyla marifet esaslarını, yüce ahlakları ve dini hükümleri yayıp birçok yetenekli insan yetiştirmişlerdir.
MEAD

Önceden de açıkladığımız gibi; şefkatli yaratıcı, yarattığı varlıklara karşı sahip olduğu sonsuz merhamet ve ihsandan dolayı, onları doğru yola iletmek amacıyla, kendilerini izleyerek doğru bir imana, hoş bir ahlaka ve örnek bir amele sahip olup cehaletten, esaretten ve bilgisizlikten kurtulacakları peygamberler göndermiştir.
Kuşkusuz dini kabul etmek ve emirlerini uygulamak özgür bir seçimle olması gerekiyor. Çünkü zorla, iyi kötüden ve iyi bir insan da kötü bir insandan ayırt edilmez.
Bundan dolayı yüce Allah insanları bu konuda özgür bırakıp irade sahibi karar kılmıştır. Bu bakımdan bu dünyada mukaddes dinî emirleri uygulamanın yararlarının bütünüyle ortaya çıkmayacağı çok açıktır. Bu dünyada ne iyi insanlar yaptıklarının ödüllerine ulaşabilirler ne de kötü insanlar amellerinin cezalarını görürler. Zulümlerinin ve kötülüklerinin çoğunun cezası verilemeyecektir.
Allah’ın merhametli ve adaletli olduğunu göz önünde bulundurarak, akıl şöyle hüküm vermektedir: İnsanların yaptıklarının karşılığını alacakları başka bir dünya olması gerekir. Ölüm, insanın yok olması anlamına gelmemelidir; yalnızca bu dünyadan başka bir dünyaya geçiş anlamına gelmesi gerekir.
İKİNCİ KISIM

AHKÂM

Kitabın başlarında söylediğimiz gibi; Allah’ı tanıdıktan sonra namaz, oruç v.b. gibi kulluğun ve itaatin belirtileri olan amelleri yerine getirmemiz gerekir. Şimdi namazın ve ondan sonra orucun hükümlerini açıklayacağız.
NAMAZ

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
مَا سَلَكَكمُ‏ْ فىِ سَقَرَ قَالُواْ لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّين‏
(Cehennemliklere şöyle sorarlar:) sizi şu yakıcı ateşe sürükleyen şey nedir? “Biz namaz kılanlardan değildik” derler.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurmuştur:
Namaz, dinin direğidir. Namaz âlemlerin yaratıcısının katında kabul edilirse öteki ameller de kabul edilir. Namaz kabul edilmezse öteki ameller de kabul edilmez.
Gece gündüz beş defa ırmağın içinde yıkanan bir kimsenin bedeninde kir kalmayacağı gibi; günde beş defa namaz kılan bir kimsenin de günahları silinir.
Namaza önem vermeden namaz kılan bir kimsenin, namaz kılmayan bir kimse gibi olduğunu bilmek gerekir.
Yüce Allah Kur-anı kerimde şöyle buyurmaktadır:
فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ‏الَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتهِِمْ سَاهُون
Vay şu namaz kılanların haline! Onlar namazlarından gaflet ederler.
Peygamber Efendimiz (Sallellahu aleyhi ve alihi) bir gün mescide girince rükû’larını ve secdelerini düzgün bir şeklide yerine getirmeden namaz kılan bir adam gördü. Peygamber (Sallellahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurdu:
Bu adam bu şekilde namaz kılarak dünyadan giderse, dünyadan Müslüman olarak gitmemiş demektir.
Dolayısıyla insan namazı (Allah’tan) korkarak ve ona saygı göstererek yerine getirmelidir. Namaz kılarken kimin karşısında konuştuğuna dikkat etmelidir. Namazın yüce sonuçlarından faydalanabilmesi için rükû’larını, secdelerini v.b. gibi öteki amellerini doğru bir şekilde yerine getirmelidir.
Yüce Allah Kur-anı kerimde namaz hakkında şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ الصَّلَوةَ تَنهَْى‏ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنكَر
Namaz, (insanları) kötü ve iğrenç şeylerden alıkor.
Kesinlikle bu şekildedir. Çünkü namazın adabı, namaz kılan kişi uyduğu zaman kötülükler etrafında dönmesini engelleyecek şekildedir.
Örnek olarak namazın adaplarından biri şudur: Namaz kılan kişinin, namaz kıldığı yer ve üzerindeki elbise gasp edilen bir şey olmamalıdır. Hatta eğer elbisesinde gasp edilen bir ip bile olsa, namazı doğru olmayacaktır. Dolayısıyla bu şekilde haramlardan sakınmak zorunda olan namaz kılan bir kişi, haram bir malı kullanması veya bir kimsenin hakkını zayi etmesi olanaksızdır.
Aynı şekilde insan hırs, haset v.b. gibi rezil sıfatlardan uzak durması koşuluyla namazı kabul edilir. Bu çirkin sıfatların bütün kötülüklerin kaynağı olduğu çok açık bir konudur. Kendisini bu tür çirkin sıfatlardan arındırarak namaz kılan bir kimse, kesinlikle bütün kötülüklerden ve çirkinliklerden uzak duracaktır.
İnsanların bazıları namaz kılmalarına karşın kötü işler yapıyorlarsa, namazdan dolayı gerekli olan koşullara uymuyorlar demektir. Sonuç olarak namazları kabul edilmediği için yüce neticelerinden de yararlanamıyorlar.
Mukaddes İslam dini, ölüm halinde bile olsa insana namazı kılmayı farz kılıp diliyle okuyamazsa kalbinden geçirerek; savaş, düşmandan korku, zorda kalınan bir durum v.b. gibi kıbleye doğru namaz kılmanın olanaksız olduğu hallerde bile olsa mümkün olan tarafa doğru kılarak; namazı yerine getirmesi gerektiğini belirtip namaza ne kadar önem verdiğini göstermiştir.
Farz Namazlar

