Usul-i Din
 

Kur'ân Ebedî Mucize

Kur'ân-ı Kerim'in, beşerî düşünce ufkunda İslâm'ın ebedî belgesi olarak parlaması böyle gelişti. Muhammed'in (s.a.a) yüce dininin doruğunda ebediyen ışık saçacak bir meşale olan Kur'ân-ı Kerim, en parlak ve en aydın beşerî düşüncelerin ötesindedir. Dünya var oldukça ve güneş doğudan yükseldikçe bu meşale nur yayacaktır. Hakikat itibariyle Allah'ın emirleri nurdur ve bunun sağladığı aydınlık, bütün çağlarda ve sonsuza dek her insan sınıfının yaşamının devamı ve saadetinin temini için güneşin ışığı gibi zarurî ve kaçınılmazdır.
İnsanların hidayeti için gerekli olan her şey, temeli ve ana hatlarıyla Kur'ân'da mevcuttur. İnanç temelleri, insan ile Allah ilişkileri, bu ilişkiyi sağlamlaştırmanın yolları, nehir yataklarındaki berrak suların yumuşaklığı ve sarsılmaz dağların sağlamlığı kadar çekici, fasih ve sağlam bir anlatım tarzıyla açıklanmıştır.
Kur'ân-ı Kerim, insanların sosyal sorumluluklarını belirlemiş, muaşeret tarzı ve kurallarını öğretmiştir. Sınıfsal farklılıkları ve dengesizlik ürünü olan ayrışımları reddetmiştir. İnsanın üstünlüğünden, kardeşçe yaşamasından, eşitliğinden ve eğitilmesinden yana olduğunu duyurmuştur.
Eşsiz Fesahat ve Belâgat

Kelimeleri kavramak ve hatırda tutmak fazlaca zor bir iş değildir. Fesahat ve belâgat kurallarına uyarak sözcüklerin dizimini yapmak, düzene sokmak, cümle yapısının anlaşılır türden olmasıyla birlikte mükemmelliğini sağlamak ancak ve ancak edebî kuralların gözetilmesiyle ve üstün beceriyle mümkün olur.
Fesahat ve belâgat hakkında şöyle denmiştir: Söz ve yazının fesahat ve belâgatını sağlayan üç ana unsur vardır:
1- Kelimeleri ve anlamlarını kuşatmak
2- Düşünce gücü ve duygu inceliği
3- Söylem veya yazım gücü
Unutmamak gerekir ki, fesahat ve belâgat kurallarının tümüyle gözetildiği söylem veya yazımın her zaman için en mükemmel olduğu, eşi ve benzerinin kimse tarafından yazılamayacağı veya söylenemeyeceği kesinlikle iddia edilemez.
Sonsuz ilim ve kudret sahibi olan yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'deki sözleri ise, kelimelerin dizimi ve düzeni yönünden mükemmel olmakla birlikte öylesine inceliklerle bezenmiştir ki en fasih ve beliğ insanların dahi benzeri bir ifadede bulunması mümkün değildir. Kur'ân'ın ebedîliğinin ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğinin ezelî mucizesi oluşunun sırrı işte burada saklıdır.
Edebiyat alanında Arapların zirveye tırmandığı, edebiyatın dahilerinden sayılan İmre'ul Kays ve Lübeyd... gibi şair ve hatiplerin baş döndürücü güzellikteki şiir ve konuşmalarının bir perdeye veya altın levhaya yazılarak Kâbe'nin duvarına asıldığı bir dönemde Kur'ân'ın ışıdığına tarih tanıklık etmektedir.
Kur'ân güneşinin doğuşuyla birlikte bu edebî yapıtlar da yıldızlar gibi renk yitirip kayboldular. Belâgatın öncüsü Araplar, Kur'ân'ın belâgatı karşısında şaşıp kalmışlardı. Muhammed'i (s.a.a) ve dinini yok etmek için kılıca sarılan İslâm'ın ve Muhammed'in (s.a.a) azılı düşmanları bile, yıpratıcı çalışmalarına rağmen Kur'ân'ın dil ve beyanında bir hata veya en azından bir kusur bulamamanın üzüntüsünü yaşıyorlardı.
Düşmanların Yargısı

"Dilberlerin vasfı ne de güzeldir
Düşmanın dilinden duyulsa eğer."
Hac mevsimiydi.[137] İnsanlar her yerden Mekke'ye akın başlatmıştı. Kureyş ise Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini duyurmasıyla bu gelen insanları etkileyebileceği korkusuyla derin bir hüzün içindeydi. Bu korkulan duruma düşülmemesi için Velid'in organizesiyle Kureyş kabilesine mensup bir grup insan, Peygambere kötü isnatlarda bulunarak Kâbe'ye gelen insanların Peygamberle görüşmesine engel olmak istiyordu. Nasıl iftirada bulunacakları bağlamında onlardan biri dedi: "Bu kâhindir, diyelim."
Velid: "Bu inandırıcı olmaz; çünkü onun söyledikleri kâhinlerin sözüne benzemiyor."
Başka biri: "Bu adam delidir, diyelim."
Velid: "Bu da kabul görmez; çünkü ne söyledikleri ve ne de davranışları delilerinkiyle uyuşmuyor."
Bir başkası: "Şairdir, diyelim."
Velid: "Bunun da beğenisi olmaz; çünkü Araplar şiirin her türünü tanıyor. Onun sözleri ile şiir arasında benzerlik yoktur."
Dediler: "Büyücüdür, diyelim."
Velid: "Büyücülerin ip düğümlemek ve üflemek gibi özel yöntemleri vardır. Muhammed ise bu tür şeyler yapmamaktadır."
Velid'in önerisi daha farklıydı ve önerisini şöyle açıkladı: "Andolsun Allah'a, onun sözlerinin özel bir albenisi ve çekiciliği vardır. Onun sözleri, sağlam ve derin kökler üzerinde yükselen ve yükseldikçe de meyvelerinin bolluğundan dalları eğilen bir ağaca benzer. Öyleyse insanlara, Muhammed'in sözlerinin büyülü olduğunu söyleyelim. Çünkü onun sözleri baba ile oğlun, karı ile kocanın ve kardeş ile kardeşin ayrılığına neden olmaktadır."[138]
Arap olmayan milletler fesahat ve belâgat hakkında bilgi sahibi olmak ve de Kur'ân'ın, fesahat ve belâgatın zirvesinde olduğunu anlamak istiyorlarsa, -tarihte kayıtlı olan- o dönemin Arap edebiyatçılarının sözlerine, günümüz uzmanlarının bu alandaki yazılarına ve de edebiyat dalında otorite olan kişilerin itiraflarına bakabilirler.
Arap edebiyatı ve belâgatı dalında uzman kişiler, İslâm Peygamberinin (s.a.a) döneminden bugüne kadar Kur'ân'ın fesahat ve belâgatın zirvesinde olduğunu ve kendilerinin de âciz olduklarını itiraf etmişlerdir.
Muasır ve meşhur Arap yazarlarından olan Abdulfet-tah Tabbare şöyle yazar:

"Her çağın bilginleri, edebiyatçıları ve yazarları, Kur'-ân'ın mucize olduğunu itiraf etmiş ve bunun karşısında kendi âcizliklerini kabullenmişlerdir. Arap tarihi, şiir veya düz yazıda özel bir beceri ve üstünlük sahibi İbn-i Mukaf-fa, Cahiz, İbn-i Amid, Ferezdak, Beşşar, Ebu Ne-vas, Ebu Temam... gibi meşhur insanları tanıtmakla birlikte, tümünün Kur'ân karşısında tazim ettiğine ve aziz Kur'ân'ın insan sözü türünden olmadığını ve ancak ilâhî vahiy olduğunu itiraf etmek zorunda kaldıklarına da vurgu yapmıştır."[139]
Eşsiz Üslûp

Mısırlı büyük ve güçlü muasır edebiyatçı Dr. Tâhâ Hüseyin şöyle diyor: "Kur'ân, nazım ve nesir sınırının ötesindedir. Çünkü hiçbir nazım ve nesirde bulunmayan özelliklere sahiptir. O hâlde Kur'ân'a, ne nazım ve ne de nesir demek olmaz; o, Kur'ân'dır ancak."[140]
Bu benzersizlik ve eşsizlik, Kur'ân'ın dil, anlatım tarzı ve üslûbunun ürünüdür.
Söylem ve Üslûp Uyumu

Söz ve yazıda üstün yetenek ve beceri sahibi olan insanların söylem veya yazımı, değişik koşul ve hallerde yazılmış olması hasebiyle her zaman aynı kalitede olmayacaktır. Her yazarın topluma sunmuş olduğu ilk eseri, birçok tecrübeler sonrasında kaleme aldığı eserleriyle, kalite yönünden çok farklı olagelmiştir.
Kur'ân-ı Kerim ise yirmi üç yıl zarfında ve farklı koşullarda inmiş olmasına rağmen çakıl yataklarından, kumsallardan, boğazlardan, derelerden ve çöllerden geçen uzun bir ırmak gibi akışını sürdürmüş, beklenmedik olayları geride bırakmış ve bütün bunlarla birlikte pınar başı gibi berrak kalmıştır. Kur'ân'ın sözlerinin uyum ve ahengi, üslup, şive ve beyanı şaşırtıcıdır. Kur'ân'ın farklı alanlardan söz etmesine rağmen, anlatım tarzı ve yönünün değişmediğini ve olduğu gibi kaldığını görmekle bu şaşkınlık doruğa tırmanacaktır.
Belli bir dalda uzmanlaşmış kişilerin, uzmanlık dalında sunacağı eserle, uzmanlık alanı olmayan diğer alanlardaki denemeleri arasında uçurumlar oluşacağı kaçınılmazdır. Kur'ân-ı Kerim ise her konuda ve her dalda zirveyi sahiplenmiştir.
Kur'ân'ın Bilimsel Mucizeleri

Kur'ân'ın tek ve asıl amacı, kendisinin de vurguladığı gibi insanları dünyevî ve uhrevî saadet yoluna hidayet etmek olmasına rağmen, yer yer doğa bilimleri, fizyoloji ve astronomi... gibi alanlara değinmiş ve birçok gerçeklere ışık tutmuştur. Kur'ân'ın mucize olduğunun bir başka versiyonudur bu. Çünkü İslâm Peygamberi, kesin tarihî belgelerin tanıklığıyla ümmî idi, (edebiyat hariç) diğer beşerî bilimlerden mahrumdu ve de o günün Yunan, Roma, İran gibi bilim merkezlerinden uzak bir toplumda yaşıyordu. Şimdi Kur'ân'ın bilimsel mucizelerine örnekler sunmak istiyoruz:
1- Meteoroloji: Meteoroloji, fazla bir geçmişi olmayan bir bilim dalıdır. Önceleri bulut, rüzgâr, yağmur ve karın oluşumu hakkındaki veriler tümüyle tahmine dayanıyordu ve genel olarak bilimsel dayanaktan yoksundu. Her ne kadar denizciler veya çiftçiler, rüzgâr ve yağmurun durumundan haber verebiliyorlardı ise de, bunu birtakım belirtilere dayandırıyor, ancak bunların nasıl oluştuğu hakkında bilgi sahibi değillerdi. Bu minval üzere binlerce yıl geçmişti.
17. yüzyılda (Miladî) termometre, 19. yüzyılda telgraf ve zamanla da meteoroloji alanında gerekli olan diğer şeyler keşfedildi. Nihayet, Böylece bilim adamlarının araştırmalarının ilerlemesiyle 20. yüzyılın ilk yarısında Norveçli bilim adamı "Byerkness", bulutların oluşumu ve kümeler hâlinde hareketi, fırtınaların ve yağmurların oluşumu hakkındaki genel yasayı keşfetmeyi başardı. Daha sonra bulutların buharlaşma ve yoğunlaşma süreci, yağmurun bulutlardan ayrılması, dolunun şekillenmesi ve yere düşüşü, yıldırım, şimşek ve gök gürültüsü, sıcak iklim fırtınaları, yerküre çapındaki genel rüzgârlar... gibi hususlar keşfedilmiş oldu.[141]
Kur'ân'ın Görüşü

Kur'ân'ın on dört asır önce, rüzgâr, yağmur... hakkındaki sözleri, meteorolojinin bugünkü buluşlarından farksızdır. Bugün şu gerçek kanıtlanmıştır: Bulutlar, rüzgârın deniz üzerinden getirdiği görülmeyen tuz zerreleriyle aşılanmadığı takdirde, damıtma durumunda olsa bile damıtama gerçekleşmeyecek veya gerçekleşse bile zerreler hâlinde havada asılı kalacak ve yere düşmeyecektir.
Havadaki rutubetin, çok yükseklerde kalıplaşan ve rüzgâr aracılığı ile serpilen billurlaşmış kar kümesi etrafında toplanması ve öncül küçük yağmur tanelerinin, rüzgârların karışımı, çarpışımı ve yayılımı sonucu birbirine katılımı ve git gide büyüyerek ağırlığının nispeten artmasıyla bulut kümelerinin arasından geçip düşmesi daha ilgi çekicidir.[142]
Meteorolojinin bugün ulaştığı bu gerçeği Kur'ân-ı Kerim on dört asır önce şöyle ifade etmiştir: "Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık."[143]
2- Buz İğnelerinden Oluşan Dağlar: Uçağın keşfedilmesiyle birlikte insanın bilgisi de, buz iğnelerinden oluşan ve buz iğneleriyle örtülü bulutların ötesine ulaştı. Uçağın keşfinden önce, buz iğnelerinden oluşan dağların gökyüzündeki varlığından kimse haberdar değildi.[144]
Kur'ân-ı Kerim bu gerçeği şöyle açıklamıştır:

"Görmez misin ki Allah, birtakım bulutları sürüyor; sonra onları bir araya getirip üst üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten, oradaki buz dağlarından (kar, dolu ve yağmur) indirir..."[145]
3- Kürelerdeki Canlı Varlıklar: İnsan uzay bilimleri yardımıyla Ay'a ayak basmasına rağmen, gökyüzü kürelerindeki canlıların varlığı henüz varsayımdan öteye geçmemiştir. Bazı kürelerde hayvan ya da insan gibi canlıların varlığı, bir ihtimal olarak değerlendirilmiştir ve bu alandaki kanıtlar ise sadece birtakım ip uçlarıdır.
Kur'ân ise kesin bir ifadeyle şöyle buyurmuştur:

"Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yayıp ürettiği canlıları yaratması da, O'nun delillerindendir. O dileyince bunları bir araya toplamaya da kadirdir."[146]
4- Bitkilerin Çiftler Hâlinde Yaratılışı: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yerin yetiştirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim."[147]
Yine Kur'ân buyurmaktadır:

"O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık."[148]
Bitkilerin çiftler hâlinde yaratıldığının keşfedilmediği bir dönemde büyük İslâm tefsircileri, Kur'ân'da bahsedilen "çiftlik" ifadesini sınıf, tür, sûret, madde... gibi Kur'ân'ın bahsettiği anlamda alâkası olmayan felsefî kavramlarla açıklamaya çalışıyorlardı.
Ancak bugün yapılan araştırmalar sonucu, bitkilerin de insanlar ve hayvanlar gibi, çiftler hâlinde yaratıldığı sonucuna varılmıştır.
Dünyamızın esrarengiz olgularından biri, bitkilerin döllenme ve aşılanmasıdır. Bu konu tabiat bilgisi konulu kitaplarda ele alınmıştır.
Kur'ân Meydan Okuyor

Kur'ân-ı Kerim sadece fesahat ve belâgat yönünden değil, düşünsel ve sosyal alanların tümünde ve toplumun her sınıfı için mucizedir.
Fesih ve beliğ insanlar için fesahat ve belâgat yönünden, filozoflar için felsefe yönünden, bilim adamları için bilimsel açıklamaları... yönünden mucizedir.
Bu nedenle Kur'ân-ı Kerim bütün topluluklara şöyle hitap ediyor: Bu kitabın insan sözü olduğunu söylüyorsanız, o hâlde onun bir benzerini getirin.
1- "De ki: Andolsun, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya koyamazlar."[149]
2- "Yoksa, onu kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin. Eğer size cevap veremiyorlarsa, bilin ki, o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur."[150]
3- "Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahitlerinizi de (yardıma) çağırın."[151]
Tarih şu gerçeğe şahitlik etmektedir ki, o günden bugüne kimse böyle bir şeye cüret edememiştir. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) zamanında ve sonrasında Müseyleme, Seccah ve İbn-i Ebi'l-Avcâ gibileri, her ne kadar böyle bir girişimde bulunarak karşıt cepheyi güçlendirmek istedi iseler de, sonuçta âcizliklerini itiraf etmek zorunda kaldılar. Peygambere karşı mücadele yolunda Müslümanlara işkence etmek, ekonomik ambargo uygulamak ve Muhammed'i (s.a.a) öldürmek... gibi en zor yolları deneyen İslâm düşmanları, "Kur'ân'a benzer bir sure getirmek" gibi kolay bir işe (!) kalkışmadılar.
İslâm'ı yok etmek için milyarlarca dolar harcayan günümüzün yeminli düşmanları güç yetirebilselerdi, mutlaka bu masrafsız ve kolay yolu (Kur'ân suresi gibi bir sure getirme yolunu) seçerek İslâm'a karşı savaş açacak ve haberini de dünyanın her noktasındaki iletişim ağından yararlanarak zafer çığlıkları atarak duyuracaklardı.
Ne mutlu ki, bugün bilim adamları dinin değerini daha iyi anlamış, gerçek huzur ve kâmil yaşamın, din ve Allah'a iman sayesinde elde edilebileceği kanaatine varmışlardır.
Mucize ve Yabancı Bilginlerin İtirafı

Avrupalı bilim adamları, insanın baş döndürücü ilerlemeler kaydettiği çağımızda Kur'ân'ın mucize olduğunu itiraf etmişlerdir. Napoli Üniversitesi hocalarından İtalyan asıllı bir bayan bilim adamı şöyle der:
"İslâm'ın semavî kitabı mucizelerle doludur... Onu taklit edilemez. Arap edebiyatının geçmişinde, onun üslûp ve metoduna rastlamak mümkün değildir. Bu kitabın insan ruhunu etkisi altına alması, onun ayrıcalık ve üstünlüğünden kaynaklanmaktadır... Böyle bir kitabın, Muhammed'in eseri olduğu nasıl düşünülebilir? Oysa ki o, tahsil görmemiş, ders okumamış bir Arap'tı..."
"En büyük filozof ve politikacıların zekâ kapasitesinin ötesinde bulunan ilim hazineleri görmekteyiz bu kitapta. Bu tür delillere dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki Kur'ân, tahsil görmüş insanların bile eseri olamaz."[152]
Bir başka bilim adamı şöyle der:

"Kuşkusuz Kur'ân, herkes için geçerli ve mükemmel bir kanundur ve batıl hiçbir yönden ona sızamaz. O hâlde Kur'ân'ın evrenselliği tartışma götürmez bir hakikattir. Eğer Müslümanlar gerektiği şekilde ve lâyıkıyla ona sarılacak olsalar, mazideki üstünlüklerine kavuşacakları muhakkaktır." [153]
Juan William Droper ise aynı alanda şöyle demektedir:

"Kur'ân'ın birçok ahlâkî tavsiyeleri var. Bunların yazılım üslubu da öyle bir şekilde düzenlenmiştir ki her sayfasında, herkesin beğeneceği ifadelerin yazılı olduğu açıkça görülmektedir. Kısa bölmeler şeklinde ortaya çıkan bu özel temel, kendiliğinde bir kemal taşıyan ve bütün insanlar için ve de yaşamın her aşamasında, iniş-çıkışlarında yararlanabilecek konular, şiarlar ve kanunlardan ibarettir."[154]
Son olarak üzücü, esef verici ve hasret yüklü şu noktaya da vurgu yapmak zorundayız:
Eğer Kur'ân'ı daha iyi tanıyacak olsak, yüce ve dakik hüküm ve programlarına uyacak olsak, kesinlikle üstünlük ve yücelik bizden yana olacaktır.
Bu semavî kitabın hükümlerine uymadığımız ve emirleriyle amel etmediğimiz için yüceliğimizi kaybettik ve bu nedenle de horlandık, hakir görüldük.
Biz Müslümanlar İslâm'ın adıyla ve nüfus cüzdanlarımızdaki "Müslüman" yazısıyla yetindik ve bu da bir üzüntü ve "öz" hasreti doğurdu.
Tuttuğumuz bu yanlış yoldan dönüp öze yöneldiğimizde, Kur'ân'ı kalp ve aklımızdan üstün tuttuğumuzda, onun hükümlerini yaşam tarzı olarak seçtiğimizde kaybettiğimiz yüceliğe yeniden kavuşacağımız muhakkaktır. Çünkü İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
"Fitneler, karanlık gecenin parçaları gibi üzerinize çullandığında Kur'ân'a sarılmalısınız."[155]
22.DERS İSLÂM DİNİNİN MİSYONU

İslâm dininin misyonu "Allah'tan başka ilâh yoktur." şiarında özetlenmiştir; İslâm dininin ruhudur, bu şiar. Aynı zamanda İslâm ağacının gelişmesi, ürün vermesi ve terütaze kalması bu şiar sayesin gerçekleşmiştir.
İslâm dini bir ağaca benzer, ideolojisi de tohum veya köküne. Bu ağacın sağlam olması ve meyve vermesi, onun tohum veya kökünün sağlıklı olmasıyla bağlantılıdır.
"Allah'tan başka ilâh yoktur." şiarının da yansıttığı gibi İslâmî ideolojinin alt yapısının ne kadar dayanıklı ve çelik yapılı olduğunu görmekteyiz.
Mutluluk ve İman Arasındaki Bağlılık

Beşerî isteklerin tümü madde kökenli olsaydı ve insanoğlu, ruhunun derinliklerinde madde ötesine ihtiyaç duy-masaydı, her yönlü saadet maddiyatla elde edilebilecekti.
Lâkin biliyor ve görüyoruz ki insan, ruhunun diliyle teknik, sanat ve maddiyatın derinliklerinden haykırmaktadır: Maddî imkânlar arttıkça ruhun susuzluğu da artmakta ve toplumun manevî ihtiyaçlarının ateşi de daha bir yükselmekte. Toplumun isyan ve düzensizliklerinde bunu çok net olarak görmek mümkündür. Yirminci yüz yılın başlamasıyla birlikte gelişmiş toplumlara egemen olan kayıtsızlık ve ruhsal bunalımın özellikle de genç nesillerde kontrol edilemeyişi bunun kanıtıdır.
Rus psikolog ve sosyolog Sorokin'in bu bağlamdaki analizi şöyledir: "İnsan, maddî gelişim kültüründe sadece canlı bir organizmadır ve asla değerlerin, mutlak iyiliğin, güzelliğin ve bilgeliğin mesaj taşıyıcısı değildir. Bu kültürde insanın manevî olgunluğa ulaşması ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için herhangi bir yol göz önünde bulundurulmamıştır."
İnsanın yüce ruhu, dağların tepelerinde uçan kartallar gibi, insanlık doruğunda uçmadıkça ve erdemler çeşmesinden kana kana içmedikçe azgınlık ve taşkınlıktan vazgeçmeyecektir. Bunca fitneler ve zevk düşkünlüğü, kontrolden çıkmış birtakım içgüdülerin dalgalarıdır ve kurtuluş sahiline ayak basmadıkça da sakinleşmeyecek, huzur bulmayacaktır. Kurtuluş sahili ise sınırsız bir kudrete, sonsuz ilme ve mutlak kemale iman etmek ve de uyduruk ilâhlardan beri olmaktır. Ancak böyle bir kudreti anmak ve sadakatle iman etmekle kalpler huzur bulacaktır.
Kur'ân-ı Kerim bu hakikati çok kısa bir cümle ile açıklamıştır: "Bilmiş olun ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."[156]
Kalplerin huzur bulması ancak Allah'ı anmakla gerçekleşebilir. İnsanın içgüdülerini dengeleyecek ve mutluluk yoluna kılavuzlayacak etken de ancak Allah'a inanmaktır. İslâm dini, insanın değerini bu kıstas ile değerlendirir ve bunu şöyle dile getirmiştir:
"Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır."[157]
İslâm dininin amacı, insana daha üstün ve yüce ufukları göstermek, onu çirkin maddiyat ve şehvetler çöplüğünden kurtarmak, kalıcı manevî lezzetleri ona tanıtmak ve onun maddiyatın geçitlerinde zorlanarak yürümek yerine gerçek mutluluğu yolunda adım atmasını sağlamaktır.
"Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun..."[158]
İnsanın ölü ruhu ve uyuşmuş kabiliyetleri İslâm öğretileriyle dirilir, büyür, gelişir. İşte bu hayat İslâm'ın kanunları sayesinde ve hedefleri doğrultusunda bir değer kazanır.
Şimdi bu öğretilerden bazısı hakkında kısa bilgiler sunmak istiyoruz:

1- İslâmî kardeşlik
2- Genel gözetim
3- İlmin önemi
4- İş ve çalışmak
5-Evlilik
İslâmî Kardeşlik: İslâmî kardeşlik her türlü kof ve yüzeysel teşrifattan uzak ve en yüce insanî değer ve erdemlere dayandırılmıştır. İslâmî kardeşlik, Müslüman kişinin fedakârlık boyutunu güçlendiren, samimiyet ve iman ruhunu canlı tutan bir hakikattir aynı zamanda. Her yönüyle insan hayatında sorumluluk hissini oluşturmak ve acıların paylaşımını sağlamak doğrudan doğruya İslâmî kardeşliğin pratik sonuçlarındandır.
Sadr-ı İslâm'da samimiyetle gerçekleşen fakirlerle zenginlerin kardeşliği, İslâmî kardeşliğin en güzel örneğidir. İmam Sadık (a.s) İslâmî kardeşliği sade ve geniş anlamda şöyle beyan eder: "Müminler birbirleriyle kardeş ve bir bedenin azaları gibidirler; bir azanın ağrı duymasıyla diğer azalar da ağrıdan etkilenecektir."[159]
Bir başka buyruğu ise şöyledir:

"Sen tok iken Müslüman kardeşin aç ve susuz olmamalıdır. Kendin için sevdiğini onun için de sevmelisin. O seni desteklediği gibi sen de onu desteklemelisin. O yolculukta iken mal ve namusunu korumalısın, yolculuktan döndüğünde ise ziyaretine gitmeli ve saygılı davranmalısın. Çünkü sen ondansın ve o da sendendir. Ona bir nimet verildiği zaman, bundan dolayı sevinmeli ve Allah'a şükretmelisin; bir sıkıntıya düştüğünde ise yardım etmelisin."[160]
Bunlar İslâmî kardeşliğin gerekleridir.
Genel Gözetim: Yüce Allah insanların vücudunda akyuvarlar yaratmıştır. Bunlar, -sağlık düşmanları- mikropların her yönlü saldırısı karşısında insan vücudunu koruyan ve insan mizacında herhangi bir aksaklığın meydana gelmesini önleyen uyanık muhafızlar gibidirler.
Müslümanların kendi toplumlarında meydana gelen olaylar karşısında zeki ve uyanık gözcüler olmaları, batıl ve riyakâr güçlerin pençesine esir düşmüş manevî değerleri, doğruluk ve dürüstlüğü canları pahasına bile olsa kurtarmaya çalışmaları için güzel bir örnektir bu. Aksi takdirde toplum ruhunu yitirmiş bir beden olarak kalacaktır. Eğer insanlar her zulüm ve küstahlık karşısında sessiz kalacak olsa, bu durumda toplum, kurtçuk ve sülüklerin barınağı olan durgun bir göle dönüşecek ve çok geçmeden de yaratılışlarının berrak ve saf suları kokuşacaktır. Öyleyse pislikler ve çirkinliklerin dışarı atılması için daima coşan denizlerin hırçın dalgaları kadar faal olmak gerekir.
İslâm dini, dinamik bir toplum oluşturmak ve canlılığını da garanti altına almak için genel gözetim ve denetimi farz kılmış ve Müslümanların en zarurî görevlerinden biri olduğunu duyurmuştur. İslâm dini açısından sosyal sorumluluklarla bireysel sorumluluklar aynı paraleldedir ve Müslümanlar sosyal sorumluluklarını yerine getirme hususunda da dinamik olmak zorundadırlar. Kur'ân-ı Kerim'in bu bağlamdaki iki pratik önerisi şöyledir:
1- İyiliği emretmek (emr-i bi'l-maruf)
2- Kötülükten sakındırmak (nehy-i ani'l-münker)[161]
İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmaktadır: "İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak önemli bir sorumluluktur; diğer farzların ayakta kalması da ona bağlıdır." [162]
Müslüman bir toplum, bu iki büyük sorumluluğu unutmakla yücelik ve azametini kaybetmiş olacaktır. Aşağıda belirtilen bazı söylem ve ifadeler İslâm mantığıyla tamamen çelişmektedir:
— Beni senin kabrine, seni de benim kabrime koymayacaklar.
— İsa kendi dinine ve Musa kendi dinine.
— Rezil olmak istemiyorsan topluma katıl.
Sonuç olarak şu noktayı bir kez daha vurgulamak faydalı olacaktır: İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak hayatî önem taşıyan bir sorumluluktur ve ancak bu emrin yerine getirilmesiyle toplum dinamizm ve esenliğini korumuş olacaktır.
İlmin Önemi: İslâm öncesi dönemlerde ancak egemen sınıf, toplumun ileri gelenleri ve şehzadeler ilim öğrenme hakkına sahipti. Bu zümre dışındakiler tümüyle ilim tahsilinden mahrumdu. Bu durum, yönetim şekli sınıfsal düzene dayalı olan ülkelerde daha açık bir şekilde görülmekteydi. Diğer ülkelere oranla uygarlık ve kültür düzeyi daha alt seviyede olan Arap halkı içerisinde, bu mesele daha had bir safhadaydı. İslâm'ın zuhur ettiği günlerde bütün Hicaz'da okuma yazma bilenler parmakla sayılabilecek kadar azdı. Böyle bir zamanda ve böyle bir halk arasında, İslâm dini ilim öğrenimini ön plâna alarak farz kılacak bir seviyeye taşıdı. Kur'ân-ı Kerim o semavî ve tatlı nidasıyla yer yer ilim öğrenenleri üstün tutup yüce bir makamla ödüllendirmektedir.[163]
İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır. Allah, ilim öğrenenleri sever."[164]
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: "İlim öğrenmek farzdır."[165]
İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyordu: "Malın zekâtı, onun bir kısmını Allah yolunda vermektir; ilmin zekâtı da onu başkalarına öğretmektir." [166]
İslâm tarihi, bu ilim perverliğin canlı şahididir. İslâm dininin ilim öğrenme alanındaki sürekli tavsiyeleri sonucu Müslümanlar, özellikle Avrupa'nın cehalet karanlığına gömüldüğü orta çağlarda ilim ve uygarlığın öncüsü olmuşlardır.
Bu bağlamda gözden ırak tutulmaması gereken nokta, Müslümanların, Allah'a imanla birlikte ve maneviyata eğilimli olarak ilim öğrendikleri ve sadece ilmin dünyevî faydalarına göz dikmedikleri gerçeğidir.
Müslümanlar bu samimî ilerleyiş sonrasındaki asırlarda, aydınlık ve saadet getiren İslâm'ın emirlerine uymadıkları için gözden düştü ve insanlığın ilerleme kervanından geri kaldılar.
İş ve Çalışmak: Çalışmak, tabiat ve yaratılış yasaları dahilindedir. Yüce Allah, ilerlemenin sırrını faaliyet ve hareketle ilintili kılmıştır.
Tabiatın faaliyet ve diriliş mevsimi ilkbaharın gelmesi, ırmakların, nehirlerin akması, pınarların kaynaması, kuşların yuva yapması, sabah rüzgârlarının esintisi, rüzgârların okşamasıyla göllerin hafiften dalgalanması, esintinin terennüm ve işaretiyle dalların, güllerin ve yaprakların raksa durması, bitkilerin yeşerme ve büyümesi, katar katar kuşların bir yerden bir yere göçüşü... doğanın, insanı tembellikten kurtaracak, zinde tutacak, ferahlatacak, hareket ve gayrete yöneltecek, potansiyel güçlerini fiiliyata dönüştürecek, göz doldurucu, imalı ve zarif armağanlarıdır insana.
İslâm dini, bu doğal yasalarla insanı hareket ve faaliyete davet etmektedir. İmam Ali (a.s) bir hadisinde şöyle buyurur: "Su ve toprağı olup da -bu iki büyük sermayeden yararlanmayan ve- fakir olarak yaşam sürdüren birine Allah'ın lâneti olsun."[167]
İmam Sadık'tan (a.s) rivayettir: "Allah hiçbir mesleği çiftçilik -faydalı üretim- kadar sevmez."[168]
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmakta: "Çiftçiler insanların hazineleridir."[169]
İmam Ali (a.s) buyurmakta: "Ticaretin farklı dallarında uğraş verin. Çünkü Allah, işinde emin ve dürüst olan insanları sever."[170]
Yine İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuştur: "İnsanın izzet ve yüceliği, onun uğraş ve mesleğinde saklıdır."[171]
İmam Musa Kâzım (a.s) buyurmuştur: "Allah boş gezen bir kuldan hoşlanmaz."[172]
İmam Muhammed Bâkır (a.s) çok sıcak bir yaz gününde, -tarladaki işlerini yapmak için- Medine dışındaki tarlasına gitmişti. Çalışır hâlde ve ter içinde İmam Bâkır'ı (a.s) gören ve İslâm açısından çalışmanın utanç vesilesi olduğunu sanan biri, hayret ve üzüntüsünü gizleyemedi ve İmam Bakır'a (a.s) yaklaşarak şöyle dedi:
"Siz, Kureyş'in efendilerinden ve büyüklerindensiniz; dünyaya bu kadar değer veriyor olmanızın sebebi nedir? Bu sıcak havada ter içinde buralara kadar gelmenizin sebebi nedir? Şimdi bu hâlde ölürseniz ne yaparsınız?"
İmam Bâkır (a.s) buyurdu: "Bu hâlde ölürsem Allah'a ibadet ve itaat hâlinde ölmüş olurum. Ailemin geçimini temin etmek için sana ve senin gibilerine el açmamak için buralara kadar gelmişim. İnsan asıl Allah'ın emirlerine muhalefet ettiği ve günah işlediği bir hâlde ölmekten korkmalıdır."
Adam dedi: "Sizi nasihat etmek isterken kendim öğüt aldım."[173]
İslâm dini, her ne kadar ticaret, çiftçilik... gibi işleri önemseyerek ibadet sayıyor ise de[174] çalışma alanındaki aşırılığı desteklememektedir.
İslâm'ın emri şöyledir:

Günün birkaç saatini çalışın ve bunun dışındaki saatlerde yaşamın maddî ve manevî yönlerinden yararlanmaya bakın.[175]
Çalışma dışındaki saatlerde yapılabilecek şeyleri şöyle örneklendirebiliriz: Dinlenme, ailevî durumu gözden geçirme, dinî hükümleri ve İslâmî sorumlulukları öğrenme, namaz kılma, Kur'ân okuma, dostlarla ve akrabalarla görüşme...
Evlilik: Doğal yasalardan biri de evlenmektir. Bitkiler bile ürün ve meyve vermeleri için bir nevi evliliğe muhtaçtırlar.
Bazılarına göre evlilik tamamen bireysel boyutludur. Oysa ki bu bir vehimden öteye değildir; çünkü evliliğin tam anlamıyla sosyal sonuçları vardır. İnsan neslinin, toplumun ve milliyetin bekası ve de bazı amaçların temini evliliğe bağlıdır. Çünkü yaşamlarında takip ettikleri yüce insanî ve içtimaî amaçlarının sürdürülmesini gelecek nesle tevdi eden insanların varlığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Şunu da eklemek gerekir ki, bazı insanî içgüdülerin dengelenmesi ve insanın bazı günahlar karşısında korunması, evlilikle gerçekleşebilir ancak. Bu nedenledir ki evliliğin temeli, cinsellik eğilimi gibi güçlü bir içgüdüye dayandırılmış, böylece insanların, evliliğin yaralarına teveccühleri olmasa dahi, içgüdüsel bir meyille evliliğe yaklaşmaları sağlanmıştır.
Ancak bu içgüdüsel eğilimin, dinî tavsiye ve emirlerle kontrol edilmesi bir zorunluluktur. Aksi takdirde, yasaları çiğneyen şoförsüz güçlü bir araç durumuna düşecektir. Bunun doğal sonucu ise felâketlere sebep olmaktır. Bu nedenle İslâm dini, hem evliliğe ve hem de koşullarının zorlaştırılmamasına büyük önem vermiştir.
Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet oluşturması da, O'nun (varlığının) delillerindendir."[176]
İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Evlenmek ve yuva kurmak, benim sünnetimdendir."[177]
Bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Huy ve dine bağlılığını beğendiğiniz biri sizinle evlenmek isterse evlenmeyi kabul edin; aksi hâlde yeryüzü fitne ve fesatla dolar."[178]
İmam Sadık (a.s) buyurmuştur: "Peygamber (s.a.a) kendi kızlarının ve hanımların mehrini beş yüz dirhemin üzerinde tutmazdı. O günün zengin aileleri arasında bu mehir çok az sayılırdı."[179]
Bu ayet ve hadislerden anlaşılan şudur: Cinsel isteklerin dizginlenmesi ve kontrolü için İslâm dini evliliği önermiş ve şartlarını da kolaylaştırmıştır. Ayrıca, evlilikte sınıfsal ayrıcalıklarla ciddî bir şekilde mücadele etmiş, yersiz ve yanlış gelenekleri de reddetmiştir.
Mikdat, kalbi imanla dolu, İslâmî düşünce noktasında faal, ama fakir bir Müslümandı. Zübaa ise Abdulmutta-lib'in torunu, İslâm Peygamberinin (s.a.a) amcası kızı ve Kureyş kabilesindendi. Mikdat ve Zübaa kendi istekleri ve Peygamberin de uygun görmesi üzere evlendiler. Bu asilzade kadın, bir ömür Mikdad'ın fakir yuvasını sevgisinin sıcaklığı ile aydınlattı.
İmam Sadık (a.s) bu evliliğin felsefesini şöyle açıklar:

"İslâm Peygamberi (s.a.a), evliliği sınıfsal teşrifat çerçevesinden kurtarmak, diğer insanların kendine uymasını sağlamak ve de Allah katında en değerli insanların, en çok Allah'tan korkanlar olduğunu göstermek için bunu yapmıştı."[180]
Bunun bir diğer örneği İmam Seccad'ın (a.s) hayatında görülmektedir:
Abdulmelik-i Mervan, İmam Seccad'ın (a.s) kendi cariyesini azat ettiğini ve sonra da onunla evlendiğini duydu. Abdulmelik-i Mervan bunu İmama yakıştıramıyordu. Bu davranışı eleştiren bir mektup yazıp İmama gönderdi.
İmam(a.s)cevaben şöyle yazdılar:

"Mektubunu aldım.. Benim Kureyş kadınlarıyla evlenmemin kıvanç ve onur verici olduğunu mu sanıyorsun? Yanılıyorsun, böyle bir şey yanlıştır. Çünkü İslâm Peygamberinden (s.a.a) daha üstün biri yoktur ve ben de onun soyundanım. Ben kendi cariyemle evlenmekle din açısından temiz ve doğru olanı yaptım. Allah, İslâm'ın bereketiyle hurafeleri, bağnazlıkları ve ayrıcalıkları ortadan kaldırmıştır. -Çünkü değerlerin ölçüsü, iman ve takvadır.- Bu bana yönelttiklerin, cahiliyet devrinde ve İslâm öncesinde yaygın olan eleştirilerdir. Vesselâm..." [181]
23.DERS

SON PEYGAMBER VE SON MİSYON

İslâm dini, ilk günden beri son ilâhî misyon olarak ortaya çıkmış, Müslümanlar da ilk başta buna böyle inanmış, İslâm dinini vahyin ve peygamberliğin en son tecellisi ve önceki ilâhî dinlerin tamamlayıcısı olarak kabul etmişlerdir. Aynı şekilde, bütün Müslümanlar, çok sayıdaki Kur'ân ayetlerine ve hadislere dayanarak İslâm Peygamberinin, insanların hidayetini üstlenen son ilâhî elçi olduğuna inanmaktadırlar.
Kur'ân, birçok ayette apaçık bir dille İslâm dininin kâmilliğinden ve Muhammed'in (s.a.a) Allah'ın son elçisi olduğundan bahsetmektedir:
"Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil; O, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir."[182]
Bir hadiste, Peygamber (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sen bana göre her yönden, tıpkı Musa'ya göre Harun gibisin. (Harun, Musa'nın kardeşi olduğu gibi, ben de seni kendime kardeş seçtim. Harun, Musa’nın halifesi olduğu gibi, sen de benim halifemsin.) Şu farkla ki, Musa son peygamber değildi; ama ben son peygamberim."[183]
Yine şöyle buyurmuştur: "Ben nübüvvet binasının son tuğlasıyım; benim gelmem ile peygamberler son buldular."[184]
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "İslâm Peygamberi -Muhammed (s.a.a)- ile vahiy son buldu."[185]
Ehlibeyt İmamlarının sekizinci, Hz. İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor: "Muhammed'in (s.a.a) dini kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak ve ondan sonra bir peygamber gelmeyecektir."[186]
Bu saydıklarımız, onlarca hadisten birkaç örnekti sadece. Bu hadislerde İslâm Peygamberinin son peygamber ve getirdiği dinin son din oluşu açıkça ve hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde kesin bir dille ifade edilmiştir.
İslâm Dininin Kapsamlılığı

İslâm dininin ebedîliğinin en büyük sırlarından biri, onun her yönlü oluşu ve kapsamlılığıdır. İslâm dini, insanın fıtratı temeline dayandırılan kapsamlı bir programdır ki insan yaşamının bireysel, toplumsal, maddî, manevî, itikadî, duygusal, iktisadî ve hukukî... bütün yönlerini kapsamakta ve bu yönlerle ilgili ilke ve prensipleri güzel bir üslûp ve gerçekçi bir bakış ile bütün asırlar ve bütün nesiller için beyan etmektedir. Bu nedenledir ki, İslâm üzerinde araştırma yapan Batılı bilim adamlarının her biri, kendi perspektifinden ve incelemesinin el verdiği ölçüde İslâm hükümlerinin her yönlü ve kapsamlı olduğunu ifade etmiştir.[187] İşte bu kapsamlılıktan bazı örnekler:
Allah İnancı

İslâm açısından Allah, bütün âlemlerin Rabbi ve tanrısıdır; bir ulus ve bir kabilenin özel tanrısı değildir.
Namaz kılarken, "Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur."[188] diyoruz.
"Her an, her yerde, her ne istese var eder ve O'nun zatında hiçbir sınırlılık yoktur. O, bütün varlıkların yetki sahibidir."[189]
"Açığı ve gizliyi, geçmişi ve geleceği, her şeyi, hatta kalplerimizden geçenleri bilendir."[190]
"O'nunla olmak" her yerde ve her zamanda mümkündür. O'nunla olmak için uzun yolları kat etmeye, kapıcıyı görmeye gerek yoktur. O, bize her şeyden daha yakındır.[191] Eşsiz, benzersiz bir hakikattir. Tahrife uğramış dinlerin tanıttığı gibi, insana ve yaratılmışa benzeyen bir tanrı değildir. Böylece O'nun mekânı yoktur; mekânı yaratan O'dur çünkü.
Zamana sığmaz; zamanı yaratan O'dur çünkü.
Daima var idi ve vardır; evveli ve sonu yoktur. Böylece eşi ve benzeri yoktur.[192]
O'nun zatı, uykunun, yorgunluğun, pişmanlığın, yanlış yapmanın ve diğer noksanlıkların ötesindedir.[193]
Eşsiz bir Tek'tir; oğul, baba ve anası yoktur; ortağı ve yardımcısı bulunmamaktadır. Bunlar, Müslümanların her çeşit şirkten kaçınmak için günde beş defa namazda okudukları Tevhid (İhlâs) suresindeki hakikatlerdir.[194]
İslâm'ın tanıttığı Allah, Kur'ân'ın tatlı dilinden aktardığımız bu sıfatlara sahip bir Allah'tır. Yaratılan akılların kavrayamayacağı kadar azametli, insan düşüncesine sığmayacak genişlikte, müstağni ve ortağı olmayan, galip ve yakın, üstün ve merhametli ve herkesin istediğin an kendisine ulaşabileceği, istediği zaman kendisine ibadet edebileceği, kendisine yalvarabileceği, kendisinden bir şey isteyebileceği şefkatli ve merhametli bir Allah ki, kullarının yararına olan her şeyi onlar için hazırlamıştır. Kendisi buyuruyor ki: "Allah sizlere pek şefkatli, pek merhametlidir."[195]
Genel Eşitlik İlkesi

