Usul-i Din
 

18.DERS

ALLAH'IN KULU VE PEYGAMBERİ İSA (a.s)

İsa'nın(a.s)Annesi Meryem

İmran'ın karısı kısırdı. Allah'ın kudret ve izniyle ölüleri diriltecek ve hastalara şifa verecek bir oğul sahibi olacağını kocasından duymuştu.[65]
Yüce Allah'ın bunu yapabileceğine iman eden İmran'-ın karısı, bir evlât vermesini istedi Allah'tan. Allah duasını kabul etti ve İmran'ın karısı hamile kaldı. Bu büyük nimete şükür amacıyla, dünyaya gelecek olan çocuğunu Allah'ın evine (Beyt'ül-Makdis) adadı.[66]
Ne var ki dünyaya gelen çocuk kızdı. İmran'ın karısı durumu görünce şöyle dedi: "Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem[67] adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum."[68]
İmran'ın karısı, kızı Meryem'i Allah'ın evine götürerek görevlilerine teslim etti. Onların önderi İmran'ın kızıydı, Meryem. Önderleri İmran'ın kızını eğitme onuruna sahip olmak için herkes birbiriyle yarışıyordu ve bu da bir anlaşmazlığın çıkmasına sebep olmuştu. Ortaya çıkan anlaşmazlığın giderilmesi için kura çekmeye karar verdiler.
Kura, Beyt'ül-Makdis görevlileri arasından Hz. Zeke-riya'nın (a.s) adına çıktı. Böylece Meryem'in eğitimi Hz. Zekeriya'ya (a.s) bırakıldı.[69] Meryem gün geçtikçe büyüyordu ve bütün gününü ibadetle ve de Allah'ın evine hizmetle geçiriyordu. Meryem, ihlâs ve kullukta büyük bir makama ulaşmıştı.
"Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' der; o da, 'Bu Allah'ın katındandır. Allah, dilediğine sayısız rızk verir.' derdi."[70]
Zekeriya(a.s)ve Yahya (a.s)

Zekeriya'nın karısı da Meryem'in annesi gibi kısırdı. Bu nedenle Zekeriya (a.s) yaşlanıncaya kadar evlâtsız kaldı. Zekeriya (a.s), Meryem'in manevî makamını ve Allah'ın ona karşı sonsuz rahmetini görünce, Meryem gibi liyakatli bir evlâda sahip olmayı arzuladı. Bu nedenle de Allah'a el açıp yalvardı:
"Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz, sen duayı hakkıyla işitensin, dedi."[71]
"Zekeriya (a.s) mâbette durmuş namaz kılarken, melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdik edici, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler."[72]
Zekeriya (a.s) yaşlılığını ve karısının da kısırlığını göz önünde bulundurarak (ki bu koşullarda beklenmedik bir nimetti çocuk sahibi olması) şaşkınlıkla şöyle dedi:
"Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah dilediğini yapar."[73]
Böylece Zekeriya (a.s), Allah tarafından Yahya olarak adlandırılan bir oğul sahibi oldu.
Yahya (a.s), Allah tarafından peygamber olarak seçildi ve ömrü boyunca da insanları imana ve saadete davet etti. Yahya'nın (a.s) zamanındaki İsrailoğulları kralı, Allah'ın hükmünü ayak altına alarak kendi kardeşinin kızıyla evlenmek isteyince, Yahya (a.s) buna engel olmaya çalıştı ve bu sebeple de aynı kral tarafından şehit edildi.[74]
Meryem Oğlu İsa (a.s)

Çocukluğunu Allah'ın evinde geçiren, orada büyüyen ve Zekeriya (a.s) gibi büyük bir peygamber tarafından eğitilen Meryem, bir gün ibadet halindeyken insan şeklinde bir melek ona göründü. Meryem, gördüğünü insan sanıp korkuyla Allah'a sığındı. Ancak gördüğü insan değil bir melekti ve Meryem'e şöyle diyordu:
"Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim."
"Meryem dedi: Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olur?!"
"Melek dedi: Öyledir, (ama) Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş."[75]
Meryem, kocası olmadığı hâlde hamile kalınca bazı dedikoducular, onun hakkında rahatsız edici sözler söylemeye başladılar.
Meryem duyduğu sıkıntıdan kurtulmak için toplumdan ayrılıp uzak bir yere gitmek zorunda kaldı. Gittiği yerde çocuğunun doğumu için günleri sayıyordu.
Nitekim doğum zamanı gelip çattı ve Meryem doğum sancısıyla, çölde kurumuş bir hurma ağacına sığındı; ne bir dost vardı yanında, ne de bir ebe. Böyle bir durumda çocuğu dünyaya geldi. Bir yandan yalnızlığı ve ağrıları, diğer yandan da namus korkusu ve iffetli olduğunu nasıl kanıtlayabileceği endişesi büsbütün kahrediyordu Meryem'i ve şöyle diyordu kendi kendine:
"Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!"[76]
Tam bu esnada teselli edici bir ses duydu:

"Tasalanma! Rabbin ayağının altında tatlı bir su arkı akıtmıştır. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen, de ki: Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."[77]
Birbirini takip eden mucizeler ve gaybî yardımlar, Meryem'in kalbine güç vermişti. Olanca huzurla çocuğunu alıp kavmine döndü. Kavmi, kucağında bir çocukla onu görünce itiraza ve sataşmaya başladı:
"Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!"
"Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi. Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. 'Biz, beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?' dediler."
"Çocuk şöyle dedi: Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı..."[78]
Bu bebeğin konuşmasıyla şaşkına döndüler. Bu büyük mucize, onların Meryem hakkındaki iftira ve kötü zanlarını giderdi ve Allah'ın emriyle babasız olarak dünyaya gelen bu çocuğun büyük bir makama ulaşacağını böylece anlamış oldular.
İsa'nın (a.s) Peygamberliği Öncesinde İnsanların Durumu

Hz. İsa (a.s) doğmadan önce Filistin toprakları, Rumların işgalindeydi ve Filistin'in halkı, her türlü destekten mahrum olmalarına rağmen Rumlara karşı kurtuluş savaşı vermekteydi. Bitmek bilmeyen bu savaş, halkın ve Filistin'in durumunu perişan etmişti. İnsanlar bir yandan yokluk içinde yaşamaya çalışırken, diğer yandan da yönetimin getirmiş olduğu ağır ve haksız vergiler, durumu çıkılmaz hale getirmişti. Özgür insanlar, ya endişe içinde ve esaret altındaydılar ya da savaşta ömür geçirmekteydiler. Hayat bitmişti âdeta ve her şey amacını yitirmişti. Beklenen çöküşün eşiğine gelinmişti. Yahudilerin imanında bir sarsılma meydana gelmişti ve dinin emirleri önemini kaybetmişti artık.
Bu iman zayıflığı, belki de Rum sömürüsünün Filistin halkına getirmiş olduğu armağandı. Sömürü odakları her zaman için bu taktiği kullanmışlardır. Çünkü bu tür mücadelede, düşman silâha gerek duymayacaktır. İmanını kaybeden bir millet, hiç farkında olmadan zamanla yok olmaya mahkûmdur. Böyle bir ortamda ve bu koşullar altında, dalâlete düşen halkı yeniden yola getirerek yapılandırılacak ve sefaletten kurtaracak ilâhî bir önderin varlığına tam anlamıyla ihtiyaç duyulmaktaydı.
Yüce Allah'ın merhametinin gereği Hz. İsa dünyaya geldi. İşte bu ilâhî önder, toplumu yeniden yapılandırmak, insanları eğitmek ve sığınağı olmayan insanları barındırmakla görevlendirilmişti. İsa'nın (a.s) dünyaya gelişi hususundaki mucizeler bunu gösteriyordu ve insanlar da İsa'nın (a.s) makamının yüceliğini anlamış ve itiraf etmişti.
Hz.İsa'nın (a.s) Risaleti

İnsanların hidayeti için İncil'in indirilmesiyle birlikte Hz. İsa (a.s), peygamberliğini duyurdu ve her yönlü faaliyetini başlattı. Yahudilerin hidayeti ve de azgınlıklarına sebep olan etkenleri ortadan kaldırmak için nice zorluklara göğüs gerdi, nice fedakârlıklarda bulundu.
Makam sevdalısı olan ve İsa'nın (a.s) gelmesiyle makamlarını kaybetme korkusu taşıyan Yahudilerin önde gelenleri, bir araya gelerek İsa'nın ilerleyişine engel olabilmek için ne yapmaları gerektiği etrafında istişare etti ve sonuç olarak toplumda kargaşa çıkarmanın ve halkı ayaklandırmanın kaçınılmaz olduğu yönünde ittifak sağladılar.
Hz. İsa (a.s), bu komplolar karşısında dağ gibi dayandı ve insanların hidayetinden el çekmedi. Bir yandan Hz. Musa'nın (a.s) getirmiş olduğu dine yakıştırılmaya çalışılan hurafeleri ve ortaya çıkarılan tahrifleri açıklıyor ve öte yandan da eşi ve benzeri olmayan Allah katından görevlendirildiğini, Allah'ın elçisi olduğunu kanıtlamak için Allah'ın izni ile hastalara şifa veriyor veya ölüleri diriltiyordu.
Hz.İsa'nın (a.s) Akıbeti

Hz. İsa'ya (a.s) inananlar her gün biraz daha çoğalıyordu, onların çoğalmasıyla birlikte Yahudilerin önde gelenleri tarafından uygulanan baskılar da artıyordu. Artık Hz. İsa'yı (a.s) öldürmeye karar vermişlerdi.
Yüce Allah, İsa'yı (a.s) onların gözünden sakladı ve onlar İsa'ya (a.s) benzeyen birini astılar ve böylece de İsa'yı (a.s) astıklarını sandılar. Kur'ân-ı Kerim bu gerçeğe şöyle vurgu yapmıştır: "Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis, Allah onu kendi katına kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir."[79]
Hz. İsa (a.s) öldürülmediğine göre "haç" meselesinin ve ona ekledikleri mantık dışı iftiraların hiçbir gerçek yanı ve bilimsel dayanağı yoktur. Günümüz Hıristiyanlarının, "İnsanlar, ömürleri boyunca herhangi bir günah işlemeseler dahi yaratılış olarak günahkârdırlar!" veya "Hz. İsa (a.s) insanları cehennem azabından kurtarmak için onların yerine asılmıştır." gibi yakıştırmaları da aynı türdendir.
Allah'ın Kulu İsa (a.s)

İsa'nın (a.s), daima kendini Allah'ın kulu olarak tanıttığı, O'na ibadet ettiği ve insanları tevhide çağırdığı hem Kur'ân-ı Kerim'den ve hem de bugünkü mevcut bazı İncillerden[80] anlaşılmaktadır. Hz. İsa (a.s) şöyle diyordu: "Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur."[81]
Hz. İsa asla ilâhlık iddiasında bulunmamıştır; onun tanrı olduğuna inanmak, tümüyle uyduruk ve hurafedir.
Cavaharlal Nehru "Dünya Tarihine Bakış" adlı kitabında şöyle yazar: "İsa (a.s) her ne kadar ilâhlık iddiasında bulunmadı ise de insanlar, büyüklerini ilâhlaştırmak isterler."[82]
Hz. İsa (a.s) da diğer peygamberler gibi Allah'tan vahiy almış, insanların hidayet ve saadetini temin etmekle görevlendirilmiş bir insandır. Diğer peygamberler de İsa (a.s) gibi mucizeler göstermiştir. Babasız dünyaya gelmiş olması, onun tanrılığına sebep olamaz. Hz. Âdem (a.s) hem babasız, hem de anasız olarak yaratıldığı hâlde hiçbir Hıristiyan, Âdem'i (a.s) Allah'ın oğlu kabul etmemiştir.
Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Meryem oğlu Mesih ancak bir resuldür; ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi..."[83]
Bu ayette İsa'nın (a.s) da, anası Meryem'in de diğer insanlar gibi yaşam gereksinimlerine muhtaç oldukları vurgulanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim'in vurgu yaptığı bu gerçek mantık ve akıl ile de uyum halindedir. Çünkü herkes gibi kendinden hiçbir kudreti olmayan, insanlar ve diğer peygamberler gibi yemek, uyku... gibi yaşamın gereksinimlerine muhtaç olan bir insan, ibadete lâyık olamaz. Bu, aklın hükmüdür. Öyleyse, aklî delillere, Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerine, Hıristiyanların elinde bulunan İncil'e -Markus İncili- ve de büyük tarihçilerin itirafına dayanarak şöyle denebilir:
Hz. İsa (a.s) Allah'ın kul ve peygamberidir; kesinlikle de ilâhlık iddiasında bulunmamıştır.
Ne var ki Hz. İsa'nın (a.s) gök âlemine çekilişinden sonra getirmiş olduğu ilâhî din de tahrifler sonucu özgünlüğünü kaybetti, şirke ve putperestliğe bulaştı. Will Dourant "Uygarlık Tarihi" adlı eserinde şöyle yazar: "Hıristiyanlık şirki yok etmemiş, bilâkis kabul etmiştir."[84]
Hıristiyanlık inançları üzerinde araştırma yapan herkes, bu tarihçinin bir gerçeğe parmak bastığını onaylayacaktır. Bu tür inançların bugün dahi Hıristiyanların arasında yaygın ve geçerli olduğu ortadadır. Bunu şöyle örneklendirebiliriz:
1- İsa (a.s), Allah'ın zatından ayrılmıştır, yaratılmış değildir ve Allah'ın oğlu diye adlandırılır.[85]
2- İsa (a.s), her ne kadar insan idiyse de, Allah ona hulul etmiş ve sinmişti.[86]
3- İsa (a.s), insan şekline girmiş Allah'ın kendisidir.[87]
Allah'ın yer kaplamadığını, bir parçasının ayrılarak Allah'ın oğlu şeklinde adlandırılamayacağını, herhangi bir şeye sinemeyeceğini, insan şekline bürünemeyeceğini ve kısacası Allah'ın cisim olmadığını aklen anlamış bulunmaktayız. Ayrıca, mutlak müstağni olan Allah'ın yiyecek ve giyeceğe muhtaç olması nasıl düşünülebilir?
Hıristiyanlar doğru düşünecek olsa, Hz. İsa'nın (a.s) da -diğer bütün peygamberler gibi- Allah'ın kulu olduğunu ve ilâhlık yakıştırmasının gerçeği yansıtmadığını anlayacaklardır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz, 'Allah, Meryem oğlu Mesih'tir.' diyenler kâfir olmuşlardır. De ki: Öyleyse Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzündekilerin hepsini imha etmek isterse, Allah'a kim bir şey yapabilecektir? Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır ve Allah her şeye kadirdir."[88]
İsa'nın(a.s) Kalbe Oturan Sözleri

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurdu: "Havarîler İsa'ya (a.s) sordular: 'Kimlerle dostluk edelim?' İsa (a.s) buyurdu: Görünüşüyle size Allah'ı hatırlatan, konuşmasıyla bilginizi artıran ve davranışıyla da ahirete olan ilgi ve alakanızı çoğaltan kimseler ile dostluk edin."[89]
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Havarîler, Hz. İsa'nın (a.s) kendileri için nasihatte bulunmasını istediler. İsa (a.s) şöyle buyurdu: Musa Kelimullah (a.s), yalan yere Allah'a ant içmemenizi istedi sizden; ben ise hatta doğru bir olay hakkında da Allah'a ant içmemenizi istiyorum."
"Havarîlerin daha çok nasihat istemesi üzerine İsa (a.s) buyurdu: Allah'ın peygamberi Musa (a.s), zina etmemenizi istedi sizden; ben ise zinanın düşüncesinde bile olmamanızı istiyorum. Çünkü zinayı düşünen biri, boyanmış bir evde ateş yakana benzer; bu ateş evi yakmasa dahi dumanıyla odayı karartacaktır."[90]
Müminlerin Emiri Ali (a.s) buyurdu: "Meryem oğlu Mesih (a.s) şöyle demiştir: Suskunluğu düşünceden, bakışı ibretten kaynaklanan... kötü amellerine ağlayan, insanlara ne eliyle ve ne de diliyle zarar dokundurmayana ne mutlu!"[91]
İmam Sadık (a.s) buyurdu:

"İsa (a.s) havarîlerine şöyle diyordu: Ey Âdemoğulları! Dünyadan Allah'a doğru kaçın ve dünyaya gönül vermeyin. Çünkü ne sadece dünya için yaratılmışsınız ve ne de dünya size lâyıktır; ne dünyada ebedî olarak kalacaksınız ve ne de dünya sizin için kalacaktır. Dünya nicelerini gafil avlayıp mahvetmiştir, dünyaya iyimser olan ve güvenen herkes zarar etmiştir. Ona gönül veren ve peşinde koşan herkes helâk olacaktır."[92]
İmam Sadık'tan (a.s) rivayet edilen bir başka hadis de şöyledir: "Hz. İsa (a.s) havarîlerine buyurdu: Başkalarının namusuna bakmaktan sakının. Çünkü bu, insanın kalbine serpilen acı (zehirli) şehvet tohumudur ve insanın helâk olması için de yeterli bir nedendir. Dünya zevk ve sefasını amaç edinen ve günah işleyenlere yazıklar olsun! Yarın kıyamet günü Allah'ın huzurunda nasıl rezil olacalarını bilir misiniz?"[93]
19.DERS

MUHAMMED(S.A.A),KARANLIKLARDA PARLAYAN NUR

İslâm Öncesi Dünya

İslâm dininin doğuşundan önce dünyamız fesat, zulüm, cinayet ve putperestlikle çalkalanmaktaydı ve bu olumsuzluklar tüm çıplaklığıyla tarihin aynasında görülmektedir. İnsanlık çöküş noktasına gelmiş ve her an yokluk uçurumuna yuvarlanacağı korkusu duyuluyordu âdeta.
İnsanların Din Ve İnançları

Arabistan Yarımadasındaki Durum: Cahiliyet dönemindeki Araplar putperestliğe yönelmişlerdi, gördükleri her şeyin putunu dikip secdeye kapanıyorlar ve hatta tarım ürünlerinden putlara pay çıkarıyorlardı.[94] Dünya ötesinde bir hayatın olmadığına inanıyorlardı.[95]
İlâh edindikleri putların zelilliğini görmeyen insanların, ahiret hayatını ve hakikatini anlayamayacaklarına göre, İbrahim'in (a.s), Allah'ın emri ile ve O'nun adına inşa ettiği Kâbe'yi putları için merkez seçmelerine de şaşmamak lâzım.[96]
İran'daki Durum: İran'da da çeşitli dinler vardı, ancak halkın çoğu Zerdüştlük dinine mensup idi ve aynı zamanda İran'ın resmî diniydi. Zerdüşt'ün peygamber olduğu ve tevhide dayalı bir din getirdiği kabul edilecek olsa bile, getirmiş olduğu dinin ve tebliğini ettiği ilâhî öğretilerin zaman akışıyla tahrife uğradığı da inkâr edilemez bir gerçektir. Bu inanış, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda yönünü değiştirmiş ve hatta şekil ve mahiyetini bile yitirmişti.
Böylece bu inanç sisteminin genel ve anlamlı sloganları, Mecusî din adamları tarafından kendi ve egemen sınıfın çıkarları için maske olarak kullanılır olmuş ve tevhit inancı da şirke dönüşmüştü. İnancın dinamiklerinden ibaret olan özgün ve tertemiz öğretiler yok olmuş ve geriye bir tek görüntü ve kabuk kalmıştı.
Arilerin mitolojik tanrıları şimdi bir kez daha Mecusîlerin arasında hortlamıştı.
Johann Nass şöyle yazar: "Arilerin tanrıları olan Yaza-talar, yeniden Yasht'ın kitabında -Avesta-[97] kendini gösterdi. Vayu, rüzgâr tanrısıdır. Tanrılar arasında en önemli ve yüce olanı ise Mithra (aşk tanrısı) olup Aves-ta'nın son metinlerinde yücelikle anılmıştır. Mithra, avam halkın gözünde doğru konuşanlara mükâfat veren, yardım dileyenlere yardım eden yüce ışık tanrısıdır. Zerdüştler, Ahura-mazda'nın bile Mithra'nın huzuruna yaklaşma gereği duy-duğunu dile getiriyorlardı... İran halkı Ahuramazda'ya şerik koşmakla yetinmemiş Ari atalarının inanç sınırlarını da aşmışlardı.
Güneş ve ateş gibi doğa unsurlarına tapmak, Zerdüştîler arasında çok yaygındı. Bu nedenleydi ki Sasanîler, Hıristiyan din adamlarını din değiştirmeye zorladıklarında, eski tanrılarının yerine güneşe tapmalarını şart koşuyorlardı. Nitekim Süryanî şahitlerin mektuplarında bu noktaya birçok kez vurgu yapılmıştır.
İkinci Şahpur da Simon Bursei'ye, güneşe tapma şartıyla canını bağışlayacağına dair söz vermişti.[98]
Juan, ateşe tapma hakkında şöyle yazar: "Ateşe tapmak, İranlıların mitolojik örf ve geleneklerindendi ve özel bir önem taşımaktaydı."[99]
Ateş -tanrılar arasında- tanrı olmakla birlikte Ahura-mazda'nın (bilgelik tanrısı) oğulluğu makamına da ulaşmıştı.[100]
Zerdüştîlerin dinî hükümlerini açıklayan "Sedder" adlı kitapta şöyle yazar: "Zerdüştîlerin günde üç defa güneşe ibadet etmeleri gereklidir... Ay ve ateşe de aynı şekilde ibadet edilmelidir. Demek ki Zerdüştîlikte bunların hepsine ibadet etmek gerekir."
Roma'daki Durum: Roma'da da dinin durumu İran'dakinden farklı değildi. Hıristiyanlık özgünlüğünü yitirmiş, üç uknumlu tanrıya tapınmakla şirke düşülmüştü. Fransa, İngiltere ve İspanya'da da tek tanrıcılık geçerli din olarak kabul edilmiyordu.
Hindistan ise farklı farklı dinlere ev sahipliği yapıyordu ve putperestlik ilk sırada yer alıyordu.
Sınıfsal Farklılık ve Irk Ayrımı

İran'da insanlar farklı sınıflara bölünmüştü ve her sınıf belirlenmiş sınırlar içinde birtakım haklara sahipti. Egemen sınıf mensupları daha çok hak ve ayrıcalıklara sahipti.
Meşhur tarihçi Taberî şöyle yazar: "Anuşirevan'ın zamanında bile toplumun her sınıfı okuma-yazma hakkına sahip değildi; zahmet keş çiftçi ve işçi sınıfı bu haktan mahrumdu. Bu ayrımcılık, öyle çarpıcı bir şekilde uygulanıyor ve öyle gayr-i insanî bir düzeydeydi ki, Anuşire-van'ın ilim sever ve adaletli olduğunu duyarak İran'a sığınan Rum filozoflarını incitiyor ve İran'ı terk etmek zorunda bırakıyordu.[101]
Anuşirevan döneminde yaşanan kargaşayı sergileyen çok net tablolar Firdevsî'nin Şehname'sinde göze çarpmaktadır. Bu tablolar arasında en çarpıcı olanı ise yaşlı kunduracının öyküsüdür.
Anuşirevan, "Amuriye" ile "Halep" arasında, Rum ordusuna karşı amansız ve çetin bir savaşa girişmişti. Savaşın alevleri, İran ordusunun karargâhına dayanmıştı ve üç yüz bin kişilik İran ordusu para, yiyecek ve silâh sıkıntısı yaşıyordu. Şehname'nin rivayetine göre İran ordusu sıkıntısını şöyle dile getiriyordu:
"Orduya hem para, hem silâh gerek / Atlar, zırhlar, Rumî tolgalar gerek."
Anuşirevan, ordusunun ihtiyaçlarını düşünmekten has-talanmıştı, Bozorgmehr'i yanına çağırıp şöyle dedi: "Hemen Mazenderan'a[102] git ve bulabildiğince para, silâh ve yiyecek topla getir."
Bozorgmehr, Mazenderan'ı uzak ve yenilgiyi de bir adım ötede gördüğünden dolayı Anuşirevan'a şöyle dedi:
"Yol uzaktır İran hazinesine doğru / Hem eli boş, hem de işsiz kalmıştır ordu."
Sonra da, bu sorunun millî borçlanma ile çözümlenmesini önerdi.
Padişah bu öneriyi uygun buldu ve bir an önce teşebbüse geçmesini emretti. Bozorgmehr, akıllı ve hoş simalı birini seçerek en yakın şehrin zenginlerinden yiyecek ve silâh toplamak üzere yola koydu.
Elçi şehrin zenginlerini ararken, emekçi sınıftan bir kunduracıyla karşılaştı. Kunduracı, ordunun ihtiyaçlarını tek başına ve memnuniyetle karşılayabileceğini ve buna karşılık da egemen sınıfa özgü olan "okuma-yazma" hakkının kendi oğluna da tanınmasını istedi.
"Kunduracı: Ey hoş simalı, dedi ona
Padişaha söyle zahmet olmazsa
Benim bir çocuğum var, bugünlerde
Ağırlık eder ıstırabı kalbime
Bakarsın ki âlem padişahı bir de
Şu gönlümü şad eder de
Hocalara teslim ederim oğlumu
Kabiliyet, isteği var onun çünkü."
Elçi geri dönüp kunduracının mesajını iletti: Bozorg-mehr, Padişah Anuşirevan'ın yanına gidip şöyle dedi:

"Elçi diyor ki: Şöyle demiş kunduracı:
-Âlemin şahı, eksik olmasın zekâsı-
Bugün büyümüş, bir çocuğum var
Hem öğrenmek için hocaya ihtiyacı var
Padişah olursa yardımcı bana
Bu temiz çocuk olursa hoca
Allah'tan dilerim şahın hakkında
O lâyık makamı ebedî ola."
Anuşirevan, en muhtaç anında bile bu dileği büyük bir hayâsızlık ve de sınıfsal ayrım geleneğine ihanet kabul ederek kunduracının orduya yardımını geri çevirdi ve Bozorgmehr'e şöyle dedi:
"Şah ona etti hitap bre akıllı
Dev o gözlerini niye kamaştırdı
Hemencecik git, geri çevir deveyi
İstemeyiz ondan ne gümüş, ne de inci
Tüccarın çocuğu olursa hoca eğer
Yetenekli, bilgili ve tahsildar
Bizim evlâdımız oturduğunda tahta
Karşısına dikilse böyle talihli hoca
O çizme satandan sanat öğrenecek
Ona dikecek gözünü, kulak verecek
Bu sınıfın akıllısının elinde o zaman
Başka bir şey kalmaz hasretten, soğuk rüzgârdan
Öldükten sonra bize lânet olur
Çünkü bugünün âdeti budur.
Verginin dışında rızk istemeyiz kimseden
Yorma zihnini, dirhem isteme ondan
Hemen geri çevir, deveyi yoldan
İsteme asla dirhem çizme dikicilerden".[103]

Roma ve Hindistan'da da sınıfsal ayrışım egemendi. Toprağa mülkiyet hakkı, tüccarlık ve indirimli vergiler, toplumun ileri gelenlerine tahsis edilmişti.
O günün dünyasında insanlar, birbirlerine karşı ırklarıyla gururlanıyor ve mensup olduğu ırkın üstünlüğünden dem vuruyorlardı.
İslâm Öncesi Toplumlarda Kadının Konumu

Arap toplumunda kadın; babanın, kocanın veya oğlun servetinden sayılan bir eşyaydı, miras bırakılabiliyor veya alınabiliyordu.[104] Dünyaya gelen çocukların kız olması, utanç vesilesi kabul ediliyordu ve bundan ötürü de bazı kabileler bu lekeyi(!) kendi elleriyle temizliyor ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı.[105]
İran'da da, hüküm süren çirkin sınıfsal ayrışım düzeni, kadın için daha iyi bir konum ön germemişti.
Yunanistan'da kadın ebediyen alçak, şeytanın doğurduğu ve hayvan seviyesinde bir varlık olarak görülüyordu.
Hindistan'da ise kadın, ömrü boyunca babanın, kocanın veya oğlun gözetimi altındaydı; kocasına "tanrı, efendi ve han" diye hitap etmeliydi. Hindistan'da mülkiyet açısından kölelerle kadınlar aynı konumdaydı ve kocaları öldükten sonra yeniden evlenme hakkına sahip değillerdi. Kocaları ölmüş dul kadınların, kocalarının cesediyle birlikte yakılması da bu düzenin iğrenç ve yerleşik geleneklerinden biriydi.
Japonya'da kadınlar ömür boyunca baba, koca veya oğlun gözetiminde tutulurdu ve kızlara mirastan pay verilmezdi.
Çin'de ise ailenin babası kendi karısını ve çocuklarını cariye ve köle olarak satabiliyor ve hatta öldürebiliyordu.
Will Dourant, Çinli kadınların çile dolu hayatını çok eski bir Çin şairi dilinden şöyle anlatır:
"...Ne de kahredicidir kadın olmak! / Yerde bundan da değersiz bir şey var mı? Hiç sanmam.
...Bir kız dünyaya geldi mi, kimsenin / ne dudağında, ne de yüzünde neşe goncası açılmaz."[106]
Çin toplumunda, kız çocuğunun hiçbir değeri yoktu ve hatta kız çocuklarının yabanî domuzların önüne atıldığı da oluyordu.[107]
Rumların gözünde kadın, kötülük tanrısının ve kötü ruhların tam göstergesiydi ve bir çocuk gibi göz altında tutulurdu.
O günün bütün toplumları her yönlü bir karanlığa, fesada ve zulme gömülmüştü. Koskoca dünyada bir aydınlık ve ışık noktası göze çarpmıyordu. Bazı insanların fıtratında hâlen doğruluk ve iyiliğe az bir eğilim var idiyse de, hâlen bazı gönüllerde doğruluk ve iyilikten donuk ve mat bir renk kalmış idiyse de, bu da bir yandan kötülük, şehvet ve zulmün karanlığında, diğer yandan ise yoksulluk ve düşkünlüğün daha had bir safhaya çıkışıyla kaybolmuştu. Sonuç olarak aydınlık, temizlik ve saadet dileyen insanların yoluna ışık tutacak düzeyde değildi, bu donuk renkli doğruluk ve iyilik eğilimi. İstisnasız, dönemin bütün toplumlarının yaşam semasını zifiri karanlık ve simsiyah bir bulut kütlesi kaplamıştı. Ancak ışıl ışıl bir güneşin doğuşuyla bu karanlık yok olabilirdi.
Arabistan'da hüküm süren karanlıklar daha belirgindi; alçaklık ve fesadın derinliklerine kadar gömülmüşlerdi âdeta.
İnsanların en hayırlısı Ali (a.s) o günün durumunu şöyle tanımlamakta: "Siz Arap toplumu en kötü bir yol- yordam tutmuştunuz ve en kötü bir yeri yurt edinmiştiniz. Sarp taşlar, kayalar vardı yörenizde ve zehirli yılanlar vardı çevrenizde. Bulanık sular içmedeydiniz; kötü yemekler yemekteydiniz; birbirinizin kanını döküyordunuz; akrabalık ve yakınlık bile gözetmiyordunuz. Aranızda putlar dikilmişti, tapıyordunuz; suçlar işliyordunuz, çekinmiyordunuz."[108]
İslâm Peygamberi Muhammed'in (s.a.a) Doğumu

Hz. Muhammed (s.a.a), Hicret'ten önce 53 yılında (Miladî 570 yılında), rabiyülevvel ayının 17'sinde cuma günü Mekke şehrinde dünyaya geldi. Babası Hz. İsmail'in (a.s) oğullarından Abdullah'tı. Abdullah çocuğunu görmeden vefat etmişti. Annesi ise dönemin takvalı kadınlarından olan Amine idi.
"Halime" adındaki iffetli bir kadın, Muhammed'in (s.a.a) bakım ve emzirilmesini üstlenmişti. Henüz dört yaşını doldurmayan Muhammed (s.a.a), bir gün süt kardeşleri ile birlikte sahraya gitmek için süt annesi Halime'den izin ister. Olayın devamını Halime şöyle anlatır: "Bir gün sonra Muhammed'i (s.a.a) yıkandırdım, saçlarına yağ ve gözlerine sürme sürdüm. Sahra devinden de bir zarar görmesin diye bir ipe Yemen boncuğu[109] takıp boynuna astım. Muhammed (s.a.a), taktığım boncuğu boynundan çıkardı ve «Anneciğim, hiç üzülme Allah benimledir, benim koruyucumdur.» dedi."[110]
Muhammed (s.a.a) çocukluğundan beri Allah'ın lütuf ve inayeti altındaydı, sürekli olarak da Allah'ın ilhamı ve meleklerin yardımıyla doğru yolda hareket etti. Muhammed'in (s.a.a) çocukluğundaki tutum ve davranışları herkesin dikkat ve beğenisini toplamıştı. Gençlik döneminde de toplumun bulaştığı kötülüklere asla yaklaşmamış, eğilim bile göstermemişti. O gün revaçta olan gazel okuma ve oynama şenliklerine katılmıyor, içki içmiyordu. Muhammed (s.a.a) putlardan nefret ediyordu; doğru ve emin biriydi. Peygamberliğinden yıllarca önce insanlar, "Emin" diye hitap ediyordu Muhammed'e (s.a.a).
Tertemiz bir kalbi, apaydın bir düşüncesi, ilâhî bir yapısı vardı. Her yıl "Hira" mağarasına gider ve bir ay boyunca Allah'a ibadete kapanırdı. Bir ay bittikten sonra önce Kâbe'ye gider, yedi defa veya daha çok tavaf eder ve daha sonra evine dönerdi.
Muhammed (s.a.a) kırk yaşındaydı ve bir gün Hira mağarasında ibadet hâlinde iken peygamberliğe seçildi. İslâm Peygamberi üç yıl boyunca, insanları açık bir şekilde davet etmekle görevlendirilmedi. Bu süre zarfında, sadece birkaç kişi İslâm Peygamberine iman etmişti. Erkeklerden ilk iman eden, Ali (a.s) ve kadınlardan ise, Hz. Hatice idi.[111]
Üç yılın bitimiyle açık davet için emir aldı. Önce kendi yakın akrabalarını misafirliğe çağırdı. Akrabalardan kırk kişi civarında toplanmıştı. Peygamberin hazırlattığı yemek, bir kişinin yiyeceği miktardan fazla değildi. Allah'ın izniyle bir kişilik yemek herkesi doyurmuştu ve bu da misafirlerin hayret etmesine neden olmuştu. Ebu Leheb ne dediğinin farkında olmaksızın, "Muhammed büyücüdür!" demişti.
O gün akrabalar dağılmış ve İslâm Peygamberi konuşma fırsatı bulamamıştı. Başka bir gün yine akrabalarını davet etti. Yemekten sonra Peygamber şöyle buyurdu:
"Ey Abdulmuttalib oğulları! Hiçbir genç kendi kavmine, benim size getirdiğimden daha hayırlı bir şey getirmemiştir. Dünya ve ahiretiniz için en hayırlı olan şeyi sizlere getirmişimdir. Allah, sizi O'nun yoluna davet etmem için beni görevlendirmiştir. Bu doğrultuda her kim bana yardım ederse, o benim kardeşim ve halifem olacaktır?"
Ali'den (a.s) başka olumlu cevap veren olmadı. Muhammed (s.a.a), elini Ali'nin (a.s) omuzuna koyup şöyle buyurdu:
"Bu, sizin aranızda benim kardeşim ve halifemdir; sözünü tutun ve emrine uyun."[112]
Muhammed-i Emin (s.a.a) bir gün de Safa tepesine çıkarak insanları yanına çağırdı ve şöyle dedi: "Ey insanlar! Düşmanlarınızın bugün, sabah veya akşam size saldıracağını söylersem, bana inanır mısınız?"
Herkes bir ağızdan, "Evet." dedi.

Peygamber şöyle devam etti: "Ben, çok yakında inecek elemli bir azap hakkında sizi uyarıyorum."
Ebu Lehep bu sözlerin kalplerde yer edeceğinden korkarak sessizliği bozdu ve şöyle dedi: "Bunları söylemek için mi bizi buraya topladın?"
İslâm Peygamberi tevhit şiarıyla davetine başlayarak tevhidi diğer inançların temeli kıldı. İnsana kendisinden daha yakın olan Allah'ı tanıttı insanlara. Şirk ve putperestliğin her türünü reddetti. Mekke topraklarında büyük bir değişim yaratarak davetini ettiği inanç sistemi, düşüncelerin odak noktası hâline geldi. Kureyş kabilesinin ileri gelenleri, İslâm Peygamberinin hızla ilerlemesinden rahatsız olmuş ve bu tebliğ ve davetin önünü almak için onu öldürmek pahasına bile olsa, bütün imkânlarını seferber etmişti.
Allah'ın yardımı ve İslâm Peygamberinin de tedbiri sonucu, Kureyş'in plânı suya düşmüştü; ne işkence ve ne de baskılar çare olmamıştı. Ne İslâmî davet engellenebiliyordu ve ne de halkın onu kabulü. Mekke dışından gelenler de bu ilâhî davetten etkileniyor ve canını ortaya koyarak ona bağlanıyordu.
Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğinin on birinci yılında, "Hazreç" kabilesine mensup birkaç kişi hac farizasını yerine getirmek için Medine'den Mekke'ye gelmişti. İslâm Peygamberi onları İslâm'a davet etti. Onlar da iman etti ve "Şehrimize döndüğümüzde, halkımızı senin dinine davet edeceğiz." dediler. Bu insanlar Medine'ye döndüklerinde İslâm Peygamberinin davetini yaymaya koyuldular. Ertesi yıl on kişi Medine'den gelip, "Allah'a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina suçuna bulaşmayacaklarına, kesinlikle çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftira etmeyeceklerine, Peygamberin emirlerine kat'î suretle itaat edeceklerine ve de ihmalkâr davranmayacaklarına" dair Akabe'de İslâm Peygamberine biat ettiler. Peygamber de "Mus'ab" adında birini, Kur'ân öğretmesi için onlarla birlikte Medine'ye gönderdi. Böylece Medine'nin büyük kabilelerinden biri, İslâm Peygamberine iman etmiş oldu.
Medine'ye Hicret

Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberliğinin 13. yılına kadar Mekke'de insanları İslâm'a davet etmekteydi ve de Kureyş'in baskı ve eziyetleri karşısında direniyordu. Kureyş'in çok tehlikeli bir plân hazırladığını ve onlar tarafından öldürüleceğini öğrenince, Allah'ın emriyle Ali'yi (a.s) kendi yatağına yatırıp aynı gece Mekke'den ayrıldı. İzini süren Mekke müşriklerinin şerrinden korunmak için önce bir mağaraya sığındı ve oradan da Medine'ye hicret etti.
İslâm tarihinde, Peygamberin hicretiyle yepyeni bir sayfa açtı. Bu, İslâm'ın baş döndürücü ilerlemesinin başlama dönemiydi. Bu nedenle de Peygamberin hicreti, İslâm tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Peygamberin Medine'ye teşrifi ve İslâmî öğretiler sayesinde Evs ve Hazreç kabileleri, aralarındaki düşmanlığı bir kenara atıp kardeşçe, sefa ve samimiyet üzere yaşamaya başladılar.
Hz. Muhammed'in (s.a.a) doğruluk üzere davranışı, ruhsal ve ahlâkî özellikleri, getirdiği dinin insan fıtratıyla uyum içinde olması, insanların gruplar hâlinde İslâm'a yönelmesine ve iman etmesine neden oldu. İslâm Peygamberi halktan biriydi, halkın yanındaydı ve onlarla arasında mesafe yoktu. İnsanların iyi ya da kötü gününde onlara ortak oluyordu, yapılan zulüm ve haksızlığı şiddetle kınıyor ve engel oluyordu. Kadın haklarının ve konumunun geliştirilmesinde yarar sağlayacak etkenlere vurgu yapıyordu. İslâm öncesi kadınlara yapıla gelen zulümlerin tekrarlanmasına engel oluyordu ve aynı zamanda da kadınların iffete aykırı davranışlarına şiddetle karşı çıkıyordu. Çünkü İslâm Peygamberi, İslâm kanunları doğrultusunda kadınların gerçek olgunluğa ulaşmasını amaçlıyordu.
Kölelerin haklarını savunuyor ve özgürlüklerini kazanma yönünde çok yönlü programlarını yürürlüğe koyuyordu. İslâm Peygamberi beyazla siyahın, zenginle fakirin ve küçükle büyüğün eşit olduğu ve "insan olma" yönünden herkesin aynı haklardan yararlanabileceği bir toplum oluşturmuştu. Bu toplumda "ırk ayrımı" diye bir sorun söz konusu değildi; üstünlüğün ölçüsü ilim, takva, insanî erdemler ve ahlâkî güzelliklerdi.
İslâm Peygamberinin topluma sunduğu yüce öğretilerin genel halk üzerinde yarattığı etkinin bir örneğini aktarmak istiyoruz şimdi:
"Cüveybir" fakir ve çirkince bir gençti. İslâm'a olan sevgisiyle Medine'ye gelmiş ve İslâm'ı kabul etmişti.
İslâm Peygamberi önce camide, sonra da kendi emriyle yapılan ve "Suffe" diye adlandırılan bölümde ona yer vermişti ve arada bir de ziyaretine gidiyordu. Bir gün Cüveybir'e şöyle buyurdu: "İffetini koruyabilmen ve yaşamını düzene koyabilmen için evlenmen iyi olur."
Cüveybir: "Babam-anam feda olsun sana, ben fakir, çirkin ve yurtsuz-yuvasız avarenin biriyim; kim benimle evlenir? Hele hele asîl bir soydan da değilim."
Peygamber şöyle buyurdu: "Cüveybir! İslâm'ın gelişiyle cahiliyet dönemindeki büyüklük ölçüsü geçersiz kılınmıştır. Siyah da, beyaz da; Arap da, Arap olmayan da Âdem'in sulbünden dünyaya gelmiştir; Âdem ise balçıktan. Öyleyse derinin rengi üstünlük vesilesi olamaz... Allah katında insanların en değerlisi, takvalı olanıdır. Bugünden tezi yok, Ziyad'ın evine git ve kızı Zelfa'yı benim tarafımdan kendine iste."
Cüveybir, Peygamberin emrettiğini aynen uyguladı. Ensarın büyüklerinden olan Ziyad, bunu inandırıcı bulmadı ve şöyle dedi: "(Peygamberin de bildiği üzere) biz kızlarımızı, bizimle eşit ve denk olan kimselere veririz. Sen gidebilirsin, ben kendim Allah'ın elçisinin huzuruna çıkar ve mazeretimi bildiririm."
Cüveybir dönerken öfkelenmiş ve kendi kendine, "Andolsun Allah'a, ne Kur'ân ve ne de Peygamber, soy ve servet yönünden eşit olan kimselere kız vermek gerektiğini söylememiştir." diye mırıldanıyordu.
Zelfa, Cüveybir'in ne dediğini işitmişti ve bundan dolayı babasına sordu: "Bu genci öfkelendirecek ne dedin?"
Ziyad: "Peygamber tarafından gönderildiğini ve seninle evlenmek istediğini söyledi."
Zelfa: "Cüveybir yalan söylemiyor baba, onu geri çevir ve emin olman için Peygamberin yanına git."
Ziyad, kızının dediğini yaptı. Cüveybir'i geri çağırdı ve özür diledi. Sonra da Peygamberin huzuruna varıp arz etti: "Cüveybir sizden taraf bir haber getirdi. Huzurunuza gelişimin sebebi, bir noktayı aydınlatmaktır. Biz Ensar taifesi (Medineli Müslümanlar), kendimizle denk ve de Ensardan olmayan birine kız vermeyiz."
Peygamber: "Cüveybir inançlı ve imanlı biridir. İmanlı bir erkek, imanlı kadınla denk ve eşittir. Kızını onunla evlendir!"
Ziyad eve dönüp Peygamberin emrini kızına anlattı.

Zelfa: "Babacığım! Peygamberin emrine muhalefet et-mek küfürdür, bilesin. Ben kendi isteğimle evlenmeye hazırım; Cüveybir'i damatlığa kabul et."
Ziyad, Cüveybir'i alıp kabilesinin yanına döndü ve İslâm'ın emri uyarınca kızını onunla evlendirdi. Kızı Zelfa'-nın mehrini kendi malından verdi, rahat ve mutlu olmaları için de onlara dayalı-döşeli bir ev tahsis etti.[113]
Bu göz kamaştırıcı parlaklık ve sıcaklık bahşeden bu nur kaynağı, kalplerdeki karanlıkları söküp attı ve tevhit nuruyla aydınlattı. Böylece o günün karanlıklarından bıkmış ve bitkin düşmüş insanlar, kelebekler gibi bu hidayet meşalesine doğru uçuştular ve Kur'ân'ın değerli öğretileri etkisiyle İslâm'a akın ettiler...
Yunus Veyli Beh şöyle yazar: "Muhammed (s.a.a), bütün âlemlere tertemiz bir din getirdi. O, Allah'ın lütuf ve inayetinin temsilcisiydi. Yüce bilgi sahibi Allah, sapıklığa düşen Hıristiyanları bilgilendirmesi, putları yok etmesi ve İranlıları tevhide çağırması için Muhammed'i (s.a.a) peygamberliğe seçti. O, tek tanrıcılık dinini Çin duvarlarından İspanya sahillerine kadar yaydı.
Muhammed'in (s.a.a) getirdiği din tam anlamıyla akılla uyumludur ve bu nedenle de onun tebliği yolunda kılıç ve zor kullanmaya gerek bile yoktur. İnsanların canı gönülden bu dine bağlanması için onun öğretilerini anlatmak yeterlidir. Bu dinin, yarım asırdan da az bir süre içinde yeryüzü insanlarının yarısının kalbinde yer etmiş olması, akıl ile uyum içinde olduğunu göstermektedir.[114]
20.DERS

MUHAMMED(s.a.a),ÖNCEDEN

TANINAN PEYGAMBER

Bekleyiş Ve Ümit Çağı

Peygamberler -Allah'ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun- özellikle de Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa (a.s), ümmetlerini İslâm'ın doğuşuyla müjdelemişlerdi. Hatta İslâm Peygamberinin bazı özellikleri, onların semavî kitaplarında anılmıştı. Bu yüzden Yahudiler, Nasraniler ve diğer din mensupları, yelkenleri parçalanan ve lengeri kırılan gemilerinin batmak üzere olduğunu görenler gibi, geleceğin kurtuluş sahiline göz dikerek İslâm'ın doğuşunu beklemekteydi.[115]
Hatta Yahudilerin bir grubu, kendi kitaplarında "İslâm devletinin merkezi" diye adlandırılan Ayr ve Uhud[116] dağları arasındaki yeri arayıp bulmuş, oraya yerleşmiş ve İslâm'ın doğuşunu beklemeye koyulmuşlardı.[117]
İncil ve Tevrat'ta, İslâm Peygamberinin zuhuru müjdelenmiştir ve Kur'ân bunu doğrulamaktadır:
"Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyanlar, (Allah'ın rahmeti kapsamındalar.) O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."[118]
"Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.[119] Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir."[120]
"Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Ama o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler."[121]
"Kendinize kitap verdiklerimiz onu, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler."[122]
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenler var ya, işte onlar inanmazlar."[123]
İslâm Peygamberinden önceki peygamberlerin, kendi ümmetlerini Hz. Muhammed'in (s.a.a) gelmesiyle müjdeledikleri, özelliklerini açıkladıkları ve bunun, getirmiş oldukları semavî kitaplarda kayıtlı olduğu çok net olarak bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Zaten Hz. Muhammed'in peygamberliğe seçilmesinden ve İslâm dinini getirmesinden sonra da kitap ehlinin bu hususta hiçbir şüphesi yoktu.
Eğer Nasranî ve Yahudilerin kitaplarında bu müjdeler olmasaydı, Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini kanıtlamak için kitap ehline, "Benim adım ve vasıflarım elinizdeki Tevrat ve İncil'de bildirilmiştir." demesi bir şey ifade etmeyecekti. Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.a) düşmanları, onun peygamberliğini belgelerle yalanlamak amacıyla İncil ve Tevrat'ın bütün nüshalarını toplar ve bahsi edilen müjdelerin bu kitaplarda olmadığını ortaya çıkarırlardı.
İslâm Peygamberinin düşmanları, muhalefet amacıyla mümkün olan her yolu denedi ve hatta savaşa bile giriştiler, ancak söz konusu müjdelerin olmadığını kanıtlamak için bu kestirme yola başvurmadılar. Tarih bu gerçeği doğrulayan en açık tanıktır. Bu, İslâm Peygamberi hakkındaki müjdelerin kutsal kitaplarda olduğu anlamınadır.
Tarihten Kanıtlar

İslâm'ın doğuşundan önce iki kavim Medine'de yaşamaktaydı:
1- İslâm Peygamberinin zuhuruna şahit olabilmek için ana vatanlarından ve doğdukları topraklardan ayrılarak Medine'ye göçen Yahudiler.[124]
2- Yemen Padişahı Tübbe'in yerleştirdiği Evs ve Haz-reç kabileleri. Tübbe Medine'ye girdiğinde, İslâm Peygamberinin buraya hicret edeceğini ve İslâm devletini burada kuracağını anlayınca, "Siz burada kalın ve İslâm peygamberi zuhur ettiğinde ona yardım edin, eğer o zamana kadar yaşayacak olsam ben de yardım edeceğim." dediği iki kabiledir.[125]
Böylece Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de ikamet ettiler. Gün geçtikçe çoğalarak çekinmeden Yahudilerin mallarına ve haklarına saldıracak kadar güçlendiler. Atalarının Medine'ye gelip yerleşmelerinin nedenini de unuttular.
Yahudiler ise bu iki kabileye güç yetiremez durumda olduklarından dolayı İslâm Peygamberinin zuhur etmesiyle bu saldırılardan kurtulacaklarını birbirlerine müjdeliyorlardı. İslâm dininin doğuşundan önce Yahudilerin temennisini Kur'ân-ı Kerim şöyle aktarmaktadır:
"Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkârcılaradır."[126]
Yahudî din âlimlerinden "İbn-i Havvaş", İslâm Peygamberini görmek şevkiyle Şam'dan ayrılıp Medine'ye yerleşmişti. Yaşadığı sürece Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğe seçilmesini bekleye durdu. Öleceği sırada Yahudilere şöyle dedi: "Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini görme aşkıyla Şam'daki refah içindeki yaşantımı terk ederek gelip buraya yerleştim ve burada yiyeceğim ekmekle hurmaya razı oldum. Yazık ki arzularımın gerçekleşmesini göremeden bu dünyadan göçmek üzereyim! Bilmiş olun ki Muhammed (s.a.a) Mekke'de peygamberliğe seçilecek ve buraya hicret edecektir. O çok alçak gönüllü biridir; bir parça ekmek ve hurmayla yetinecek, eyersiz merkebe binecek, burada devletini kuracak ve baş döndürücü bir hızla hüküm sürdüğü toprakları genişletecek, kimseden korkmayacak, doğruluk ve hak yolu üzerinde bulunan engelleri ortadan kaldıracaktır."[127]
Hicazlı Zeyd b. Amr, Hz. İbrahim'in (a.s) tertemiz dinini aramaya koyuldu. Bu amaçla Mekke'den Şam ve Musul'a kadar ilerledi, her ne kadar gayret sarf ettiyse de aradığını bulamadı. Nihayet, Hıristiyan din bilginlerinden biri şöyle dedi: "Bugün temiz dinden bir eser kalmamıştır, fakat bugünlerde senin kendi yurdunda bir peygamber zuhur edecektir ki, onun dininde ve sözlerinde İbrahim'in dinini bulabilirsin."
Zeyd, Mekke'ye dönerken yolda öldürüldü. İslâm Peygamberi, onu hayırla anıyor ve şöyle buyuruyordu: "Zeyd, Allah'ın dinine ulaşmak için araştırma yaparken öldürüldü."[128]
Hıristiyan âlimlerinden Bahira, Muhammed'i (s.a.a) çocukluk döneminde görmüş, kutsal kitaplarda okuduğu alâmetlerle de tanımıştı ve Muhammed'i (s.a.a) göstererek Ebu Talib'e; "O peygamber olacaktır, onu korumaya çalış ve hemen vatanına gönder." demişti.[129]
Nastur adında Hıristiyan âlimi, Muhammed'i (s.a.a) gençliğinde görünce onun peygamber olacağını müjdeleyerek şöyle demişti: "O, ahir zaman peygamberidir."[130]
Kutsal kitapların gelecekten verdiği haberler üzerine insanların bir kısmı, herhangi bir zorlamayla karşılaşmadan İslâm Peygamberine iman etmiş ve Müslümanlığı seçmişti.
Medine Halkının İslâm'a Eğilimi

İslâm Peygamberi insanları, getirmiş olduğu dine davet etmek için Allah tarafından emir alınca, insanlarla hac mevsiminde bağlantı kurmaya ve böylece de İslâm'a davete başladı. Bir gün Hazreç kabilesine mensup birkaç kişiyle Mina'da karşılaştı. Onlara şöyle buyurdu:
— Hangi kabiledensiniz?
— Hazreç'ten.
— Biraz oturup konuşmaya ne dersiniz?
— Elbette ki konuşabiliriz.
— Sizi bir tek Allah'a davet ediyorum.
Bunun ardından İslâm Peygamberi, onlar için Allah'ın tatlı kelâmından birkaç ayet okudu. Bu ayetleri dinleyince, Kur'ân'ın cazibesine kapıldı ve farkında olmaksızın birbirlerine şöyle dediler: "Yemin ederiz ki bu, Yahudilerin, geleceğiyle bizi korkuttukları peygamberin kendisidir. Yahudilerden erken davranıp önce biz iman etmeliyiz."
Böylece hepsi Müslümanlığı seçti ve Medine'ye döndükten sonra İslâm'ı tebliğ etmeye başladılar. Peygamber de onlara Kur'ân öğretmesi ve Medine halkını İslâm'a davet etmesi için Mus'ab b. Umeyr'i Medine'ye gönderdi.
Mus'ab Medine'de birçok insanın Müslüman olmasına vesile oldu. Evs kabilesinin büyüklerinden olan Üseyd'in Müslüman olmasına sebep olan da Mus'ab olmuştu. Üseyd kendi kabilesine, "Yahudilerin, sürekli olarak geleceğini duyurduğu şahıs Muhammed'in (s.a.a) özüdür." demişti.
Böylece Evs kabilesi de Müslüman olmuştu ve İslâm dini Medine'ye yayılıp kök salmıştı. Mekke Müslümanlarından bir grubun da Medine'ye göçmesiyle Müslümanlar daha da güçlenmişti. Ve sonunda, İslâm Peygamberi Medine'ye hicret etmiş ve İslâm hükümetini kurmuştu.
Selman'ın İslâm'a Yönelme Öyküsü

Selman, İranlı bir köylü çocuğuydu. Anne ve babası Zerdüşt mabedinde hizmetçilik yapan birer ateşperestti. Anne ve babası -o zaman adı Ruzbeh olan- Selman'ı çok seviyor, dinî inançlarını ona öğretiyor ve kimseyle de ilişki kurmasını istemiyorlardı.
Bir gün babasının isteği üzere uzak bir tarlayı gözetlemek için yola koyulmuştu. Yol esnasında bir kilise gördü. Bir grup insan kiliseye toplanmış, Allah'a ibadet ediyor ve namaz kılıyordu. Bir düşünce deryasıydı Ruzbeh'ın kapıldığı... Güneşin batışına kadar onların yanında kalıp öylece düşündü. Nitekim bu dini, kendi baba ve atalarının dininden daha üstün buldu. Oradaki insanlara, bu dinin merkezinin neresi olduğunu sorup öğrendi. Bu dinin merkezi Şam'dı.
Ruzbeh'in gecikmesine sinirlenen babası, oğlunun peşine birini gönderdi. Ruzbeh eve dönünce babası, gecikmesinin sebebini sordu. O da olup bitenleri anlattı. Babası, "Atalarının dini çok daha iyidir." dedi.
Ruzbeh cevap verdi: "Ben kendi aklımla onların dininin daha iyi olduğunu anladım."
Babası bu cevaba daha da öfkelenerek Ruzbeh'i azarladı ve eve hapsetti.
Ruzbeh, yeni tanıştığı Hıristiyanların yanına birini gizlice gönderdi ve Şam'dan gelen tüccarlar işlerini bitirip geri dönmek istedikleri zaman kendisine de haber ulaştırmalarını istedi.
Nitekim Ruzbeh'e haber geldi ve o da gizlice evden çıkıp Şam tüccarlarının kafilesiyle birlikte Şam'a gitti. Şam'a vardıktan sonra büyük Hıristiyan âlimlerinden birinin yanına gidip kendisine hizmetçilik yapmak istediğini, bu vesileyle de kendisinden ilim ve Allah'a ibadet tarzını öğrenebileceğini söyledi. Hıristiyan âlim Ruzbeh'in talebini kabul etti. O âlimin ölümünden sonra, yine onun tavsiyesi üzere o günün büyük Hıristiyanlarından birkaçının yanında sırayla kaldı.
Ruzbeh'in ilim öğrendiği en son âlim Şam'ın Amuriye bölgesinde yaşıyordu. Bu âlim de ölmek üzereydi ve Ruzbeh, kendisine başka birini tavsiye etmesini istedi bu âlimden. Ölmek üzere olan Hıristiyan din âlimi şöyle dedi: "Benim tanıdığım başka biri yok, ama çok yakın zamanda Arabistan'da bir peygamberin zuhur edeceğini biliyorum. O kendi doğum yerinden hicret edecek ve iki çölün arasında hurma ağaçlarıyla kaplı bir yere yerleşecektir.
Onu yüce erdemlerinden ve özel huylarından tanıyabilirsin. Saygı ve tazim amaçlı sunulan hediyeleri kabul eder, acıma hissiyle verilen yemek ve sadakalardan yüz çevirir. Omuzları arasında da peygamberlik mührü vardır; gidebilirsen oraya git."
Ruzbeh ticaret için Arabistan'a giden kervanlardan birine, kendisini de götürmelerini rica etti. Ruzbeh'in isteği kabul edildi, ancak Ruzbeh yolun yarısında hıyanete uğrayıp Kurayza Oğullarına mensup Yahudilerden birine köle olarak satıldı. Onu satın alan Yahudi, çalıştırmak için onu zorla Medine'nin dışına götürdü.
Ruzbeh çalışacağı yere varınca orayı tanıdığını anladı. Hıristiyan âlimin tanıttığı yerdi burası. Bu yüzden de Yahudi efendisinin hurma bahçesinde hoşnutlukla çalışmaya koyuldu. Muhammed'in (s.a.a) zuhurunu bekliyordu. Köle olduğu için fazlaca da araştıramıyordu.
Nitekim kavuşma günü gelip çatmıştı. İslâm Peygamberinin, ashabından birkaçı ile birlikte Medine'nin yakınındaki bir yere gideceklerinden haberdar olmuştu Ruz-beh. Kendi kendine, "Kaybettiğimi bulabilmem için, Hıristiyan âlimden duyduklarımı uygulayabilmem için bundan daha iyi bir fırsat olamaz." dedi.
Düşündüklerini gerçekleştirmek için bir miktar yiyecek alıp Muhammed'in (s.a.a) huzuruna vardı ve dedi: "Bu yiyecek, fakirlere mahsus olan sadakadır; sizin beraberinizde bulunanlar da fakir olduğu için bunu kabul etmenizi rica ediyorum."
Peygamber Ruzbeh'in verdiği yiyeceği alıp ashabına verdi ve kendisi ağzına bile sürmedi. Olup bitenleri dikkatle izleyen Ruzbeh, sevinçten ne yapacağını bilemiyordu. Duyduğu alâmetlerden biri doğru çıkmıştı. Ruzbeh ayırdığı yemeği hazırladı ve Peygambere takdim ederek "Bu hediyeyi kabul etmenizi rica ediyorum." dedi. Peygamber güler yüzle hediyeyi kabul etti ve yemeğe başladı. Ruzbeh bunu görünce sevinçle dolup taştı. Çünkü ikinci alâmet de gerçekleşmişti.
Ruzbeh'in aradığı bir alâmet daha vardı; peygamberlik mührü. Bu amaçla da Peygamberin etrafında dönüp duruyordu. Ruzbeh'in amacına vâkıf olan Peygamber, üzerindeki elbisesini omzundan aşağı doğru biraz sarkıttı. Peygamberlik mührünü de gören Ruzbeh, artık mutluluğun doruğundaydı. Hemen oracıkta Müslümanlığı seçti. Adı Selman olarak değiştirildi ve azat edilmesi için gerekenlerin yapılması kararlaştırıldı.
Artık Selman da İslâm Peygamberinin yakın ashabı arasında yer almıştı. Selman, imanı ve dünya görüşü sayesinde çok kısa bir sürede, İslâm Peygamberinin en büyük öğrencilerinden biri olmayı başardı."[131]
Dönemin kuru ve yakıcı toplumunda bağrı yanık ve hakikate susamış insanlar, kutsal kitaplarda okudukları veya duydukları alâmetleri yüce İslâm Peygamberinde görünce, ab-ı hayatı buldu ve hiçbir şeye aldırış etmeden ruhlarını ve düşüncelerini bu ab-ı hayatla yıkadılar. İslâm dinine gönülden bağlandılar, Hz. Muhammed'in (s.a.a) etrafında toplandılar.
Kur'ân'ı Kerim bu durumu şöyle izah eder:

"Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamd ederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir."[132]
Bu hakikat sevdalılarının karşısında bir grup Yahudiler, Nasranî ve bağnazlıklarının esiri olan diğer bir grup insan, çıkar ve makamlarını tehlikede gördüklerinden dolayı hak olarak kabul ettikleri yüce İslâm Peygamberine iman etmediler. Kurtuluş pınarını bildikleri hâlde inatla seraba kanıp ebedî saadetten mahrum kaldılar.
"...bildikleri kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti inkârcıların üzerine olsun."[133]
Bunu da örneklendirmek yerinde olur kanaatindeyiz:
Hay b. Ahtab'ın kızı Safiye şöyle anlatır: Muhammed (s.a.a) Medine'ye hicret edip Kuba'da inmişti. Babam ile amcam (Ebu Yasir) sabahın alaca karanlığında Peygamberin yanına gitti ve gün batımında geri döndüler. Çocuksu bir sevinçle yanlarına gittim, çok yorgun görünüyorlardı ve her zamankinin aksine benimle hiç ilgilenmediler. Amcam babama şöyle diyordu:
— Acaba o muydu?
— Evet, andolsun Allah'a oydu!
— Tanıyabildin mi?
— Evet...
— Onun hakkında ne düşünüyorsun?
— Andolsun Allah'a yaşadığım sürece onunla düşmanlık edeceğim![134]
İslâm Peygamberi (s.a.a) bir gün Kâ'b b. Esed'e şöyle buyurdu: "-Şam'dan Medine'ye gelen Hıristiyan- din bilgini İbn-i Havvaş'ın söylediklerini hatırlamıyor musun, seni hiç etkilemedi mi?"
Kâ'b dedi: "Hatırlıyorum. Eğer Yahudiler tarafından 'Kâ'b öldürülmekten korktuğu için iman etti.' türünden bir kınanmanın hedefi olma korkusu taşımasaydım, sana iman ederdim. Yahudilerin diline düşmemek ve bu kınamanın muhatabı olmamak için Yahudilerin dininde kalıyorum, ölünceye kadar da dinimden ayrılmayacağım."[135]
Kur'ân-ı Kerim, saadet yolunu kendilerine kapatan bu taş kalplileri zararlı unsurlar olarak tanıtıp şöyle buyurmakta:
"Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne de kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır."[136]
21.DERS

İSLâM'IN EBEDÎ MUCİZESİ KUR'ÂN

Peygamberler ve Mucize

Peygamberler, Allah tarafından görevlendirildiklerini kanıtlayan açık ayet ve nişanelerle desteklenmişlerdir. Ay-nalar kadar temiz ve pınarlar kadar şeffaf gönül sahibi insanlar, bu ayet ve nişaneleri görmekle gönülden bağlanıyor ve iman ediyorlardı. Firavun'un büyücülerinin, Hz. Musa'nın (a.s) mucizesini (asanın ejderhaya dönüşmesini) görmek ve insan kudreti fevkinde olduğunu anlamakla iman etmeleri bunun bir örneğidir. Onlar Firavun tarafından tehdit edilmelerine ve öldürüleceklerini bilmelerine rağmen Hz. Musa'ya (a.s) iman etmişlerdi.
Havarîler de, Allah'ın izniyle ölüleri dirilten İsa'nın (a.s) mucizesine şahit olmakla iman etmişlerdi. İsa'ya (a.s) iman etmekle de ölü ruhlarına ebedî bir hayat kazandırmaları, bu alandaki bir başka örnektir.
Peygamberlerin sonuncusu, efendisi ve en yücesi olan İslâm Peygamberi (s.a.a), ilâhî dinleri tamamlayan ve kıyamete kadar geçerli olan bir din getirmiştir. İslâm Peygamberi de diğer peygamberler gibi mucizelerle desteklenmiş ve getirmiş olduğu dinin hakkaniyetini açık delillerle kanıtlamıştır.