Farz namazlar altı tanedir:
1. Günlük namazlar.
2. Ayat namazı.
3. Cenaze namazı.
4. Farz olan tavaf namazı.
5. Büyük erkek evlada farz olan anne ve babanın kaza namazları
6. Ücret karşılığı, adak, yemin ve söz nedeniyle farz olan namazlar.
Namazın Ön Hazırlıkları

Namazı (yani âlemlerin Rabbi’nin huzurunda yer alarak kulluk etmeyi) yerine getirmek için bazı ön hazırlıklar yapılması gerekir. Eğer bunlar olmazsa namaz doğru olmaz. Bu ön hazırlıklar şunlardır:
1. Taharet
2. Vakit
3. Elbise
4. Yer
5. Kıble
Şimdi bu ön hazırlıklar sırayla geniş bir şekilde açıklanacaktır:
1-TAHARET

Namaz kılan kişi namaz kılarken taharetli (temiz) olmak zorundadır. Yani içinde bulunduğu koşullara uygun bir şekilde namazı abdestli veya gusüllü ya da teyemmümlü olarak yerine getirmelidir. Aynı zamanda bedeni ve elbisesi de necasetli olmamalıdır.
Necasetler

Necasetler aşağıdaki şeylerden oluşmaktadır:
1 ve 2- Kanı sıçrayarak akan eti haram olan hayvanların küçük dışkıları ve büyük dışkıları necistir. Yani (can) damarını kestikleri zaman kanı sıçrayarak akan hayvanların dışkıları necistir. Örneğin; kedi, tilki, tavşan v.b. gibi hayvanlar. Eğer tavuk veya başka bir havyan necaset yiyerek eti haram olmuşsa, onların küçük dışkıları ve büyük dışkıları da necistir.
3- Eti ister helal olsun ister haram olsun, kanı sıçrayarak akan hayvanın leşi necistir. Ancak hayvan leşinin yün, kıl, tırnak v.b. gibi ruhu olmayan kısımları paktır.
4- Eti ister helal olsun ister haram olsun, kanı sıçrayarak akan hayvanın kanı necistir.
5 ve 6- Karada yaşayan köpek ve domuz necistirler. Bunların bütün parçaları hatta kılları dahi necistir.
7- Şarap veya sıvı olup insanı sarhoş eden her şey necistir.
8- Arpa suyu.
Temizleyiciler

