İTİKADÎ ESASLAR VE DİNÎ BUYRUKLAR
 

Yazar:Allâme Muhammet Hüseyin TABATABAÎ

Çevirmen:Mahmut ACAR

BİRİNCİ CİLT ÖNSÖZ

DİN

Peygamberlerin, Allah tarafından insanları doğru yola iletmek için getirmiş oldukları itikadî esaslara, ilmî değerlere ve ahlakî buyruklara din denir.
Onların getirmiş oldukları itikadî esasları öğrenmek ve ahlakî buyruklarını yapmak, insanların iki dünyada da mutlu olmalarına neden olur.
Bizler, dindar olursak; Allah’ın ve peygamberin buyruklarına uyarsak; hem bu fani dünyada, hem de sonsuz olan öteki dünyada mutlu oluruz.
Açıklama: Yaşamını yanlışlar içinde geçirmeyen, güzel ahlaklı olan ve iyi işler yapan kişinin mutlu bir kişi olduğunu biliyoruz. Allah’ın dini bizleri, işte bu mutluluğa iletmekte ve şöyle emretmektedir: İlk olarak; doğru olan itikadî esasları aklınızla ve vicdanınızla kavramalısınız. Onları, saygın ve mukaddes saymalısınız. İkinci olarak; örnek ve güzel işler yapabilmeniz için güzel ahlaklı olmalısınız.
Dolayısıyla din üç kısma ayrılmaktadır:
1: İtikadî esaslar
2: Ahlak
3: Amel
1-İtikadî Esaslar
Aklımıza ve vicdanımıza başvurursak, çok şaşırtıcı bir düzene ve uyuma sahip olan varlık âleminin kendi kendine var olamayacağını, küçüğünden büyüğüne var olan düzenlerinin (sistemlerinin) düzenleyicisiz olmayacağını anlarız.
Dolayısıyla bu büyük varlık âleminin sonsuz kudrete ve sonsuz ilme sahip olan; evrendeki sistemleri, işlerin hepsinde karar kılmış olduğu değişmez yasalar vesilesiyle mükemmel bir adaletle ve eksiksiz bir dengeyle yöneten; bir yaratıcısı vardır.
Hiçbir şey boşuna ve hedefsiz yaratılmamıştır. Hiçbir varlık, Allah’ın yasalarının dışında değildir. Yarattığı varlıklara vermiş olduğu bunca lütuflara ve ihsanlara sahip olan böyle bir Allah’ın (genellikle heveslerinin esiri olan ve sonunda da sapıtıp bedbaht olan) insanları kendi hallerine başıboş bırakmış olduğuna inanmak olanaksızdır.
Bundan dolayı yanlış yapmaktan uzak olan peygamberler vesilesiyle, uyguladıkları zaman mutluluğa ulaştırması için insanlara yönelik bazı emirler göndermelidir.
Yaratıcının emirlerine ve buyruklarına uymanın ödülleri bu dünyada bütünüyle belli olmayacağından dolayı, güzel amel işleyenlerin amellerinin ödüllerini görmeleri ve kötü amel işleyenlerin de amellerinin cezalarını çekmeleri için, insanların amellerinin karşılıklarının ödeneceği başka bir âlem olması gerekir.
Sonraki sayfalarda geniş bir şekilde açıklayacağımız gibi; din, insanları işte bu ve buna benzer hak olan itikadî esaslara yönlendirip cehaletten ve gafletten sakındırmaktadır.
2-Ahlak
Din, bizlere şöyle söylemektedir: Yaşarken güzel sıfatlara sahip olun. Kendinizi övülmüş ve hoş özelliklerle süsleyin. Sorumluluk sahibi, hayırsever, barışsever, şefkatli, güler yüzlü ve adil olun. Hakkı savunun. Sizin için belirlenmiş olan sınırları aşmayın. İnsanların canlarına, mallarına ve namuslarına saldırmayın. İlim ve bilim öğrenme konusunda gerekli olan özveriden kaçınmayın. Netice olarak yaşamın bütün konularında adalet ve itidal (orta yol) sahibi olun.
3-Amel
Din, şöyle emretmektedir: Yaşarken kendinizin ve toplumun hayrına olan işler yapın. Fesada ve bozgunculuğa neden olan işlerden uzak durun… Yine şöyle söylemektedir: Yaratıcıya kulluk etmek unvanıyla, kulluğun ve itaatin alameti olan namaz, zekât v.b. gibi amelleri yerine getirin. İşte bunlar, dinin davet etmiş olduğu yasalar ve emirlerdir. Bilindiği gibi; bunların bazıları itikadî, bazıları ahlakî ve bazıları da ameli (eylemsel) konulardır.
Açıklandığı gibi; insanların yegâne mutluluk vesilesi, kabul etmek ve uygulamaktır. Çünkü bizler insanların gerçekçi olmak, hoş ahlak edinmek ve güzel amel işlemek dışında mutluluk sahibi olamayacaklarını biliyoruz.
DİNİN YARARLARI

