Usul-i Din
 

27.DERS ŞÛRA(DANIŞMA) MESELESİ

Müslümanlar, İslâm Peygamberinin günah ve hatalara karşı masum olduğuna ve sözlerinin hak ve Allah'ın iradesi ile örtüştüğüne kesinlikle inanmaktadırlar. Bunun en bariz delili, Allah'ın mutlak bir şekilde ona itaat etmeyi emretmesidir. Buna binaen onun emri Allah'ın emri sayılmakta ve herkesin ona itaat etmesini gerektirmektedir.
Buna aşağıdaki ayetlerin esas aldığı hususları da eklediğimizde, Resulullah'ın (s.a.a) insanlara hakimiyet hakkı olduğunu ve onun emirlerinin herkesin görüş ve düşüncesinin önünde olduğunu görmekte ve ister içtimaî, ister diğer meselelerde onun emirlerinin icrasının farz olduğunu anlamaktayız.
"Peygamber müminlere nisbet, kendilerinden evlâdır."[259]
"Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz."[260]
Bu ayetin anlamı ve onunla ilgili yapılan tefsirlerin bize düşündürdüğü husus şu ki, Resulullah'ın (s.a.a) sözleri ister şahsî hâllerde, isterse geneli ilgilendiren konularda Allah tarafından tenfiz edilmiştir Çünkü mezkur ayetin, şahsî hâller zemininde yani Zeyd ile Zeyneb'in evlenme meselesinde indiği bir gerçektir.[261]
İslâm Peygamberi zenginler ve ileri gelenlerden başkalarıyla evlenmekten çekinme gibi bir cahiliye geleneğine son vermek amacıyla Zeyneb'e Zeyd ile evlenmesini emretti. Cahiliyet çağının mirası olan bu sebepsiz gurur ve kibir, Zeyneb'in Zeyd ile evlenmesine engel oluyordu. Ama bu ayetten, şahsî hâllerde bile Resulullah'ın (s.a.a) sözlerinin bağlayıcı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Zeyneb de öyle yaptı ve bu evliliğe razı oldu.[262]
Bir başka ayette ise şöyle buyuruyor yüce Allah: "Hayır; Rabbine andolsun ki, aralarında ekiştirdikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar."[263]
Resulullah'ı (s.a.a) Çoğunluğun Görüşüne Mahkum Saymak

Ehlisünnetten bazıları şöyle diyor: "İçtimai meselelerde ekseriyetin görüşü hakim olup Peygamberin (s.a.a) kendisi bile ona uymalıdır!"
Geçen ayetlere dikkatlice bakılırsa, bu görüşün yanlış olduğu açığa kavuşur. Şimdi onların delil ve sözlerini teker teker inceleyip cevap verelim.
Onların gösterdikleri delillerden biri Âl-i İmrân suresinin 159. ayetidir. "Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı -böyle- yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verince, Allah'a güven -ve yap-, doğrusu Allah O'na güvenenleri sever."
Cevabında şöyle diyoruz:

Bu ayette Peygamberin (s.a.a), ekseriyetin görüşüne uymaya mahkum olmadığına dair apaçık bir işaret vardır. Yani sosyal meselelerde dahi söz hakkı Peygamberindir ve o hazret çevresindekilere danıştıktan sonra başkalarının görüşüyle değil, kendi görüşüyle amel etmekle görevlidir.
Çünkü ayette şöyle buyuruluyor: "...Onlarla danış ve kendin -bir işe- karar verdiğinde Allah'a güven -ve onu yap-..." Oysa ki başkalarının (çoğunluğun) görüşüne uyması gerektiğini söyleseydi, şöyle buyurması gerekirdi: "...Halk bir konuda görüş birliğine vardığında, sen de onu kabul et ve yap..." Halbuki ayetin böyle bir şey belirtmediği ortadadır.
Ayrıca, Ehlisünnet'ten bazılarının görüşünün yanlışlığına şahitlik eden tarihî olaylardan biri de Hudeybiye sulhudur.[264]
İslâm Peygamberi, Kâbe'nin ziyareti için Medine'den çıktı. Mekke'nin yakınında Kureyş'li kâfirlerin elçisi o hazretin yanına gelip şöyle dedi:
"Kureyşliler, senin Mekke'ye girmeni engellemek görüşündedirler." Buyurdu: "Biz savaş için değil sadece ziyaret için gelmişiz."
Bir hayli konuştuktan sonra Kureyşliler sulh ettiler ve Peygamber bazı koşullarla sulhu kabul etti. Oysa ki Müslümanlar bu sulhtan hoşnut olmayıp, zorla Mekke'ye girmeyi düşünüyorlardı.[265]
Peygamber (s.a.a), Müslümanlara hitaben şöyle buyurdu: "Ben Allah'ın kulu ve peygamberiyim, Allah'ın buyruğuna asla itaatsizlik etmem, O da beni kendi başıma bırakmaz."[266]
Burada doğrudan şu soru akla geliyor: O hâlde Peygamberin halka danışmasının ne gibi bir yararı vardır? Cevabına gelince söylemek gerekir ki; Allah Resulünün istişareleri bir tedbir olmakla birlikte, hem halkın görüşüne ihtiram gösterip, değer verdiğini gösteriyor, hem de İslâm'ın ilerlemesi yolunda akıl, fikir ve insiyatiflerin kullanılmasını sağlıyordu. Ayrıyeten bazı kabile elebaşlarının birtakım asiliklerini de engellemeyi amaçlıyordu. Çünkü kendilerini müşavereye muhatap görmekle, yapılan işleri sahiplenip isyan ve bozgunculuktan çekinmek zorunda bırakılıyorlardı. Ama o hazret, bu gibi danışma ve istişarelerinde çoğunluğun görüşüne mahkum değildi. Eğer birinin veya bir gurubun görüşüne dikkat ediyor idiyse, gerçekte kendi görüşünün aynısı olduğu için idi. Ve hiçbir sağlam kaynak ve belgede o hazretin çoğunluğun görüşünü ölçü ve esas aldığına dair bir delil yoktur.
Resulullah'tan (s.a.a) Sonra Bir Şûra yapıldı mı?

Hz. Peygamberin görüş ve sözleri herkesin -çoğunluk olsalar bile- önünde ve üstünde olduğunu öğrenip ispatladıktan sonra Hz. Ali'nin halifeliği hem Gadir günü, hem de başka zamanlarda gerçekleşen hadiselere dayanarak, Peygamber efendimizin kesin ve kat'î görüşlerinden biri olduğuna da inanmaktayız.
O hâlde Peygamberden (s.a.a) sonra halife seçmek için kurulan şûra; Allah'ın ve Resûlünün (s.a.a) var olan ve beyan edilmiş görüşüne itaatsizlik olmakla birlikte asla geçerli sayılmaz ve bir değer taşımaz.
Her şeye rağmen yine de biz bu hususta Peygamberden sonra aslında bir şûranın teşkil olup olmadığını ve eğer olduysa çoğunluğun görüş ve isteklerini yansıtıp yansıtmadığını öğrenmeye çalışacağız.
Bu meseleyi gözler önüne sermek için, önce sağlam kaynaklar açısından "Sakife-i Benî Sâide" olayını ve tarihin olayla ilgili bazı bölümlerini gözden geçirmeliyiz.
Sakife'nin Tarihçesi

Resulullah (s.a.a), şefkat dolu gözünü dünyaya kapatınca, Ensar "Sakife-i Benî Sâide" adındaki bir mahelde toplanıp şöyle dediler:
"Peygamberden sonra hükümet ve velâyeti Sa'd b. Ubade'ye teslim edelim." Sâ'd ise hasta olmasına rağmen bu toplantıya katılıp, Allah'a hamd ettikten sonra şöyle dedi:
"...Ey Ensar! Sizin İslâm'la elde ettiğiniz üstünlük kimsede yoktur. Çünkü Peygamber on üç yıl Kureyş'in içinde olup onlara putperestliği ve şirki terk etmeleri ve bir Allah'a tapmaları için davet ve tebliğ ettiyse de çok az bir gurubun dışında kimse ona iman etmedi. Ona iman edenler de onu ve görüşünü savunup dinine hizmet edip azamet kazandıracak bir güçte değillerdi. Nitekim Allah bu saadet için sizleri seçti. Peygambere ve dinine iman etmekle sizleri rızıklandırdı. Onu ve dinini himaye etmeyi, size havale etti. Siz de daima, o sizden hoşnut bir hâlde dünyadan göçünceye kadar bu ahdinizde kalıp direndiniz. Şimdi var gücünüzle, ona halife olmak sırasını başkalarına vermemeye çalışın. Çünkü bu size ait bir haktır..."
Ensar dedi: "Çok yerli bir söz dedin ey Sa'd, o hâlde hükümet ve hilafeti ele almalısın."
Bazıları da şöyle dedi: "Eğer Kureyşliler ihtilâf ederse ne yapmalıyız?" Diğer bir gurup cevabında şöyle dediler: "Siz kendi aranızdan birini seçin biz de kendi aramızdan." deriz.
Sa'd, "Bu, ilk darbe ve yenilgidir bize" dedi. Bu esnada Ömer toplantı haberini alır almaz, Ebubekr'in peşine birisini gönderdi. O Ali (a.s) ile Peygamberin evinde olduğu için "ben burada meşgulüm" cevabını yolladı. Ömer yeniden "Yeni bir olay olmuş ve senin burada bulunman gereklidir" haberini gönderdi. Ebu Bekir, Ali'nin (a.s) defın için hazırlamaya meşgul olduğu Peygamberin mübarek cenazesinin yanından kalkıp çıktı. Ömer ona dedi: "En-sarın, Sakife'de bir araya gelip Sâ'd'ı halife seçmek istediklerini bilmiyor musun?
Bu nedenle her ikisi de hiç vakit kaybetmeden oraya koştular. Yolda Ebu Ubeyde Cerrah'ı gördüler. Onu da kendileri ile götürdüler. Sakife'ye varınca, Ebubekir konuşmaya başladı: "Allah'a hamd ve Peygamberine selâm olsun... Tek bir Allah'a tapsınlar diye, Allah insanlara peygamber gönderdi. Oysa ki onlar birkaç ilâha tapıyorlardı ve onları, kendilerine şefaatçı ve faydalı sanıyorlardı. Atalarının dinini terketmek Araplar için pahalıya mal oluyordu..."
"Nitekim Allah, Peygamberin dinine iman etmek ve o hazretle zorluklar karşısında sabretmek faziletini ilk muhacirlere verdi. O hâlde Peygamberden sonra onlar bu meseleye daha lâyıktırlar. Ey Ensar! Sizin dinde olan üstünlüğünüzü kimse inkâr etmiyor. Muhacirlerden başka kimse sizinle eşit olamaz. Öyleyse hükümdar biziz ve siz vezir ve müşavirsiniz; sizin görüşünüzü almadan bir iş yapmayız..."
Hübab b. Münzir yerinden kalkarak şöyle dedi: "Ey Ensar! Dikkatli olun ve işlerinizin yetkisini kendi elinizde bulundurun. Çünkü halk size sığınmıştı ve kimse sizinle savaşmaya kadir değildir. Birbirinizle muhalefet edip işi bozmayın. Bunlar bizim hüküm sürmemizi istemiyorlar. O hâlde biz kendimize, onlar da kendilerine bir hakim seçsinler."
Ömer dedi: "Asla böyle olmayacak ve Araplar, sizin hüküm sürmenize teslim olmayacak, boyun eğmeyecekler. Çünkü Peygamber sizden değildir."
Hübab yeniden kalktı: "Ey Ensar! Yetkinizi elinizde bulundurun, bu adam ve dostlarının sözünü dinlemeyin, yoksa tamamen hakkınız elden gider ve eğer bırakmazlarsa, onları bu şehirden çıkarın ve hükümeti elinize alın ki andolsun Allah'a siz bu makama daha lâyıksınız.
Ömer: "Allah öldürsün seni." dedi. Hübab da, "Seni öldürsün." dedi.

Ebu Ubeyde arabuluculuk için ayağa kalkıp dedi: "Ey Ensar! Siz yardım ve iman eden ilk grup idiniz; o hâlde ilk değişen de siz olmayın."
Bu sırada Beşir b. Sâ'd kalkıp dedi: "Ey Ensar! Andol-sun Allah'a, eğer müşriklerle cihat etmekte üstün isek ve bu dinde önceliğimiz var ise de, Allah'ın rızasından başka bir şey gözümüzde değil..."
Ebu Bekir dedi: "İşte bu Ömer ve bu da Ebu Ubeyde Cerrah. Hangisini istiyorsanız ona biat edin..."
Ömer ve Ebu Ubeyde Cerrah da şöyle dedi: "Hayır, andolsun Allah'a, muhacirlerin en üstünü sensin, sen varken biz bu makama lâyık değiliz. Ver elini sana biat edelim..."
Ömer ve Ebu Ubeyde, Ebu Bekir'e biat etmek isterlerken Ensardan ve Evs kabilesinden olan[267] Beşir b. Sâ d, onlardan öne geçip biat etti...
Evs kabilesinden olanlar Beşir'in seddi yıktığını ve Kureyş'in kendini evla gördüklerini ve Hazrec'in de Sa'd b. Ubade'yi halife tayin etmek istediklerini görünce birbirlerine şöyle dediler: "Andolsun Allah'a, eğer Hazrec hakim olursa, bu meziyet daima onların payı olacak, o hâlde kalkın Ebubekir'e biat edelim."
Bu arada Ömer, Sâd b. Ubade ile yaka-paça oldu ve halka şöyle dedi: Bunu öldürün!... Ve Sâ'd ömrünün sonuna dek biat etmedi.[268]
Siz Hükmedin!

Aşağıda sıralayacağımız nedenlerden dolayı, Sakife olayının Müslümanların şurası olmamakla kalmayıp Hz. Ali'nin hilafet hakkını gasbetmek ve bazılarının hükümeti ele geçirmek için düzenlediği bir komplo toplantı ve tezgahı olduğunu okuyucularımız anlayacaklardır.
Birincisi: Ömer, Sakife'ye gideceği sırada, sadece Ebubekir'e haber yolladı. Ebubekir ise Peygamberin evinde ve ashabın büyüklerinin yanında Ali (a.s) ile birlikte olmasına rağmen, kimseye haber vermeden sessizce, Peygamberin ölüm acısını unutup, o hazretin mübarek naşını terk ederek Sakife'ye koştu. Gerçekten, bir plân düzenlenmemiş idiyse, neden Ebubekir, Ömer'e; "Haşimoğulla-rına ve Peygamberin ashabına da haber verelim ve şimdi hiçbir şey yapmadan Peygamberin mübarek naşını toprağa verip hepimiz birlikte halife seçmeye gideriz." demedi?
Acaba buna şura diyebilir miyiz? Üç kişinin, halifenin kendilerinden olmasını isteyen bir kabilenin arasına gidip yağlı dil, tehdit ve diğer yollar ile aldatmaları, aralarında bölücülük çıkararak zorla ve kötü dil ile hadiseyi kendi çıkarlarıyla noktalamaları, itimat edilen kimselere bile haber vermemeleri, muhalefet eden herkesi de bastırıp, "Ümmetin icması ve İslâm âleminin menfaatlarına muhalefet ediyor" diyerek onu bozguncu tanıtmaları, kanını helâl bilmeleri ve bu bahaneler ile idam veya sürgün etmeleri şurayla yapıldı diyebilir miyiz?
Böyle büyük ve önemli bir meselede şûra yapılırken, en azından başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere ashaba ve Ha-şimoğullarına haber vermeleri gerekmez miydi?
İkincisi: Sakife olayı şûradan çok bir futbol sahasını andırıyordu ki, ister istemez dudaklara acı bir gülümseme getirmekteydi.
Ebubekir, yağlı dillerden ve kendine yağdırdığı övgülerden sonra Ensara şöyle diyor: "İşte bu Ömer, bu da Ubeyde, hangisini istiyorsanız biat edin." Sanki neden bu ikisinden biri, mutlaka halife olmalıdır? sorusuna gerek yokmuş gibi hilafet topunu o ikisine atıyor. Onlar ise önceden danışıklılarmış gibi hilafeti bir top gibi tekrar Ebubekir'e pas veriyor; "Sen varken biz kimiz" diyorlar.
Ne yazık ki, bu çocukça top oyununa bir kesim tarafından "ümmetin icması ve şurası" adı veriliyor.
Üçüncüsü: Sakife olayından birkaç yıl sonra Ömer'in bizzat kendisi o olayın "şura" olmadığını açıkça söylüyor. Ömer, kendi hilafetinde minberde şöyle dedi: "Sizden birinin 'Ömer öldükten sonra fılan ile biat edeceğim.' demiş olduğunu duydum. Ama kimse şura kurulmadan, danışılmadan Ebubekir'e biat edildi, sözüyle kendine teselli vermesin. Ebubekir'e biat etmenin bir anda olması, düşünülmeden ve hesaplanmamış oldu ise de, Allah onun şerrini defetti. Ama ne var ki sizin aranızda, kabile reislerinin itaat edeceği Ebubekir gibi biri yoktur."[269]
Eğer gerçekten ortada bir şûra ve danışma hadisesi olsaydı, Peygamberin ashabı ve ümmetin ileri gelenleri özgürce oy vermiş olsalardı, Ebubekir'e biat etme olayı, bir anda hesaplanmamış ve düşünülmeden yapılan bir biat olarak nitelenmez ve bu sözler ile meşhur olmazdı.
Dördüncüsü: Ömer, "Peygamberden sonra Ali (a.s), Zübeyr ve onların yakınları Fatımâ'nın evinde toplanarak bizimle muhalefet ettiler."[270] diyor. Özellikle Ömer'in itirafındaki söz konusu ettiği bu bariz muhalefetin göz ardı edilmesi mümkün mü? Soruyoruz? İcmânın manası bu mu?
Beşincisi: Eğer hilafet meselesinin çözümünde, danışma (şura)nın esas alınması gerekli olsaydı, yüce Peygamber ölümünden önce onun tarzını ve özelliklerini mutlaka açıklayarak bildirir veya en azından ima ederdi. İslâm'ın hüküm ve kararları en küçük ayrıntılarına kadar Peygamber tarafından beyan edilmesi, onun yanında hilafet gibi büyük bir mesele hakkında hiçbir tavsiyede bulunmaması akıl ve mantık ölçüleriyle uyuşmamaktadır?
Hilafet Nasıl Gasbedildi?

Beşerî topluluklarda, mümkün olan her türlü yolla hükümeti ele geçirip halka hükmetmek isteyen bazı güç odakları mutlaka vardır. Bu odaklar her fırsatta kendi amaç ve heveslerine kavuşmak peşindedirler, her ne kadar Allah ve Elçisinin istekleri dışlansa bile.
İslâm Peygamberinin hilafet meselesi ile ilgili tarihinde araştırma yapan her araştırmacı, bu hususta birtakım izlere rastlayabilir.
Ve Sakife'de toplanıp İslâm ve ıslahtan dem vuran ve İslâm dininin taşını göğüsleyenler de bu gruptan idiler.
Şimdi yeniden Peygamberin hastalığı ve ölümü ile aynı zamana denk gelen vakıaların bazı bölümlerini bir kez daha gözden geçirelim.
1-Usame'nin Ordusu

Peygamber efendimiz (s.a.a), hayatının son anlarında hasta iken genç ama takvalı ve lâyık biri olan Usame b. Zeyd'in komutanlığında, bir orduya Mute'ye[271] doğru hareket etmesi için emir verdi. O'nun ordusunu Ebubekir, Ömer, Ebu Ubeyde Cerrah ve... diğerleri de dahil birçok Muhacir ve Ensar oluşturmaktaydı.
Peygamber efendimiz (s.a.a), bu cephenin kesinlikle terk edilmemesini çok ısrarla vurguluyordu. Hatta Usame sorunca: "Allah size şifa inayet buyuruncaya kadar burada kalmamıza izin buyurmaz mısınız?" Buyurdu: "Şehirden çıkın ve Allah'ın adıyla hareket edin."
Usame: "Siz böyle hasta iken ordu çıkarırsam, gönlüm rahat etmez ve üzülürüm."
Buyurdu: "Zafere ve kurtuluşa doğru hareket et."
Usame: "Sizin haber ve durumunuzu yolculardan duymak istemiyorum."
Buyurdu: "Emrettiğimi yap."
O sırada bayıldı ve kendine gelince şöyle buyurdu:
"Usame'nin ordusundan ayrılıp onu terk edene Allah lânet etsin."[272]
Ama buna rağmen Ebubekir ve Ömer, Usame'nin ordusunu terk edip Medine'ye döndüler.
2-Kalem ve Devat Meselesi

Peygamber efendimiz (s.a.a) ölümünün son günlerinde hasta iken bir kağıt ve mürekkep getirmelerini emretti ve "benden sonra delalete düşüp sapmayasınız diye bir yazı yazmak istiyorum." buyurdu.
Ama bazıları, "Peygamber sayıklıyor." diye bu yazının yazılmasını engellediler.[273] İbn-i Abbas şöyle nakleder: Hilafetinin ilk günlerinde Ömer'e uğradım.
Ömer sordu:

O(Ali a.s) hâlen kendini halife mi biliyor?

— Evet.
— Halife olduğunu, Peygamberin açıkladığını mı sanıyor?
— Evet. Ama ondan daha önce ve sarih bir şekilde, babamdan sorduğumda, "Ali doğru söylüyor." demiş idi.
Ömer dedi: "Peygamber hasta iken, onun adını belirtmek istiyordu; ama ben bırakmadım."[274]
Ömer'den nakledilen yukarıdaki ifade "Yakışıksız sayıklama sıfatını" kimin Peygambere isnat etmiş olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Cevabı aranan soru şu ki; Ömer'in bu vasiyeti engellemesinin gerekçesi, acaba Peygamberden (s.a.a) daha üstün bir ilim ve zekâya mı sahip idi Ömer. Yoksa İslâm ve ümmetin menfaetlerini Peygamberden daha çok kavramakta ve gözetmekte idi.
Bu netice ile sözü noktalamak istiyoruz: Peygamberin hilafet makamını gasp edip hile ve desise ile onu elde eden kimseler, efendimiz öldüğü sırada hatta daha öncelerden beri halife seçme plânları yapmakta idiler; sayılan bunca olayların tümü makam perestliğin ve riyaset arzusunun belirtileridir.
Bu makam perestlik hırsı, bunların yolu üstündeki engel ve dikenleri kaldırmalarını gerektiriyordu. Ebubekir'in halife olmasına muhalif olup ona biat etmediği için Sa'd b. Ubade'yi öldürüp ve "onu cin öldürdü" şayiaları yaydıkları gibi. Aynı şekilde salih ve iman sahibi kişilerden olup Peygamberin onun hakkında "cennet efendilerinden birini görmek isteyen Malik'in yüzüne baksın" buyurduğu Malik b. Nüveyre, Peygamberin Hz. Ali'yi (a.s) halife tayin ettiğinin tanıklarından olduğu için, Peygamberin ölümünden sonra Medine'ye gelip hilafetin haksız yere gasp edildiğini görünce muhalefete kalkıştı. Bunun için Halid b. Velid onu öldürüp namusuna tecavüz etti. Bununla birlikte halife tarafından da cezalandırılmadı.
Riyaset arzularına ulaşıp makamlarını sağlamlaştırmak için yaptıkları diğer icraatlardan biri de, Fedek bağlarını gasp etmeleri idi.
Fedek, yemyeşil bağlıklarla dolu ve çok verimli bir mıntıka olup., yüce Peygamberin yegane evlâdı olan kızı. Hz. Fatımâ nın (a.s) mülkiyetinde idi.
Ebubekir, ona el koyarak Hz. Fatıma'nın (a.s) işçilerini oradan kovdu. Hz. Fatıma (a.s) Ebubekir ile tartışıp onu alt edince, Ebubekir, Fedek'in ona ait olduğuna ve iade edilmesine dair bir senet verdi. Ama Ömer bundan haberdar olur olmaz, o senedi alıp yırttı.[275] Ve Ebubekir tarafından, yaptığı işten ötürü sorguya dahi çekilmedi. (Bu başlı başına üzerinde konuşulması gereken bir meseledir) Ve Ebubekir yeni bir sened de vermedi.
Evet, tarihte bu söylenen ve yaşananlardan çıkan sonuç şu ki, insanoğlunun gözünü makam perestlik ve bencillik bürüdü mü yapamayacağı kötülük ve alçaklık kalmaz.
28.DERS

ON İKİNCİ İMAM İLÂHÎ VE GAYBÎ ADİL

Adaletin öncüsü Hz. İmam. Mehdi (a.s) Hicrî 255 yılında, şaban ayının on beşinde[276] Samirra (Surre Men Rea) şehrinde dünyaya geldi ve 260 yılında babası dünyadan göçtüğünde, yüce imamet makamına erdi. O hazretin künye ve adı, değerli İslâm Peygamberinin künye ve adıdır. Babası, Ehlibeyt İmamlarının on birincisi Hz. İmam Hasan Askeri (a.s) ve annesi yüce şahsiyetli "Nergis" hatundur.
İmam Mehdi, ilk günlerden beri bazı nedenlerden dolayı umuma görünmüyor ve halk yetmiş yıl civarında o hazretin özel naipleri aracılığıyla onunla bağlantı kuruyordu. İmamın naipleri sırayla şunlardan ibaret idiler:
1- Osman b. Said
2- Muhammed b. Osman
3- Hüseyin b. Ruh
4- Ali b. Muhammed Semurî.
Bu yetmiş yıllık döneme Gaybet-i Suğra (Küçük Gaybet) diyorlar ve ondan bu tarafa Gaybet-i Kübra (Büyük Gaybet) başlıyor.
Gaybet-i Kübra zamanından zuhur zamanına kadar, kimse artık özel naiplik unvanıyla tayin olmamış ve olmayacak. Halk, dinî işlerde ihtisas sahibi olan fakihlere ve hadis rivayet eden âlimlere müracaat etmekle mükelleftirler.
Hz.Mehdi (a.s) ve Evrensel İslaha İnanmak

Hz. Mehdi Müntazar'ın[277] (a.s) varlığına ve evrensel bir muslihin zuhuruna inanmak, Şia'ya has bir görüş olmayıp, diğer İslâm mezheplerinin ve hatta Yahudîler, Hristiyanlar ve dünyanın bir çok büyük bilgini de büyük bir gaybî muslihin (ıslah edici) zuhuruna ve geleceğine inanmaktadırlar. Hz. Davud'un (a.s) Zebur kitabında şöyle yazılmaktadır:
"...Ama Allah'ın bekleyicileri yeryüzünün varisi olacaklar... Sabırlılar yeryüzünün varisi olacak ve çok sağlıklı olacaklar... Allah salihleri teyit edecek... Allah kâmil kimselerin günlerini biliyor ve onların mirası ebedi olacaktır... Ondan bereket alanlar, yeryüzünün varisi olacaklar; ama lanetlenenler yeryüzünden kazılacaklar... Salihler, yeryüzünün varisi ve sonsuza dek kalıcı olacaklar."[278]
Kur'ân ve Hz. Mehdi (a.s)

Kur'ân-ı Kerim'de hakka tapanların, âlemdeki lâyık insanların evrensel güç ve hükümeti ele alacakları ve yüce İslâm dininin dünyadaki bütün dinlere üstün geleceği vaat edilmiştir. Ayrıyeten Hz. Mehdi'ye (a.s) tefsir ve tevil olunan diğer ayetler de Kur'ân'da vardır.
1- "Biz (o kitabın peşi sıra) salih kullarımızın yeryüzüne varis olacaklarını Zebur'da[279] da yazdık."[280]
2- "Allah, içinizden inanıp, yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar bana (Allah'a) kulluk eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar."[281]
3- "Putperestler istemese de, dinini bütün dinlerden üstün kılmak için, peygamberlerini, doğruluk rehberi Kur'ân ve gerçek dinle gönderen O'dur."[282]
4- "Mustazaflara (yani zalim güçlerin zulmü altında olan Allah'a tapanlara) minnet bırakıp onları yeryüzünün önder ve varisi kılmak istiyoruz."[283]
Yukarıdaki ayetlerden, dünyanın, Allah'ın salih kullarının eline geçeceği, onların dünyanın her yanına lider ve önder olacakları ve İslâm dininin bütün dinlere üstün geleceği iyice anlaşılmaktadır.[284]
Ehlisünnet Kaynaklarında Hz. Mehdi (a.s)

Bu konuda Ehlisünnet âlimleri, güvenilir bildikleri raviler aracılığıyla, yüce İslâm Peygamberinden bir çok hadisler nakletmişlerdir. O hadislerin tümünü bir araya getirdiğimizde On İki İmamın hepsinin Kureyş'ten olduğu anlaşılmaktadır.
Bu hadislerin birçoğuna göre Mehdiy-i Mev'ut (vaat edilmiş Mehdi) Hz. Peygamberin (s.a.a) neslindendir ve o hadislerin çoğunda onun İmam Hüseyin'in (a.s) neslinden olduğu bildirilmiştir. Onlar, Mehdiy-i Mev'ut (a.s) hakkında yüzlerce hadis ve yetmişden çok, güvenilir ve kaynak değeri olan belgeler tespit etmişlerdir. Onlardan bazısını burada sıralıyoruz:
1- Müsned, müellifi: Ahmed b. Hanbel, ölümü: 242, H.
2- Sahih-i Buharî, müellifi: Buharî, ölümü: 256, H.
3- Sahih-i Müslim, müellifi: Müslim d. Haccac-ı Nişa-burî, ölümü: 261, H.
4- Sünen-i Ebu Davud, müellifi: Süleyman b. Eş'as-ı Secistanî, ölümü: 275, H.
5- Sahih-i Tirmizî, müellifi: Muhammed b. İsa Tirmi-zî, ölümü: 279, H.
Her biri Ehlisünnet indinde en sağlam sayılan kitaplardan olan yukarıdaki kitapların müellifleri, ya İmam Mehdi'nin doğumundan önce 255 Hicri yılında veya o haz-retin doğumundan bir müddet sonra ölmüşler.
Ve yine şu eserlerde de bu konu yer almıştır:
1- Mesabih'us-Sünnet, müellifi: Bağavî, ölümü: 516, H.
2- Cami'ul-Usûl, müellifi: İbn-i Esir, ölümü: 6O6, H.
3- el-Fütûhat'ul-Mekkiyye, müellifi: Muhyiddin Arabî, ölümü: 638, H.
4- Tezkiret'ül-Havass, müellifi: Sıbt b. Cevzî, ölümü: 716, H.
5- Feraid'us-Simtayn, müellifi: Hameveynî, ölümü: 7l6, H.
6- es-Sevaik'ul-Muhrika, müellifi: İbn-i Hacer-i Hay-semî, ölümü: 973, H.
7- Yanabi'u1-Mevedde, müellifi: Şeyh Süleyman Kun-dûzî, ölümü: 1293, H.
Ehlisünnet âlimlerinden bazıları sadece bu konuyla ilgili kitaplar yazmışlardır, örneğin:

1- el-Beyan Fî Ahbar-i Sahib'iz-Zaman, müellifi: Allame Genci-i Şafiî.
2- İkd'üd-Dürer Fî Ahbar'il-İmam'i1-Müntazar, müellifi: Şeyh Cemaleddin Yusuf ed-Dımeşgî.
3- Mehdi-i Ali'r-Resûl, müellifi: Ali b. Sultan Muham-med el-Harevî el-Hanefî.
4- Kitab'u1-Mehdi, müellifi Ebu Davud.
5- Alamat'ul-Mehdi, müellifi Celalüddin Suyutî.
6- Menakib'ul-Mehdi, müellifi: Hafız Ebu Nuaym İs-fahanî.
7- el-Gavl'u1-Muhtasar Fî Alamat'i1-Mehdi el-Münta-zar, müellifi: İbni-Hacer.
8- el-Bürhan Fî Alamat-i Mehdiyyi Ahir'iz-Zaman, müellifi: Molla Ali Muttaki.
9- Erbaune Hadisen Fi'1-Mehdi, müellifi: Ebu'1-A'la Hamdanî... ve bunlardan başkaları.[285]
Şia Açısından Gaybî Muslih

Hz. Peygamber ve Ehlibeyt İmamlarından, İmam Mehdi hakkında elimize ulaşan üçbinden fazla hadis vardır. Bu hadislerden İmam Mehdi'nin (a.s), Hüseyin b. Ali'nin dokuzuncu oğlu olduğu anlaşılıyor. Babası Hz. Hasan Askeri (a.s) ve annesi Nergis Hatun'dur. Adı, Ahir'ez-Zaman Peygamberinin adının aynısı ve lakabı "Mehdi"dir.
Babası Samirra şehrindeyken dünyaya gelmiş ve henüz çocuk iken babası dünyadan göçmüştür ve kendisi hâlen hayattadır. Allah istedikçe de yaşayacak ve birgün zuhur edip dünya zulümle dolduktan sonra onu adaletle dolduracaktır ve bazı sebeplerden dolayı şimdi halkın gözünden gizlidir.
Geldiğinde, Kâbe'nin duvarına sırtını dayayıp yüksek sesle 313 kişi olan kendi dostlarına seslenecek ve onlar İmamın etrafına toplanacaklar. İsa (a.s) gökten yere inip İmamla cemaat namazı kılacak. İmam (a.s), İslâm hükümlerini dünyanın her yerine yayacak ve dünya bu hükümlerle yönetildiği için cennet gibi olacak.
Şia ve Sünnî âlimlerin o İmam hakkında naklettikleri hadisler çok olup Bihar'ul-Envar ve Müntehab'u1-Eser gibi kitaplarda geniş şekilde zikredilmiştir. Biz burada önce Müntehab'ul-Eser'in yazarının kendi kitabında yazdığı hadislerin bir kısmının fihristini ve daha sonra birkaç hadisin metnini nakledeceğiz:
- Birincisi Ali ve sonuncusu Mehdi olan imamların on iki tane olduğunu bildiren hadisler; 58 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) zuhurunu müjdeleyen hadisler; 657 hadis.
- İmam Mehdi'yi (a.s) Peygamberin (s.a.a) soyundan bilen hadisler; 389 hadis.
- İmam Mehdi'nin isim ve künyesinin Peygamberin isim ve künyesiyle aynı olduğunu bildiren hadisler; 48 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) evlâtlarından olduğunu bildiren hadisler; 214 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), Hz. Fatıma'nın (a.s) evlâtlarından olduğunu söyleyen hadisler; 192 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) İmam Hüseyin'in (a.s) dokuzuncu torunu olduğunu bildiren hadisler; 148 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Zeynelabidin'in (a.s) evlâtlarından olduğunu bildiren hadisler; 185 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Bakır'ın (a.s) oğullarından olduğunu anlatan hadisler; 103 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Cafer Sadık'ın (a.s) oğullarından olduğunu söyleyen hadisler; 103 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) İmam Musa Kazım'ın (a.s:) oğullarından olduğunu söyleyen hadisler; 101 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Rızâ'nın (a.s) dördüncü oğlu olduğunu söyleyen hadisler; 95 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Cevad'ın (a.s) üçüncü oğlu olduğunu bildiren hadisler; 90 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Hadi'nin (a.s) evlâtlarından olduğunu söyleyen hadisler; 90 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s), İmam Hasan Askeri'nin (a.s) oğlu olduğunu bildiren hadisler; 46 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) babasının adının Hasan olduğunu bildiren hadisler; 147 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) dünyayı adaletle dolduracağını bildiren hadisler; 123 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) gaybetinin uzun olacağını söyleyen hadisler; 91 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) ömrünün uzun olduğunu bildiren hadisler; 318 hadis.
- İslâm dininin İmam Mehdi (a.s) vasıtasıyla cihanşümul olacağını bildiren hadisler; 47 hadis.
- İmam Mehdi'nin (a.s) on ikinci ve son imam olduğunu bildiren hadisler; 136 hadis.
Yukarıda belirtilen rakamları ve diğer hadisleri de nazara alırsak, o İmamın hakkında söylenen hadislerin tevatür haddini aştığı ve dinî mevzuların çok azında bunca hadis nakledildiği görülür. Dolayısıyla İslâm'a ve yüce Peygamberine (s.a.a) iman etmiş olan birisi, şimdi gaybette olan vaat edilmiş Mehdi'nin (a.s) varlığına yakinen iman etmelidir.
Birkaç Hadisin Metni

1- Yenabi'ü1-Mevedde kitabının müellifi, bu kitabında Resulullah'ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: "Mehdi benim oğullarımdandır. Gaybette olacak ve zuhur ettiği zaman, yeryüzü haksızlıklar ve zulüm ile inlemekteyken onu adaletle dolduracaktır."[286]
2- Yine aynı kitapta Selman-ı Farisi'nin şöyle dediği yazılmıştır: "Hz. Hüseyin efendimiz çocuktu; Peygamberin mübarek kucağında oturmuş ve o hazret onun göz ve ağzından öpüp şöyle buyuruyorken yanına gittim: Sen yücesin, yücenin oğlusun ve yücenin kardeşisin. Sen imamsın, imamın oğlusun ve hüccetin (imam) kardeşisin. Sen dokuz hüccetin (imam) babasısın, ki, onların dokuzuncusu kaim (kıyam eden) (a.s) olacak."[287]
3- İbn-i Ebi Delf söylüyor: "Onuncu İmam Ali b. Muhammed'in (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: "Benden sonraki imam oğlum Hasan'dır (a.s) ve ondan sonra, dünya zulüm ve haksızlıklarla dolduktan sonra, onu adaletle dolduracak oğlum Kaim'dir (a.s)"[288]
4- Huzeyfe söylüyor: Peygamber şöyle buyurdu: "Eğer dünyanın ömründen bir günden fazla kalmasa dahi, Allah o günü, o kadar uzatacak ki, evlâtlarımdan adı benim adımdan olan biri kıyam edecek. Selman arzetti: 'Ya Resulullah (s.a.a)! Hangi evlâtlarından?' Efendimiz elini Hüseyin'e (a.s) vurup buyurdu: Bundan."[289]
5- Mes'ade, İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor:
"Bizim Kaim'imiz (a.s) Hasan'ın sulbünden ve Hasan, Ali'nin sulbünden ve Ali, Muhammed'in sulbünden ve Mu-hammed, Ali'nin sulbünden ve Ali, oğlumuzun sulbünden -yedinci İmam Musa b. Cafer'e işaret ederek- dünyaya gelecek..."
"Biz, hepsi masum ve arınmış on iki imamız. Andolsun Allah'a eğer dünyadan bir günden fazla kalmasa dahi, Allah, biz Ehlibeyt'in Kaim'i zuhur edinceye kadar o günü uzatacak."[290]
Sosyoloji Bilginlerinin Görüşü

Dünyanın büyük düşünürleri, savaşlar, kan dökmeler, suikastlar, fuhuşlar ve çağımızda gün geçtikçe artan bunca fesatların, insanın bedensel ve ruhsal istekleri arasında bir dengenin oluşmamasından kaynaklandığına inanıyorlar.
Günümüz insanı, denizi, uzayı, çölü fethetmiş ve ay küresine ayak basmışsa da, ahlâkî faziletleri ve manevî değerleri ayaklar altına almaktan kendini kurtaramamıştır.
Zor ve kuvvete dayanarak dünyada nizam ve adaletin yerleştirilemeyeceği, sadece teknik ve maddî ilimlerle insanların saadetinin sağlanamayacağı herkesçe bilinmektedir. Ayrıca insanın, kendi toplumsal bağlılıklarını; iman ve ahlâk esası üzerinde sağlamlaştırmaktan ve yüce cihanî bir muslihin rehberliğiyle kendini tehlikeler girdabından kurtarıp adalet doğrultusunda; emniyet, huzur ve samimiyet dolu bir devlet kurmaktan başka bir çaresi kalmamıştır.
Hz.Mehdi'nin(a.s)Ömrü

Biz, insan ömrünün, uzun olmasının imkân dışı bir şey olduğuna inanmıyoruz. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de, Hz. Nuh'un (a.s) ömrünün uzun olup sadece 950 yıl tebliğ ve risaletle meşgul olduğu açıkça ifade edilmiştir.[291]
Son zamanlarda biyoloji ilminde yapılan çalışmaların sonuçları, insan ömrünün şu andakinden daha uzun olma imkânını teyit etmekte, hatta konunun uzmanları ve bilim adamları, bu amaçla bazı yemek ve ilâçlar hazırlamayı düşünmektedirler.
Merhum Ayetullah Aga Sadr'ın "el-Mehdi" kitabından bir bölümünü yukarıdaki hususların daha iyi anlaşılması için özet olarak aktarıyoruz: "Uzmanlar ve bilim adamları şöyle diyorlar: Bir hayvanın bedenindeki ana dokularının tümü sonsuza dek canlı kalabilir ve insanın binlerce yıl yaşamasını mümkün kılabilir. Tabi ki onu tahrip ve yok edecek bir hadise ve ortamın olmaması koşuluyla. Bu büyük bilginler, tahmin ve zanna dayanarak değil, ilmî deneylerle bu sonuca varmışlardır..."
"Johns Habkins Üniversitesinin öğretim üyesi olan Deymond Berl şöyle söylüyor: İnsan bedeninin ana organlarının uzun süre yaşamaya elverişli olduğu kanıtlanmıştır. Sürekli hayvanlar üzerinde deneyler yapılıyordu; nitekim Dr. Alexis Carrel, diğer deneylere başlayıp sonuçta organların yıpranmayacağını ve daha çok yaşayabileceğini ispatladı. O, 1912 yılının ocak ayında başladığı deneylerle çoğu zorluklara tahammül ederek şu konuları keşfetmeyi başardı:"
"1- Gıda maddelerinin azlığı veya mikropların sızması gibi arızalar canlı hücreleri tehdit etmedikçe, sonsuza dek canlı kalabilirler."
"2- Belirtilen organ ve azalar, canlı kalabileceklerinin yanı sıra büyüyüp çoğalabilirler de."
"3- Onların büyüyüp çoğalmaları, aldıkları gıda ile ölçülebilir."
"4- Sürenin geçmesi onlarda hiçbir tesir bırakmaz, sürenin geçmesiyle yaşlanıp yıpranmazlar; hatta yaşlılığın en küçük bir belirtisi de onlarda görülmez ve her yıl aynen önceki yıllar gibi büyüyüp çoğalırlar."
"O hâlde insan niçin ölüyor ve niçin genelde ömrü yüz yılı aşmıyor? Cevabında şöyle demeliyiz: Hayvan ve insan bedensel olarak birbirinden faklı bir çok organa ve azaya sahiptirler. Ayrıyeten onların arasında tam bir irtibat ve bağlantı vardır. Öyle ki, onlardan bazısının canlı olması, diğer bazısının canlı olmasına bağlıdır. İnsan ve hayvanın bazı organlarındaki yıpranma ve ölüm diğer azaların ölümüne neden olur. Mikropların saldırısından doğan ani ölümler, bu nedenledir. Bu mevzu, insanın normal ömür haddinin yetmiş ve seksen yıldan da az olmasına neden olabilir. Ama ilim, yetmiş veya seksen yaşının ölüm nedeni olmadığını, belki asıl nedenin azalardan birine saldırıp onu tesirsiz hale getiren hastalıklar ve arızalar olduğunu, o azanın ölümüyle diğer azaların bağlantısının kesilerek bütün azaların ölümüne neden olduğunu kanıtlamıştır. O hâlde eğer ilim söz konusu arızaları giderir veya tesirini yok ederse, uzun bir yaşam için artık engel kalmayacaktır."[292] (el-Mehdi kitabından alınan alıntı burada sona erdi.)
Bundan dolayı, ömrün uzun olmasının bilimsel ve tıbbi olarak imkân dışı olmadığını bildiğimize göre, güçlü Allah'ın birini binlerce yıl sağ ve sağlıklı yaşatmasında hiçbir sakınca ve beis görmemekteyiz. Çünkü ömrü uzatan koşul ve kaidelerin ayarlanması Allah'ın elinde olduğundan genel ve olağan bir nizamı devre dışı bırakacak başka bir nizamı icat edebilir; zaten bütün mucizelerde de böyle bir olağan üstü nizamın meydana gelişi söz konusudur. Ateşin İbrahim-i Halil için soğuması, Musa'nın (a.s) asâsının ejderha oluşu, Hz. İsa'nın (a.s) ölüleri diriltmesi gibi peygamberlerin mucizelerinin tümü, tabiî ve olağan kurgunun aksine idi; ama Allah kendi kudretiyle başka bir nizam icat etmiş ve mucize şekline girmiştir. Bütün bunlar Müslümanlar, hatta Yahudi ve Hıristiyanların inandıkları mucizelerdir.
Binaenaleyh İmam Mehdi'nin (a.s) ömrünün uzun olması hakkında hiçbir şüpheye yer kalmıyor. Çünkü ömrün uzun olmasının imkânsızlığı iddia edilirse, Kur'ân'ın Hz. Nuh'un (a.s) ömrüyle ilgili açıklamalarına aykırılık arz edip ve de biyoloji ilminin kurallarınca reddedilecektir. Eğer bunun mümkün olup ama olağan ve bilinen kurgunun aksine olduğu söylenirse, cevaben şöyle demek gerekir: İmam Mehdi'nin (a.s) ömrünün uzunluğu olağan nizamın aksine olup, peygamberlerin mucizesi gibi Allah'ın iradesiyle gerçekleşmektedir. Allah'ın kudretine ve peygamberlerin mucizelerinin gerçekleştiğine iman eden biri, o hazretin ömrünün uzunluğu hakkında en küçük bir tereddüde dahi düşmemelidir.
Hz.Mehdi'nin(a.s) Gaybeti

Yüce İslâm Peygamberi ve Ehlibeyt İmamları on ikinci imamın gaybet meselesini daima halka hatırlatıyor ve gündemde tutuyorlardı. İmam Mehdi'nin (a.s) gaybet haberi, doğumundan önce o kadar tekrarlanıyordu ki, duyan herkes o hazretin dünyaya geleceğine ve de gaybetinin uzun olacağına iman ediyordu. Bu konuda nakledilen birçok hadislerden birkaç örnek zikrediyoruz:
1- Yüce İslâm Peygamberi şöyle buyurdu: "Kaim, benim evlâtlarımdan olup benden ona varacak bir ahit gereğince gizlenecek; öyle ki, halkın çoğu 'Allah Muhammed'in evlâtlarına gerek duymuyor' diyecek ve bazıları onun doğumundan şüphe edecek. O hâlde onun zamanını gören herkes, kendi dinine amel etsin ve şüphelenmekle şeytanı kendine musallat kılıp sakın kendini benim dinimden çıkarmasın."[293]
2- Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Kaim'imizin uzun bir süre gaybeti olacak... Bilmiş olun! Dininde sabit kalan, o hazretin gaybetinin uzamasıyla kalbi katılaşmayan (ve hak dinden dönmeyen) mahşer günü benim mekânımda benimle olacak."
Yine sözlerine şunları ekledi: "Kaimimiz kıyam ettiğinde kimsenin biati onun boynunda olmayacak ve bu nedenle doğumu gizli ve kendisi gaybette olacak."[294]
3- Muhammed b. Müslim söylüyor: İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: "Kendi imamınızın gaybet haberini işittiğiniz de inkâr etmeyin."[295]
4- Tabersi şöyle yazıyor: "Şia muhaddisleri gaybet hadislerini Usûl'da ve İmam Bakır (a.s) ve İmam Sadık'ın (a.s) asrında telif olan kitaplarda kayda almışlardır. Güvenilir muhaddislerden biri gaybet zamanından yüz yıl önce "Meşiha" kitabını telif eden ve gaybet hakkındaki hadisleri onda toplayan Hasan b. Mahbub'dur..."
Şeyh Sadûk, Seyyid Himyeri'den şöyle naklediyor: "Ben Muhammed b. Hanefıye hakkında mübalağa edip gaybette olduğuna inanıyordum; nitekim Allah bana minnet bırakıp İmam Sadık'ın (a.s) vasıtasıyla ateşten kurtuldum ve doğru yolu buldum. Şöyle ki: Cafer b. Muham-med'in (a.s) imameti delil ile bana sabit olduktan sonra, bir gün o hazrete arz ettim: "Ey Resulullah'ın (s.a.a) evlâdı! Gaybet ve onun doğruluğu hakkında birçok hadisler babalarınızdan bize ulaşmıştır. O gaybetin, kimin hakkında olduğunu buyurmaz mısınız?"
Şöyle buyurdu: O gaybet, benim neslimden olan altıncı oğlum için gerçekleşecektir. Ve o Resulullah'tan (s.a.a) sonra on ikinci imamdır, ki onların ilki Ali b. Ebu Talip'tir ve sonuncusu hakka Kaim (hak için kıyam eden) ve yeryüzündeki Bakiyyetullah ve Sahib'ez-Zaman'dır..."[296]
İmam Mehdi(a.s) Niçin Gaibdir?

Önceki derslerde ihtilafları gidermek, ilâhî kanunları tefsir etmek, manevî ve bâtınî hidayet vs... için imamın veya Peygamber halifesinin varlığının gerekli olduğunu ve merhamet sahibi Allah'ın, yüce İslâm Peygamberinden sonra Hz. Ali'yi (a.s) ve ondan sonra on bir evlâdını birbiri ardınca imam olarak tayin ettiğini sağlam belge ve bilgilere dayanarak özetledik.
İmam Mehdi'nin vazifelerinin de imametin bütün boyutları açısından, önceki imamların görevleri gibi olduğu malumdur. Eğer gaybet ve engeller olmasaydı, insanlar onun varlığından faydalanması için zahir olması gerekliydi; ama neden böyle olmadı ve o ilk günlerde gözlerden gaip oldu?
Bu soruyu şöyle yanıtlamak gerekir: Esasen Allah'ın hikmet sıfatına inanırsak, o hazretin gaybetindeki felsefe ve nedenleri araştırmaya gerek kalmaz. Çünkü böyle bir bilgiye sahip olmamız vazifelerimiz açısından hiçbir şeyi değiştirmez. Birçok hadislere ve gerçek delillere dayanarak yüce Allah'ın, kendi hüccetini göndermiş olduğunu, ama birtakım maslahatlardan dolayı onu gaybet perdesi ardında gizlediğini bilmemiz yeterlidir.
Bazı hadislerden de, gaybetin asıl nedeninin, o hazretin zuhurundan sonra aşikar olacağı anlaşılıyor.
Abdullah Fazl Haşimî şöyle söylüyor: "İmam Sadık'-tan (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: "Mecburen Sahib'u1-Emr'in (Hz. Mehdi) uzun bir gaybeti olacak ki, batıl ehli onda şüphe edecekler." Sordum: "Neden?" Buyurdu: "Söy-lemeye hakkımız olmadığı bir nedenle." Arz ettim: "Hikmeti nedir?" Buyurdu: "Önceki hüccetlerin gaybetle-rinde olan hikmettir ki, zuhur etmedikçe aşikâr olmaz. Hz. Hızır'ın (a.s) işlerinin hikmetinin (Hızır ile Musa'nın öyküsünde gemiyi delmesine, bir genci öldürüp duvarı örmesine işarettir) Musa ile Hızır'ın birbirlerinden ayrılmayıncaya kadar bilinmediği gibi ey Fazl'ın oğlu!"
"Gaybet meselesi ilâhî bir eylem olup, Allah'ın sırlarından biridir. Allah'ın yegane hüküm sahibi olduğuna inandığımız için onları etraflıca bilmesek dahi, tüm işlerinin ilim ve hikmetle gerçekleştiğine inanıyoruz..."[297]
Ama yine de o hazretin gaybetindeki neden ve hikmetlere bazı hadiselerde değinildiğinden birkaç örnek sunuyoruz:
1- İnsanların imtihanı: İmam Mehdi'nin (a.s) gaybet nedenlerinden biri; bir taraftan imansız kimselerin içyüzlerinin aşikar olması, diğer taraftan ise, kalplerinin derinliklerinde imanın kök saldığı kimselerin, zuhuru beklemek ve zorluklar karşısında sabretmekle gaybete olan imanlarıyla kemâle ermeleri, yüceliklerinin belirgin olması, sevap derecelerinin yücelmesi için, insanların imtihan edilmesidir.
İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyurdu: "Beşinci oğlum gaip olduğunda, dininizde dikkatli olun ki, başkası sizi ondan çıkarmasın. Sahib'u1-Emrin bir gaybeti olacak ki, ona inananların bazısı inancından dönecektir. Ve bu gaybet Allah'ın kullarını onunla imtihan edeceği bir eylemdir."[298]
2- Öldürülmekten Korunması: İslâm önderlerinin tarihi Emevî ve Abbasî halifelerine karşı onların durumu incelendiğinde şu sonuca varıyoruz: Eğer on ikinci imam gaybete çekilmeyip zahir olsaydı, onu da mutlaka diğer imamlar gibi öldürecek veya zehirleyeceklerdi. Çünkü, Peygamberin soyundan, Ali ve Fatımâ'nın (a.s) evlâtlarından bir şahsiyetin dünyaya gelip; zalim ve diktatörlerin hükümetini imha edeceğini ve O'nun, İmam Hasan Askeri'nin (a.s) oğlu olduğunu hadislerden işitmiş ve biliyorlardı. Abbasîler, onu öldürme fikrine koyulmuşlardı, ama Allah onu korudu ve düşmanlarını meyus etti.
Zürare İmam Sadık'tan (a.s) şöyle naklediyor: "Kai-m'in, zuhurundan önce, bir gaybeti olacak." "Neden?" diye sordum. Buyurdu: "Öldürülmemesi için. Onun gaybet zamanı, zuhur edip zalim ve diktatörlerin hükümetlerine üstün gelebilmek için bir ortam oluşuncaya kadar sürecek."[299]
3- Başkalarının Biatine Girmekten Korunmuş Olması: Hadislerden elde edilen gaybetle ilgili üçüncü neden, zalim ve gasıp halife ve hükümetlere biat etmekten korunmuş olmasıdır. Zuhur ettiğinde kimsenin, onun üzerinde biati ve sultası söz konusu olmayacak ve açıkça hakkı duyuracak, adalet ve hak hükümetini kuracak.
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Kaim, kıyam edince, onun boynunda kimsenin biati olmayacak."[300]
Gaip İmamın Faydaları

Önce, halkın arasında onları hakka yöneltmesi için, Allah tarafından İmam Mehdi'nin (a.s) tayin edildiğini belirttik. Ama o hazretin zuhurunu engelleyenin de halkın kendisi olduğunu söylemeliyiz. Tek evrensel ve ilâhî hükümetin (gerçek adalet, hukuk, hakikatler, gerçeklere riayet ve bütün İslâmi ahkamının takiyyeye gerek duymadan ve korkmadan uygulama esasına dayalı bir hükümet) kurulması için halkın tam bir hazırlığı olduğu zaman o hazret zuhur edecek. O hâlde kusur, merhamet sahibi Allah'ın inayet ve şefkatinde değil, halkın kendisindedir. Bu yüzden İmam Mehdi gaib olmuş ve bu hükümetin kurulması gecikmiştir. Şunu da hatırlatmakta yarar var ki, imamın insanlar arasında yaşadığını varsaysak dahi, görev ve faydalarını sadece zahiri rehberlik ve yönetmekle sınırlı olmadığını bilmek gerekir. Çünkü imamın "tekvin ve teşri" itibariyle insanların arasında bulunmaksızın bir çok faydaları vardır. O, halkın arasında zahiren olmasa dahi gaybî faydaları devam etmektedir.
İmamın varlığının en büyük faydası "feyze vasıta olması"dır. Çünkü âlimlerin dayandıkları deliller esasınca, imamet hakkında söylenen hadislerin bildirdiğine göre; imam olmaz ise âlem ile yaratıcı arasındaki rabıta kesilir. Çünkü bütün ilâhî feyizler, imamın vasıtası ile diğer halka ulaşmaktadır.
Bu ifade ve açıklamalar birçok hadislerde beyan edilmiştir. Örneğin: "Evet imam varlık âleminin kalbi, insanların önder ve eğiticisidir. Bu nedenle onun zahir veya gaib olmasının bir farkı yoktur. Ayrıyeten imamın manevî hidayeti salih kimselere nisbet onu görmeseler bile ebedidir. Özellikle ki bazı hadislerde şu ifade yer almıştır: "Halk onu tanımasa bile, o hazret halk arasında dolaşmakta ve müminlerin topluluklarına uğramaktadır."[301]
Binaenaleyh imamın dini koruması ve salih kimselere yardım etmesi, gaybet zamanında da gerçekleşiyor. Gerçekte gaib imam, bulut ardında gizli bir güneş gibidir; cahiller ve körler onu görmeseler dahi bütün varlıklar onun nur ve enerjisinden yaralanmaktadırlar.
İmam Sadık (a.s) da "Halk gaip bir imamdan nasıl yararlanabilir?" soran birine cevaben şöyle buyurdu: "Bulut güneşi gizlediğinde, ondan dünya ehlinin yararlandıkları gibi."[302]
Burada bir oryantalistin sözüne[303] dikkatinizi çekiyoruz:

"Benim kanaatimce, ilâhî hidayet rabıtasını, Allah ile mahlukları arasında devam ettiren ve sürekli olarak velayet bağını canlı ve ayakta tutan sadece Şia mezhebidir."
Yahudilik, Allah ile beşeri âlem arasında gerçek bir rabıta olan nübüvveti Hz. Kelim'de (Musa) noktalamış ve ondan sonra Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) nübüvvetine inanmayarak, söz konusu rabıtayı kesiyor.
Hıristiyanlar da, Hz. İsa'da (a.s) duraklamış ve Müslümanlardan Ehlisünnet de Hz. Muhammed'de (s.a.a) durakalmışlar ve nübüvvetin o hazretle hatm olmasıyla artık Allah ve mahluku arasında rabıtanın olmadığına inanıyorlar.
Nübüvvetin Hz. Muhammed (s.a.a) ile son bulmasıyla birlikte hidayet ve tekmil rabıtası olan velayetin o hazretten sonra ve ebediyen canlı olacağına inanan sadece şia mezhebidir...
Evet, sadece Şia mezhebinde insanlık âlemi ile ulû-hiyet âlemi arasında, bu hakikat sonsuza dek ayakta ve baki kalacaktır."[304]