Usul-i Din
 

Bir Hatırlatma

İmam Mehdi'ye (a.s) inanmak, bir bakıma halk ile gayb âlemi arasındaki bağlılığın çözüm yolu ve bu inancı taşıyan kimselerin daima o hazreti anmaları ve o gaybî muslihin zuhurunu beklemeleri gerektiği anlamınadır.
Dolayısıyla İmam Mehdi'yi (a.s) beklemenin anlamı, Müslümanların ve Ehlibeyt Şiîlerinin ellerini ellerinin üzerine koyup İslâm'ı yayma yolunda hiçbir girişimde bulunmamaları, sadece o hazreti beklemeleri demek değildir. Büyük âlimlerin de bu hususa sürekli vurgu yapıp dikkat çektiklerini görmekteyiz. Koşullar ne olursa olsun, her Müslüman İslâm'ın eğiti ve öğretilerini yaymak, zulüm ve haksızlıklara karşı koymakla görevlidir. Böylelikle nihaî adil düzenin gelişine zemin hazırlamalılar. Toplum her ne kadar günah, haksızlıklar ve yolsuzluklarla dolsa da gerçek adaleti getirecek kurtarıcıyı çağırmalıdırlar ve Müslüman bir kimsenin ortam ve toplumu Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhuruna hazırlaması yolunda her türlü özveri ve fedakârlığa katlanması gerekir. Hz. Mehdi'yi (a.s) bekleyen kimse, yaşamını onun emir ve istekleri doğrultusunda düzenlemesi lâzım ve onun yolunda ve emrinde düşmanlarıyla savaşa hazır olmalıdır.
5.BÖLÜM MEAD

29.DERS

MEAD(İnsanın Ebedî Dönüş Yeri)

Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Siz fena (yokluk) için değil, belki beka (ebedilik) için yaratıldınız. Ve sadece bir evden diğer bir eve taşınıyorsunuz."[305]
Semavî dinlerin tümü, insanın ölmekle yok olmayıp, belki sadece bu dünyadan başka bir dünyaya gideceği ve o dünyada iyi ya da kötü amellerinin karşılığını göreceği hakikatini açıkça bildirmişlerdir.
Allah'ın peygamberleri ve onların tüm izleyicileri şu hakikati hatırlatıyorlardı ki: Bu dünyanın esrarengiz düzen ve kurgusu abes ve amaçsız olmayıp, insanoğlu bu dünyadan göçtükten sonra hayatta iken yaptığı bütün amellerden hesaba çekilecektir. Bu nedenle peygamberlere tâbi olanlar, çaba ve gayretlerini böyle kesin ve kat'î bir gelecek için hazırlıyorlardı ve her zaman şöyle diyorlardı:
"Rabbimiz! Sen bu -dünyayı- boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Koru bizi ateşin azabından."[306]
Şimdi meadın (ahiret hayatının) olmasını gerektiren delillerden birkaçını gözden geçirelim.

Birinci Delil: Allah'ın hikmet ve adaleti: Bütün dinlerin açıklamış olduğu ve peygamberlerin de tam bir ciddiyetle halkı onunla uyarmış oldukları mead meselesi, sadece taabbudî bir mesele değildir. Akıl, Allah'ın hikmeti, adaleti ve rafetine dayanarak onu kesin ve kat'î olarak görüyor.
Allah'ın adalet ve hikmeti, salih kimselere mükâfat ve günahkârlara da ceza vermeyi ve mazlumların hakkını zalimden almayı gerektirmektedir. Bu dünyanın tamamen bir azap ve mükâfat yeri olmayışı, çoğu salih ve mücrim kimselerin, amellerinin karşılığını tam olarak görmeden ölmeleri, amaçlarına erişen mücrimlerin onca cinayet ve tecavüzlerine rağmen, hayatın birçok nimet ve güzelliklerinden yararlanmaları vb. şeyler bize şunu gösteriyor ki: Allah tarafından bu durumların inceleneceği bir dünya yaratılmıştır. Eğer o dosyalar bu dünyada kapatılır, bir mead ve mahşer olmaz ise, Allah'ın adalet, hikmet ve sınırsız merhameti nerede kalır?
Adil, Hakîm ve Merhamet sahibi Yaradan'ın zevk amaçlı güçsüzlerin zulüm ve yoksulluklara tâbi tutulup, bir müddet sonra da yok olması için âlemi yarattığı nasıl söylenebilir?
Yegane hüküm sahibi Allah'ın böyle olması düşünülebilir mi? Bizi yaratmaya muhtaç olmayan ve bizi yaratmaktan hedefinin, sadece bizim tekâmüle ermemiz ve varlığımızın, verimli olması olan tek ve yüce Allah'ın, bu dünya ile yetinmesi ve insanın kemal yolundaki yarışmasını yarım kesip neticesiz bırakması, acaba O'nun yüce sıfatları ile bağdaşır mı? Şüphesiz Allah, amellerin mükâfat ve azabını başka bir âlemde verecek ve hiçbir şeyi göz ardı etmeyecektir.
"Yoksa, kötülük işleyen kimseler, ölümlerinde ve diriliklerinde kendilerini, inanıp yararlı iş işleyen kimseler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne de kötü hüküm veriyorlar! Allah, gökleri ve yeri gerçekle yaratmıştır; Her cana kazandığının karşılığı verilir, onlara zulmedilmez."[307]
Ayrıca, bu zamanı sınırlı ve günleri sayılı âlemde bazı amellerin azap ve cezalarının verilmesinin mümkün olamadığı da bir gerçektir. Meselâ bir atom bombasını atmakla milyonlarca insanın katliamını gerçekleştiren birinin, milyonlarca insanı katletme günahının karşılığında öldürülmesi yeterli bir ceza sayılmaz ve onun hak ettiği cezanın, ebedi olan ahiret âleminde gerçekleşmesi daha adil olacaktır.
Aynı şekilde Allah'ın, muhtelif zorluklar ve üzüntülerle dolu bu dünya hayatı, salihlerin ve ömürlerini Allah'a kulluk ve insanlara iyilik etmek yolunda geçiren veya sayısızca insanı maddî ve manevî ölümden kurtaran kimselerin mükâfatı sayılmayacak kadar küçük, sayılı ve sınırlıdır.
Mükâfatlar ve Cezalar

Bu dünyada kendi baba ve annesine zulüm edip, yaşantılarında sürekli başarısız olanları veya anne-baba katili olup genç yaşta hayatını kaybedenleri veya anne-babaya iyilik edip bu dünyada mükâfatlandırılanları veyahut öksüzlerin haklarını gasp edip bu dünyada kötü sonuçlarını gören nicelerini görmüş ve duymuşuzdur.
Kur'ân-ı Kerim halkı, yetimlere zulüm etmek konusunda uyararak şöyle buyuruyor:

"Arkalarında güçsüz çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, (başkalarının yetimlerine zulüm ve haksızlık yapmalarının azabının, kendi yetimlerine dönmesinden) korksunlar ve Allah'tan sakınsınlar."[308]
İmam Bakır (a.s) şöyle buyurdular: "Allah, yetim malı yeme konusunda iki azap belirlemiştir: Dünya cezası ve ahiret azabı."[309]
İnsanın bu dünyada içerisine düştüğü bazı zahmet, sıkıntı ve belâlar amellerinden kaynaklanmaktadır. Aslında insanın duçar olduğu zahmet ve belâlar, bir şekil dünyevî ceza olup, onun uyarılması ve kötü işlerinden dönmesi içindir.
Kur'ân-ı Kerim bu konuya birçok ayetlerde açıklık getirmiştir. Örneğin:

"Size isabet eden zorluklar, kendi yaptığınız işlerden dolayıdır."[310]
"Onun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar."[311]
"Halkın kendisi kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez."[312]
Allah, bazı peygamberlerin kavim ve ümmetlerini serkeşliklerinden dolayı bu dünyada cezalandırıyordu.
Kur'ân-ı Kerim, Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb peygamberlerin kavimlerinin ve diğer başka kavimlerin nasıl azaba uğrayıp cezalandırıldıklarını açıklıyor.[313] Bu cezalar, Adil ve Merhametli Allah'ın, zulüm ve bozgunculuğa razı olmadığına, amellerin gerçek cezasını başka bir âlemde vereceğine dair bir teyittir.
Genel olarak dünyevî cezalar, amellerin ahiretteki gerçek cezalarının sade bir örneğidir. Bu dünyevî cezaları göz önünde bulunduran herkes, insanın kendi başına bırakılmış olmadığını ve öbür dünyada onun amel ve işlerinin büyük bir dikkat ve titizlikle inceleneceğini iyice anlamaktadır.
Bir noktayı daha hatırlatmak gerekir ki, bazen iyi insanların eğitim ve tekâmülü için birtakım zorluklar ve belâlarla karşı karşıya kaldıklarını görmekteyiz. Aslında onlara azap ve ceza denilemez.
Aynı şey, bazı mücrimlerin bu dünyada suçlarının cezasını görmemesi için de geçerlidir. Yani onların dünyevî cezalardan muafiyeti, Allah'ın inayet ve lütfunun onları kapsadığından veya Allah'ın onların yaptıklarından habersiz olduğundan değil, belki cezalarının ahirete bırakılmış olduğundandır.
İslâm Açısından Mead