Açıkladığımız şeylerden; dinin, bireyleri ve toplumları ıslah etme konusunda çok etkisi olduğu, hatta onların yegâne mutluluk vesilesi olduğu da anlaşılmıştır.
Dindar olmayan bir toplum, gerçekçi olmayı ve aydınca düşünmeyi yitirir. Değerli sermayesi olan ömrünü sapıklıklar ve zahiri şeyler içinde geçirir. Aklını ayaklar altına alarak hayvanlar gibi akılsız ve görüşsüz bir şekilde yaşar. Kötü ahlaklara ve çirkin işlere müptela olur. Böylece insani üstün özelliklerden mahrum kalır. Böyle bir toplum, ebedi ve sonsuz mutluluğa ulaşamamanın yanı sıra, bu fani ve geçici dünyada da sapıklığının kötü sonuçlarını erken veya geç mutlaka görür. Gafletten uyandığı zaman, yegâne mutluluk yolunun din olduğunu apaçık bir şekilde anlayıp yapmış olduğu işlerden pişman olacaktır.
Yüce Allah kitabında şöyle buyurmaktadır:
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّئهَا وَ قَدْ خَابَ مَن دَسَّئهَا
Nefsini tezkiye eden kişi kurtulmuştur. Onu kirleten kişi ise ziyana uğramıştır.
Kuşkusuz bireylerin ve toplumların mutluluğunun, dinî buyrukları uygulamaya bağlı olduğunu bilmek gerekir. Yalnızca adını söylemek yeterli değildir. Çünkü değeri olan şey, hakikate davet etmek değil; hakikatin kendisidir.
Sahip olduğu kapkara bir kalp, kötü bir ahlak ve çirkin davranışlarla kendini Müslüman olarak adlandıran ve mutluluk meleği bekleyen bir kimse; doktordan reçetesini alıp cebine koyan ve sağlığın ayağına gelmesini bekleyen bir hastaya benzer. Böyle bir düşünceyle hedefe ulaşmak olanaksızdır.
Yüce Allah kitabında şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ الَّذِينَ ءَامَنُواْ وَ الَّذِينَ هَادُواْ وَ النَّصَرَى‏ وَ الصَّبِِينَ مَنْ ءَامَنَ بِاللَّهِ وَ الْيَوْمِ الاَْخِرِ وَ عَمِلَ صَلِحًا فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَ لَا خَوْفٌ عَلَيهِْمْ وَ لَا هُمْ يحَْزَنُونَ
Şüphesiz iman edenlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden kimler, Allah’a ve ahiret gününe iman ederler ve iyi iş yaparlarsa, onların ecirleri Rableri katındadır…
Belki bu ayetin içeriğine bakarak “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler ve iyi iş yapanlar, bütün peygamberleri veya bazılarını kabul etmeseler bile mutlu olacaklar” diye düşünmek mümkündür. Ancak âlemlerin rabbi olan Allah, Nisa suresinin 150. ve 151. ayetlerinde, peygamberlerin hepsini veya bazılarını inkâr eden kişileri kâfir olarak tanıtmaktadır.
Dolayısıyla yalnızca peygamberlerin hepsine iman eden ve iyi iş yapan kişi imanından yararlanacaktır.
İslam Dini

Mukaddes İslam dini, ilahi dinlerin sonuncusudur. Bundan dolayı dinlerin en mükemmelidir. İslam dininin gelişiyle, önceki dinler geçersiz kılınmıştır. Çünkü mükemmel olan şeyin varlığından dolayı, eksik olan şeye ihtiyaç duyulmaz.
Mukaddes İslam dini, Peygamberimiz Muhammet b. Abdullah (Sallellahu aleyhi ve alihi) vesilesiyle insanlar için gönderilmiştir. Bu mutluluk kapısı; insanların fikirsel bakımdan zayıf dönemleri geride bıraktıkları, insanî kemal sıfatları elde etmek için hazır oldukları, ilahî ilimleri ve yüce maarifleri kavrama konusunda layık hale gelip uygulama yeteneğine sahip oldukları bir zamanda insanların yüzlerine açılmıştır.
Bundan dolayı İslam; gerçekçi olan insanların anlayabilecekleri ilimler ve hakikatler, insanların üstünlüklerini belirleyecek olan güzel ahlaklar, bireysel ve toplumsal hayatın bütün işlerini düzenleyecek olan buyruklar getirerek bunları uygulamaları için insanlara tavsiye etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim

İlahî bir kitap, Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) peygamberlik senedi ve Yüce Allah’ın kelamı olan Kur’ân-ı kerim, İslamî hakikatler ve marifetler pınarıdır. İşte burada bu mukaddes kitabın, indiği zamandan (on dört asrın bitmekte olduğu) içinde bulunduğumuz şu günlere kadar muhtelif yönleriyle çeşitli toplumlar içinde, sürekli saygın bir makama sahip olmuş ve her zaman öteki insanların da dikkatlerini çekmiş olmasına ilave olarak; İslam’a ve Müslümanlara göre önemini ve azametini de anlamak mümkündür.
Kur’ân Öğretileri
Kur’ân-ı kerim, Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) daveti döneminde yirmi üç yıllık bir süre içinde tedricen (peyderpey) nazil olup toplumların ihtiyaçlarına cevap vermiştir.
Kur’ân, açıklamalarıyla insanları mutluluk yoluna iletmekten başka hedefi olmayan bir kitaptır. Bireysel ve toplumsal mutluluğun temelleri olan sahih imanı, hoş ahlakı ve güzel işi çok açık ve net bir şekilde öğretmektedir:
وَ يَوْمَ نَبْعَثُ فىِ كلُ‏ِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَ جِئْنَا بِكَ شهَِيدًا عَلىَ‏ هَؤُلَاءِ وَ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَبَ تِبْيَنًا لِّكلُ‏ِّ شىَ‏ْءٍ وَ هُدًى وَ رَحْمَةً وَ بُشْرَى‏ لِلْمُسْلِمِينَ
Sana, kitabı her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik.
Kur’ân, İslami ilimleri özetleyerek beyan etmiştir. İnsanların bu (ve özellikle fıkıhla ilgili olan) ilimleri geniş bir şekilde öğrenmeleri için, peygamberlik evini göstermiştir. Nitekim bu konuda şöyle buyurmaktadır:
وَ أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَينِ‏َّ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيهِْمْ وَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Sana, Zikri ve kendilerine indirilen şeyi, insanlara açıklaman amacıyla indirdik. Umulur ki düşünürler.
وَ مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَبَ إِلَّا لِتُبَينِ‏َّ لهَُمُ الَّذِى اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَ هُدًى وَ رَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Sana, kitabı, içinde oldukları ihtilafları onlara açıklaman için indirdik.
Aynı zamanda Peygamber Efendimizin (Sallellahu aleyhi ve alihi) Allah’ın kitabını tefsir etme ve dinî ilimleri açıklama konusunda, Ehli Beyti’nin sözlerini kendi sözleri gibi tanıtarak şöyle buyurduğunu da bilmek gerekir:
Kur-an ve Ehli Beyt’im, kıyamet gününe kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Kim, Kur-andan yararlanmak isterse Ehli Beyt’ime başvursun.
Kur’ân-a Göre Bilgi ve Bilgisizlik
Kur’an-ı kerimde ilim ve bilgi hakkında yapılan övgü; düşünme ve tefekkür etme hususunda yapılan teşvik; öteki ilahi kitapların hiçbirinde bulunmamaktadır. Aynı şekilde cehalet ve bilgisizliği kötülemesi de Kur’an-ın özelliklerindendir. Nitekim ilmi ve bilgiyi hayat, bilgisizliği de ölüm diye adlandırmıştır. İslam’dan önceki fesat dolu dönemi tanıtmak için ise “Cahiliyet dönemi” ismini kullanmıştır.
Zümer suresinin 9. ayetinden şöyle buyurmaktadır:
قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Enam suresinin 122. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
أَ وَ مَن كاَنَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَهُ وَ جَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشىِ بِهِ فىِ النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فىِ الظُّلُمَتِ لَيْسَ بخَِارِجٍ مِّنهَْا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَفِرِينَ مَا كاَنُواْ يَعْمَلُونَ
(Ruhî ve itikadî bakımdan) ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?
فَإِنهََّا لَا تَعْمَى الْأَبْصَرُ وَ لَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتىِ فىِ الصُّدُورِ
Gözler kör olmaz; ancak (ilimden yoksun olan) göğüslerdeki kalpler kör olur.
وَ لَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الجِْنّ‏ِ وَ الْانسِ لهَُمْ قُلُوبٌ لَّا يَفْقَهُونَ بهَِا وَ لهَُمْ أَعْينُ‏ٌ لَّا يُبْصِرُونَ بهَِا وَ لهَُمْ ءَاذَانٌ لَّا يَسْمَعُونَ بهَِا أُوْلَئكَ كاَلْأَنْعَمِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئكَ هُمُ الْغَفِلُونَ
