Usul-i Din
 

İslâm Hükümleri ve Çağdaşlaşma

Yaşam araçlarının değişmesi ve gelişmesi, uygarlık etkenlerinin ilerlemesi, İslâm hükümlerinin sonsuzluğu ve ebedîliği ile çelişmez. Çünkü bir kanunun bu gibi ilerlemelerle bağdaşmazlığı, ancak o kanunun ilkel araçlara ve özel etkenlere dayandığı takdirde söz konusu olur. Meselâ bir kanun, "Yazmak için daima ve sadece elden, yolculuk için sadece merkepten... yararlanmak gerekir." derse, bu kanun ilim ve medeniyetin ilerlemesine ayak uyduramaz.
Ama eğer bir kanun özel araçlara dayanmayıp, kanun tasarlandığı sırada o araçları sadece örnek olarak gösterirse, yeni araçların çıkmasıyla geçerliliğini yitirmez, uygarlığın ilerlemesiyle çelişmez.
İslâm dini aynen böyledir. İlke ve prensiplerini bir asrın araçlarına özgü kılmaz. Meselâ İslâm diyor ki: "Kendi hayatî ve insanî haklarınızı savunmak için yabancıların karşısında güçlü olmanız gerekir."
Bu kanun, kılıç ve at asrında vaz olunmasına rağmen, asla o zamanın savaş araçlarına dayandırılmamıştır. Yani, "Cihat, kılıçla yapılmalıdır." dememiştir. O hâlde bu kanun, bugün için de geçerlidir.
Muameleler, kazanç, iş ve... konusunda da durum aynıdır. Bu nedenle uygarlık her ne kadar ilerlese, araç-gereçler her ne kadar gelişse de İslâm kanunlarının kapsam alanının dışına çıkmayacaktır. İslâm'ın ölümsüzlüğünün, sonsuzluğunun nedenlerinden biri budur işte.
Ünlü İngiliz filozof ve bilgin Bernad Show şöyle diyor: "İnsanoğlunun hayatının bütün devirleriyle bağdaşan ve her kuşağı cezbetme liyakati olan tek din, İslâmdır."[208]
Günümüzdeki Düzen ve İdeolojiler, İhtiyaçlarımızı Giderebilir Mi?

İnsanoğlunun, bilim yolunda çok ilerlediği şüphesizdir. Ancak bilim adamlarının kendileri, bildiklerinin yaratılış âlemindeki bilmediklerine oranla kıyaslanamayacak kadar az olduğunu itiraf etmişlerdir. Esasen onların görüşü sınırlı olduğundan, âlemin bütün sırlarını ve insanın bütün zatî ve fıtrî ihtiyaçlarını anlayamazlar.
Ayrıca, insan her ne kadar ilerlese de hata ve yanılgıdan masum değildir. O hâlde, insanın istekleri ve ihtiyaçları konusunda, herhangi bir zaman diliminde sunulan her şey, yüzde yüz güvenilir olmayacaktır. Çünkü çevre ve diğer etkenler, farkında olmadan insanoğlunun düşünce ve görüşlerinde etkili olup onu gerçeklerden uzaklaştırabilir.
Fakat İslâm'ın insanlık için öngördüğü asil programlar vahiy kaynağından geldiği için hata ihtimali olmayan ve her zaman güvenle uygulanabilecek programlardır.
Elbette, bunun bir şartı var. O da şu ki, İslâm'ın temiz kanunlarını başka eğri sistemler içerisinde onlara karıştırmamak gerekir. Aksi hâlde, gerektiği gibi ondan yararlanılamaz.
Gaybî Yardımlar Devam Ediyor

Bazıları, peygamberliğin son bulmasının, gayb âlemiyle olan bağlantının kesilmesi anlamına geldiğini sanıyorlar. Bu, yanlış bir düşüncedir. Çünkü peygamberliğin son buluşu, sadece İslâm Peygamberinden sonra başka bir peygamber ve de başka bir dinin gelmeyeceği anlamınadır. Bu da gayb âlemiyle olan bağlantının tamamen kesildiği anlamına gelmez. Çünkü, On İki Masum İmamın imamet ve velâyetine inanan Şiîler açısından bu bağlantı, her zaman için o masum imamlar yoluyla devam edecektir. Bu inanç, aynı zamanda Şia mezhebinin büyük ayrıcalıklarından birini teşkil etmektedir.[209]
Sadr'ul-Müteellihin "Mefatih'ul-Gayb" adlı kitabında şöyle yazıyor: "Meleğin görevlendirme ve elçilik maksadıyla inmesi anlamında vahiy kesilmiştir; ama ilham ve işrak kapısı asla kapanmamış ve kapanmayacak ve bu kapının kapanması mümkün değildir."
Günümüz Dünyasında İslâm Nasıl Yaşanabilir?

Günümüz dünyasında her geçen gün fesat daha bir artıyor ve bir çığ misali zaman tünelinde yuvarlandıkça daha da büyüyor ve sonuçta daha yıkıcı ve yakıcı oluyor. Ancak unutmamalıyız ki yüce karakter ve büyük ruha sahip insanlar, zor şartlarda ve çetin belâlarda yetişirler. Bu nedenle kişilik ve bağımsızlığımız, zamanenin fesat ve bozukluklarıyla mücadele etmemizi gerektiriyor. Esasen, çevremizin denetim ve ıslâhı bizim büyük vazifelerimizden sayılır. Peygamberler, kendi yaşantılarıyla zamanın fesatlarıyla savaşmayı da bize öğretmişlerdir. Onlar, çevrelerinin saptırıcı isteklerine, toplumlarının muhtelif ve cazibeli heveslerine asla uymamışlardır. Hatta sürdürdükleri mücadeleleriyle onlar çevreyi değiştiriyorlardı, çevre onları değil. İslâm Peygamberi (s.a.a) cahiliyetin bozuk âdet ve gelenekleriyle mücadele etmede çok direndi. Nihayet, toplum ve çevreyi değiştirdi. Kitlesel ayrımcılık, kadınların küçümsenmesi, putperestlik, kabile savaşları ve daha nice bozukluklar, o günün halkının âdet, gelenek ve inançlarındandı. Ama yüce İslâm Peygamberinin direnmesiyle hepsi ortadan kalktı.
Aralarında Utbe'nin de bulunduğu Kureyş büyüklerinden bir grup, Peygamberin tutum ve davranışından oldukça rahatsız olmuşlardı. Bu nedenle bir toplantı düzenleyip sorunu görüşüp tartıştılar. Sonunda onu vaat ya da tehdit ile yolundan vazgeçirmeye karar verdiler. Ancak Peygamber onlara şöyle cevap verdi: "Bu, benim görevimdir. Andolsun Allah'a, eğer güneşi bir elime ve ayı diğer elime koysalar, yine de yolumdan dönmeyeceğim, imanımdan vazgeçmeyeceğim ve zafere ya da ölüme dek inancımda direneceğim."[210]
O hâlde, o çelik iradeli Allah'ın Elçisi öndere uyarak:
"Gel de bu yol için azık alalım / Dönülmez bir yola adım atalım."
Ve zamanı olması gerektiği gibi ıslâh edelim, kendimizi olduğu gibi zamana teslim edip de ona bağlanmayalım.
4.BÖLÜM İMAMET

24.DERS

PEYGAMBERİN HALİFELİĞİ VEYA ÜMMETİN İMAMETİ

Sonunda, iman edenlerin düşünmek bile istemedikleri o acı olay gerçekleşti. İslâm Peygamberinin ruhu ebediyet yurduna doğru kanat açtı... "Ölmemiş ve ölmeyecek, Allah'tır ancak."[211]
Peygamberin ölümüyle İslâm âleminin sakin okyanusunda bir fırtınanın kopacağı, dalgaların ortalığı birbirine katacağı ve fırsat gözetleyenlerin bu fırtına ve kargaşa ortamından faydalanarak bulanık sudan balık tutmaya çalışacakları belli idi. Öte yandan, bilindiği gibi, kitlelerin akılları gözlerindedir. Bu, hep böyle olmuş, böyle devam edecektir. Kitleler her zaman birilerinin yaktığı ateşe odun olmuşlardır... Kitleler, sürekli bir terbiye, daimî bir gözetime muhtaçtırlar. Bu nedenle bir eğitici olmadan olgunlaşamazlar.
Şimdi soruyoruz: Böyle bir toplumun, bu şartlarda Resulullah'ın (s.a.a) zahmetleri hiçe gitmesin diye yerine oturup işleri yürütecek bir öndere ihtiyacı yok mu? İlâhî kanunları tamamen bilen, halkı doğru yola kılavuzlaya-bilecek ilmî ve siyasî bir makamın varlığı gerekli değil mi?
Bu konuda Şia'nın görüşü şudur: Yüce Allah'ın engin lütuf ve inayeti ve de sonsuz hikmeti, Peygamberden sonra da, görüş ve davranışlarının hatasızlığı garantilenmiş, yüce Allah tarafından seçilen kâmil bir insanın örneği olan masum ve bilgili bir önderin, İslâm toplumunun başında bulunmasını ve İslâm Peygamberinden esinlendiği engin ve hatasız bilgi ve görüşüyle halkı hakka yönlendirmesini gerektiriyor.
Çünkü, İslâm Peygamberinin zamanındaki toplumu düşünen Allah'ın, birden görüşünü değiştirip lütfunu esirgemesinin bir anlamı, bir nedeni yoktur, olmaz da.
Vücudumuzun korunması ve gelişmesi için binlerce incelik ve zariflik icat eden, alnın tuzlu, acı ve tozlu-topraklı terinin gözü incitmemesi için üstünde kaş yaratan, kirpikleri yaratmakla gözün hem daha güzel, hem de daha korunmasını sağlayan ve bildiğimiz veya bilmediğimiz daha nice şeyleri öngörüp yaratan bir Allah'ın, Peygambere lâyık bir halife tayin etmemesi nasıl mümkün olur?!
İslâm toplumu, ilâhî bir düzen ve önder olmaksızın saadet ve mutluluğa erişebilir mi?!