Semavî dinler arasında meada en çok önem veren ve bu konuyu en geniş perspektiften ele alan İslâm dinidir. Öyle ki, çok az bir mevzu bu kadar önemle üzerinde vurgu yapılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de mead ve ölümden sonraki hayatla ilgili binden fazla ayet var.
Ama diğer taraftan Kur'ân'da birey ve toplumla ilgili hüküm ve kanunlar, yani "ahkam ayetleri" diye adlandırılan bu ayetler, beş yüz ayeti geçmiyor. Bu yüzden meada inanmak, mukaddes İslâm dininin temel ve en önemli esaslarından sayılıyor.
Kur'ân'da mead hakkında gelen ayetler konunun muh-telif boyutlarına değinmiştir. Şimdi onlardan bazısı:
Mead'ın Gerekliliği:

1- "İnsan kendi başına bırakıldığını mı sanıyor?"[314] Yani; amel ve işleri incelenmeyecek mi?"
2- "Ve biz göğü ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık."
"Bu yaratılışın boşuna olduğu, inkâr edenlerin zannıdır ancak. Vay ateşe uğrayacak inkârcıların hâline. Yoksa inanıp hayırlı amel işleyenleri yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları, yoldan çıkanlar gibi mi tutarız.?"[315]
3- "Sakın Allah'ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Gözlerin azabın şiddetinden dışarı fırlayacağı bir güne kadar onların azabı ertelenmektedir. (O zaman onların hesabı görülecek)"[316]
Müşrikler kıyamete inanmıyor ve onu uzak biliyorlardı. Übeyd b. Half, bir gün çürümüş bir kemiği Peygamberin yanına getirdi ve onu elinde ezip şöyle dedi:
"Bu ezilen çürük kemikleri kim diriltecek?"[317]
Allah, nasıl yoktan yaratıldığını unutan o şahsa cevabında şöyle buyurdu:

"Ey Muhammed! De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. Ve O her yarattığına âlimdir."[318]
Ve de şöyle ekledi:
"Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir."[319]
Müminlerin ve kâfirlerin akıbeti, kâfirleri cehenneme ve müminleri cennete götürecek şeyin vasfında ise şöyle buyuruyor:
"İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir. Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir."[320]
"Kim bir kötülük işerse, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar."[321]
* * *
Halkın, Allah'tan sakınması ve takvalı olması için, Kur'ân kıyametin zorluğunu ve azabın şiddetini bu ayetlerle hatırlatmaktadır.
"Ey inananlar! Rabbinizden sakınınız; doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı büyük bir şeydir. Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün; oysa sarhoş değildirler; fakat bu sadece Allah'ın azabının çetin olmasındandır. "[322]
"O muazzam gürültü ve kıyamet kopup geldiği zaman; o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. (O gün, onlardan her birinin kendisine yeter derecede derdi vardır."[323]
"Her kişi yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulunca, kendisiyle o kötülük arasında uzun bir mesafe olmasını diler."[324]
* * *
Yüzlerce başka ayet, mead ve kıyamet gününün hesabını beyan etmektedir. Eğer bu ayetler, daha bir teveccüh ve dikkatle mülahaza edilirse, insanın yaşamını öyle bir değiştirir ki, artık hiçbir işe hesap yapmadan girmez. Allah'tan sakınır, kendi ebedi hayatı için; bir tarlaya girmiş gibi dünyada azık toplar. Kalbi temiz Müslümanlar ahiretin korkusundan kendi işlerini hatta söz ve fikirlerini ölçer, geceler tatlı uykudan el çekip ibadete ve Allah'a yalvarıp yakarmaya koyulurlar. Hevesleri için bir şey yapmazlar, gece ve gündüz kendilerini ve toplumlarını ter-biye etmek çabasında olurlar.
Sâ'saa b. Suhan şöyle diyor: "Sabah namazını kılmak için Kufe'nin merkez camiinde hazır oldum. Hz. Ali Emi-r'ül-Müminin (a.s) bize namaz kıldırdı ve namazın selamından sonra kıbleye doğru oturup Allah'ı zikretmeye başladı ve güneş doğuncaya kadar sağına-soluna bakmadı. Daha sonra bize yönelip şöyle buyurdu: "Halilim ve habi- bim Resulullah'ın (s.a.a) zamanında bazıları bu geceyi sabaha kadar secde ve rüku hâlinde geçirirlerdi, tan ağardığında saçları karmakarışık toz toprak içinde olurdu, alınları çok secde etmelerinden dolayı sertleşirdi, ölümü hatırladıkları zaman, rüzgarın kırbacıyla titreyen bir ağaç gibi ıstıraba düşer, ağlarlardı; öyle ki elbiseleri gözyaşlarıyla ıslanırdı. O sırada Hz. Emir (a.s) kalktı ama şöyle buyuruyordu: "Kalanlar gaflette geçiniyorlar güya."[325]
Bir gün yüce İslâm Peygamberi, sabah namazından sonra camide uyuklayan ve benzi sararmış, zayıf ve gözleri çukura inmiş -Harise adında- bir genci gördü. O'na şöyle buyurdu: "Nasıl sabahladın?" dedi: "Yakin hâlinde." Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) onun sözünden hayret edip şöyle buyurdu: "Her yakinin bir hakikati var; senin yakininin hakitati nedir?" dedi: "Ey yüce Peygamber! Yakinim beni hazin etmiş ve uykuyu gözlerimden çalmış,beni sıcak öğlen vaktinde susuz koymuştur; dünyadan ve onda olandan ayrılmışım, kıyametin şimdi koptuğunu ve insanların hesap vermek için toplandığını, kendimin de onların içinde olduğunu ve bir gurubun cennet nimetlerinden yararlandığını, cennet tahtları üzerinde birbirleri etrafında oturup bir-birleriyle konuştuklarını, başka bir gurubun da ateşte azap çektiklerini, yardım dileme ve sığınak arama feryatlarının yükseldiğini görüyor ve duyuyorum. Sanki ateş alevlerinin gürültüsü şimdi kulaklarımda çınlıyor gibi."
Resulullah (s.a.a), kendi ashabına dönerek buyurdu: "Bu, Allah'ın kalbini iman ile nurlandırdığı bir kuldur." Daha sonra o gence şöyle buyurdu: "Bu hâlini korumaya çalış ve sakın kaybetme." O dedi: "Ya Resulullah! Allah'tan sizin yolunuzda şehit olmamı isteyin." O hazret Allah'tan şehadet diledi ve çok geçmeden o genç, savaşların birinde,diğer dokuz kişinin şahadetinden sonra bu iftihara erişti.[326]
30.DERS ÖLÜM ÖTESİNDEKİ ÂLEM

"Bir gün bu evi terk edeceğim."
Evet, ölmemiş ve ölmeyecek olan Allah'tır; biz kullar nitekim bir gün bu evden gideceğiz...
Her günün sonu ve güneşin batışı, şairane bir temsildir bizim göçeceğimizden. Ne mutlu eğer başka bir gün, güneş gibi güler yüzlü ve nurlu kıyamet ufuğundan doğabilirsek... Önemli olan da budur, çünkü batmaya mecburuz... Ölüm, ister istemez bütün varlıkları kapsayan bir hakikattir.
Düşünmemiz gereken şey şu ki, öldükten sonra ne olacağız? Yok mu olacağız, yani herkesin hayatının sonu, onun ölümüne mi bağlıdır? Yoksa varlığımız ölümden sonra da varlığını sürdürecek mi? Ve eğer öyle ise bu nasıl olacak?
Allah'a imanı olmayanlar, ölümü insanın yok olması sanıyorlar ve yaşamın, bu birkaç günle sınırlı olduğunu iddia ediyor, herkesin sadece bu dünyada kısa bir süre yaşama hakkı olduğunu söylüyorlar. Ama vahiy mektepleri, bu sanı ile derinden muhaliftirler ve insanı ebedî; ölümü ise, berzah ve ebedî dünya olan kıyamet âlemine taşınmak için bir köprü olarak kabul ediyorlar.
Berzah Âlemi