Necis olan şeylerin pak olmasına vesile olan her şeye temizleyici denir. Temizleyiciler şunlardır:
1. Su. Su, necis olan her şeyi temizler. Ancak bu olay su mutlak olduğu zaman gerçekleşir. Dolayısıyla karpuz suyu, armut suyu v.b. gibi muzaf sularla necaset temizlenmez. Buna benzer sularla alınan abdest ve gusül de sahih değildir.
2. Yer. Yer ayakaltını ve ökçeyi temizler.
3. Güneş. Güneş, necis olan yeri ve hasırı ışınları vasıtasıyla kurutup temizler.
4. İstihale. Necis bir taşın, tuk madenine düşerek tuza dönüşmesi örneğinde olduğu gibi; necis bir şeyin başka bir şeye dönüşerek pak olmasına denir.
5. İntikal. İnsan kanının veya kanı sıçrayarak akan hayvanın kanının, kanı sıçrayarak akmayan başka bir hayvanın vücuduna girmesine denir. İnsan kanının sinek, sivrisinek v.b. gibi kanı sıçrayarak akmayan hayvanların vücuduna girmesi örnek olarak gösterilebilir.
6. Hayvanın dışından veya insanın içinden necis olan şeyi yok ederek temizlemek. Hayvanın sırtında veya insanın burnunda kan varsa kanı yok ederek temizlemek örnek olarak gösterilebilir. Böyle durumlarda su ile yıkamaya da gerek yoktur.
7. Tebeiyyet. Necis olan bir şeyin pak olmasıyla, necis olan başka bir şeyin daha pak olmasına denir. Bir kâfirin Müslüman olarak pak olmasından dolayı, çocuğunun da pak olması örnek olarak gösterilebilir.
8. Noksan. Üzüm suyunun üçte ikisinin azalmasına denir. Eğer üzüm suyu kaynarsa necis olur. Kaynamaya devam eden üzüm suyunun üçte ikisi buhar olursa geriye kalan miktar pak olur.
Abdest ve Abdestin Hükümleri

Abdestten önce dişleri fırçalamak ve gargara yapmak (temiz suyu ağzın içinde dolaştırmak) müstehabdır. Aynı şekilde temiz suyu burna çekmek de müstehabdır.
Abdestin Farzları

Abdest alırken yüzü kafa saçlarının başladığı yerden çeneye kadar ve elleri de dirseklerden parmak uçlarına kadar yıkamak gerekir. Başın ön kısmını ve ayakların da üzerini mest etmek gerekir. Abdest konusunda aşağıda açıklanacak olan şeylere uyulmak zorundadır.
1. Abdest organları temiz olmalıdır.
2. Abdest suyu pak, mutlak ve mubah olmalıdır.
3. Niyet. Abdest Allah’ın rızasını kazanmak için alınmalıdır. Dolayısıyla serinlemek amacıyla veya başka bir neden için alınan abdest sahih değildir.
4. Tertip. Önce yüzü, sonra sağ kolu, sonra sol kolu yıkamak gerekir. Ondan sonra başı ve ayakları mest etmek gerekir.
5. Muvalat. Abdest işlerini arka arkaya yapmak gerekir. Organları yıkarken veya mest ederken bir önceki organın kurumasına neden olacak kadar fasıla vermemek gerekir. Ancak abdest işlerini peş peşe yapmasına rağmen havanın çok sıcak olmasından, bedenin hararetinden v.b. gibi şeylerden dolayı ıslaklık kurursa, alınan abdest sahihtir.
Açıklama: Başı mest ederken derinin üzerine mest etmek gerekli değildir. Başın ön kısmındaki saçların üzerine mest etmek yeterlidir. Ancak başın öteki kısımlarındaki saçlar, başın ön kısmında toplanırsa, oradan uzaklaştırmak gerekir. Aynı şekilde başın ön kısmındaki saçlar tarandığı zaman yüz bölgesine ulaşacak kadar uzun olursa, saç diplerini veya saçı ayırarak başın derisini mest etmek gerekir.
Abdesti Bozan Şeyler

Abdesti batıl eden şeylere abdesti bozan şeyler denir ve sekiz tanedir:
1. Küçük dışkı.
2. Büyük dışkı.
3. Yellenmek. Bu olay doğal yerinden gerçekleşmelidir. Veya hastalık ve ameliyat nedeniyle karar kılınan yerden olmalıdır.
4. Baygınlık.
5. Sarhoşluk.
6. Gözün görmesine ve kulağın da işitmesine engel olan uyku. Dolayısıyla göz görmez; ancak kulak duyarsa, bozulmaz.
7. Delilik.
8. Cenabet veya gusül almayı gerektiren öteki şeyler. Aynı şekilde kadınların ara sıra gördükleri istihaze de abdesti bozar.
Gusül