Onların kalpleri vardır; ancak (cehaletten ve bilgisizlikten dolayı) onlarla anlamazlar. Gözleri vardır; ancak (hakikatleri) onlarla görmezler. Kulakları vardır; ancak onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha sapıktırlar. (Çünkü hayvanlar kendilerindeki algılama vesilelerinden yararlanırlar; ancak onlar kendilerindeki algılama vesilelerinden faydalanmazlar.) İşte gafiller onlardır.
وَ مَا يَسْتَوِى الْأَعْمَى‏ وَ الْبَصِيرُوَ لَا الظُّلُمَتُ وَ لَا النُّورُوَ لَا الظِّلُّ وَ لَا الحَْرُورُوَ مَا يَسْتَوِى الْأَحْيَاءُ وَ لَا الْأَمْوَتُ
Körle gören bir olmaz. Karanlıkla aydınlık da bir olmaz. Gölge ile hararet de bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz.
Yüce Allah Kur’an-ı kerimin birçok ayetinde insanları düşünmeye ve tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Göklerde, yerde, bu ikisinde var olan oluşumlar hakkında ve özellikle insanın yaratılışı hususunda düşünmeleri için kullarına emir vermektedir.
Yine kullarına çeşitli ilimlere ve bilimlere sahip olan geçmiş milletlerin ve ümmetlerin tarihlerini, eserlerini, adetlerini, geleneklerini ve örflerini araştırıp kendi hakiki mutlulukları için yararlanmaları konusunda da öğütlerde bulunmaktadır.
İlimsel konuları ve bilmî görüşleri araştırmanın yalızca şu birkaç günlük dünya hayatında daha iyi yaşamak için olmadığını ve bu dünya ile sınırlı tutulmayacağını bilmek gerekir. Çünkü ilmî araştırmalar esasınca sonsuz hayat mutluluğunu güvence altına almak gerekmektedir.
Kur-anın Âlemlerin Yaratıcısı Hakkındaki Öğretesi
قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَ فىِ اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَوَتِ وَ الْأَرْض‏
Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında da mı şüphe var?
Açıklama: Gündüz aydınlığında her şey göz önünde aşikârdır. Dolayısıyla kendimizi, başkalarını, evleri, şehirleri, ovaları, dağları, ormanları v.b. gibi şeyleri görürüz. Ancak gece karanlığı etrafı kapladığı zaman görünen her şey (görünmelerine neden olan) aydınlığını kaybeder. İşte o zaman aydınlığın onlardan olmadığını ve bir çeşit irtibat vasıtasıyla onları aydınlatan güneşe ait olduğunu anlarız. Güneş, kendi kendine aydın olup ışınlarıyla yeryüzünü ve onda olan her şeyi aydınlatmaktadır. Eğer aydınlık öteki şeylerin kendilerinden olsaydı hiçbir zaman onu kaybetmezlerdi.
İnsan ve öteki canlı hayvanlar göz, kulak ve diğer organlar yardımıyla eşyaları tanırlar. El, ayak ve diğer iç ve dış organlar yardımıyla da hareket ederler. Ancak bir süre sonra hareketleri ve duyuları biterek hiçbir şekilde etkinlik gösterememektedirler. Başka bir ifadeyle ölmektedirler.
Bizler bu sahneyi görünce şöyle bir yargıya varıyoruz: Bu canlılardan meydana gelen duyu, irade, tepki ve hareket bedenlerinden değil; ruhlarından ve canlarından kaynaklanmaktadır. Ruhlarının ve canlarının gitmesiyle de yaşamlarını ve etkinliklerini yitirmektedirler.
Eğer görmek ve duymak yalnızca göz ve kulakla sağlanmış olsaydı bu iki organ olduğu sürece görme ve duyma gerçekleşmesi gerekirdi. Hâlbuki böyle değildir.
Aynı şekilde varlık âlemindeki şeylerin varlıkları (biz de varlık âleminin bir üyesiyiz ve asla varlık âleminin varlığı hususunda kuşkulanamayız) eğer kendilerinden ve kendiliğinden olsaydı kesinlikle varlıklarını kaybetmezlerdi. Hâlbuki varlık âleminin üyelerinin arka arkaya varlıklarını yitirdiklerini, sürekli değişme içinde olduklarını ve şekillerini kaybedip başka bir hale girdiklerini görmekteyiz.
Dolayısıyla şöyle kesin bir hüküm vermek gerekir: Varlıkların var olmaları, onları yaratan başka bir şeyden kaynaklanmaktadır. Yaratan herhangi bir şeyle var etme ilişkisini kestiği an ise (o şey) yok olup gitmektedir.
Varlık âleminin ve dünyalıların (varlıklarının) dayanağı olan ezeli ve ebedi varlık “Allah” diye adlandırılmaktadır. O yok olmayan ve eksilmeyen bir varlıktır. Aksi takdirde öteki varlıklar gibi varlığı kendinden olmasaydı başka birine muhtaç olacaktı.
Dipnotlar
-------------------------------------
1-Şems: 9-10
2-Bakara: 62
3-Nahl: 89
4-Nahl: 44
5-Nahl: 64