Kur'ân'ın apaçık ayetleri ve din büyüklerinden nakledilen hadislere göre ölüm, insanın yok olması değildir. Öldükten sonra insanın ruhu, kıyamete kadar ya nimet veya azap içerisinde hayatını sürdürecektir. Bu süreye, yani ölümden kıyamete kadar olan zamana "berzah" denir. Berzah hayatı, hakikî bir hayattır; bir sanı veya bir hayal değildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma; bilâkis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden on-lara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar."[327]
Eğer ölümden sonra, gerçek bir hayat olmasaydı, ayetteki "Rableri katında... rızıklanırlar." cümlesinin hiç-bir anlamı kalmazdı.
Aynı şekilde Hz. İsa'nın (a.s) elçilerine uymaları için kavmine tavsiye edip ama onların uymayıp öldürdükleri "Âl-i Yasin'in mümini" hakkında şöyle buyuruyor:
"Ona, 'Cennete gir.' denince, 'Keşke milletim, Rab-bimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi!' demişti."[328]
Bu ayetteki cennetten maksadın, ölüm ile kıyamet vakti arasında müminlerin yararlandıkları berzah cenneti olduğu muhtemeldir.
Kur'ân-ı Kerim, kâfirler ve ölene dek çirkin işleri sürdürenler hakkında şöyle buyuruyor: "Onlardan birine ölüm gelince, 'Rabbim! Beni geri çevir, belki yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim.' der." Ama bu isteği icabet olunmaz ve şöyle hitap edilir: "Hayır, bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan berzah vardır."[329]
Bedir ve Cemel Savaşlarından Birer Öykü

Bedir savaşının gürültüsü yatışmış, düşman kaçmış, ölenler meydanda kalmıştı. Kâfirlerin ölülerinden bazısı bir kuyuya dökülmüştü. Peygamber o kuyunun yanına gidip ölülere hitaben şöyle seslendi:
"Siz ey kâfirler! Kötü komşular idiniz, Allah'ın Peygamberini kendi evinden kovdunuz, onunla düşmanlık etmek ve savaşmak için birleştiniz; şimdi ben Rabbimin vaadinin doğru olduğunu gördüm. Siz de Rabbinizin vaadini hak buldunuz mu?"
Bu konuşmayı işiten Ömer şöyle dedi: "Ey Peygamber! Bunlar, cansız cesetlerden başka bir şey değiller. Onlarla nasıl konuşabiliyorsun?"
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle cevap verdi: "Yeter artık, andolsun Allah'a sen onlardan daha iyi işiten değilsin; kalkıp onlardan ayrıldığımız an azap melekleri ateşli topuzlarla yere çakacak onları."[330]
Emir'ül-Müminin Ali (a.s) de, Cemel Savaşının sonunda ölülerin arasında atı ile dolaşırken, Kâ'b b. Sure'nin cesedini ölenler arasında gördü. Kâ'b, Ömer'in zamanında Basra'nın kadılık mevkisine tayin edilmiş ve Osman'ın hilafetinin sonuna kadar bu görevi sürdürmüştü. Bu şahıs, Cemel Savaşında Kur'ân'ı boynuna asıp ailesi ve çocukları ile birlikte İmam (a.s) ile savaşmak için gelmişti ve nitekim hepsi öldürüldü. İmam (a.s) onun naaşını oturtmalarını emretti ve o sırada ona hitaben şöyle buyurdu:
"Ey Kâ'b! Ben Allah'ımın vaadini hak buldum; sen de Allah'ının vaadini hak buldun mu?" Ve daha sonra buyurdu: "Onu yatırın."
İmam Talhâ'nın cesedine de aynısını yaptı. Biri o Hazrete şöyle dedi: "Senin sözünü duymadıkları hâlde bu işin yararı nedir?" Buyurdu: "Andolsun Allah'a ki, her ikisi de sözümü duydu; Bedir ölülerinin, Peygamberin sözünü duydukları gibi."[331]
Habbe Arannî şöyle diyor: "Hz. Ali (a.s) ile kabristana gittik. O Hazret mezar başlarında durup onlarla konuşuyordu. Ben de o kadar ayakta durdum ki, sonunda yorulup oturdum. Oturmaktan da yorulup ayağa kalktım, tekrar oturdum ve yine yorulduğum için kalkıp cübbemi götürdüm, 'Müsaade edin cübbemi sereyim de onun üzerinde biraz dinlenin; çok ayakta durmaktan rahatsız olacağınızdan korkuyorum.' dedim. Şöyle buyurdu:
"Ey Habbe! Bu ayakta durmak insanı rahatsız etmez; çünkü bir müminle muhabbetle, konuşmayla meşgulüm."
"Dedim: 'Onlar da böyle midirler?' Buyurdu: 'Evet, eğer gözündeki perdeyi kaldırsalar, onların da grup grup birbirleriyle konuştuklarını göreceksin.' Dedim: 'Cisim midir, yoksa ruh mudur onlar?' Buyurdu: Ruhturlar; âlemin hiçbir bucağında hiçbir mümin, ruhuna; 'Kabristana gel.' emri verilmedikçe ölmez. Ve mümin ruhların orada toplandıkları kabristan, Adn cennetinden ve yüce cennetten bir köşedir."[332]
Kabir Sorgu-Suali

Birçok hadislerden, bağlantı şekli çok net değilse de, ruhun beden ile kabirde özel bir rabıtası olduğunu anlamaktayız.
Ehlibeyt İmamlarının altıncısı İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Kabir sorgusunu inkâr eden, bizim Şiamız olamaz."[333]
Ölüyü kabre bıraktıklarında, sorgu melekleri gelip ona din, inandıkları ve yaptıklarından sorarlar. Eğer imanlı ve salih biriyse müminlere, değil ise kâfirler ve kötülere ilhak edilir.
Merhum Şeyh Saduk "Akaid" kitabında şöyle yazıyor: "Bizim inancımıza göre kabir sorgusu haktır ve doğru cevap verebilen biri kabirde refah ve nimetten, ahirette ise cennetten yararlanacak. Doğru cevap veremeyen biri, kabirde azap görecek ve ahirette cehenneme girecek."[334]
Ehlibeyt İmamlarının dördüncüsü Hz. İmam Seccad (a.s) her cuma günü Peygamberin camisinde halka şöyle nasihat ediyordu:
"Ey insanlar! Takvayı seçin, çünkü dönüşünüz Allah'adır. Burada iyilik etmiş olan herkes, orada iyiliği kendi karşısında bulacak, kötü amel işlemiş olan herkes, kendisi ile ameli arasında uzun bir mesafenin olmasını dileyecek; Allah sizleri çetin bir azapla uyarıyor."
"Ey insanoğlu! Ne yazık ki sen gaflettesin; ama senden gafil değiller. Ölüm her şeyden daha hızlı varıp seni arayacak, nitekim seni bulacak. Sanki o an gelip çatmış, ölüm meleği senin ruhunu almış, tek başına (kabir) evine gelmişsin ve sorgu melekleri çetin bir sorgu ve imtihan için yanına gelmişler."
"İlk olarak; taptığın Allah, sana gönderilen peygamber, bağlandığın din, okuduğun kitap, velâyetini seçip emrine uyduğun imam hakkında ve daha sonra ömrünü hangi yolda harcadığından soracaklar..."
"O hâlde, kendine bak ve sorulmadan önce, cevaplamaya hazır ol. Eğer imanlı ve takvalı isen, kendi dinini iyi tanımış isen, gerçek ve hak imamlara uymuş isen, Allah'ın dostlarını sevmiş isen, Allah, dilini hakkı söylemeye açacak, seni cennet ve kendi rızasıyla müjdeleyecek, melekler nimet ve rızk ile seni karşılamaya gelecekler; aksi hâlde dilin tutulacak, cevap vermeyi beceremeyeceksin ve sana azap vaadinde bulunacaklar, azap melekleri seni konuklamak için kaynar su ve ateşle sana doğru gelecekler."[335]
Kabir Azabı