Guslü, tertibi ve irtimasi olmak üzere iki şekilde yapmak mümkündür.
Tertibi gusül başı, boynu, bedenin sağ ve sol tarafını sırayla yapmak suretiyle gerçekleşir.
İrtimasi gusül ise insanın bütün bedenini bir defa suya sokması suretiyle gerçekleşir.
Gusül, farz ve müstehab olmak üzere ikiye ayrılır.
İslam dininde bir çak müstehab gusül vardır; ancak farz gusüller yedi tanedir:
1. Cenabet guslü.
2. Cenaze guslü.
3. Ölüye dokunma guslü. Eğer insan soğumamış ve yıkanmamış cenazeye dokunursa (herhangi bir yeri ona dokunursa) gusül almak zorundadır.
4. Adak adamak veya söz vermek ya da yemin etmek suretiyle farz olan gusül.
5. Hayız guslü.
6. Nifas (loğusa) guslü.
7. İstihaze guslü.
İlk dört gusül hem erkekler hem de kadınlar içindir; ancak son üç gusül yalnızca kadınlara aittir.
Cünüp olan kişiye haram olan şeyler ise şunlardır:
1. Bedenin herhangi bir yerini Kur-an yazısına veya Allah’ın, Peygamberimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) ve imamların (Aleyhimusselam) isimlerine dokundurmak.
2. Mescid-ul Haram’a (Kabe’ye) ve Medine mescidine girmek.
3. Öteki mescitler içinde durmak veya onların içine bir şey bırakmak.
4. İçinde farz secdesi olan Necm, Alak, Fussilet ve Secde surelerinden herhangi biri okumak.
Cenabet, hayız, nifas ve istihaze’nin öteki hükümlerini risale kitaplarından öğrenmek gerekir.
Açıklama: Abdestte olduğu gibi; gusül konusunda da niyet şarttır. Beden gusül almadan önce temiz olup suyun bedene ulaşmasına engel olacak hiçbir şey olmamalıdır.
Teyemmüm

İnsan vaktin kısıtlığı, hastalık, suyun olmaması v.b. gibi nedenlerden dolayı namaz veya buna benzer bir şey için abdest ya da gusül alamazsa, teyemmüm etmelidir.
Teyemmümün Farzları
Teyemmüm konusunda şu dört şey farzdır:

1. Niyet.
2. İki elin avuç içini birlikte toprağın yüzeyine veya üzerine teyemmüm edilmesi sahih olan herhangi bir şeyin yüzeyine vurmak.
3. İki elin avuç içini kafa saçının başladığı yerden kaşlara ve burnun yukarısına kadar olan alın bölgesine sürmek. Elleri kaşlara sürmek daha iyidir.
4. Sol elin avuç içini sağ elin üstüne, sonra sağ elin avuç içini sol elin üstüne sürmek.
Abdest yerine alınan teyemmüm hususunda açıklanan bilgiler yeterlidir; ancak gusül yerine alınan teyemmüm hususunda elleri bir kez daha yerin yüzeyine vurduktan sonra ellerin üstlerini tekrar mest etmek gerekir.
Teyemmümün Hükümleri

1- Toprak bulunmazsa kumun üzerine, kum bulunmazsa kurumuş çamura, kurumuş çamur da bulunmazsa taşın üzerine teyemmüm etmek gerekir. Bunlardan hiçbiri bulunmadığı takdirde bir yerde toplanmış olan toza ve toprağa teyemmüm etmek gerekir.
2- Alçı (kireç) ve madenden çıkarılan şeylerin üzerine teyemmüm etmek sahih değildir.
3- İnsanın çok yüksek bir değere satılan suyu satın alma gücü varsa teyemmüm edemez. Suyu satın alıp abdesti veya guslü yerine getirmelidir.
2- VAKİT

Öğle ve ikindi namazlarının özel ve ortak vakitleri vardır. Öğle namazının özel vakti, öğlenin başlangıcında dört rekâtlık namaz kılınacak kadar olan zaman dilimidir. Bir kimse bilerek bu vakit içinde ikindi vaktini kılarsa, namazı batıldır.
İkindi namazının özel vakti ise akşamdan önce dört rekâtlık namaz kılınacak kadar olan zaman dilimidir. Bir kimse bu vakte kadar öğle namazını kılmamışsa öğle namazı kazaya kalmıştır. Dolayısıyla ikindi namazını kılması gerekir. İkindi namazının özel vakti, öğle ve ikindi namazının ortak vakitleridir. Bir kimse bu vakit içinde yanlışlıkla öğle namazından önce ikindi namazını kılarsa namazı sahihtir ve öğle namazını ikindi namazından sonra kılması gerekir.
Akşam ve yatsı namazlarının da özel ve ortak vakitleri vardır. Akşam namazın özel vakti, akşamın başlangıcında üç rekâtlık namaz kılınacak kadar olan zaman dilimidir.
Yatsı namazının özel vakti ise gece yarısından önce dört rekâtlık namaz kılınacak kadar olan zaman dilimidir. Bir kimse bu vakte kadar akşam namazını kılmamışsa, önce yatsı namazını sonra akşam namazını kılmalıdır.
Akşam namazının özel vakti ile yatsı namazının özel vakti arasındaki zaman, akşam ve yatsı namazlarının ortak vakitleridir. Bir kimse bu vakit içinde yanlışlıkla yatsı namazını akşam namazından önce kılarsa namazı sahihtir. Dolayısıyla akşam namazını ondan sonra kılmalıdır.
Sabah namazının vakti ise Fecri Sadık’ın başlangıcından güneş doğuncaya kadar olan zaman dilimidir.
3- ELBİSE