Irksal özellikler ve ayrıcalıkların İslâm'da hiçbir yeri yoktur. İnsanların eşitliği, İslâm dininin kesin ilkelerinden biridir. İslâm'ın bu konudaki gerçekçi görüşü şudur: "Bütün insanlar eşittirler, herkes bir baba ve anadandır ve bütün insanlar bir ailenin üyesidirler; soy sop, şerafet ve asillik bakımından ortaktırlar. Kimsenin kimseye, takvalı ve iffetli olmanın dışında bir üstünlüğü yoktur."[196]
İslâm ve Fikir Özgürlüğü

İslâm dini, mantık ve istidlâl taraftarı ve düşünce özgürlüğünün bir numaralı savunucusudur. Düşünce ve inancı zorla kabullendirme İslâm'da yoktur.
"Din (seçmek)de zorlama yoktur; çünkü doğru yanlıştan iyice ayrılmıştır."[197]
İslâm'da inanç temellerini (iman esaslarını) incelemek, her ferdin görevidir. İslâm'a göre hiçbir kimse delil ve burhan olmaksızın bir inancı kabul etmemelidir. Bu arada, bazı İslâmî hüküm ve emirlerin hikmet ve gerekçesi sorulmadan kabul edilmesi gerekiyorsa, bu şundan dolayıdır ki, bu hüküm ve emirler, hiçbir hata ve yanılgının söz konusu olmadığı vahiy kaynağından gelmekte, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve On İki İmam (a.s) gibi pak ve emin insanlar aracılığı ile beyan edilmektedir.
İslâm, körü körüne atalarının inançlarına bağlanan kimseleri yererek şöyle emrediyor: "Kendiniz düşünün, hem de derin düşünün. Asılsız ve köksüz düşüncelere kapılmayın, onlara gönül bağlamayın. Sadece ve sadece ilmin ve yakinin takipçisi olun."[198]
İslâm dini, muhaliflerinin ilmî toplantılarda görüşlerini açıklamalarına, delillerini ileri sürmelerine ve eleştirilerini yapmalarına izin veriyor.
"De ki: Eğer doğru iseniz delillerinizi getirin."[199]
Bu nedenle Yahudiler, Hıristiyanlar ve İslâm'a muhalif olan diğer grupların, Peygamberin ya da Ehlibeyt İmamlarının huzurlarına gelip din hakkında tartıştıkları çok olurdu.
Daha sonraki asırlar ve çağlarda da aynı şey devam etti; dinî azınlıklar, İslâm âlimlerinin toplantılarına katılıyor, çeşitli konularda onlarla tartışıyorlardı. Tarih, bunun örnekleriyle doludur.
Dr. Gustav Le Bon "İslâm ve Arap Uygarlığı" kitabında şöyle yazıyor:
"...Bağdat'ta toplantılar düzenleniyor, Yahudiler, Hıristiyanlar, Hindular, Mecusîler ve Dehrîlerin (Materyalistlerin) temsilcileri o toplantılara katılıyor ve özgürce konuşuyorlardı. Hepsinin de sözü dikkatle dinleniyordu. Onlardan istenen tek şey, tartışmalarda aklî delillere dayanmaları idi."
Dr.Gustav Le Bon daha sonra şunları ekliyor:

"...Dikkat edilecek olursa, bin yıllık çetin ve vahşice savaşlardan, hevesperestçe düşmanlıklardan, acımasızca kan dökmelerden sonra dahi, hâlâ Avrupa'da bu derecede hoşgörü ve özgürlüğün olmadığı görülecektir..."[200]
Tefekküre ve İlim Öğrenmeye Davet

İslâm dini, düşünmeye çok değer ve önem vermektedir. Akıl sahiplerinden yaratılış, zaman, gece, gündüz, gök, yer, hayvan, insan, dünya ve dünyada olanlar hakkında düşünmelerini istemektedir.[201]
İnsanları, yaşamlarını geçmişlerin düştükleri felâket uçurumlarından kurtarmaları için onların yaşamları hakkında düşünmeye, çöküş ve düşüş nedenlerini incelemeye davet etmektedir.[202]
Kısaca İslâm dini, insanın kendi varlığından daha iyi yararlanması için derin ve özgür düşünerek düşünce ve bilim ufuklarını aşmasını istemektedir. Bu nedenle İslâm, insanlığa hizmet eden bilimsel ilerlemelere ve buluşlara değer vermektedir. İslâm bilginleri, İslâm'ın doğuşundan sonraki asırlar boyunca, ilmî çalışmaları ile uygarlığa büyük hizmetler etmişlerdir. Onların isimleri, ilim tarihinin doruk noktasında sonsuza dek parlayacaktır.[203]
Hıristiyan bilgin George Zeydan "İslâm Uygarlığı Tarihi" kitabında şöyle yazıyor: "İslâm uygarlığı yerleşip yeni ilimler Müslümanlar arasında yayılınca, düşünceleri, bazı ilim dallarının kurucularından daha üstün Müslüman bilginler ortaya çıktı. Hakikatte o ilimler, İslâm âlimlerinin yeni araştırmaları sonucunda daha ileri boyutlar kazanıp İslâmî uygarlığa uygun bir şekilde ilerledi."[204]
Mösyö Liberi şöyle yazıyor: "Tarih çarkında İslâm halkası olmasaydı, Avrupa'nın bilimsel gelişmesi birkaç asır gecikecekti."[205]
İslâm ve Yaşam

İslâm açısından, maddî ve manevî yaşam, dünya ve din arasında bir çelişki yoktur. İslâm açısından, dünya hayatını ihmal eden, dünyada çalışmayan kimseler sevilmeyen kişilerdir. Nitekim kendi şahsî çıkarlarından, yiyip içme, gezip dolaşma ve rahatlarından başka bir şey düşünmeyen kimseler de iğrenç kimselerdir.
Ehlibeyt İmamlarının altıncısı Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Dünyasını ahireti için terk eden -yani zahitlik adına yaşam faaliyetlerini terk eden- biri ve de ahiretini dünyası için terk eden biri bizden değildir."[206]
O hâlde şöyle diyebiliriz: İslâm dini bu konuda Müslümanları eşit bir şekilde hem dünyaları için çalışıp ondan akıllıca yararlanmaya, hem de manevî hayatlarına önem verip kendilerini o yönde eğitip geliştirmeye teşvik etmiştir. Buna göre, İslâm'da ruhbaniyet ve topluma yük olmak, bir köşeye çekilmek, bireysellik ve inziva yoktur. Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Bizde ruh-baniyet yoktur, ümmetimin ruhbaniyeti, Allah yolunda cihat etmektir."[207]