İnsanın berzahta karşılaşacağı şeyler onun dünyadaki amellerine bağlıdır. Takvalı bir hâlde can verenler için berzah, cennetin bir numunesi olacak ve yaptıkları iyilikleri, güzel ve hoş manzaralı bir şekilde görecekler. İmam Hasan Askerî (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir mümin öldüğü zaman, biri hepsinden daha hoş kokulu ve daha güzel yüzlü altı nuranî şahıs, onunla birlikte onun kabrine doğru hareket ederler. Onun sağında, solunda, üstünde, altında, arkasında ve önünde dururlar. O sırada onların en güzeli soracak: 'Sizler kimsiniz?' Sağda duran diyecek: 'Ben namazım.' Soldaki diyecek: 'Ben zekâtım.' Öndeki diyecek: 'Ben orucum.' Arkadaki diyecek: 'Ben hac ve umreyim.' Alttaki diyecek: 'Ben bunun kardeşlerine işlediği iyiliklerim.' Daha sonra hepsi birden en güzel yüzlü olana soracaklar: 'Ya sen kimsin ki hepimizden güzelsin?' Diyecek: Ben Al-i Muhammed'in (s.a.a) velâyet ve sevgisiyim."[336]
Ama dünyayı kâfirlik, pislik ve kötü işlerle çirkinleştirmiş olan kimseler, kabre girince, onu dar ve karanlık görecekler, azap melekleri onlara azap edecekler.
Yüce İslâm Peygamberi, Ensardan birinin cenaze törenine katılıp toprağa gömdükten sonra, onun kabrinin yanına oturup başını aşağı eğdi ve üç defa şöyle buyurdu: "Allah'ım! Kabir azabından sana sığınıyorum."[337]
Kabir sorgusunu ve azabını bizzat gözle görmek gerekmez; belki peygamberlerin, imamların, salihlerin ve iyilerin ondan haber verdikleri kadarıyla yetinip, kabullenmek gerekir.
Merhum Molla Muhsin Feyz Kaşanî şöyle buyuruyor: "Bu göz, gaybî âlemde olup bitenleri müşahede etmeye lâyık değildir; ahiret ve berzahta olup bitenler de gaybî meselelerdir. Peygamberin sahabesi Cebrail'in inmesine iman getirmemişler miydi? Oysa ki onu göremiyorlardı. Kabir azabı da gaybî bir meseledir ve onu idrak etmek için başka bir duyu gereklidir ki, Allah'ın peygamberleri ve evliyasından başkası o duyudan mahrumdur."[338]
Ölümü Hatırlamak

Bazıları ölümü anmaktan kaçıyorlar ve onu düşünmekten bile çekiniyorlar; güya ebedîlik suyu içmişler ve bu dünyada ebedî kalacaklar gibi gaflet badesinden içmekle sarhoş olmuşlar. Ancak Allah'ın diri ve ölmeyeceğini bildikleri hâlde O'na inanmıyorlar.
Bunlar, ölümden gafil oldukları için hedefsiz ömür geçiriyorlar, kendilerini ıslah etmeye koyulmuyorlar; aynen bir saat yelkovanı gibi lahzaları başıboş geçirerek, çoğu zaman günahlara bulaşıyorlar. Bunların yaşantısı hayvanların yaşantısından pek farklı değildir.
Bunların tavırları, Allah'ın seçkin kullarının tavırlarıyla büyük tezatlıklar göstermektedir. Yüce İslâm Peygamberi şöyle buyuruyordu: "Ölümü çok anın; çünkü günahları eksiltir, ruhî ve manevî olgunlaşmaya yararı olmayan dünyaya rağbeti azaltır."[339]
Bunların yanında diğer bazı kimseler var ki, din önderlerinin emirlerine uyarak ölümü çok anıyor, karşılaştıkları her durumdan kıyamet günü için yararlanıyorlar. Dünyaları, ahiret âlemine doğru hızla ilerleyen bir dünyadır. Yaptıkları işleri, şahsî çıkarlar ve heves belâlarından arındırırlar.
Bunların açısından dünya onu elde etmek için cinayet ve hıyanete el uzatmaya, ona bulaşmaya tenezzül edilmeyecek kadar değersizdir. Belki, bu yaşantıdan tam olarak ahiret yaşamı için faydalansınlar diye, yüce bir ruh ile içtimaî iş, ticaret ve hizmetlere de girmekten geri kalmazlar.
Bunlar ölümden korkmuyorlar. Bunlar insanların en üstün örneği, şahadet zamanı ve düşmanın kılıcı indiğinde ilk sözü, "Andolsun Kâbe'nin Rabbi'ne ki kurtuldum, muradıma erdim."[340] olan Emir'ül-Müminin Ali'dir.
Evet, bu dünyanın darlığından çıkıp ebedî âlemin sonsuzluğuna girmek, rahatlık ve kurtuluştur; ama bu, Hz. Ali (a.s) gibi sıkıntılar içerisinde tertemiz bir ömür geçiren, ruh ve düşüncesini takviye ederek Allah'a ibadet ve kullukla geçiren, içtimaî hizmetlerle meşgul olmuş bulunan kimseler içindir.
Ebuzer-i Gıfarî'den sordular: "Ölümden niçin çekiniyoruz?" Buyurdu: "Siz dünyanızı mamur ve ahiretinizi viran etmişsiniz, bu yüzden ümran bir yerden harabeye göçmek istemiyorsunuz."[341]
Bir Resul-i Ekrem (s.a.a) ashabına sordu ki: "Cennete gitmeyi istiyor musunuz?" Herkes, "Evet." dedi. O sırada şöyle buyurdu: "Çok uzakları arzu etmeyin ve daima ölümü gözünüz önünde bulundurun, gerektiği şekilde Allah'tan hayâ edin."[342]
Tanıdıkları öldüğü zaman, ölümü kendine hatırlatmak, zaman zaman kabristanları görmeye gitmek, müminlerin kabrini ziyaret etmek, ölümü anıp ibret almak açısından oldukça etkilidir.
Cennet

"Cennet ebedî bir makamdır ki, Allah mükâfat olarak iyi kimselere orada yer verir. Orada her çeşit nimetler, rahatlık, refah ve ferahlık vesileleri, oranın ehlinin arzuladığı her şey mevcuttur. Cennette kin, haset ve hınçtan bir eser yoktur. Herkes birbiriyle kardeşçe geçinecek, hepsi ebedî olarak orada kalacak, kimse hiçbir zahmete düşmeyecektir."[343]
"Temiz ve ihlâslı kullar, cennette azametle yaşayacak ve onlara saygı gösterilecek. Elde örülmüş tahtlara yaslanacak, karşı karşıya oturacak ve birbirlerine iltifatta bulunacaklar. "
"Genç hizmetçiler şarapla dolu kadeh ve sürahilerle onların etrafında dönecekler. Öyle bir şarap ki ne mahmur eder, ne baş ağrısı getirir, ne de akıl ve zekâyı bozar... İstedikleri her meyve ve kuş etini bulacaklar..."
"Bunların tümü, dünyada yaptıkları iyiliklerin mükâfatıdır..."[344]
"Cennet ehli birbirleriyle sohbete başlayıp biri diğerlerine şöyle diyecek: 'Ey Cennet arkadaşlarım! Benim dünyada bir arkadaşım vardı, inkârından dolayı şöyle derdi: 'Ölüp toprak olduktan sonra yeniden dirilip cezalandırılacağımıza mı inanıyorsun?' Ey dostlar! Şimdi onun ahvalini görmemiz için ona uğramamız iyi olur.' O sırada etrafına bakınıp onu cehennemde görür. Ve ona şöyle der: And-olsun Allah'a ki, az kalsın beni de kendin gibi mahvedecektin. Eğer Allah'ın lütfu olmasaydı, şimdi ben de ilâhî azaba duçar olacaktım."
"O sırada cennet ehli birbirine şöyle diyecek: Gerçekten biz, geçen ilk ölüm hariç, ölmeyecek miyiz artık? Ve gerçekten azap görmeyecek miyiz? Evet, budur büyük kurtuluş."
"Amel ehli, böyle bir cennet uğrunda amel etmelidir. Çalışanlar bunun için çalışsınlar."[345]
Cehennem