Namaz kılan kişinin elbisesinin bazı şartları vardır:
1. Mubah olmalıdır. Yani namaz kılan kişini kendi malı olmalı veya kendi malı değilse sahibi onunla namaz kılınmasına razı olmalıdır.
2. Necis olmamalıdır.
3. Eti ister helal olsun ister haram olsun, leş derisi olmamalıdır.
4. Eti haram olan hayvanın kürkü, kılı veya yününden olmamalıdır; ancak sansar (ın kürkü, kılı veya derisinden elde edilen) elbise ile kılınabilir.
5. Namaz kılan kişi erkek ise elbisesi ipek ve altından olmamalıdır. Altın takı ile kendini süslememelidir. Namaz dışında da erkeklerin ipek elbise giymeleri ve altın takı ile süslenmeleri haramdır.
4-YER

Namaz kılan kişinin namaz kıldığı yerin birkaç tane şartı vardır:
1. Mubah olmalıdır.
2. Hareketsiz olmalıdır. Otomobil, gemi v.b. gibi hareket eden şeyler üzerinde namaz kılmak zorunda kalınırsa sakıncası yoktur; ancak bu tür vasıtalar kıbleden başka bir tarafa döndükleri zaman kıbleye dönülmesi gerekir.
3. Yer, necaseti bedene veya elbiseye ulaşmayacak kadar kuru bir halde necis olursa; kuru olsa bile alnın secdeye gittiği yer necis olursa; namaz batıl olur.
4. Alnın secdeye gittiği yer, dirseklerden ve ayak parmaklarının ucundan, birleşik dört parmaklık bir ölçüden daha aşağıda veya yukarıda olmamalıdır.
5-KIBLE

Kıble, Mekke-i Mükerreme’de bulunan Kabe olup ona doğru namaz kılmak gerekir. Uzakta olan bir kimsenin “Kıble’ye doğru namaz kılıyor” diyecekleri bir şekilde durması veya oturması yeterlidir. Kurban etmek v.b. gibi kıbleye doğru yapılması gereken ameller de böyle yapılması gerekir.
Oturarak dahi olsa namaz kılamayan bir kimse, bedeninin ön kısmı kıbleye doğru olacak bir şekilde sağ tarafının üzerine yatması gerekir. Böyle yapması mümkün değilse, bedeninin ön kısmı kıbleye doğru olacak bir şekilde sol tarafının üzerine yatması gerekir. Bu şekilde de yapamıyorsa, ayakları kıbleye doğru olacak bir şekilde sırt üstü yatması gerekir.
Namaz kılan kimse araştırdıktan sonra kıblenin yönünü anlayamazsa Müslümanların mihraplarından, kabirlerinden v.b. gibi şeylerden elde ettiği sanıya göre amel etmelidir.
Namazın Farzları

Namaz içinde yapılması gereken şeylere namazın farzları denir ve on bir tanedir:
1. Niyet.
2. Tekbiretul İhram.
3. Kıyam.
4. Kıraat.
5. Rükû.
6. Secde.
7. Teşehhüt.
8. Selam.
9. Tertip. Yani namazı belirlendiği şekil üzere kılıp (sırasını) değiştirmemek gerekir.
10. Tume’nine. Yani namazı vakarlı ve huzurlu bir şekilde kılmak gerekir.
11. Muvalat. Yani namazın kısımlarını arka arkaya yerine getirip aralarında fasıla vermemek gerekir.
Bu on bir şeyin beş tanesi rükündür. Eğer bilerek veya bilmeyerek azalırlarsa ya da fazlalaşırlarsa, namaz batıl olur. Öteki kısımları ise rükün değildirler ve yalnızca bilerek azalırlarsa veya fazlalaşırlarsa namaz batıl olur.
Namazın Rükünleri