O hâlde, ilâhî ve masum bir önder gerekli ise ve İslâmî toplum ilâhî bir eğitici ve gözetici gerektiriyorsa, İslâm'ın bu mevzua ehemmiyet vermediği ve halkı kendi başına bırakmış olduğu nasıl söylenebilir?
Sözün kısası: Peygamberin gönderilmesini gerektiren hikmetin aynısı, Peygamberin halifesinin de Allah tarafından belirlenip insanlara tanıtılmasını gerektirir.
İslâm Peygamberi ömrünün sonlarında şöyle buyuruyordu:

"Ey insanlar! Andolsun Allah'a sizi cennete (saadete) yaklaştıran ve ateşten (dalâletten) uzaklaştıran her şeyi sizlere bildirdim."[212]
Buna rağmen İslâm Peygamberinin, kendinden hemen sonraki halifesini tayin etmediği söylenebilir mi?
Kur'ân Yeterli Değil Mi?

Her çeşit İslâmî tefekkürün asıl kaynağı, Kur'ân-ı Ke-rim'dir. Kur'ân, büyük bir kaya gibidir ki, İslâmî ilimlerin tamamı onun üzerine bina edilmiştir. Veya saf bir kaynak gibidir ki, düşünce ırmaklarının tümü ondan coşup kaynıyor...
Diğer dinî kaynaklar da itibarını ondan almaktadır. Ancak sayacağımız delillerle, İslâmî toplumlara önderlik etmede ve ihtilâflarının çözümünde ve Müslüman kitlelerin ihtiyaçlarını gidermede yalnız Kur'ân-ı Kerim'le yetini-lemez:
1- Kur'ân ve onun yüce içeriği tefsir ve açıklamaya muhtaçtır. Çünkü bütün ayetler zuhur ve açıklık bakımından aynı değildir. Yolun aşinası olmayan yolcular, daha ilk başta yolu kaybedebilir ve maksatlarına varmayabilirler. Dolayısıyla Peygamberin kendisi veya onun tarafından görevlendirilen ve bu âlemin ötesiyle manevî bağlantısı bulunan kimselerin, bu sahada da önderlik yapıp Kur'ân ayetlerini Allah'ın kastettiği gibi tefsir etmeleri ve açıklamaları gerekir. Aksi takdirde normal insanlar Kur'ân'ı çoğu zaman yanlış tefsir ederek onun hakikatinden uzaklaşacaklardır.[213]
Tarihte şöyle okuyoruz:

Kur'ân'da belirlenen şer'î haddi (cezayı) uygulamak üzere bir hırsızı, Abbasî halifelerinden Mu'tasım'ın düzenlediği toplantıya getirdiler.
Kur'ân'ın buyruğu şöyledir: "Hırsızın elini kesin."
Fakat Mu'tasım, elin neresinden kesileceğini bilmiyordu. Ehlisünnet âlimlerine sordu.
Biri, "Bilekten kesin." dedi. Başka biri, "Dirsekten kesin." dedi.
Mu'tasım ikna olmadı. Mecburen mecliste bulunan İmam Cevad'a (a.s) sordu.
İmam şöyle buyurdu:

— Dört parmak kesilmelidir.
— Neden?
— Çünkü Allah Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Secde yerleri (mescidler) Allah'a mahsustur."[214]
Yani elin ayası da dahil, secde hâlinde yere bırakılan vücudun yedi azası Allah'a mahsus olup kesilmemelidir. Herkes kabul etti ve İmam'ın istidlâliyle ikna oldu.[215]
Hakikatte bu tür tefsir, Kur'ân'ı Kur'ân ile tefsir etmek metodudur ve Peygambere ve Ehlibeyti'ne mahsustur. Tefsir ilminde biri her ne kadar maharetli olsa da, Ehlibeyt'e gönül vermedikçe, onların yolunu örnek edinmedikçe, tam olarak böyle bir tefsiri yapamaz.
2- Gerçek tefsirin gerekliliği konusunda değindiğimiz şey, sadece madalyonun bir tarafı olup, Kur'ân'ın zahirî hükümleriyle ilgilidir.
Oysa ki bu kelimelerin ve zahirî manaların altında, özellikle maarif, itikat ve ahlâk bölümünde, oldukça derin, geniş ve köklü manevî maksatlar saklıdır.
Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ın güzel bir zahiri ve derin bir batını var."[216]
Yine nakledilmiştir ki: "Kur'ân'ın batını var ve batınının da batını var; yedi batına kadar böyledir."[217]
Esasen, büyük müfessirlerin de dediği gibi, Kur'ân'ın tamamının tevil ve batını var ki, sadece düşünme ve araştırma ile ona ulaşmak mümkün değildir.
Kelime yoluyla da herkese beyan edilemez. Çünkü bazılarının onu idrak etmeye ve uygulamaya gücü yetmez.
Sadece Allah'ın velileri olan masum kimseler onu idrak edebilir ve insanların ihtilâfları ve sorunlarını çözmek için ondan yararlanabilir, daha sonra da hata ve yanlışlıktan korunmuş olmaları hasebiyle onu başkalarına öğretebilirler.
Bu Allah dostları masum kullar, Peygamber ve Eh-libeyti'dir ki, Kur'ân-ı Kerim onların hakkında şöyle buyuruyor:
"Allah ancak siz Ehlibeyt'ten her türlü kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister."[218]
Bir hadiste de şöyle deniyor: "Kur'ân'ın bütün gerçeklerini, ancak asıl muhatapları -olan Peygamber ve Ehlibeyti- anlayabilirler."[219]
Kur'ân ve Ehlibeyt arasındaki bu ayrılmazlıktan dolayı Peygamber ömrünün son günlerinde halka şöyle buyuruyordu: "Sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum: Allah'ın kitabını ve Ehlibeytimi. Bu ikisine sarılırsanız, ebediyen sapmaz, dalâlete düşmezsiniz."[220]
3- Kur'ân'ı uygulayacak makamın masum olması gerekmektedir. Kur'ân bir anayasa gibidir. Dolayısıyla uygulanmasını, hayâta geçirilmesini garantiye alacak bir makama, bir yürütme gücüne muhtaçtır. Ne var ki, onun emirlerini ve kanunlarını ancak Peygamber gibi hataya karşı masum olan ve de Kur'ân'ı lâyıkıyla anlayan, bilen bir hâkim uygulayabilir.
Bu özellikler münhasıran Ehlibeyt İmamlarında mevcuttur. Bunun en iyi şahidi, adillerin adili Hz. Ali'nin (a.s) birkaç yıllık hükümetidir. O, bu kısa süreli hükümetinde onca zorluklara rağmen, İslâm'ın yüce ve nurlu kanunlarını tavizsiz ve çok dakik bir şekilde uyguladı.
Son olarak, bu dersin özü ve özeti olarak İmam Sadık (a.s) mektebinin öğrencilerinden birinin, İmam'ın huzurunda bir Ehlisünnet ile tartışmasını aktarıyoruz:
Şam şehrinden bir adam İmam Sadık'ın (a.s) huzuruna varıp, "Öğrencilerin ile tartışmak için geldim." dedi.
İmam'ın emri ile onu, İmam'ın en genç öğrencisi Hişam'a tanıttılar.
Şamlı dedi: "Ey çocuk! Bu adamın (İmam Sadık -a.s-) imameti hakkında benden soracağın varsa, sor."
Hişam, onun edepsizliğinden çok öfkelendi. Ama öfkesini gizleyip şöyle dedi:

— Allah mı kullarına daha merhametlidir, yoksa onların kendileri mi?
— Allah.
— Merhamet ve şefkat sahibi Allah kulları için ne yapmıştır?
— Onları ihtilâf ve tefrikadan korumak, aralarında birlik ve beraberlik icat etmek ve dinî vazifelerini onlara açıklamak üzere apaçık bir önder ve delil belirlemiştir.
— O önder kimdir?
— Peygamber.
— Peygamber öldükten sonra kimdir?
— Allah'ın kitabı -Kur'ân- ve Resulullah'ın sünneti.
— Allah'ın kitabı ve Peygamberin sünneti bugün bizim ihtilâfımızı önleyebilir mi?
— Evet.
— O hâlde -her ikimiz de Müslüman olduğumuz hâlde- neden birbirimizle tartışıyoruz? Sen bu ihtilâflardan dolayı Şam'dan buraya gelmemiş misin?
Şamlı hiçbir şey söyleyemedi, sustu kaldı.
İmam Sadık (a.s) Şamlı adama, "Niye konuşmuyorsun?" buyurdu.

"Ne söyleyeyim? dedi, ihtilâfımız yoktur desem, yalan söylemiş olurum. Allah'ın kitabı ve Peygamberin sünnetinin ihtilâfları ortadan kaldırabileceğini söylesem, yine de yalan söylemiş olurum. Çünkü -birçok konuda- Allah'ın kitabının ve Peygamberin sünnetinin ihtilâfı giderebilecek açık bir beyanı yoktur..."
Daha sonra Şamlı adam, "Bu soruyu, ben Hişam'a sormak istiyorum." dedi.
İmam, "Sor." dedi.
Şamlı:
— Ey Hişam! İnsanlara karşı kim daha merhametlidir. Allah mı, yoksa halkın kendisi mi?
— Allah.
— O Müslümanların birlik ve beraberliğini koruması, hatalarını önlemesi ve hak ve batılı onlara beyan etmesi için birini göndermiş mi?
— Peygamberin zamanını mı söylüyorsun, yoksa bugünü mü?
— Resulullah'ın zamanında onun kendisi idi. Bugünü söyle.
Hişam,İmam Sadık'ı (a.s) göstererek:

— Bugün burada oturan bu şahıstır ki, insanlar her taraftan ona yöneliyor ve o gökyüzünden -ve yerden- bize haber veriyor. Bu ilim ve bilgiyi, Resulullah'a kadar atalarından miras almışlardır.
— Bu iddianı nasıl kabul edebilirim?
— Şimdi istediğin her şeyi ona sorabilirsin.
— Buna göre artık bir mazeretim kalmadı; şimdi bana sadece sormak düşer.
Bunun üzerine İmam Sadık (a.s) onun yolculuğunun nasıl geçtiğini haber verdi. Kendisinden başka kimsenin bilmediği, yolda başından geçenleri ayrıntılarıyla anlattı. Öyle ki, artık adamın hiçbir tereddüdü kalmadı ve İmam Sadık'ın (a.s) imametine iman etti...[221]
25.DERS

İMAMIN MANEVÎ VE BÂTINÎ ÖNDERLİĞİ

Peygamberin hayatı, tutum ve davranışları, gerçek anlamda İslâm'ın temel prensip ve programlarının göstergesidir. O, İslâm toplumunun siyasî lideri ve hükümdarı olmakla birlikte, Allah tarafından gelen İslâm hükümleri ve kanunlarını vahiy elçisi aracılığı ile alıp İslâm hükümetinde uyguluyordu. Onun uygulamaları somutlaşmış kanun, davranışları yüce ahlâk, emirleri yol gösterici, ufuk açıcı ve akıl-hikmet dolu idi... Nasihat ve öğüt vermekle yetinmezdi; gerçek adalete dayalı örnek bir toplum teşkil etmeye gayret ederdi.
İslâm dini, toplumun saadetini temin etmek için dünyevî yaptırımlar da öngörmüştür. İslâm, işlediği suçlarla toplumun saadetini zedeleyen kimselerin cezasını sadece ahirete bırakmamıştır. Uhrevî cezanın yanında bu dünyada da onlar için birtakım cezalar belirlemiştir. Böylece dinî önderliğin yanında siyasî ve sosyal önderliğin de Peygamberin faaliyet alanlarından biri olduğu anlaşılmaktadır.
Ancak İslâm'ın, onu dünyadaki diğer hükümet sistemlerinden ayıran bir ayrıcalığı vardır. Şöyle ki: İslâm, verdiği bütün emirlerde insanın öteki yönünü de nazar-ı dikkate almış, onu manevî ve insanî erdemleri kazanmaya özendirmiştir. Nitekim günümüz uygarlığında en çok unutulan ve gün geçtikçe de kötü ve çirkin sonuçlar doğuran şey, "insaniyet, manevî değerler ve ahiret inancıdır."
Fakat İslâm, bu önemli konuya özel bir özen göstermiştir. İnsanların "manevî terbiyesi" İslâm önderlerinin birinci derecede önem verdiği kanunlar arasında gelir.
İnsanların çoğu, sahip oldukları yüce insanî cevherin farkında değillerdir. Çünkü bu cevher, öyle latif ve zariftir ki, basiret ehli kimselerden başkaları onu göremezler... Şimdi her insanın öz benliğinde mevcut olan bu cevherin varlığından gafil olan kimseler bu konuda nasıl önder olabilirler?! Asırlar geçtikten sonra hâlâ kendi vücudunun fiziksel faaliyet ve tepkilerinin yarısını bile tanıyamamış bir insanın, onun metafiziksel yönünü tanımasını ve o ufka varması için plân ve program yapmasını beklemek doğru olabilir mi acaba?
Şu hâlde, hiç tartışmasız bu konuda ancak varlık cevheri metafizik âlemiyle bağlantılı olan, o âlemin aşinası ve mahremi olan, onu tanıyan ve o vadinin bütün meçhul ve uzun yollarını kat etmiş olan bir kimse önder olmalıdır... Çünkü, "Kendin kat etmediğin bir yolda başkasına kılavuzluk yapamazsın." demişler.
Sahi; acaba insanın manevî kaderine ilgisiz kalmamız doğru mudur? Onun manevî kabiliyetini ve yüce cevherini görmezlikten gelmemiz yakışır mı? Onu bir hayvanla eşit bilmemiz ve bir haşere gibi hayvanî ihtiyaçlarını temin etmesi için onu yemek, uyku, gazap ve şehvet dünyasında kendi hâline terk etmemiz doğru mudur?
Hayır, kesinlikle! Bu, insanın yüce makamına yakışmaz... İnsan, manevî ve yüce ihtiyaçlarıyla ve Allah'ın bu hususta onun fıtratında koymuş olduğu özel kabiliyeti ile, yaratılışın şaheseri ve hilkat âleminin güneşidir. Öyleyse dünyayı aydınlatan güneş gibi yükseklerde olmalı ve güneş gibi bütün ufuklara ısı ve hararet yaymalıdır...
Çünkü bu seçkin varlık, yaratılış sisteminde başıboşuna hedefsiz bir parça değildir. Yaratılış âleminin küçük bir zerresidir ama, yüce rububiyet güneşinin nurundan ona yansımıştır ve yaratıklar içinde Allah'ın özel lütfu ve kerametine mazhar olmuştur.
Allah'ın insana olan bu lütfu, tarih boyunca peygamberlerin gönderilmesi şeklinde tecelli etmiştir. Allah bu lütfu ve merhameti esasınca peygamberleri göndermiş ki insanlara önderlik etsinler, insanların yüce ve coşkun ruhlarını o yüce kurtuluş ve izzet sahiline ulaştırsınlar.
Kur'ân-ı Kerim'de bu gerçeğe değinen ayetler sayılmayacak kadar çoktur. Meselâ, İbrahim Peygamberin (a.s) Allah'a duasını içeren şu ayet gibi: "Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları kötülüklerden arıtan bir peygamber gönder. Hiç şüphesiz, sen güçlü ve hikmet sahibisin."[222]
Açıkça görüldüğü gibi bu ayette ilim, hikmet ve hidayetin yanında manevî eğitim, yani nefsin terbiye ve tezkiyesi, peygamberlerin davetinin temel unsurlarından biri olarak sayılmıştır.
Değerli İslâm Peygamberinin eğitim mektebinde çok sayıda insan, bu özel terbiyeden geçerek hayret verici ve göz kamaştırıcı bir olgunluğa erişmiştir. Selman, Ebuzer, Mikdad, Ammar, Meysem, Üveys-i Karanî ve daha niceleri bu seçkin gruptandırlar.
Bu insanların varlıkları, temizlik ve doğruluk kaynağı idi... Bütün kötülüklerden arınmışlardı... Allah'tan başkasını istemez, Allah'tan başkasını görmezlerdi... Bütün varlıklarına, canlarına, kalplerine, ruhlarına ve bedenlerine sadece Allah hüküm sürmekteydi...
Bu nedenle, her biri kâmil bir insanın örneği olan bu yüce insanlar, toplumlarının fertlerini yüceltmek doğrultusunda nice büyük hizmetlerin kaynağı olmuşlardır.
Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz: Ahlâk ve ruhun kötülüklerden arındırılması konusu, asla, ilgisiz kalabileceğimiz ve sadece hayatın bütün problemlerinden feragat ettiğimiz zaman keyfimiz çekerse, ilgileneceğimiz bir lüks değildir. Tam tersine; ahlâk, hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır, hatta ondan çok daha önemlidir.
Akıl ve duygunun tanıklığıyla yüce ahlâkî sıfatlar ve ruhun temizliği öyle yüce ve öyle derin bir hakikattir ki, insan onun sayesinde suret ve zahiri aşıp, manevî hayata kavuşur, "görülmezleri görmeye başlar".[223]
İnsanın Manevî Hayatına Kur'ân'dan İşaretler

"Erkek olsun, kadın olsun, kim inanmış olarak iyi işler işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız..."[224]
"Ey inananlar, Allah ve Peygamberi, sizi, size hayat verecek bir şeye çağırdığı zaman icabet edin."[225]
Açıktır ki, yukarıdaki ayetlerde sözü edilen hayat, bildiğimiz şu zahirî hayat değildir. Bu hayat, iyi işler işleme ve nefsi kötülüklerden arındırma sonucu elde edilen manevî hayat ve gerçek insanî yaşamdan başka bir şey değildir.[226]
Manevî Hayat Nasıl Oluşur?

Diğer olgularda da olduğu gibi, manevî hayatın oluşması için birtakım şartlar gereklidir. Manevî hayat, insanın tutum ve davranışlarının tavrının ürünüdür. İnsanın tutum ve davranışları derken, doğru ve sağlam hakikî öğretimle şekillenen ve semavî eğiticilerden öğrenilen tutum ve davranışları kastediyoruz.
Teşri, yani Allah'ın emir ve yasakları, tekvin ile, yani yaratılış ve varlık âleminin gerçekleri ve hakikatleriyle tam bir irtibat ve bağlantı hâlindedir. Bilgimizin kısıtlı olması hasebiyle, âlemin gerçeklerinden ve olayların yarar ve zararlarından haberdar olmadığımız için, manevî hayatımızı oluşturacak unsurların neler olduğundan da habersiziz. Ancak imam, insanın bütün menfaat ve maslahatlarının içeren o yüce ve ulvî gerçekleri bilgili ve şefkatli bir öğretmen gibi çok açık bir beyan ile açıklar ki, manevî hayata ulaşıp ebedî mutluluğa kavuşalım.
Şu hâlde din, iç dünyamızda manevî hayatı oluşturmak, ebedî saadetimizi temin etmek amacıyla yüce Allah'ın, Peygamber ve onun temiz ve masum halifeleri aracılığıyla bildirdiği ve bizim idrakimizin çok üstünde olan birtakım hakikatler ve bilgiler bütünüdür.
Eğer biz bu dine uyarsak, kurtuluşa eririz; aksi hâlde hüsrana uğrarız. Tıpkı eğitime tâbi tutulmuş, eğiticiden emirler ve yasaklar duyan, hikmet ve felsefesini bilmese de kendisinden istenen işleri yapan bir çocuk gibi... Bu çocuk, eğitim dönemini bitirdikten sonra batınında oluşan ahlâk ve karakterler sayesinde mutlu bir hayat yaşayacaktır. Ama eğer eğiticisinin emirlerini umursamaz, söylediklerini tutmazsa, daha sonralar büyük kayıpları olduğunu anlayacaktır.
Hayat Kılavuzu

Şimdi bakalım, mutlak suretle kılavuza ihtiyaç duyulan bu manevî hayatın temin ve tekâmülü kiminle mümkündür? Acaba normal bir insan bunun üstesinden gelebilir mi? Yoksa bunu gerçekleştirecek kişinin, sözleri güvenilir ve garantili, davranışları hatasız (masum), manevî ha-yatın doruğunda birisi mi olması gerekir?
Açıktır ki, normal bir insan böyle önemli bir misyonu üstlenemez, bunun üstesinden gelemez. Çünkü Allah, kendi tamamen hidayet olmayan birine, başkalarını hidayet etme görevini yüklemez.[227]
Özellikle imamet makamı için böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü imamet normal bir hidayet, bir yol gösterme anlamında değildir. Bu anlamdaki hidayet, her Müslümanın görevidir ve imama mahsus değildir.
Bu hidayet, "İlâhî emir ile hidayet"tir. Bu manadaki hidayet görevini üstlenenler, bizzat manevî hayata ermedikçe ve âlemin hakikatleri kendileri için aşikâr olmadıkça bu vazifeyi ifa edemezler.
"İmamet" ve "hidayet" konusunda Kur'ân'ın ayetlerini incelediğimizde, çoğunlukla "imamet" kelimesinin zikrinden sonra "ilâhî emir ile hidayet" ifadesinin de onun tefsiri ve açıklaması olarak zikredildiğini görmekteyiz.
İlâhî Emirle Hidayet Ne Demektir?

İmam (a.s) zahirî hidayet misyonuyla insanlara dinin hükümlerini öğretir, eğriyi ve doğruyu anlatır. Buna ilâveten İmam'ın bir de bâtınî velâyet ve hidayet yönü vardır. İmam bu yönüyle kabiliyetli ve lâyık insanların elinden tutup onları kemale doğru götürür.
Bu hidayet, manevî feyiz ve bâtınî makamlar esasınca gerçekleştirildiği için ona "ilâhî emir ile hidayet" denir.
Bâtınî hidayet, büyük peygamberlerin, peygamberlik makamından sonra vardıkları yüce bir makamdır. Nitekim yüce Allah, Hz. İbrahim'i (a.s) peygamberlik makamından sonra imamet ve bâtınî hidayet makamına ulaştırdı. Hani şöyle buyuruyor:
"Doğrusu ben, seni insanlara imam kıldım."[228]
İmam, velâyet ve ilâhî emir ile hidayet makamına eriştiğinde, sıradan insanların gözünde hayret verici ve imkânsız olarak görülen şeyleri yapabilir. Kur'ân'ın tanıklığıyla, Hz. Süleyman'ın (a.s) vasilerinden biri olan Asıf b. Berhiya, Sebe' Kraliçesi'nin tahtını, onun kendisi Hz. Süleyman'ın (a.s) huzuruna varmadan önce, bir göz kırpma süresinden daha kısa bir sürede getirmeyi başarmıştır. Bu, onun tabiat üstü âlemle bağlantılı ve bu âlemin örtülü bazı hakikatlerini biliyor olmasından kaynaklanıyordu.
Bizim masum önder ve imamlarımız, Asıf'dan çok daha yüce bir makama sahiptiler. Değerli İmamlarımızın manevî hidayetleri ve bâtınî velâyetleriyle ilgili çok sayıda örnekler zikredilen sahih tarih ve asîl hadis kaynakları bu hakikate tanıklık etmektedir.
İmamın kendisi manevî hayatın doruğunda olduğu için, kabiliyetli insanların kalplerinde etkili olabilecek, onlarda tasarruf edebilecek ve onları kemale doğru götürebilecek bir tür manevî hidayet ve cezbeye sahiptir... Nitekim tarihte, İmamlarımızın öğrencilerinden öyle yüce şahsiyetlerle karşılaşıyoruz ki, bizzat tarih onların varlığıyla övünmekte, onur duymaktadır.
Bu şahsiyetlerden birkaç örnek:

1-Şamlı Adam
Ali b. Halid, Zeydî idi. Yani dördüncü İmam Hz. Zeynelabidin'den (a.s) sonraki imamları kabul etmiyordu. Dokuzuncu İmam Hz. Cevad'ın (a.s) zamanında yaşıyordu. O diyor ki: Samerra şehrinde idim. Peygamberlik iddiasında bulunan Şamlı bir adamı esir olarak getirip burada hapse attıklarını bana haber verdiler. Onu görmeye gittim.
— Nasılsın ve başından geçen macera nedir? diye sordum. Dedi:
— Şam'da, Şehit İmam Hüseyin'in (a.s) mukaddes ve mübarek başının bırakıldığı söylenen bir yerde ibadetle meşgul idim. Bir gece ansızın, "Kalk!" diyen birini karşımda buldum... İstemeksizin kalktım. Biraz onunla yürüdük... Ama kendimi Kûfe Camiinde buldum."
— Bu camiyi tanıyor musun? dedi.
— Evet, Kûfe Camiidir, dedim
Sonra O namaz kılmaya başladı. Ben de onunla birlikte namaz kıldım. Daha sonra yola koyulduk... Biraz yürüdükten sonra kendimi Medine Camiinde gördüm. O, Resulullah'a selâm etti ve her ikimiz orada namaz kıldık. Sonra kalkıp yeniden yola koyulduk... Kısa bir süre sonra kendimi Mekke'de buldum... Tavaf ettik... Sonra, çıkıp birkaç adım yürüdükten sonra kendimi Şam'daki ilk yerimde buldum... Ve o şahıs gözümden kayboldu. Bir esinti gibi yüzümü okşayıp geçmişti...
Bu olaydan iki yıl geçti... Bir sonraki yıl yine aynı kişiyi gördüm. Çok sevindim. Beni tekrar geçen yılki yolculuklara davet etti. Ve aynen önceki seferimizde olduğu gibi, o mukaddes yerlerin tümünü ziyaret edip geri döndük... Ayrılmak istediği sırada ona dedim:
— Bu gücü sana verene yemin verdiriyorum, kendini bana tanıt!
— Ben, Muhammed b. Ali b. Musa b. Cafer'im, yani dokuzuncu imamım, dedi. Ben bu hadiseyi, gördüğüm herkese anlattım. Ta ki bu haber Muhammed b. Abdülme-lik-i Zeyyat'ın kulağına çatıncaya kadar. Onun emriyle beni yakaladılar ve peygamberlik iddiasında bulunmakla suçladılar... Ve şimdi gördüğün gibi zindandayım.
Ona dedim: "Durumunu Muhammed b. Abdülmlik'e yazmamı ister misin?"
Dedi: "Yaz."
Ben de yazdım; ama Abdulmelik cevabımda şöyle yazdı:

"Ona de ki: Onu bir gecede Şam'dan Kûfe'ye ve sonra Medine'ye ve Mekke'ye götürüp daha sonra Şam'a geri çeviren kimseden, bu zindandan onu kurtarmasını istesin."
Bu cevaba üzüldüm. Mektubun cevabını ona iletmek için bir gün sonra zindana gittim. Ama zindanın etrafında çok sayıda askerin ve halkın gelip gittiğini gördüm. Ne olduğunu sordum.
Dediler: "Peygamberlik iddiasında bulunan sanık zindandan kaçmış. Yere mi girdi, yoksa bir kuş olup göğe mi çıktı, bilmiyoruz."
Ali b. Halid diyor ki: "Bu olayı gördükten sonra, kendi mezhebim olan Zeydîlikten el çekip dokuzuncu imam Hz. Cevad'ın (a.s) Şiîlerinden oldum."[229]
2-Meysem-i Temmar

Hz. Ali (a.s), -bir köle olan- Meysem'i satın alıp azat etti ve ona sordu:
— Adın ne?
— Salim.
— Ama ben Peygamber'den senin -asıl- adının Meysem olduğunu duydum.
— Sevgili Peygamberim doğru buyurmuşlardır, siz de doğru söylüyorsunuz; benim -asıl- adım Meysem'dir.
— O hâlde Peygamberin buyurduğu isimde kal, başka bir isim kullanma.
Hz. Ali (a.s) böylece bir köleyi satın alıp özgürlüğüne kavuşturdu, ama ömrünün sonuna kadar taşıyacağı bir sevgi ipi attı onun boynuna... Ölüm bile bu ipi onun boynundan çözemedi...
Meysem, özgürlüğüne kavuştuktan sonra sahip olduğu üstün yeteneğiyle Hz. Ali'nin (a.s) mektebinde saygın bir yere gelerek Hazretin özel ashabının zümresinde yer aldı. İncelikleri kavradı hakikatleri anladı. Susuz bitkinin yağmura aşık olduğu gibi Ali'ye (a.s) aşık oldu. Ondan ilham alıyor ve onunla yaşıyordu. Onda âdeta kaybolmuştu ve ondan kalbine nur, ruhuna sevinç alıp ekliyordu. Ve bu lezzeti dünyanın hiçbir servetiyle değişmeye hazır değildi.
Bir gün Hz. Ali (a.s) ona buyurdu:

— Benden sonra darağacına asılacaksın. Bir darbe ile vücudunu yaralayacaklar ve üçüncü gün sakalın, burnunun ve ağzının kanına boyanacak. Seni, Amr b. Hureys'in evinin yanında asacaklar. seninle birlikte senden başka dokuz kişiyi daha asacaklar... Senin asılacağın ağaç, hepsininkinden kısa olacak. Gel gidelim, dalına asılacağın o hurma ağacını sana göstereyim...
Hz. Ali (a.s) o ağacı Meysem'e gösterdi. Aradan yıllar geçti. Hz. Ali şehit edildi. Ümeyye Oğulları halka musallat oldu...
Meysem, sık sık o ağacın yanına gidiyor, namaz kılıyor ve onunla sohbet ediyordu: "Ey ağaç! Allah sana bereket versin, ben senin için yaratılmışım ve sen de benim için büyüyorsun."
Meysem, şehit edileceği yıl Allah'ın evini ziyaretle müşerref oldu ve Ümmü Seleme ile görüştü. Ümmü Seleme ona dedi: "Peygamber'den, Ali'ye (a.s) seni vasiyet ederken ismini duyardım."
Meysem, Ümmü Seleme'ye İmam Hüseyin'i (a.s) sordu. Onun şehrin dışına çıktığını duyunca şöyle dedi: "Ona selâmımı söyle ve çok geçmeden onunla öbür dünyada Allah'ın huzurunda buluşacağımızı söyle."
Ümmü Seleme, Meysem'in sakalının muattar edilmesi için ıtır getirilmesini emretti. Daha sonra ona dedi: "Yakında sakalın (Peygamber ve Ehlibeyti uğrunda) kanınla boyanacak."
Meysem, Kûfe'ye girdi. İbn-i Ziyad'ın askerleri onu yakalayıp İbn-i Ziyad'ın yanına götürdüler. Onların arasında bu sözler geçti:
— Senin Tanrın nerededir?
— Zalimlerin pususunda! Ve sen de onlardan birisin.
— Mevlân Ali (a.s) benimle senin hakkında ne demişti?
— Beni, başka dokuz şehit ile birlikte asacağını ve benim asıldığım ağacın hepsinden kısa olacağını bana haber vermiştir...
— Ben, mevlâna muhalefet edip başka bir şekilde seni öldürmek istiyorum.
— Bunu nasıl yapabilirsin?! Hâlbuki o, Peygamberden ve Peygamber de Allah'tan vermiştir bu haberi. Allah'a muhalefet edebilir misin?! Ben şahadet yerimi dahi biliyorum ve ağzına gem vurulacak ilk Müslüman olacağımı da.
Abdullah b. Ziyad büyük bir öfkeyle, "Şimdilik onu zindana götürün!" dedi... Meysem, bu zindanda, Muhtar Sakafî'ye kurtulacağını müjdeleyip şöyle dedi:
— Sen Hz. Seyyid'üş-Şühedâ'nın (a.s) intikamı uğrunda İbn-i Ziyad'ı öldüreceksin. (Nitekim öyle de odu.)
Bilahare Meysem'i kurbangâha götürdüler... Manevî yüceliş üssüne... İnsan ruhunu en yüksek ve en değerli yere yükseltebilecek şahadet üssüne... Onu, Amr b. Hureys'in evinin yanındaki, önceden tanıdığı ağaca astılar... Halk, etrafına toplandı... O, darağacında Hz. Ali'nin (a.s) faziletlerini beyan etmek için münasip bir fırsat buldu... Konuşmaya başladı; insanların gönüllerini fethetti ve bir grubu aydınlattı.
İbn-i Ziyad'a, Meysem seni rezil etti diye haber götürdüler... Konuşamasın diye, ağzına vurmalarını emretti... Ve bir darbe ile vücudunu yaraladılar -Hz. Ali'nin (a.s) haber verdiği gibi-. Ve o "Allahu Ekber" diyordu...
Üçüncü günün sonunda ağız ve burnundan kan aktı ve sakalını kanlara boyadı... Allah'ın selâmı ona olsun.[230]
3-Üveys-i Karanî

Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdu: "Karan tarafından cennet kokusu geliyor. Ey Üveys-i Karanî! Sana ne kadar da müştakım! Onu gören olursa, selâmımı ona iletsin."[231]
Zigar bölgesinde halk Hz. Ali'ye (a.s) biat ederlerken, şöyle buyurdu: "Kûfe tarafından tam bin asker -ne az ve ne de çok- gelecek ve bana biat edecek."
Gelip çattıklarında, İbn-i Abbas askerleri sayıp 999 kişi olduğunu gördü. "Neden biri azdır?" diye hayret etti.
Çok geçmeden, yünlü (sert) bir elbise giyinmiş olan bir adam kılıç, kalkan ve diğer savaş araçlarıyla birlikte çıkagelip Hz. Ali'nin (a.s) yanına vararak şöyle dedi:
— Ölümüne size biat etmek istiyorum.
Hz.Ali (a.s) sordu:

— Adın nedir?
— Üveys.
— Sen Üveys-i Karanî misin?
— Evet.
— Allahu Ekber... Allah'ın selâmı ona olsun, habibim Resulullah, ümmetinden Allah'ın ve Resulünün hizbinden olan Üveys-i Karanî adında birini göreceğimi, kendisinin şehit olacağını ve büyük bir gruba şefaat edeceğini bana haber vermişti.[232] Nitekim öyle de oldu ve Üveys Hz. Ali'nin (a.s) ordusuna katılıp şahadete erdi.[233]
Üveys, manevî açıdan makam yüceliği ile meşhurdur. İbadet etmekten lezzet alırdı ve dünyevî lezzetlere ilgi duymazdı.[234] Üveys'in sözlerinde, onun yüce manevî hayatının ana işaretlerini bulmak mümkündür:
"Andolsun Allah'a, ölümü hatırlamak ve son günün korkusunu taşımak, imanlı birinin dünyada sevinçli olmasına müsaade etmez."
"İyiliği emrettiğimiz ve kötülükten sakındırdığımız için bize küfrediyor ve iftira atıyorlar. Ama buna rağmen biz hak üzre kıyam edeceğiz."[235]
4-Kamber

Kamber de, Peygamber (s.a.a) ve Ali'nin (a.s) manevî gücünün nuruyla oldukça yüce bir makama eren bir yiğittir. Gerçekleri söylemekten ve hak yolunda yürümekten korkmazdı. Dünyaya kul olanların gözünde zahirde bir köle olmasına rağmen, manevî makam seyrinde Ali'nin (a.s) sırlarına mahrem olabilecek bir yere ulaşmıştı.
Bu çelik iradeli adamın, -cinayet ve kan dökme sadistliği olan tarihin hunhar cellâdı- Haccac b. Yusuf'un karşısında söylediği canlı, ezici ve ateşli sözleri oldukça meşhurdur.
Haccac sordu:

— Ali'nin hizmetinde ne yapıyordun?
— Abdest suyunu hazırlıyordum.
— Abdesti bitince ne diyordu?
— Şu ayeti okuyordu: "Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında onlara her şeyin kapısını açtık; kendilerine verilene sevinince ansızın onları yakaladık da umutsuz kalıverdiler. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdol-sun ki, zulmeden milletin kökü böylece kesildi."[236]
— Zannedersem, bu ayeti bize tevil ediyordu?
Kamber, takdire şayan bir cesaretle şöyle dedi:

— Evet.
— Eğer seni öldürürsem ne yaparsın?
— Ben saadete erişirim, sen hüsrana uğrayanlardan olursun.[237]
— Efendin Ali'den (a.s) el çek, teberri et.
— Onun dininden teberri edersem, beni daha iyi bir dine kılavuzlayacak mısın?
(Haccac bu soruya cevap vermekten kaçınıp şöyle dedi:)

— Ben seni öldüreceğim; nasıl ölmek istersen, söyle de öyle öldüreyim seni.
— Bu seçimi sana bırakıyorum.
— Neden?
— Çünkü beni nasıl öldürsen, ben de seni -ahirette- öyle öldüreceğim. Efendim ve mevlâm Ali (a.s), zulümle ve haksız yere başımın kesileceğini bana haber vermiştir.
Haccac emir verdi, başını kestiler.[238]
26.DERS

RESULULLAH'IN (s.a.a)TAYİN ETTİĞİ HALİFESİ, EMİR'ÜL-MÜMİNİN ALİ (a.s)

Peygamberin Halifesi

On İki İmam Şia'sı, Resulullah'tan (s.a.a) sonra İslâm âleminin önderliğinin, Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) ve ondan sonra on bir masum evlâdının hakkı olduğuna inanmaktadır. Şia'nın elinde bu görüş ve inancını kanıtlayacak güneş kadar aydın delilleri vardır. Bu deliller garezsiz ve marazsız kimselere sunulduğunda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak niteliktedir.[239]
Peygamberin yakın sahabîlerinden olan Cabir b. Abdullah şöyle söylüyor:
"Allah'a, Resulüne ve Ulü'l-emr'e itaat etmenin farz olduğunu bildiren ayet[240] indiği gün, Peygambere sordum: Allah'ı ve Resulünü tanıyoruz da Ulü'l-emr kimlerdir?"
Şöyle buyurdu:

"Onlar, benim halifelerim olan imamlardır. Onların ilki Ali b. Ebu Talip'tir; ondan sonra da sırayla şunlardır: Hasan, Hüseyin, Ali b. Hüseyin, Muhammed b. Ali -ki Tevrat'ta Bâkır (a.s) diye anılmıştır ve sen onu göreceksin; gördüğünde benim selâmımı ona iletirsin-, ondan sonra Cafer b. Muhammed es-Sadık, Musa b. Cafer, Ali b. Musa, Muhammed b. Ali, Ali b. Muhammed, Hasan b. Ali ve en sonu ise ismi ve künyesi[241] benim isim ve künyemin[242] aynısı olan Hasan b. Ali'nin oğludur."[243]
İlk İmam

Hiçbir toplum, hiçbir zaman ve hiçbir mekân diliminde öndersiz ve lidersiz yaşamını sürdüremez. Bu konu, herkesin kabul ettiği bir meseledir. Bu gerçekten esinlenerek şu hatırlatmada bulunmamız yerinde olur:
Bir toplumun önderi ve hükümdarı, o toplumun bekasını ve saadetini istiyorsa, onu korumak için çaba göstermeli, bilgisi, gücü ve uzak görüşlülüğü oranında toplumun halıhazırını, yakın ve çok uzak geleceğini düşünmeli, ebedî saadetleri için plân ve projesi olmalıdır.
Bu esas ve bu zaruret gereğincedir ki, hükümdarlar ve yöneticiler, kısa bir yolculuğa çıktıklarında bile birini kendi yerlerine vekil tayin ediyorlar. Bu mesele yöneticiliğin bütün alanlarında geçerlidir.
Bir aile reisi, bir okul müdürü, bir fabrikadaki ustabaşı, birkaç saatlik gıyaplarında dahi kendi yerlerine birini seçiyor, kendileri yok iken, diğerlerinin onun emirlerine uymalarını istiyorlar. Bu mesele o kadar açıktır ki, delile bile gerek yoktur.
Şefkatli ve Uzak Görüşlü Peygamber

Evrensel İslâm toplumunun değerli önderi Peygamberimiz de, bu doğrultuda hareket ediyordu.İslâm nuru bir yere yansıdığı zaman, o yer küçük bir yer de olsaydı, işleri yönetmesi için oraya ehliyetli bir yönetici atıyordu.
Cihat için gönderdiği her orduya bir ordu komutanı tayin ediyordu. Bazen de komutan öldürülürse, ordu komutansız kalmasın diye birkaç kişiyi sırayla onun yardımcısı olarak atıyordu.
Bir süre için Medine'den ayrılmak istediğinde, Medine yöneticisiz kalmasın diye kendi yerine tayin ettiği nicelerini biliyoruz.[244]
Şimdi soruyoruz:

Aşağıda sayacağımız ihtimallerden hangisini akıl kabul ediyor?
a) Peygamberin ölümünden sonra artık İslâm toplumunun öndere ihtiyacı yoktu.
b) Peygamber, kendinden sonraki İslâm toplumuna önem vermiyordu.
c) Şefkat ve tedbirini yitirmişti.
d) Liyakatli bir halife bulamıyordu.
Bu saydığımız ihtimallerden hangisi akıl ve mantığa uyuyor? Müslümanların yaşamında A'den Z'ye her konuda önderlik yapıp ne yapılması gerektiğini söyleyen, engin bir şefkate sahip yüce Peygamberimizin, böylesi önemli ve hayatî bir konuda bir şey söylememesi, Müslümanların mükellefiyetlerini belirtmemiş olması mümkün mü?
İmamiyye Şiası, bu gerçekleri dikkate alarak İslâm'ın ilk ve temel metinleri ve belgelerini araştırmaya koyuluyor ve bu araştırmada dopdolu kaynaklarla karşılaşıyor. Sonunda hilâfet konusunda Peygamberin açık, yeterli ve kesin emirler bıraktığı sonucuna varıyor. Örneğin, Velâyet Ayeti, Gadir Hadisi, Sefine Hadisi, Sekaleyn Hadisi, Hakk Hadisi, Menzilet Hadisi, Aşireti Davet Hadisi ve büyük kitaplarda etraflıca incelenen, tahkik edilen diğer şeyler gibi. Biz bunlardan sadece Gadir Hadisini seçiyor ve insafınızı hakem kılmaya çağırıyoruz.
Tarihî Gadir Hadisi

Sevgili İslâm Peygamberi, hac farizesini yerine getirmek için Hicret'in onuncu yılında Mekke'ye doğru yola çıktı. Bu hac, İslâm Peygamberinin ömrünün son yılında yapıldı. Bu nedenle tarihte ona Haccet'ül-Veda, yani Veda Haccı denir.
Peygamber efendimizle yolculuk etmek olmak, onu görmek ve doğru bir şekilde hac ibadetini öğrenmek şevki ile onunla hacca gidenlerin sayısını 120 bin kişiye kadar yazmışlardır. Bir grup da Mekke'de Peygambere katıldı. Hac amellerini yerine getirdikten sonra Medine'ye dönerken, zilhicce ayının on sekizinci gününde "Gadir-i Hum" denilen yerde[245] şu ayet indi:
"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan -zararlarından- koruyacaktır..."[246]
Böylece Allah tarafından büyük bir emir Peygambere ulaşıyor. Kafiledekiler birbirlerine fısıldamaya başlıyorlar: Allah bir emir vermiş...
Ve herkes o emri bekliyor...

Bu sırada Peygamber, kafilelerin durmasını, geride kalanların yetişmesi için beklemelerini emrediyor.
Öyle yapıyorlar... Bütün yolcular Rasulullah'ın emriyle bu önemli haberi duymak için duruyorlar. Durdukları yer, susuz ve sıcaktan kavrulmuş bir çöl, Gadir-i Hum adında.
Öğlen vaktidir ve güneşin yakıcı sıcaklığı ortalığı kavurmakta... Haber nedir ki Peygamber böyle bir vakitte ve böyle bir yerde halkı ayakta bekletiyor?...
Bu esnada ezan sesi kulaklara geliyor; Peygamber hacılarla namaz kılıyor. Develerin eğerleriyle yüksek bir yer yapılıyor ve Peygamber onun üstüne çıkıyor. Nefesler göğüslerde hapsolmuş ve halk, çölün kumları gibi sessiz haberi işitmeyi bekliyor.
Peygamber söze başlıyor; sözleri şelâleden havaya yayılan su parçaları gibi okşayıcı ve ferahlatıcı olup, güneşin hararetini bastırıyor; güneşin altındaki susamış insanlar can kulaklarıyla onu içiyor ve dinliyorlar.
Peygamber, Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle devam ediyor:

— Ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuz.[247] Ne diyorsunuz?
— Bize tebliğ ettiğine ve bu yolda ne kadar çok çalıştığına şahidiz, Allah mükâfatların en iyisini sana versin.
— Allah'ın birliğine ve kulu Muhammed'in peygamberliğine şahitlik etmiyor musunuz? Cennet ve cehennemin, ölüm ve kıyametin, ölümden sonraki hayatın hak olduğuna da...?
— Şahadet ediyoruz.
— Allah'ım, şahit ol!
Sonra halka yönelip şöyle devam ediyor:

— Ey insanlar! Kevser'in yanında birbirimizi göreceğiz. Benden sonra aranızda bıraktığım iki değerli mücevhere karşı nasıl davranacağınıza dikkat edin.
— Ey Allah'ın Resulü! Nedir o iki mücevher?
— Allah'ın kitabı ve benim Ehlibeytim. Allah, bana haber vermiştir ki, bu ikisi asla birbirinden ayrılmazlar; ta ki Kevser'in yanında bana kavuşurlar... Onlardan öne geçmeyin, helâk olursunuz. Onlardan geri de kalmayın, yine helâk olursunuz.
Bu sırada herkesin görüp tanıyabilmesi için Emir'ül-Müminin Hz. Ali'nin (a.s) elini kaldırarak olduğu yerde kendi halifesi hakkında inen semavî bildiriyi okuyor:
Ey insanlar! Müminler üzerinde kendilerinden daha ziyade yetki sahibi olan kimdir?

— Allah ve Peygamberi daha iyi bilirler.
— Allah'ın benim üzerimde, benim de müminler üzerinde velâyetim, yetkim var. Ben inananlar üzerinde kendilerinden daha yetkiliyim; o hâlde: Ben kimin mevlâsı ve velisi isem, Ali de onun mevlâsı ve velisidir.[248] Allahım! Onu sevenleri sev, düşmanlarına düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onunla savaşanı kahret. Burada hazır bulunanlar, hazır bulunmayanlara da bunu iletsinler.
Peygamber bu sözleri söyledikten sonra insanlar henüz dağılmamışken şu ayet iniyor:
"Bugün size dininizi kâmil ettim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim."[249]
Sonra Peygamber yüksek sesle şöyle buyurdu:

Allahu Ekber! Allah'ın dini kâmil oldu, Allah benim peygamberliğimi ve benden sonra Ali'nin (a.s) imametini beğendi.
Bu merasimden sonra Müslümanlar, Müminlerin Emiri Hz. Ali'yi (a.s) tebrik ettiler. Ebubekir ve Ömer, Ali'yi (a.s) ilk kutlayanlardandılar. Kutlarken şöyle dediler:
"Ne mutlu sana ya Ali! Benim ve erkek-kadın inanan herkesin mevlâsı oldun."[250]
Gadir Hadisinin Senedi

Bu hadis, rivayet zincirinde yer alan raviler açısından öyle sağlamdır ki, benzeri çok az bulunur.
Gadir'de bulunan Peygamberin ashabından 110 kişi[251] bu hadisi vasıtasız olarak Peygamberden nakletmiştir. Tabiînden[252] de seksen dört kişi bu hadisi nakletmiştir.
Bilgili ve garazsız Ehlisünnet âlimlerinden gerek tarihçiler, gerek müfessirler ve gerekse başkaları, Gadir hadisesini çok sayıdaki belgeleriyle birlikte kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Bunlardan 350 kişinin ismi "el-Gadir" kitabında verilmiştir.
Bu konuda çok sayıda büyük İslâm âlimleri, müstakil kitaplar yazmışlardır. Onlardan yirmi altısının adı, kitaplarının özellikleriyle birlikte "el-Gadir" kitabında zikredilmiştir. Lugat bilginleri de "Gadir" veya "Mevlâ" kelimelerine geldiklerinde, Gadir olayını nakletmişlerdir.
Evet, Gadir hadisinin senedinde en küçük bir kuşku ve en az bir inkâr gölgesi yoktur. Güneşin ışığında durup sıcaklığını derisinde hisseden, ama yine de bir ışık ve enerji yoktur diyenler hariç.
Gadir Hadisinin Anlamı Üzerine Kısa Bir İnceleme

Gadir hadisi, içinde ve dışında barındırdığı karinelerle öyle göz doldurucudur ki, insaf sahibi herkesin dikkatini kendine çekiyor ve Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) İslâm Peygamberinin ilk halifesi olduğu hususunda hiçbir tereddüde yer bırakmıyor. Şimdi o karine ve şahitlerden bazısını açıklamaya başlıyoruz:
1- Bu hadiste göze çarpan "mevlâ" kelimesi, bu konuda kullanılan en açık kelimelerdendir. Bu hadisteki "mevlâ" kelimesi, velâyet ve imamet makamına sahip, emir ve ferman verme yetkisi bulunan, isteği bütün isteklere mukaddem olan kimse anlamındadır. Peygamber, "Ben kimin mevlâsı isem..." cümlesinden önce şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Müminlere kendilerinden daha evlâ (müminler üzeriden daha ziyade yetki sahibi) olan kimdir?"
Peygamberin evlâ olmasının manası, onun isteğinin halkın isteklerinden önde gelmesi, söylediği ve yaptığı her şeyin halka hüccet (delil) olmasıdır. Gerçekte, insanlar üzerinde velâyet ve yöneticiliği olmasıdır.
Şimdi söylüyoruz: Önceki cümlede Peygamberin öncelik ve velâyeti konu edildiği gibi, sonraki cümlede de, önceki ve sonraki cümlenin birbiriyle olan manevî bağlılığı korunsun diye, aynı anlamı taşıyan velâyet ve önceliğin söz konusu olması gerekir. Buna göre bu birkaç cümleden elde edilen doğru ve kâmil mana şudur: Peygamber buyurdu: "Ben size, kendinizden daha evlâ, sizin üzerinizde kendinizden daha çok yetki hakkına sahip değil miyim?" Herkes, "Evet." dedi. O sırada İslâm Peygamberi şöyle buyurdu: "Benim size olan bu öncelik ve önderliğim, sizin üzerinizde olan bu yetkim, aynen Ali için de sabittir ve benden sonra o, bütün Müslümanların mevlâsı ve benim halifemdir."
O hâlde, bu hadisteki "mevlâ" kelimesi öncelik, velâyet ve imamet manasından başka bir mana taşımaktadır ve diğer manalar burada tamamen uyumsuzdur.
Şu noktaya da dikkat etmek gerekir: İslâm Peygamberinin o sıcak havada o kadar insanı ayakta bekletmesi, bu tarihî olayın özel bir ehemmiyeti olduğunu vurgulamaktadır. Aksi hâlde, Peygamberin o şartlarda onca insanı, örneğin sadece "Ali benim dostumdur." gibi cüzî bir konuyu hatırlatmak için bekletmiş olabileceğine hiçbir akıllı insan inanmaz.
2- İslâm Peygamberi, daha sonraki cümlede şöyle buyuruyor: "Allah'ım! Ali'ye yardım edene yardım et ve Ali'ye yardım etmekten sakınanı kendi rahmetinden uzaklaştır."
Peygamber, kendisinden sonra Hz. Ali'nin (a.s) İslâm'ın kök salması için kuvvet ve orduya sahip olması, halkın ona yardım etmesi gerektiğini biliyordu. Çünkü İslâm hükümeti adil ve sözü dinlenen komutanlara muhtaçtı ve Peygamberin halifesine itaat edilmesi gerekiyordu. Bu yüzden Peygamber Ali'ye yardım edecek olanlara dua ve muhaliflerine ise lânet etti. Bu yoldan Hz. Ali'ye (a.s) düşmanlık yapanın, Allah'ın gazabına ve Peygamberin lânetine duçar olacağını halka anlatmak istedi.
3- Peygamber hutbeye başlarken şöyle buyurdu: "Allah'ın birliğine ve kulu Muhammed'in peygamberliğine şahitlik etmiyor musunuz? "Ediyoruz." diye cevap verdiler. O sırada şöyle buyurdu: "Sizin veli ve mevlânız kimdir?" Daha sonra tekrar buyurdu: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır."
Allah'ın birliğine ve Peygamberin risalet ve velâyetine şahitlik ettikten sonra Hz. Ali'nin velâyetinden maksadın, imamet olduğu açıktır. Çünkü maksat bu olmazsa, cümleler arasındaki bağlantı bozulur. Oysa ki Peygamberin herkesten daha beliğ ve daha fasih konuştuğunu biliyoruz.
4- Merasimden sonra, herkes Müminlerin Emiri Hz. Ali'yi (a.s) kutladılar. Bu tebrik etme, Hz. Ali'nin (a.s) o gün Allah ve Peygamber tarafından yüce bir makama getirilmesi hâlinde anlam kazanır. Bunun dışında kutlanmanın anlamı olmaz.
5- "Ey Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen mesajı duyur. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirleri doğru yola iletmez."[253]
Ehlisünnet âlimlerinin de teslim ettiği gibi, bu ayet Gadir günü, Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti hakkında inmiştir.[254]
Örnek olarak Ehlisünnet'in büyük müfessir ve tarihçisi Hafız Ebu Cafer Muhammed b. Cerir-i Taberî'nin sözünü naklediyoruz: "...Bu ayet Gadir-i Hum'da indikten sonra Peygamber şöyle buyurdu: Cebrail, burada durup bütün hacılara, Ebu Talip oğlu Ali'nin benim kardeşim, vasim, halifem ve benden sonra imam olduğunu duyurmam için Allah tarafından emir getirdi..."[255]
6- O günden bugüne, bütün asırların şair ve ediplerinin, Gadir-i Hum ve Müminlerin Emiri Ali'nin (a.s) halifeliği hakkında söylemiş oldukları yüce görkemli şiirleri, edebî açıdan taşıdıkları değerin yanında, konumuz için de sağlam bir delil oluşturmaktadır. Çünkü bu şiirlerde Gadir-i Hum hutbesinin velâyet ve imamet hakkında olduğu dile getirilmiştir. Bu şairlerin isim ve şiirleri kaydedilmiştir. Arap edebiyatını bilenler, değerli "el-Gadir" kitabına bakabilirler.
Bu değerli kitapta Hicrî birinci yüzyıldan, sonraki yüzyıllara kadar "Gadir-i Hum" mevzusu hakkında şiir yazan çok sayıda şairin isim ve şiirleri kronik sırayla kaydedilmiş ve yer yer inceleme ve eleştiriye tâbi tutulmuştur.
7- Büyük Peygamberimiz (s.a.a) ve değerli İmamlarımız, Gadir meselesi her yıl anılsın ve unutulmasın diye zilhicce ayının on sekizinci gününü Müslümanların resmî bayramlarından biri olarak ilân etmişlerdir.
Hicrî beşinci yüzyılın bilginlerinden meşhur İranlı bilgin Ebu Reyhan Birunî "el-Âsâr'ul-Bakiye" adlı kitabında ve de İbn-i Talha Şafiî "Metalib'us-Seul" adlı kitabında Gadir gününü İslâmî bayramlardan biri olarak saymışlardır. Meşhur şair ve bilgin Ebu Mansur Sealibî de "Simar'ul-Kulub" kitabında Gadir gecesini büyük İslâmî gecelerden biri olarak kabul etmiştir.
8- Gadir Hadisinin hasma karşı delil olarak ileri sürülmesi: Emir'ü'l-Müminin Ali (a.s) ve diğer imamlar "Gadir Hadisi" ile ihticac edip muhalifler karşısında onu delil olarak gösterdiklerinde, kimse onun manası ve Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) imamet ve hilâfeti hakkında olduğunda şüphe etmemiş ve ona karşı çıkmamıştır.[256]
Emir'ül-Müminin Ali (a.s) bir gün Kûfe'de hutbe okurken şöyle buyurdu: "Allah aşkına, sizlerden Gadir'de hazır bulunup kulağıyla Peygamberin beni halife seçtiğini işitenler ayağa kalksınlar! Gadir'de hazır bulunmayıp baş-kalarından işitenler değil." Bir grup ayağa kalktı.
Hanbelî mezhebinin büyük imamı Ahmed b. Hanbel şöyle diyor: "O gün ayağa kalkıp Gadir Hadisini kendi kulaklarıyla işittiklerine dair şahitlik edenler otuz kişi idi."
Şunu da bilmek gerekir ki o tarihte, Gadir olayından yirmi beş yıl geçmişti. Peygamberin ashabının hepsi Kû-fe'de değildi veya bir kısmı o tarihten önce ölmüştü, ya da bazıları, birtakım garazlardan dolayı şahitlik etmekten çekinmişlerdi.
Özgürlerin imamı Hz. Hüseyin (a.s) de Müslümanların hac için Mekke'de toplandığı sırada ashap ve tâbiînden[257] oluşan yedi yüz kişiye hitaben şöyle buyurdu:
"Allah'ı şahit tutarak söyleyin bakayım, Peygamberin Gadir gününde Ali'yi (a.s) halife ve veli seçip 'Duyanlar duymayanlara iletsin.' buyurduğunu biliyor musunuz?"
Hepsi, "Allah şahittir ki öyle idi..." dediler.[258]
Bu konunun sonunda, Haleb şehrinin Sünnî cuma imamı ve dinî önderi Şeyh Muhammed Dehduh'un el-Gadir kitabına yazdığı takrizden bir kesit ile sözümüzü noktalamak istiyoruz:
"...el-Gadir kitabı, bazı gerçekleri sağlamlaştırdı ve bazı hurafelerin de kökünü kazıdı. Bilmediğimiz bazı şey-leri ispat etti ve bilmediğimizden dolayı asırlarca gönül vermiş olduğumuz bazı sözlerin de temelsiz olduğunu ortaya koydu."
"Tarihteki olaylar bize öyle bir şekilde anlatılmıştı ki, 'Onların menşeini bilmiyoruz' diyorduk ve onların nedenleri ve gerekçeleri hakkında düşünüyorduk. Oysa ki olaylardan dersler çıkarmamız ve tarihî olayların etüdünü tahkik ve araştırma temeli üzerinde yapmamız gerekirdi..."
Gördüğümüz gibi "el-Gadir" kitabından önce, Ehlisünnetin tarihî Gadir olayıyla ilgili genel bilgisi bu miktarla sınırlıydı. Ancak şu anda ve "el-Gadir" kitabı yayımlandıktan sonra, artık karşılarında yeterli delil, apaçık kanıt ve ışık saçan bilgi ile dolu, engin ve coşkunlu bir deniz görüyorlar.
el-Gadir'de sergilenenler, "Güneşin nuru örtülemez" gerçeğinin bir örneğidir.