Cehennem, kâfirlerin ve mücrimlerin yeridir. Onun azap ve işkencesi, bu dünyanın azaplarıyla kıyaslanamaz. Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de cehennemi şöyle tasvir ediyor:
"Şüphe yok ki, ayetlerimizi inkâr edenleri, yakında ateşe atarız. Derileri yanıp eridikçe de azabı tatsınlar diye yerlerine, yeniden yeniye deri bitiririz. Şüphe yok ki, Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir."[346]
Kâfirler için ateşten bir elbise biçilmiştir ve tepelerine de cehennemin kaynar suyu dökülecek ki, derileri ve içlerinde olanları eritecek ve de demirden çomaklar da onlar için hazırlanmış olacak.
Ne zaman elemlerden çıkmak isteseler, yine azap melekleri tarafından oraya gönderilirler ve "Tadın Allah'ın yakıcı azabını."[347] denir onlara. "Cehennem ehli kendi kapıcılarına, "Rabbinize yalvarın da, diyecekler, ne olur bir günceğiz olsun bizi bıraksın ve azap etmesin." diyecekler." Cehennemin bekçileri diyecekler ki: "Peygamberleriniz mucizeler ve apaçık delillerle hidayetiniz için gelmemiş miydi size?" Diyecekler: "Evet, geldiler." Bekçiler diyecekler: "Öyleyse istediğiniz herkese seslenin; fakat kâfirlerin duası fayda etmeyecek."[348]
"Şüphe yok ki, cehennem gözetme yeri olmuştur (suçluları gözetleyip durmaktadır). Azgınların varacağı yerdir. Orada çağlar boyu kalırlar."[349]
"Alay edici gıybet edenin vay hâline! O ki, mal yığar ve onu sayar; sanır ki malı onu bu dünyada ebedîleştirir. Hayır, öyle değil; mutlaka kırıp döken, silip süpüren cehenneme atılır ve sen ne bileceksin kırıp döken, silip süpüren cehennem nedir?! Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir, öylesine ateş ki yüreklere musallat olur."[350]
Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) buyuruyor:

"Bilin ki, bedeninizin bu ince derisi cehennemin ateşine dayanamaz, o hâlde kendinize acıyın. Kendinizi dünyanın zorluklarında deneyip güçsüz olduğunuzu anlamışsınız. Ve bir dikenin vücudunuza battığında veya ayağınız kanadığında ya da sıcak kumlar onu yaktığında, nasıl takatsız olduğunuzu görmektesiniz. Öyleyse iki ateş tabakası arasında kalıp taşlar içinde yattığınız ve şeytanla bir arada olduğunuz zaman ne yapacaksınız?"
"Ey Allah'ın kulları! Hastalanmadan önce sağlığınızda, fırsatınız ve gücünüz varken, darlığa düşmemişken Allah'ı anın. Kurtuluş yolu kapatılmamışken kendinizi cehennemin ateşinden kurtarmaya çalışın. Allah uğrunda gözlerinizi uykusuzluğa, karınlarınızı açlığa (oruç tutmaya) alıştırın, Allah yolunda adım atın ve mülkünüzü, servetinizi O'nun yolunda bağışlayın. Vücudunuzdan ruhunuz ve canınız için faydalanın ve bunu yapmaktan kaçınmayın..."[351]
Şefaat

Kur'ân-ı Kerim ve birçok hadislerdeki aşikâr meselelerden biri "şefaat" meselesidir. Şefaat, birinin günahlarının bağışlanması için aracılık etmektir.
Allah'ın izniyle bazı günah ve günahkârlar hakkında gerçekleşecek olan bu aracılık, Allah'ın yaygın rahmetine ve yüce lütfuna dayalı olup müminlerin ümitlenmesine neden olur.
Eğer bir mümin, dünyada tövbe etmeye muvaffak olmamış olsa dahi, Allah şefaat vesilesiyle onu sınırsız merhametine mazhar kılacak, mahşer günü peygamberler, yüce İslâm Peygamberi ve Masum İmamların Allah'ın izniyle şefaat edecekleri bilinmektedir. Tabiî ki bazılarının günahı öyle çok ve ağır olabilir ki, bir süre azap görmedikçe şefaate lâyık görülmezler. Bazı günahlar da şefaat olunmayı tamamen engelliyor. Bazı hadislerde onlara değinilmiştir. Örneğin:
"Bizim -Ehlibeyt- şefaatimiz namazı hafife alanlara nasip olmayacaktır."[352]
Kaynakça
[1]- Understanding Light' by Tanonhaum, Spillman.

[2]- Usûl-i Kâfi, c.l, s.78 (özet olarak)

[3]- Kırk bilim adamı tarafından kaleme alınan "The Evidence of god in an Expanding Universe" adlı eserin, "Allah'ın Varlığının İspatı" adındaki Farsça tercümesi, s.261

[4]- Allah'ın Varlığının İspatı, s.19-22
[5]- Danişmend" dergisi, Hicrî-Şemsî 1346 yılının 11. ayının sayısı, s.39-42 (Bu dergi Tahran'da yayınlanıyor).
[6]- Danişmend" dergisi, dördüncü yıl, sayı: 10
[7]- Ra'd, 2

[8]- "Danişmend" dergisi, sayı: 4, yıl: H. Şemsî 1342, s.24-27'de şöyle yazıyor: Timüs bezi fenfosit üretiyor ve onun temel özelliği antikor adlı maddeleri üretmektir ki, mikropların ve yabancı proteinlerin saldırısı karşısında vücudu savunuyor.
[9]- Gayton Fizyolojisi

[10]- Beyin epifizi bu işi kendinden çıkardığı hormon vasıtasıyla yapıyor. Çıkardığı hormon glomerulotropin adında bir maddedir. Bu madde kana bırakıldığında böbrek üstü bezin kabuğundan aldostron adlı başka bir hormonun çıkmasına neden olur. lkinci hormon, kanın sodyum ve potasyumunun katılığını tanzim etmeye neden olur. Şöyle ki, bir haftadan az bir zaman içinde bu katılık ve aldostronun bırakılması kesilirse, ölüme neden olur. Gayton Fizyolojisi, endokrinoloji bölümü, s.1265-1266, dördüncü baskı, H. Şemsî 1352, M. 1973.

[11]- 29.01.1368 H. Şemsî tarihli Jamia gazetesi şöyle yazıyor: "608'i kanser sonucu ve diğer 679'u başka nedenlerle ölen 1287 kişi anatomiye tâbi tutuldular ve tam bir incelemeden sonra birinci grubun % 35'inin apandis ameliyatı geçirdigi görüldü. Oysa ki ikinci grubun % 24'ünün durumu böyle idi. Bu iki nispeti kryaslamakla apandisin alınmasının, kansere yol açmada çok tesirli etken olduğu ortaya çıkmaktadır."

[12]- William James, progmatizm ekolünün kurucularından ve Amerikalı filozoftur. Doğum: 1842, Ölüm: 1910.

[13]- Stahl; Alman kimyacı ve fizyolojist. 1964 yılında Hall Üniversitesinin profesörü oldu. (İlimler Tarihi, Pier Roso, 4. baskı, s.303-304.
[14]- Gavoisier (Doğum: 1743, Ölüm: 1794)
[15]- Rouelle (Fransız bilim adamı. Doğum: 1703, Ölüm: 1770)
[16]- Rien ne se pera et rine ne secree.
[17]- Fâtır, 15-16
[18]- Ferid Vecdî Ansiklopedisi, c.10, s.448
[19]- Gayton Fizyolojisi, c.2, s.957
[20]- Dr. Mahmut Şucaî, Entomoloji, s.248
[21]- En'âm, 59
[22]- Mülk, 14
[23]- Batı Avrupa dergilerinden "İlim ve Hayat" dergisi
[24]- Nehc'ül-Belâğa, hutbe: 159, c.3, s.493
[25]- Bakara, 115
[26]- Bihar'ul-Envar, yeni baskı, c.3, s.250
[27]- Enbiyâ, 51-70; Sâffât, 82-98
[28]- Kadisiye, Hicrî 16. yılında Müslümanlar ile İranlıların savaştığı yerin adıdır.

[29]- Kötülük tanrısının, Kur'ân'da adı geçen şeytan -İblis- olduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü şeytan mahluktur ve herhangi bir şeyi de var edemez. O hâlde şeytanın Allah ile savaşı düşünülemez bile.

[30]- Avesta (Zerdüştlüğün kutsal kitabı), Vendidad, 5. fasıl, s,118
[31]- Mü'min, 64
[32]- En'âm, 165
[33]- Bakara, 216
[34]- "İran Sorunları" dergisi, H. Şemsî, 1347 yılı, Dey ayı sayısı
[35]- Rousseau şöyle diyor: "Vicdan gerçeğini anlayamasak bile, içimizde bir şey var ki, vicdanın varlığına tanıklık etmektedir." Emile, s.207.