Namazın rükünleri şunlardır:
1. Niyet.
2. Tekbiretul İhram.
3. Tekbiretul İhram’ı söylerken ve rükû’a giderken kıyamda durmak.
4. Rükû.
5. İki secde.
Niyet
Niyet, insanın namazı yakınlaşmak (âlemlerin Rabbinin buyruğunu yerine getirmek) için yerine getirmesine denir. Niyeti kalpten geçirmesi veya dil ile “Öğlen namazının dört rekâtını kılıyorum, kurbeten ilallah” şeklinde söylemesi gerekmez.
Tekbiretul İhram
Ezanı ve kameti okuduktan sonra, niyetle birlikte “Allah-u Ekber” deyince namaz başlar. Tekbir söylendiği için yemek, içmek, gülmek, kıblenden başka bir tarafa dönmek v.b. gibi şeyler haram olur. Bu tekbire “Tekbiretul İhram” denir.
Tekbiretul İhramı okurken elleri yukarı kaldırmak müstehabdır. Bu amelle yüce Allah’ın ululuğunu göz önünde bulundurup, onun dışındakileri küçük sayarak arkamıza atıyoruz.
Kıyam
Tekbiretul İhramı söylerken ve rükû’a giderken kıyamda (ayakta) durmak namazın rüknüdür; ancak fatihayı ile sureyi okurken ve rükû’dan sonra ayakta durmak rükün değildir. Dolayısıyla rüku’ yapmayı unutan bir kimse secdeye varmadan önce hatırlarsa doğrulup ayakta durmalı ve sonra rüku’ yapmalıdır. (Ayağa kalkmadan) eğik bir halde rükû’a dönerse, rükû’a bitişik olan kıyamı yapmadığı için namazı batıl olur.
Rükû
Kıraati (fatihayı ve zammı sureyi) okuduktan sonra ellerin dizlere ulaşacağı bir şekilde eğilerek yapılan amelin adına rüku denir.
Rüku’da bir defa “Subhane rabbiyel azimi ve bihamdihi” veya üç defa “Subhanellah” demek gerekir. Rükû’dan doğrulup ayakta durduktan sonra secdeye gidilmelidir.
Secde
Secde ederken alnı, elleri, dizleri ve ayak başparmağının uçlarını yere koymak gerekir. Bir defa “Subhane rabbiyel e’la ve bihamdihi” veya üç defa “Subhanellah” söylenmelidir. Oturduktan sonra ikinci defa secdeye gidilmeli ve bir önceki zikir tekrar edilmelidir.
Teşehhüt ve Selam
Namaz iki rekâtlık ise, iki secdeyi yaptıktan sonra ayağa kalkarak fatiha ve zammı sureyi okumak gerekir. Sonra kunut duası okunmalıdır. Rükû’dan ve iki secdeden sonra teşehhüt okunmalı ve selam verip namaz bitirilmelidir.
Namaz üç rekâtlık ise, teşehhütten sonra ayağa kalkarak bir defa fatiha suresi okunmalı veya üç defa “Subhanellahi vel hamdulillahi vela ilahe illallahu vellahu ekber” diye söylenmelidir. Sonra rüku, secde, teşehhüt ve selam yerine getirmelidir.
Namaz dört rekâtlık ise, dördüncü rekâtı da üçüncü rekât gibi kıldıktan sonra teşehhüt’ü okuyup ve selamı verip namaz bitirilmelidir.
Ayat Namazı

Ayat namazı aşağıdaki dört şeyden dolayı farz olur:
1. Güneş tutulması. Az bir kısmı tutulmuş olsa ve hiçbir kimse korkmasa bile.
2. Ay tutulması. Az bir kısmı tutulmuş olsa ve hiçbir kimse korkmasa bile.
3. Deprem. Hiçbir kimse korkmasa bile.
4. Yıldırım, şimşek, karayeller, kırmızı yeller v.b. gibi şeyler. İnsanların çoğu korktuğu zaman farz olur.
Ayat Namazının Kılınış Şekli
Ayat namazı iki rekâttır ve her rekâtında beş rükû vardır. Ayat namazı şöyle kılınır: İnsan niyet ettikten sonra tekbir getirerek bir defa fatiha suresini ve bir defa da herhangi bir zammı surenin tamamını okumalıdır. Sonra rükû’a gitmelidir. Başını rükû’dan kaldırdıktan sonra bir kez daha bir defa fatiha suresini ve bir defa da zammı sureyi okuyup rükû’a gitmelidir. Bunu beş defa tekrar etmelidir. Başını beşinci rükû’dan kaldırdıktan sonra secdeleri yerine getirmelidir. Sonra ayağa kalkıp ikinci rekâtı da birinci rekât gibi kılmalıdır. Sonra teşehhüt’ü okuyup ve selamı verip namazı bitirmelidir.
Şöyle kılmak da mümkündür: İnsan Ayat namazını kılarken niyet ettikten, tekbir getirdikten ve fatiha suresini okuduktan sonra bir surenin ayetlerini beşe bölerek bir ayetini veya daha fazlasını okuyup rükû’a gitmelidir. Sonra doğrulup fatiha suresini okumadan aynı surenin ikinci kısmını okuyup rükû’a gitmelidir. Bu şekilde beş rükû yapıp surenin geri kalan kısmını okumalıdır. Beşinci rükû’dan doğrulduktan sonra secdeleri yerine getirmelidir. İkinci rekâtı da birinci rekât gibi kılıp namazı bitirmelidir.
Yolcu Namazı

Yolcu olan bir kimse aşağıdaki altı tane koşul gerçekleştiği zaman dört rekâtlı namazları iki rekât kılmak zorundadır.
1. Yolculuğu ister dört fersah gidiş dört fersah da geliş olsun toplam sekiz fersahtan daha az olmamalıdır.
2. Yolculuğun başlangıcında sekiz fersahlık mesafeye gideceğine niyet etmiş olmalıdır.
3. Yolculuk esnasında niyetinden vazgeçmiş olmamalıdır.
4. Yolculuğu günah için yapılan bir yolculuk olmamalıdır.
5. İşi yolculuk olmamalıdır. Dolayısıyla şoför gibi işi yolculuk etmek olan bir kimse namazlarını eksiksiz kılmalıdır. Aksi takdirde on gün kendi evinde kalırsa üç defa yolculuk edinceye kadar dört rekâtlık namazlarını iki rekât kılmalıdır.
6. Ruhsat verilen sınıra ulaşmalıdır. Yani vatanından veya on gün kalmaya niyetlendiği yerden, şehrin duvarlarını duymayacak ve ezan sesini işitmeyecek kadar uzaklaşmalıdır.
Cemaat Namazı

Müslümanların günlük namazlarını cemaatle birlikte kılmaları müstehabdır. Cemaat namazının sevabı, tek başına kılınan namazın sevabından birlerce defa daha fazladır.
Cemaat Namazının Şartları
1. Cemaat imamı mükellef, mümin, adil ve helal zade olmalıdır. Namazı doğru bir şekilde kılmalıdır. İmama uyan kişi erkek ise imam da erkek olmalıdır.
2. İmam ile imama uyan kişi arasında onu görmesine engel olacak perde v.b. gibi bir şey olmamalıdır; ancak imama uyan kişi kadın olursa perde v.b. gibi şeylerin olmasında bir sakınca yoktur.
3. İmamın yeri, imama uyan kişini yerinden daha yüksekte olmamalıdır; ancak çok az (dört parmak yüksekte veya aşağıda) olursa sakıncası yoktur.
4. İmama uyan kişi, imamın arkasında veya onun hizasında olmalıdır.
Cemaat Namazının Hükümleri
1. İmama uyan kişi fatiha ve zammı sure dışındaki namazın her şeyini kendisi okumalıdır; ancak onun birinci veya ikinci rekatı, imamın üçüncü veya dördüncü rekatı olursa fatiha ve zammı sureyi de okumalıdır. Eğer zammı sureyi okuyacağı için imamın rüku’suna yetişemeyecekse, yalnızca fatihayı okuyup rüku’a giden imama yetişmelidir. Eğer yetişemezse tek başına niyetini alıp namazını tamamlamalıdır.
2. İmama uyan kişi rüku, secde v.b. gibi namazın öteki amellerini imamla birlikte veya imamdan hemen sonra yerine getirmelidir. Ancak Tekbiretul İhramı ve selamı imamdan sonra yerine getirmek zorundadır.
3. İmama uyan kişi, imam rüku’da iken uymuşsa namazı sahih olup bir rekat hesaplanır.
Oruç