[36]- Dinin yarar ve gerekliliği, s.5
[37]- Dinin yarar ve gerekliliği, s.8
[38]- Nehc'ül-Belâğa, 1. hutbe
[39]- Şifa, ilâhîyat bölümü, nübüvvet konusu
[40]- Usul-i Kâfi, c.1, s.168
[41]- Semavî dinler ve öğretileri derken, hiçbir şekilde tahrife uğramamış ve saptırılmamış dinleri kastetmiyoruz.

[42]- Ankebût, 50
[43]- Mü'min, 78
[44]- Nur'us-Sekaleyn, c.3, s.367
[45]- Tarih-i Taberî, c.5, s.2269-2271
[46]- Nehc'ül-Belâğa, Feyzulislâm, hutbe: 115
[47]- Bihar'ul-Envar, c.18, s.351
[48]- Bihar'ul-Envar, c.18, s.333
[49]- Sevab'ul-A'mal ve İkab'ul-A'mal, s.336
[50]- Sâd, 45-47
[51]- Hz. Musa'nın (a.s) döneminde yaşayan firavunun adı İkinci Ramses idi. İkinci Ramses'in cesedi 1881 yılında mumyalanmış olarak bulundu ve şimdi de Kahire müzesinde bulunmaktadır.

[52]- Hz. Musa (a.s) "dalâlettesin" demekle, bu hassas dönemde her gün bir Kıbtî ile tutuşmanın yanlış olduğunu anlatmak istemiştir.

[53]- Kasas, 21
[54]- Kasas, 24
[55]- Kasas, 25
[56]- Kasas, 25
[57]- Kasas, 26
[58]- Nur'us-Sekaleyn, c.4, s.117-123
[59]- Kasas, 29
[60]- Kasas, 30
[61]- Tâhâ, 13
[62]- Tâhâ, 14-15
[63]- Harun (a.s), Hz. Musa'nın (a.s) kardeşinin adıdır. O, Hz. Musa'nın (a.s) en büyük destekçisi ve yardımcısıydı.

[64]- Yûnus, 90-92
[65]- Mecma'ul-Beyan, c.2, s.435
[66]- Âl-i İmrân, 34
[67]- Meryem, ibadet eden kadın anlamınadır.
[68]- Âl-i İmrân, 35
[69]- Mecma'ul-Beyan, c.2, s.436
[70]- Âl-i İmrân, 37
[71]- Âl-i İmrân, 38
[72]- Âl-i İmrân, 39
[73]- Âl-i İmrân, 40
[74]- El-Mizan Tefsiri, c.14, s.26-27
[75]- Meryem, 18-21
[76]- Meryem, 23
[77]- Meryem, 24-26
[78]- Meryem, 27-32
[79]- Nisâ, 157-158
[80]- Markos İncili, bab: 12, bent: 29
[81]- Âl-i İmrân, 51
[82]- Dünya Tarihine Bakış, c.1, s.200
[83]- Mâide, 75
[84]- Uygarlık Tarihi, c.3, bölüm: 3, s.239-240
[85]- Eski Kilise Tarihi, s.244
[86]- Nizam'ut-Talim, c.2, s.204
[87]- Nizam'ut-Talim, c.2, s.189-201
[88]- Mâide, 17
[89]- Usul-i Kâfi, c.1, s.39
[90]- Bihar'ul-Envar, c.14, s.331
[91]- Bihar'ul-Envar, c.14, s.320
[92]- Bihar'ul-Envar, c.14, s.288
[93]- Bihar'ul-Envar, c.14, s.324
[94]- En'âm, 136
[95]- Câsiye, 24
[96]- el-Milel ve'n-Nihel, Şehristanî, c.2, s.237; Yakubî Tarihi, c.1, s.224.

[97]- Zerdüştlüğün kutsal kitabı
[98]- Sasanîler Döneminde İran, s.164
[99]- Dinler Tarihi, s.301
[100]- Sasanîler Döneminde İran, s.168
[101]- Sasanîler Döneminde İran, s.460
[102]- Şiirde geçen Mazenderan, bugünkü Mazenderan'dan farklıdır.

[103]- Şehname, Firdevsî
[104]- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.11, s.8
[105]- Nahl, 59; Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.11, s.7
[106]- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.3, s.1063-1068
[107]- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.3, s.1063-1068
[108]- Nehc'ül-Belâğa, 26. hutbe
[109]- Siyah bir taştır, akik madeninden çıkar; beyaz, kırmızı ve sarı noktaları vardır.

[110]- Bihar'ul-Envar, c.15, s.392
[111]- Taberî Tarihi, c.3, s.1159; İbn-i Hişam Siyeri, c.1, s.240-245.
[112]- Taberî Tarihi, c.3, s.1171-1173; Mecma'ul-Beyan, c.7, s.206.
[113]- Usul-i Kâfi, Nikâh kitabı, c.5, s.340-341.
[114]- Muhammed'in Hayatı, s.177
[115]- İbn-i Hişam Siyeri, c.1, s.211-226
[116]- Ayr, Medine'nin güneyinde ve Uhud ise kuzeyinde bulunan iki dağın adıdır. (El-Cibal, Zimahşeri, s.8)

[117]- Ravzat'ül-Kâfi, s.308
[118]- A'râf, 157
[119]- Bu misal, Peygamber ve fedakâr dostlarının sıfırdan başlayarak doruğa varmalarına ve de fedakârlık, vahdet ve imanlarıyla dünyayı hayrete düşürmelerine işarettir.

[120]- Fetih, 29
[121]- Saff, 6
[122]- Bakara, 146
[123]- En'âm, 20
[124]- Ravzat'ül-Kâfi, s.308
[125]- Bihar'ul-Envar, c.15
[126]- Bakara, 89
[127]- İsbat'ül-Hüdat, c.1, s.84; Bihar'ul-Envar, c.15, s.206; İbn-i Hişam Siyeri, c.1, s.213. (Bu kitapta İbn-i Heyban adında kayıtlıdır.)

[128]- Bihar'ul-Envar, c.1, s.204
[129]- İbn-i Hişam Siyeri, c.1, s.180-183
[130]- Tabakat, İbn-i Sa'd, c.1, birinci bölüm, s.83
[131]- İbn-i Hişam Siyeri, c.1, s.214-222; Tabakat, İbn-i Sa'd, c.4, birinci bölüm, s.54-56; Bihar'ul-Envar, c.22, s.355-368.

[132]- Nasr, 1-3
[133]- Bakara, 89
[134]- İbn-i Hişam Siyeri, c.2, s.518
[135]- İsbat'ül-Hüdat, c.1, s.350
[136]- Bakara, 90
[137]- İslâm öncesinde de hac merasimi bir şekilde yapılmakta olup yerleşik geleneklerdendi.

[138]- Velid, her yeni Müslümanın, İslâm'ı kabul etmekle farklı bir yol seçtiğine ve bazen de akrabalarını terk ettiğine veya onlara muhalefet ettiğine değiniyordu.

[139]- Ruh'ud-Din'il-İslâmî, Beyrut basımı, s.30
[140]- Ruh'ud-Din'il-İslâmî, Beyrut basımı, s.32
[141]- Kur'ân'a Göre Rüzgâr ve Yağmur, s.19-25
[142]- Kur'ân'a Göre Rüzgâr ve Yağmur, s.59-60
[143]- Hicr, 22
[144]- Kur'ân'a Göre Rüzgâr ve Yağmur, s:140-143
[145]- Nûr, 43
[146]- Şûrâ, 29
[147]- Yâsîn, 36
[148]- Tâhâ, 53
[149]- İsrâ, 88
[150]- Hûd, 13-14
[151]- Bakara, 23
[152]- İslâm'ın Hızla İlerleyişi, s.49
[153]- Tefsir-i Novin, s.42
[154]- Avrupa Düşüncesinin İlerleyiş Tarihi, Londra basımı, yıl: 1875, s.343-344

[155]- Usul-i Kâfi, c.2, s.599
[156]- Ra'd, 28
[157]- Hucurât, 13
[158]- Enfâl, 24
[159]- Bihar'ul-Envar, c.74, s:268
[160]- Bihar'ul-Envar, c.74, s:243
[161]- Âl-i İmrân, 110
[162]- Usul-i Kâfi, c.5, s.55
[163]- Mücâdele, 11
[164]- Usul-i Kâfi, c.1, s.30
[165]- Usul-i Kâfi, c.1, s.30
[166]- Usul-i Kâfi, c.1, s.41
[167]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.24
[168]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.25
[169]- Vesâil'uş-Şia, c.13, s.194
[170]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.4
[171]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.3
[172]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.37
[173]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.10
[174]- Vesâil'uş-Şia, c.12, s.13
[175]- Nehc'ül-Belâğa, hikmetli sözler: 390

[176]- Rûm, 21
[177]- Vesâil'uş-Şia, c.14, s.7
[178]- Usul-i Kâfi, c.5, s.347
[179]- Usul-i Kâfi, c.5, s.376
[180]- Usul-i Kâfi, c.5, s.344
[181]- Usul-i Kâfi, c.5, s.344
[182]- Ahzâb, 40
[183]- "Bu hadisi, Şiîsiyle, Sünnîsiyle bütün hadisçiler nakletmişlerdir. (Bkz. el-Gadir, c.3, s.196-202.)

[184]- Müsned-i Ebu Davud, s.247
[185]- Nehc'ül-Belâğa, 133. hutbe
[186]- Bihar'ul-Envar, c.11, s.34
[187]- Bkz. "Medeniyet ve İslâmî İlimler"

[188]- Hamd, 2
[189]- Mülk, 1
[190]- Teğâbun, 4 ve 12
[191]- Kaf, 16
[192]- Şûrâ, 11
[193]- Bakara, 255
[194]- Tevhid suresi: "De ki: O Allah tektir. Allah, her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey de O'na denk değildir."

[195]- Hadîd, 9
[196]- Hucurât, 13
[197]- Bakara, 256
[198]- İsrâ, 36
[199]- Bakara, 111
[200]- İslâm Uygarlığı, Dr. Gustav Le Bon, s. 713-715

[201]- Bakara, 164
[202]- Âl-i İmrân, 17
[203]- Cabir b. Hayyan, Zekeriya Razî, İbn-i Sina, Hace Nasiruddin Tusî gibi büyük bilim adamları, aklî ve tabiî bilimlerde insanlık âlemine oldukça faydalı ve değerli eserler sunmuşlardır. Geçen yüzyılın sonlarına kadar İbn-i Sina'nın kitapları Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuluyordu. Dr. Gustav Le Bon "İslâm ve Arap Uygarlığı Tarihi" kitabında (s.710) şöyle yazıyor: "Mösyö Renan şöyle yazıyor: Büyük Albert, her şeyini İbn-i Sina'dan öğrenmişti."

[204]- İslâm Uygarlığı Tarihi, George Zeydan, s.598

[205]- İslâm ve Arap Uygarlığı Tarihi, Gustav Le Bon, s.706-715; Vesail'üş-Şia, c.12, s.49.

[206]-Vesailu'ş-Şia, c.12, s.49
[207]- Biharu'l-Envar, c.70, s.174
[208]- Uygarlık ve İslâm İlimleri, s.13
[209]- Elbette İmam, sadece Resul-i Ekrem'e (s.a.a) vahyolunan gerçekleri ve hükümleri beyan eder.

[210]- Sire-i İbn-i Hişam, s.266-295
[211]- Nizamî Gencevî'den.
[212]- Usul-i Kâfi, c.2, s.74
[213]- Yüce İslâm Peygamberi şöyle buyurdu: "Kur'ân'ı kendi görüşüne göre tefsir eden, -kıyamette- kendi oturması için ateşten bir yer hazırlıyor." (Tefsir-i Safî, c.l, s.21)

[214]- Cinn, 18
[215]- Tefsir-i Nur'us-Segaleyn, c.5, sh. 439
[216]- Usul-i Kâfi, c.2, s.599
[217]- Tefsir-i Safî, c.l, s.39
[218]- Ahzâb, 33
[219]- Mir'at'ül-Envar tefsirinin önsözü, s.16. Cebrail vahyi getirdiğinde, Peygamberin evine inerdi ve Peygamberin Ehlibeyti nübüvvet soyundan oldukları için Kur'ân'ın manasını daha iyi anlıyor, daha iyi biliyorlardı.

[220]- Müsned-i İbn-i Hanbel, c.3, s.17. Beyrut basımı; el-Gadir, c.l, s.955; Gayet'ül-Meram, s.212.

[221]- Usul-i Kâfi, c.l, s.171-173

[222]- Bakara, 129
[223]- Hatif-i İsfahanî'den, mısrayı biraz değiştirerek.

[224]- Nahl, 97
[225]- Enfâl, 24
[226]- Bu ayetlerdeki "hayat-ı tayyibe=hoş ve temiz hayat" tabiri, mecazî bir tabir olarak algılanmamalıdır. Bu ayetler gerçek anlamda şunu ifade ediyorlar: İnsanlığına yakışır iyi işler yapan bir mümine, gerçekten yepyeni ve tertemiz bir hayat verilecektir. Gerçek hayatın en belirgin eseri, idrak, şuur, kudret ve kuvvet olduğuna göre, ister istemez müminlerden bazılarının, başkalarında olan ilim ve kudrete ilâveten bir tür ilim ve kudrete sahip olduklarını anlıyoruz.
Yukarıdaki ayetlerin tefsiriyle ilgili olarak müfessirler başka sözler de söylemişlerse de, biz bu manayı Allâme Tabatabaî'nin değerli tefsiri el-Mizan'dan aldık. Daha fazla bilgi için o tefsire bakınız.

[227]- Yûnus, 35
[228]- Bakara, 124
[229]- İrşad-ı Müfid, s.304-305
[230]- İrşad-ı Müfid, s.152-154
[231]- Sefinet'ül-Bihar, c.l, s.53
[232]- İrşad-ı Müfid, s.149
[233]- Üsd'ül-Gabe, c.l, s.152
[234]- A'yan'üş-Şia, c.13, s.81-93. İkinci baskı.

[235]- Sefinet'ül-Bihar, c.l, s.53
[236]- En'âm, 44-45
[237]- Bihar'ul-Envar, c.2, s.135-136
[238]- İrşad-ı Müfid, s. I55 1- el-Gadir ve Allâme Eminî: Dünya çapında tanınmış el-Gadir kitabı, Merhum Mücahid Allâme şeyh Abdulhüseyin Eminî'nin yüce himmetiyle Gadir Hadisi etrafında kaleme alınmış büyük bir eserdir. Bu değerli eser, o büyük âlimin bir ömür sürdürdüğü değerli çalışmasının ürünü olup, şimdiye kadar on bir cildi Arapça dilinde yayınlanmıştır. Eserin dili ve beyanı, dağı anımsatacak sağlamlıkta ve suyu anımsatacak akıcılıktadır. İhtiva ettiği konular öylesine delilli ve burhanlıdır ki, Ehlisünnet âlimleri ve büyüklerinin ikrarıyla, Şiîliğin hak olduğu o kitapta ihya olmuş ve Ehlisünnet'in Şiîlikten anladığını tamamıyla değiştirerek, bu iki İslâmî fırkanın birbirini daha iyi anlamasında büyük bir hizmeti olmuştur. Adı daima yücelsin. Bu derste o ünlü kitaptan çok istifade edilmiştir.

[240]- Nisâ, 59
[241]- Arapça'da "Ebu" ya da "İbn-i" kelimesiyle başlayan isimlere künye denir.

[242]- Resulullah'ın ismi "Muhammed" ve künyesi "Ebu'l-Ka-sım"dır.

[243]- Müntehab'ul-Eser, s.707; Kifayet'ül-Eser'den naklen. Kitabın müellifi bu konuda, Sünnî ve Şiî kaynaklardan 50 hadis nakletmiştir ki, bunların hepsinde Peygamber efendimiz, On İki İmamı isimleri ile tanıtmıştır.

[244]- İslâm tarihi ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) siyeri hakkında yazılan Sire-i İbni Hişam gibi kitaplara bakınız.

[245]- Gadir-i Hum, Mekke ve Medine arasında bir yerdir.

[246]- Mâide, 57
[247]- Resulullah'ın (s.a.a) sorumluluğu, peygamberlik görevini yerine getirmek; başkalarının sorumluluğu ise, dine amel etmek ve onu başkalarına iletmektir.

[248]- Ehlisünnet'in dört mezhep imamından biri olan Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.a) bu cümleleri dört defa tekrarladı.

[249]- Mâide, 3
[250]- el-Gadir, c.l, s.9-11
[251]- el-Gadir, c.l, s.14-61
[252]- el-Gadir, c.l, s.62-72. Peygamber efendimizi görmeyen, ama sahabeden bir veya birkaçını görenlere "Tâbiîn" denir. (Ferid Vecdî)

[253]- Mâide, 67
[254]- Allâme Eminî "el-Gadir" kitabında 30 meşhur Sünnî âlimin adını sayıyor ki, hepsi bu ayetin Hz. Ali'nin hakkında indiğini itiraf etmişlerdir.

[255]- el-Gadir, c.l s.214; Taberî'nin "el-Velâyet" kitabından naklen.

[256]- el-Gadir c.l, s.159 ve sonrası.
[257]- Onlardan 200 kişi ashaptan idi.
[258]- Değerli el-Gadir kitabında (c.1, s.159-213) bu konuda 22 ihticac zikredilmiştir.

[259]- Ahzâb, 6
[260]- Ahzâb, 36
[261]- Zeyneb'in Peygamber efendimizin halası kızı ve Kureyş kabilesinden; Zeyd'in ise Resulullah'ın (s.a.a) özgürlüğüne kavuşturduğu bir köle olduğu meşhurdur.

[262]- Nur'us-Sekaleyn Tefsiri, c.4, s.280.

[263]- Nisâ, 64
[264]- Bu sulh, Hudeybiye adındaki bir yerde yapıldığı için bu ad ile meşhur olmuştur.

[265]- Siyer-i İbn-i Hişam, c.3, s.321 ve sonrası.

[266]- Taberî Tarihi, c.3, s.1546
[267]- Evs ve Hazrec, Medine'deki iki büyük ve sayılı kabile olup birbirleriyle rekabet ediyorlardı ve bu rekabet Sa'd b. Ubade'nin onlardan öne geçmemesi için, Evs kabilesinin Ebubekir'e hemen biat etmesine neden oldu.

[268]- Tabi ki biat etmeyenler az denilmeyecek kadar çoktu, Örneğin: Benî Haşim (Haşimoğulları) -Abbas ve oğulları- Hübab b. Münzir Selman-i Farisî, Ebuzer, Mikdad, Ammar, Zübeyr, Huzayme, Ubeyd, Kaab, Ferve, Halid, Berâ b. Azib ve... (el-Fusul'ul-Mühimme, s.45; Taberi Tarihi, c.4 s.1837 ve sonrası (özetlenerek nakledildi.)

[269]- Taberî Tarihi, c.4, s. 1820-1823
[270]- Taberî Tarihi, c.4, s. 1822
[271]- O zamanın Doğu Rum sınırlarındaki bir yer.
[272]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2. s.21, Dört ciltlik baskısı.

[273]- Taberî Tarihi, c.4, s.186; Sahih-i Müslim, Kitab'ul-Vasiyyet, Ömer'in Peygamber efendimize bu sözü isnat ettiği nakledilmiştir.

[274]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.563.

[275]- Siyer-i Halebiyye, c.3, s.200
[276]- Usul-i Kâfi, c.l, s.514-1388 h. baskısı.
[277]- Hz. Mehdi'nin (a.s) lakaplarından olup "beklenen" anlamınadır.

[278]- Mazmur, 37 bab:10-30
[279]- Zebur'un metnini önce naklettik. Zebur'da bu mazmun bildirilmişti: "Salihler, yeryüzünün varisi ve sonsuza dek kalıcı olacaklar."

[280]- Enbiyâ, 105
[281]- Nûr, 55
[282]- Saff, 9
[283]- Kasas, 5
[284]- Hadisler ışığında Hz. Mehdi'ye (a.s) tefsir ve tatbik edilen ayetler çoktur. Merhum Seyyid Haşim Bahranî bunların önemli bir bölümünü kendi kitabında toplamıştır.

[285]- Keşf'uz-Zunûn, c.1 ve 2; Hediyyet'ul-Arifin, c.1-2; İzah'ül-Meknûn, Nevid-i Emn ve Eman (Emniyet ve güvence müjdesi) gibi kitaplar.

[286]- Müntehab'ul-Eser'den naklen, s.249
[287]- el-Mehdi, s.60
[288]- Müntehab'ul-Eser, s.225
[289]- Zehair'ul-Ukba, s.736
[290]- İsbat'ül-Hüdat, c.2, s.562
[291]- Ankebût, 14
[292]- el-Mehdi, s.132-136
[293]- İsbat'ül-Hüdat, c.6, s.386
[294]- İsbat'ül-Hüdat, c.6, s.394-395
[295]- İsbat'ül-Hüdat, c.6, s. 350
[296]- Kemal'ud-Din, c.1, s.112
[297]- İsbat'ül-Hüdat, c.6, s.438
[298]- Bihar'ul-Envar, c.52, s.113
[299]- Müntehab'ul-Eser, s.269
[300]- İsbat'ül-Hüdat, c.6, s.436
[301]- Usul-i Kâfi, c.l, s.338
[302]- Muntehab'ul-Eser, s.270-272
[303]- (Fransa'nın) Sorbon Üniversitesinin felsefe öğretim üyesi ve Fransa- İran enstitü müdürü Dr. Karbon.

[304]- Mekteb-i Teşeyyü dergisi, yıl: 2, s.20-21
[305] -Bihar'ul-Envar, c.6, s.249
[306]- Âl-i İmrân, 191
[307]- Câsiye, 21-22
[308]- Nisâ, 9
[309]- Nur'us-Sekaleyn Tefsiri, c.l, s. 370

[310]- Şûrâ, 30
[311]- Nûr, 63
[312]- Ra'd, 11
[313]- Hûd ve diğer sureler.
[314]- Kıyâmet, 36
[315]- Sâd, 27-28
[316]- İbrâhîm, 42
[317]- Yâsîn, 78
[318]- Yâsîn, 79
[319]- Yâsîn, 81
[320]- Nâziât, 37-41
[321]- Mü'min, 40
[322]- Hac, 1-2
[323]- Abese, 33-36
[324]- Âl-i İmrân, 30
[325]- el-İrşad, s.114; Nehc'ül-Belâğa, Feyz basımı, Hutbe: 96.

[326]- el-Kâfi, c.2, s.53-54
[327]- Âl-i İmrân, 169-170
[328]- Yâsîn, 26-27
[329]- Mü'minûn, 99-100
[330]- Akaid-i Saduk'un şerhi, Müellifi Şeyh Müfid, s.41; Bihar'ul-Envar, c.6, s.254.

[331]- Akaid-i Saduk'un şerhi, s.42; Bihar'ul-Envar, c.6, s.255.

[332]- Usûl-i Kâfi, c.3, s.243; Bihar'ul-Envar, c.6, s.267-268.

[333]- el-Emalî, Şeyh Saduk, s.177, eski baskısı; Bihar'ul-Envar, c.6, s.223. (Şunu da belirtmek gerekir ki, bazı hadislerden kabir sorgusunun halis müminlere ve halis kâfirlere mahsus olduğu anlaşılıyor.)

[334]- İtikadat, Şeyh Saduk, s.16, eski baskısı.

[335]- el-Emalî, Şeyh Saduk, s.301; Bihar'ul-Envar, c.6, s.223.

[336]- Mahasin-i Barkî, c.1, s.288; Bihar'ul-Envar, c.6, s.234.

[337]- Mehaccet'ül-Beyzâ, c.8, s.302
[338]- Mehaccet'ül-Beyzâ, c.8, s.305
[339]- Mehaccet'ül-Beyzâ, c.8, s.240
[340]- Menakıb-ı Şehraşub, Necef basımı, c.3, s.95; Bihar'ul-Envar, c.42, s.239.

[341]- İtikadat-ı Şeyh Saduk, s.16; Mehaccet'ül-Beyzâ, c.8, s.258; Bihar'ul-Envar, c.6, s.137.

[342]- Mehaccet'ül-Beyzâ, c.8, s.246
[343]- Hicr suresinin 45-48. ayetlerinden alınmıştır.

[344]- Vâkıa suresinin 11-24. ve Sâffât suresinin 39-47. ayetlerinden alınmıştır.

[345]- Sâffât, 50-61
[346]- Nisâ, 56
[347]- Hac suresinin 19-23. ayetlerinden alınmıştır.

[348]- Mü'min suresinin 49. ve 50. ayetlerinden alınmıştır.

[349]- Nebe', 21-23
[350]- Hümeze, 1-9
[351]- Nehc'ül-Belâğa, Feyz'ül-İslâm basımı, Hutbe: 182, s.594-599.

[352]- Usûl-i Kâfi, c.3, s.270