Oruç, mukaddes İslam dininin füru’atından (şartlarından) biridir. Ramazan ayında oruç tutmak her mükellefe farzdır. Yani alemlerin rabbinin buyruğunu yerine getirmek amacıyla sabah ezanından akşam ezanına kadar orucu bozan şeylerden kaçınmalıdır.
Orucu Bozan Şeyler
Orucu birkaç şey bozar ve onlardan bazıları şunlardır:
1. Yemek ve içmek. Yenilen ve içilen şey toprak ve ağaç pekmezi gibi doğal bir şey dahi olmasa oruç bozulur.
2. Allah’a, Peygamberimize (Sallellahu aleyhi ve alihi) ve Peygamberimizin vasilerine (Aleyhimusselam) herhangi bir yalanı nispet vermek.
3. Koyu bir haldeki toz toprağı boğaza ulaştırmak.
4. Başın tamamını suyun altına daldırmak.
5. Bilerek kusmak.
Orucu bozan öteki şeyleri öğrenmek için risale kitaplarına bakılması rica edilir.
Dipnotlar
-----------------------------------
1-Vesail-uş Şia: 27/34
2-Hac: 46
3-Araf: 179
4-Fatır: 19-22
5-İbrahim: 10
6-Enbiya: 22
7-Maide: 17
8-Mülk: 14
9-Enam: 133
10-İbrahim: 34
11-Araf: 156
12-Türkçe anlamı "büyük makam sahibi" demektir.
13-Ahzab: 40
14-Hud: 112 (??????????? ????? ???????)?
15-Mizan-ul Hikme: 1/556
16-Bihar-ul Envar: 36/231, h. 11 ve Müsned-i Ahmet b. Hanbel: 5/87
17-Bihar-ul Envar: 23/289, h. 16 ve İhticac: 1/87
18-Ahzab: 33
19-Müddessir: 42-43
20-Kâfi: 2/19, h. 3 ve 3/268, h. 4
21-Maun: 4-5
22-Sevab-ul E'mal: 229
23-Ankebut: 45
24-Günlük farz namazlar şunlardır: İki rekât sabah namazı, dört rekât öğle namazı, dört rekât ikindi namazı, üç rekât akşam namazı ve dört rekât yatsı namazı.
Küçük dışkı yeri yalnızca su ile temizlenir. Büyük dışkı yeri ise su, üç parça taş v.b. gibi şeylerde temizlenir. Kuşkusuz bu olay dışkı, dışkı yerinde olduğu zaman böyle olur. Aksi takdirde sudan başka bir şeyle temizlenmez. Aynı zamanda büyük dışkı üç parça taş ile temizlenemezse, dışkı yeri temizleninceye kadar taş izafe etmek gerekir.
25-Su, Kur ve Kalil olmak üzere ikiye ayrılır. Kur su, 128 Tebriz men'inden (bir çeşit ağırlık birimi) 20 miskal daha azdır ve yaklaşık 384 kg. dır. Eğer bu suya necaset bulaşırsa necis olmaz. Kalil su ise Kur sudan daha az olan suya denir. Dolayısıyla bu suya necaset bulaştığı zaman necis olur ve şu şekilde pak olur: Akarsu veya yağmur suyu ile birleştirilmesi gerekir. Ya da bir Kur su miktarı izafe edilmesi gerekir.
26-Su abdest alan kişinin olmalı veya suyun sahibi abdest alınmasına razı olmalıdır.
27-Bir sopa veya buna benzer bir şey dikey bir şekilde yere dikili iken güneş doğarsa, gölgesi batı tarafında ortaya çıkar. Güneş yükseldikçe gölge de azalır. Gölge öğle vaktinde en küçük haline girer. Öğle geçince gölge doğu tarafına yönelir. Güneş batıya gittikçe gölge de uzar. Dolayısıyla gölge en küçük haline ulaşıp tekrar büyümeye başladığı zaman öğle vaktinin girdiği anlaşılır. Ancak Mekke gibi bazı şehirlerde gölge öğle vaktinde bütünüyle kaybolmaktadır. Buna benzer şehirlerde gölge ikinci kez ortaya çıktığı zaman, öğle vaktinin girdiği anlaşılır.
28-Akşam, güneşin batışından yaklaşık on beş dakika sonradır. Alameti ise güneş battıktan sonra doğu tarafında beliren kırmızılığın yok olmasıdır.
29-Şer'i gece yarısı, öğleden on bir saat on beş dakika sonradır.
30-Sabah ezanı okunmadan önce doğu tarafından yukarı doğru bir beyazlık hareket eder. Bu beyazlığa Fecri Evvel veya Fecri Kazib denir. Beyazlık yayıldığı zaman ise Fecri Sadık yani sabah namazının ilk vakti girer.
31-Fatiha ve zammı sureyi okuduktan sonra elleri yüz hizasına kaldırarak istenilen zikirlerden biri okunmalıdır. Örnek olarak şöyle söylenebilir; "Rabbena atina fid dünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve kına azab ennar"
32-Teşehhüt şu cümleleri söyleyerek yerine getirilir; "Eşhedu enla ilahe illallahu vahdehu la şerike leh ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu Allahumme salli ala Muhammedin ve a'li Muhammed"
33-Selam şu şekilde söylenir; "Esselamu aleyke eyyu henne biyyu ve rahmetullahi ve berakatuhu, Esselamu aleyna ve ala ibadillahis salihin, Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu"