Usul-i Din
 

2.BÖLÜM ADALET

13.DERS ADİL ALLAH

Geçen Derslerin Özeti

Geçen derslerde öğrendiğimiz hususlar:

1- Evren ve sırlarla dolu düzeni, ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığına somut bir delildir.
2- Düşünce ve aklımızın sınırlı oluşundan dolayı Allah'ın ilim ve kudretini anlayabilmemiz mümkün değildir. Allah'ın evrendeki eşsiz ilim ve kudretinden algılayabildiklerimiz de, O'nun sınırsız kudret ve ilminin bir göstergesidir ancak.
3- İstisnasız olarak bütün varlıklar her şeyi ile Allah'a muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak manada müstağnidir.
4- Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah, kullarına rızk vermekte ve nimetlerini bağışlamaktadır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve size temiz rızklar veren, Allah'tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir!"[31]
Kullarının faydalanması için her türlü nimeti yaratan Allah'ın zalim olabileceğini akıl nasıl kabul eder? Zulüm bilgisizlik, güçsüzlük ve makam sevdalısı olmak... gibi şeylerin sonuçlarındandır. Allah'ın zat-ı pakı bütün bunlardan münezzehtir.
Zulmün kökeni araştırılacak olsa, elde edilecek nedenler şunlardan ibaret olacaktır:

1- Çöküş korkusu: Başka bir fabrikanın açılmasıyla kendi çıkarlarını tehlikede görüp olası iflastan korkan bir fabrikatör, uyanık bir vicdana ve sağlam bir imana sahip değilse şayet, var gücünü kullanarak rakibini ezmeye çalışacaktır.
2- Mahrumiyet: Hakkını almak için birçok zahmetlere katlanan ancak hakkını gaspçıdan alamayan bir insan, aşırı bir tutum içine girerek karşı tarafı dize getirme uğraşı verecek ve amacına ulaşmak için de her türlü yola başvuracaktır.
Mahrumiyet tepkisi bazı insanlarda, cinayette acımasızlık şeklinde kendini gösterir. Bu tür insanlar, hor görülme ve zilletten kurtularak bir makam elde edince âdeta kudururlar, mazlum kitleyi katletmekten, her şeyi yakıp yıkmaktan zevk alırlar. Mazlum insanların yürek tırmalayan iniltisi, bu insanlar açısından doyumu olmayan bir haz ve neşedir.
3- Bilgisizlik: İnsan düşüncesinin ürünü olan kanun ve yasalar, çoğu yerlerde zulüm ve adaletsizliğin sebebi olmuştur. Bu, sırlar ve meçhullerle dolu bir evrende çevrili olan insanın bilgisinin sınırlı oluşundandır. Zencilere reva görülen tüyler ürpertici zulüm ve haksızlıkların bir bölümü, kendini beğenmiş bir grup azınlığın, fazilet ve üstünlüğün deri rengiyle bağlantılı olduğu vehmine kapılmasından kaynaklanmıştır. Halbuki fazilet ve üstünlüğün ölçüsü, bilgi ve yüce insanî vasıflardan ibarettir. Bu bağlamda siyah ya da beyaz olmanın hiçbir etkisi yoktur.
Bilgisizlik, mahrumiyet ve güçsüzlük gibi nedenlerden doğan veya daha farklı sebeplere dayanan bu tür olguların yüce Allah hakkında düşünülmesi asla mümkün değildir. Çünkü O, sonsuz ilim ve kudret sahibidir, kaybetmekten korkacağı hiçbir şeye muhtaç değildir ve de mutlak müstağnidir. Öyleyse zulüm ve haksızlık etmesi düşünülemez.
Bu çok net ve açık bir konudur. Bu hususta kuşkusu olanlar, ya bu açıklamalara dikkat etmemişler ya da adaletin manasını tam ve doğru olarak anlayamamışlardır.
Adaletin Tanımı

Adalet, herkesin hakkının gözetilmesi ve bireyler arasında, nedensiz olarak ayrım yapılmamasıdır.
Bunu şöyle açıklayabiliriz: Bir sınıfın öğrencileri arasında yapılan sınav sonucu not ortalaması iyi olan her öğrenci bir üst sınıfa geçmeye hak kazanmıştır. Okul müdürü, öğrenciler arasında sebepsiz olarak ayrımcılık yapamaz ve bazılarını bir üst sınıfa gönderip diğer bazılarını da kazanmış oldukları haktan mahrum edemez. Bir üst sınıfta okumaya hak kazanmış öğrenciler arasında yapılan ayrımcılık zulüm ve haksızlıktır.
Hakkın söz konusu olmadığı ve ihsan yoluyla birilerine bağış yapıldığı durumlarda, fertler arasında ayrımcılığa gitmek ne zulümdür, ne de haksızlık.
Bunu da başka bir örnekle şöyle açıklayabiliriz: Yoksulları yemeğe davet etmek isteyen bir insanın, ne davet ederken onlar arasında seçim yapması, ne de ağırlama açısından ayrım yapması haksızlık değildir. Çünkü bu davranışla kimsenin hakkı zayi edilmemiştir. Burada yapılan tek şey, yoksulların bir kısmının yemeğe davet edilmesi veya özel muamele görmesidir.
Eşitlik ve adaletin gözetilmesi, ancak herkesin ortak bir hakka sahip olduğu durumlarda gereklidir. Herhangi bir hakkın söz konusu olmadığı durumlarda ise eşit davranmak gerekli olmadığı gibi ayrım yapmak da haksızlık ve zulüm değildir.
Varlıkların yaratılışındaki farklılığı görerek, "Neden Allah herkesi eşit yaratmamış ve herkese aynı muamelede bulunmamıştır?" şeklinde eleştiride bulunanlar ve bunun, Allah'ın adaletiyle çeliştiğini zannedenler büyük bir yanılgıda ve adaletin gerçek anlamından da gaflettedirler.
Varlıklar, O'nun üzerinde hiçbir hak sahibi değildirler. Bu yüzden de varlıkların yaratılışındaki veya diğer alanlardaki farklılıklar adaletsizlik de değildir, zulüm de. Allah'ın varlıklar arasında ayrım yapmasıyla veya birini hiç yaratmamış olmasıyla kimsenin hakkı zayi olmamıştır.
İlim ve hikmet sahibi olan Allah, hikmetsiz bir iş yapmayacağına göre, varlıklar arasında görülen farklılıkların nedenini sormak ve araştırmak yerinde bir davranış olacaktır.
Varlıklar arasındaki bu farklılıkların olması gerekli midir? Bu farklılıklar olmasaydı daha iyi olmaz mıydı?
Bir sonraki derste bu soruları yanıtlamaya çalışacağız.
14.DERS İNSAN HAYATINDAKİ FARKLILIKLAR

Varlıkların Farklılığı

İnsanın bilim ve teknoloji alanındaki baş döndürücü ilerlemesinin bir örneği olan uzay gemisi Apollo'nun adını duymuşsunuzdur mutlaka. Bu uzay gemisi, insanı bulutlar ötesine taşıdı, atmosferi aştı ve insanın adımını Ay'ın sırtına ulaştırarak meçhul bir âlemin kapısını araladı.
İrili ufaklı cihazlar yığını olan bu gemi kumanda modülü, servis modülü, Ay modülü, koruyucu modül, Ay'a inen yedek tüp, inen motor, yakıt ve enerji depoları, alıcılar, vericiler, yönlendirici cihazlar, elektrik jeneratörleri, güvenlik cihazları... gibi bölmelere sahip ve aygıtlarla donatılmıştır. Bu cihazlar olmasaydı veya amacına hizmet etmeseydi veyahut da cihazlar arasında uyum olmasaydı, ne Apollo var olurdu, ne de insan Ay'a çıkardı.
Bu örnek, öğeleri arasında bağlantı olan bir bütünün parçaları arasında farklılık ve değişiklik olmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.
Bu örnekten hareketle, evrendeki varlıkların farlılığının da abes ve nedensiz olmadığını anlamış bulunuyoruz. Kuşkusuz evrende gördüğümüz bu güzellik, varlıkların farklılığından kaynaklanmaktadır. Eğer her şey aynı renk ve aynı tür olsaydı ve gözleri okşayan bu renklilik olmasaydı, artık birçok şeyin manası olmayacaktı.
İnsanın varolmasının, su içmesinin, sebzeleri pişirip yemesinin, coşkun dalgalardan hareketlilik ve canlılığı, yalçın kayaların sessizliğinden vakar ve metaneti, ilkbaharın beyaz çiçeklerinden filizlenmeyi, çiçeklerin yapraklarına konan şebnemlerden temizliği, havuzlardan ve göllerden huzur ve sükûneti, gümüş renkli şelâlelerden alçak gö-nüllülüğü... öğrenmesinin de bir anlamı olmayacaktı.
Evrende görülen güzelliğin, bu çeşitlilik ve farklılıklardan kaynaklandığı ortadadır. Bu değişikliğe ne abes, ne de adaletsizlik denebilir. Çünkü adaletsizlik, eşit olmayan kanunlar koymaktan ibarettir.
Herkesin eşit olarak bir şeyden yararlanmaya hak kazandığı bir durumda, bireyler arasında ayrımcılık yapmanın zulüm olduğuna vurgu yapmıştık. Evrendeki varlıklar Allah tarafından yaratıldıklarına ve hiçbir şekilde bir şeye hak kazanmadıklarına göre, varlıklar arasındaki çeşitlilik ve farklılık adaletsizlik değildir.
Aslında evreni oluşturan şeyin "farklılık ve çeşitlilik" ilkesi olduğu söylenebilir. Eğer bu çeşitlilik ve tek öğe dışında hiçbir şey olmasaydı, evren de varolmayacaktı. Atomların, gezegenlerin, Samanyollarının, ağaçların, bitkilerin ve hayvanların meydana gelmesi yaratılıştaki çeşitlilikten kaynaklanmıştır. İnsanlar arasında görülen çeşitlilik ve farklılıklar da değindiğimiz çeşitlilik ilkesinin dışında değildir. İnsanların doğa, zekâ ve hafızalarındaki farklılığı eşitsizlik olarak algılayan ve eleştiren insanların, öncelikle bitkilerin ve cansız varlıkların zekâdan yoksun oluşlarını eleştirmeleri gerekmez mi? Gerçek şu ki ne insanlar, ne de bitkiler hakkında bu eleştiriye yer yoktur. Çünkü ne kazanılmış bir hak vardır ortada, ne de bu farklılık ve çeşitlilikle bir hak zayi edilmiştir. Bu durumda, adaletsizlik söz konusu olamaz.
Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken bir başka husus da yüce Allah'ın, herkese kendi kabiliyet ve gücü miktarınca sorumluluk yüklemiş olduğudur. Kimse bedensel ve zihinsel gücünün üstünde bir mesuliyet taşımamaktadır. Adaletin özü de budur zaten.
Bir lise müdürü, üçüncü sınıfın sınav sorularını birinci sınıf öğrencisine soracak olsa, kesinlikle o öğrenciye zulüm ve haksızlık etmiş olur. Ama eğer birinci sınıf öğrencisine, görmüş olduğu matematik dersinden bir soru ve üçüncü sınıf öğrencisine de okumuş olduğu cebir ve trigonometri derslerinden bir soru soracak olsa, aklî dengesi yerinde olan biri tarafından haksızlık yapmakla itham edilemez ve hatta adalete uygun davranışta bulunduğu için takdir edilir.
Evrendeki varlıkların durumu da aynıdır. Eğer varlıkların tümüne aynı gözle bakılmış ve hepsine aynı sorumluluk yüklenmiş olsaydı, şüphesiz varlıkların yaratılışındaki farklılık adaletsizlik olarak yorumlanacaktı. Ancak fertlerin kabiliyet ve imkânları ölçüsünde sorumluluk taşıdığı herkes tarafından bilinmektedir. Öyleyse ortada ne bir zulüm ve ne de bir haksızlık vardır.
Bir iş makinesindeki küçük bir vidadan beklenen görev, büyük bir tekerleğinin yüklendiği görevin aynısı ise ortada bir adaletsizliğin olduğu kesinlik kazanır. Her parçadan, kapasitesi ölçüsünde bir görev beklendiği durumda da adalet gerçekleşmiş olur. Hikmet sahibi olan yüce Allah'ın, hikmet ve maslahattan yoksun bir iş yapmayacağını biliyor ve evrendeki her zerrenin de kendine has bir düzen ve hesap üzere yaratıldığına inanıyoruz.
Evrendeki hiçbir varlığın faydasız olmadığı konusunu geçen derslerde etraflıca açıklamıştık. İlk bakışta faydasız görülen varlıklar dahi, her ne kadar sınırlı akıllarımızla anlayamasak da evrenin düzeni dahilinde kendi yerini almıştır. Ayrıca unutmamak gerekir ki bazı varlıkların faydasını anlamamak, onların faydasız olduğunu göstermez.
Bu gerçekleri göz önünde bulundurmakla, bu farklılıkların maslahat gereği olduğunu kesin bir bilgi ile anlayacağız. Yaratılış düzeni bütününde her şey yararlı ve yüzde yüz gereklidir.
Bu hususta şöyle bir soru sorulmuştur: "Her insan farklı tabiatların tümüne sahip olmakla birlikte, gerek görüldüğü durumlarda iş bölümü yapsalardı olmaz mıydı?"
Bu soru şöyle yanıtlanabilir:

"Böyle bir durumda insanlar hem kolay, hem de gözde meslekleri seçeceklerdi. Ağır, zahmetli ve basit mesleklere kimse el atmayacaktı. Aynı düzeyde olan ve aynı şekilde düşünen insanlar, bol paralı ve şöhretli meslekler varken, basit işlere itina bile etmeyeceklerdi."
Hayatın İniş Çıkışları

Ahlâkî güzellikleri kabullenme ve olgunlaşma hususunda ruhun özel bir durumu vardır. İnsan ruhu, zorluk ve rahatlığı görerek, hayatın acı ve tatlı yanlarını tadarak olgunlaşır. Hayatın bu inişli-çıkışlı yolunda sabretmeği öğrenir... Bazen nimet ve refahın doruğunu yaşar, bazen de yoksulluk ve düşkünlük çukurunun diplerine kadar iner. Mutlu insan, bulunduğu her durumdan yararlanarak ruhunun olgunlaşması için çaba gösteren insandır.
Varlıklı insan, yoksullara yardım ve öksüzlere şefkatle olgunlaşma alanında mesafe alır, yüce ve insan sever bir ruha sahip olur. Ancak aynı insan, bütün servetini zevkleri doğrultusunda harcayarak manevî yönde her türlü olgunluktan mahrum da kalabilir.
Fakir insan, başkalarının malına ve hakkına saldırmak yerine, varolanla yetinmek ve yoksulluğa katlanmakla izzetini korumuş olur. Böylece de yolu üzerindeki engelleri azim ve sabırla aşmış olur.
Kısacası hayatın inişi-çıkışı, dar geçitleri, geniş yolları ve her yönü, olgunlaşma aracı olarak kullanılabilir. Bu sözden, "Kendimizi zorluk ve yoksulluk girdabına atmalı ve orada kalmalıyız." anlamı çıkarılmamalı. Çünkü bu durumda, Allah'ın bahşetmiş olduğu yetenek ve kabiliyetten yararlanmamakla çirkin bir davranış sergilemiş oluruz.
Anlatmak istediğimiz şu: Yoksulluktan kurtulmak için çalışır da bir yere varamazsak veya refahın zirvesinde bulunduğumuz hâlde düşkünlük uçurumuna yuvarlanırsak, kendimizi zavallı görmemeliyiz. Bulunduğumuz her durumu, ruhumuzun manevra yapması gereken yeni bir alan kabul etmeliyiz. Ruhumuzun tekâmül ve olgunluğu için zorluklara karşı direnmeli, savaşmalı, azimle gayret etmeli ve de aklımızı kullanmalıyız.
Bu mantıkla hareket eden insan, hayatın hiçbir tezahür ve aşamasını maslahat dışı ve adalete aykırı bulmamakla birlikte, kendini başarılı görür.
Kur'ân-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur."[32]
Ayette geçen "denemek" ifadesiyle, mevcut durumdan yararlanmak kastedilmiştir. O hâlde insanın karşılaşabileceği her olay ve durum, ruhun olgunlaşması yönünde bir malzeme olarak kullanılabilir. Bu da lütuf ve adaletin ta kendisidir.
Adalet ilkesiyle hiçbir şekilde çelişmeyen farklılıkların, hayat yolundaki iniş-çıkışların felsefesi bundan ibarettir.
Dünyamızda gerçekleşen bazı olayların felsefesini anlayamıyorsak, zulüm ve haksızlık olarak niteleme hakkına sahip değiliz. Dünyanın öyle güçlü bir yaratıcısı vardır ki, zulme iten sebep ve etkenlerin hiçbiri O'nun hakkında söz konusu değildir. Hakkımızda irade ettiği her şey lütuf ve muhabbetinden kaynaklanmıştır. Bu gerçeği hem kendi hakkımızda, hem de başkalarının hakkında defalarca görmüşüzdür. Bazen bir olayın zararlı olduğu kanaatini taşımış ve bir süre sonra aynı olayın zararlı olmadığını ve hatta faydalı olduğunu görmüşüzdür.
Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmakta:

"...Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[33]
3.BÖLÜM NÜBÜVVET

15.DERS İNSANIN HİDAYETİNDE

PEYGAMBERLERİN ROLÜ

İnsanın Yaratılış Felsefesi

Yüce Allah, üretim çarkında bir dişli vazifesi görsün diye mi yaratmıştır insanı?
İnsan her türlü zevki tatması için mi yaratılmıştır?

Maddî isteklerini elde etmek için açık ya da gizli yollardan daha çok servet biriktirmesi için mi yaratılmıştır?
Yoksa daha kutsal ve yüce bir hedef uğruna mı yaratılmıştır?
İnsanın gerçek ve hakikatini doğru bir şekilde değerlendirememiş ve kavrayamamış kesimler, insanın sadece maddî boyutuna bakmış ve bu değerli madalyonun öbür yüzünden gaflet etmişlerdir.
Sağduyu sahibi olan insan bilimciler, insanın üç önemli boyutu olduğuna dikkat çekmişlerdir:
1- Bireysel maddî yaşamı
2- Toplumsal yaşamı
3- Ruh ve mana dünyası
Sadece birinci boyuta kilitlenerek insanın mutlak manada özgür -bu özgürlük zarar doğursa bile- olması gerektiğini savunanlar, yüce insanî kişilikten gaflet etmiş ve diğer iki boyutunu gözden kaçırmışlardır.
Birinci ve ikinci boyutlara odaklanıp üçüncü boyuta itina etmeyenlerin oluşturacağı çevre ise ahlâkî ve manevî değerlerden yoksun bir çevre olacaktır.
İngiliz sosyolog ve meşhur tarihçi Noyen Bie, Life dergisindeki uzunca röportajında şöyle demiştir:
"Biz kendimizi, maddeye ve tabiata teslim ederek maddî duyum yönünden her türlü ihtiyacımızı karşıladık, manevî açıdan ise muhtaç ve fakir kaldık. Bu yanlış yoldan geriye dönüp dine yönelmemiz için henüz geç olmadığına inanıyorum."[34]
Gerçekleri ve ileriyi görme yetisine sahip olan bir araştırmacı, insanın maddî ve sosyal boyutunun ötesini de görerek, insanı her "üç boyutuyla" değerlendirir. Çünkü insan gerçeği ve mahiyeti üç boyutludur. Aksi durumda insanı olduğu gibi tanımak mümkün olmayacaktır. Üstelik, insanın bireysel ve sosyal yaşamında nasıl bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini insana öğreten bu üçüncü boyuttur. Öyleyse insan, her açıdan olgunluk kazanmanın yolunu öğrenmeli ve bu yönde gayret göstermelidir. Zaten insanın yaratılış felsefesi de bundan ibarettir.
Şimdi bakalım; acaba vicdan ve fıtrat, her üç boyutuyla insanı olgunluğa taşıyabilir mi? Bu soruyu yanıtlamak için meseleyi iyice açmak gerekmektedir:
Vicdan ve Fıtrat

Kimi psikologlar, vicdan ve fıtrat diye adlandırılan şeyin, çocukluk dönemindeki eğitimin ürünü olduğunu vehmederek vicdanı inkâra kalkışmışlardır.
Jean Jacques Rousseau[35] gibi bilginler ise karşıt görüşü savunmuş, iyilikleri ve kötülükleri birbirinden ayırt edebilen bir gücün insanda varolduğuna inandıklarını bildirmişlerdir. Bulundukları toplum ve çevreden etkilenmemiş ve vicdanı sapmamış çocuklar bile iyilik ve kötülüklerin bir hakikati olduğunu ve göreceli olgular türünden olmadığını anlamaktadırlar.
İyilik ya da kötülük olarak bilinen bazı olguların gelenek ve göreneklere bağlı olduğunu yalanlama gayesinde değiliz. Bir tür giysi, bir çeşit yemek... bir toplumda ve bir zamanda "iyi" kabul edildiği hâlde, başka bir toplum ve başka bir zamanda pekâlâ "kötü" kabul edilebilir.
Akıldan payını alan ve görüş yularını aklının eline veren insanlar, her iyilik ve kötülüğün bu türden olmadığını bilmektedir. Emanet, adalet, ahde vefa, yoksullara yardım, topluma hizmet, kardeşlik, eşitlik... gibi iyiliklerin bâtınî ve vicdanî kökleri vardır.
Zulüm, vefasızlık, hıyanet, ululanma... gibi kötülükler de karşıt kutupta yer alan, her toplumda ve her zaman diliminde kötü kabul edilen hususlardandır. Şimdi kalkıp da bu tür kötülük ve çirkinliklerin göreceli olduğunu savunmak mümkün değildir.
Öyleyse vicdan ve fıtratın var olduğunu kabullenmek gerekir. Ancak, hemen belirtelim ki, insanın tam anlamıyla yol bulmasında vicdan yeterli değildir. Çünkü vicdan ve fıtrat, arınmaya muhtaç, değerli madenler gibidir; önce keşfedilmeli ve sonra da bazı aşamalardan geçirilmelidir. Eğitim ve tezkiyeden yoksun kalan vicdan ve fıtrat, bozulmuş ve sağlıksız çevreden etkilenerek öyle bir değişim geçirir ki, psikolog unvanı taşıyan insanlar bile onu tanıyamaz hâle gelip inkâra kalkışabiliyorlar. İnsanın masum peygamberlere muhtaç olmasının bir nedeni de burada yatmaktadır.
Beşerî İdeolojiler

Milattan birkaç yüzyıl önceden başlayarak bugüne kadar toplum ve bireyin eğitimi alanında farklı görüşler öne sürülmüştür. Ancak insan, maddî ve manevî mutluluğu her yönüyle temin edecek etkenlere vâkıf olmadığından dolayı, insan fıtratının isteklerini yanıtlayabilecek bir görüş de ileri sürememiştir.
Dr. Philer Berwez Einstein'den şöyle nakleder: "Bilim, varolan şeylerden haber verir; din (vahiy) ise olması gereken şeyleri öğretir."[36]
Viktor Hugo ise şöyle der: "İnsan ilerledikçe dine olan ihtiyacı da artar."[37]
Beşerî ideolojiler karşısındaki bir başka önemli sorun da, aklın anladıklarının, tamamen doğru varsayılsa bile icra garantöründen yoksun oluşudur. Çoğu insanlar alkol, kumar, hırsızlık, cinayet... gibi şeylerin çirkinliğini mantıksal ve bilimsel olarak anladığı hâlde bunlardan vazgeçmemektedir.
120 ülke üzerinde üyesi olan Birleşmiş Milletler'in birçok alanlarda âciz kaldığını ve çoğu önerilerinin de kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçmediğini ibret ve hayretle bizzat görmekteyiz. Bunun nedeni, insanın düşünsel olarak bizzat kabullendiği şeylere pratikte bağlı kalmamasıdır.
İlâhî yasa ve kanunlara gelince, onlarda herhangi bir hata ve eksikliğin bulunması mümkün değildir. Bu yasaların ezelî ve ebedî bir ilimden kaynaklanmış olması ve de peygamberlerin tertemiz kalplerine vahiy yoluyla inmiş olması, bu yasaların insanlar üzerindeki etkisini kat kat artırmıştır. Ayrıca bu ilâhî yasaların gereğini yerine getirenlere mükâfatın, muhalefet edenlere de cezanın öngörülmüş olması, onları yapılabilir kılmıştır. Ortaya çıkan sonuç şundan ibaret: Akıl ve düşünce, icra garantöründen mahrum olduğuna göre, aklın algıladıklarının gaybî bir güç tarafından desteklenmesi gerekecektir.
Vicdan ve düşüncenin yalnız başına insanı mutluluğa taşıyamamasının sebebi budur. Akıl ve vicdan, ancak peygamberler tarafından duyurulan ilâhî öğretiler çerçevesinde eğitilmekle mutluluk vesilesi olabilir.
Hz. Ali (a.s), Nehc'ül-Belâğa'nın ilk hutbesinde peygamberlerin gönderiliş nedenini şöyle açıklamaktadır: "Al-lah, unutulan nimetleri hatırlasınlar, gizli kabiliyet ve yetenekleri aşikâr etsinler diye peygamberleri gönderdi."[38]
İnsanın doğru ve mükemmel bir ideoloji üretebileceği varsayılsa bile, dünyamızdaki zorbalar ve haydutlar, hak ile batılın tanınmasına engel olacaklardır. Makaleler yazarak, kitaplar yayınlayarak... varsayılan ideolojiyi karalayacak, gerçek yüzünü gizleyecek ve böylece de insanların seçme hakkına müdahale edeceklerdir.
Kanunların Allah tarafından gönderilmesi durumunda, insanlar, peygamberlerin gerçekleştirdiği mucizeleri görmekle onun hak olduğunu anlar ve iman ederler. Böylelikle de Allah'ın hücceti, muhalefet edenler de dahil olmak üzere herkese tamamlanmış olur ve kimse "hakkı tanıyamadım" bahanesi arkasına saklanamaz.
Peygamberlerin Gönderilmesinin Gerekliliği

İnsanın bireysel, sosyal ve manevî yönlerden olgunlaşması, yaratılışının hedeflerinden biridir.
Fıtrat ve vicdan, insanın gerçek olgunluğa taşımada yeterli değildir.
Beşerî ideolojiler, insanın fıtratında yatan isteklerin tümünü yanıtlayacak nitelikte değildir ve yeterliliği varsayılsa bile icra garantöründen yoksundur.
Peygamberlerin gelmesiyle ve mucizeler göstererek peygamberliklerini kanıtlamasıyla herkes hakkı batıldan ayırt edebilecek ve kimse "hakkı tanıyamadım" bahanesi arkasına saklanamayacaktır.
Bütün bunlar, peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılmaktadır.
Peygamberler, insanların olgunlaşma yönünde ihtiyaç duydukları şeyleri öğretmekle, gerçek mutluluğa ulaşmalarını sağlamak için gönderilmiştir.
Hikmet sahibi Allah'ın, insanları bu dünyada başıboş bırakmış olabileceği, onlar için bir yaşam programı öngörmemiş olabileceği veya istedikleri doğrultuda yönlendirsinler diye zalimlerin emrine sürmüş olabileceği asla düşünülemez.
İbn-i Sina "Şifa" adlı eserinde şöyle yazar:

"İnsanın bekası ve varlıksal olgunluklarını kazanması bağlamında peygamberlerin gönderilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu, kirpik ve kaşın varlığına, ayak altlarının içeri doğru girintili olmasına duyulan ihtiyaçtan kesinlikle daha önemlidir."[39]
İnsanın yaratılış hedefi doğrultusunda hareket etmesi, maddî ve manevî açıdan olgunlaşması için peygamberlerin gönderilmesi kaçınılmazdır. İnsanların bu ihtiyacından dolayı yüce Allah da, insanların hidayet bulması için peygamberler seçmiş ve onlara vahiy indirmiştir.
Hişam b. Hakem şöyle rivayet eder:

İnkârcılardan biri İmam Sadık'ın (a.s) huzuruna gelip sordu: "Peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılan ve Allah katından geldiklerini kanıtlayan delil nedir?"
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu:

"Bütün mahluklardan (sıfatlarından) münezzeh, hikmet sahibi, (yaratıkların her türlü niteliğinden) üstün ve yüce, insanların göremeyeceği, dokunamayacağı, kendisiyle konuşamayacakları (ve görevlerini direkt olarak kendisinden soramayacakları) bir yaratıcının varlığı kanıtlandıktan sonra, bu yaratıcının insanlar arasında elçilerinin olması gerektiği de kendiliğinden kanıtlanmış olacaktır. Bu elçiler, yaratan ile kulları arasında aracı konumundadırlar. Kulların yarar ve maslahatına olan şeyleri öğretir, helâk edici etkenler hususunda da uyarıda bulunurlar."
"O hâlde, ilim ve hikmet sahibi Allah tarafından gönderilen, iyiliğe emreden ve kötülükten sakındıran elçilerin insanlar arasında olması kaçınılmazdır. İşte bu elçiler, Allah'ın hikmetiyle eğitilen ve aynı hikmet üzere gönderilen peygamberlerden ibarettir. Peygamberler diğer insanlarla aynı yaratılışı paylaşmalarına rağmen, ruhsal özellikler bakımından insanlarla hiçbir ortak yönleri yoktur. İlim ve hikmet sahibi Allah, (sürekli olarak) peygamberlerini kendi hikmetiyle desteklemiştir (her türlü hata ve günahtan korumuştur)."
"Peygamberleri tanımanın ve peygamberlik iddiasında doğru olduklarını anlamanın yolu, getirdikleri deliller, kanıtlar ve doğruluk alâmetleridir (mucizelerdir). Böylece yeryüzü (getirdiği ayet ve mucizelerle sözünün doğruluğunu ve tutumunun adilâne olduğunu kanıtlayan) gerçek hüccetten boş kalmaz."[40]
İlâhî dinlerin öngördüğü yaşam programı, belli bir eksene odaklanmamış ve yaşamın her alanında yol göstericidir. Yönetim, adalet, ekonomi, hikmet, temizlik, saygınlık, sevgi, kardeşlik, eşitlik, hidayet, eğitim, ilim, kudret, bireysel ve sosyal sorumluluklar, ibadet ve detay konuları açıklayan genel kurallar... semavî dinlerin hedeflediği hususlardandır.
İlâhî dinler, bu öğretiler doğrultusunda insanı eğiterek her üç boyutunda olgunlaşmasını sağlar.[41]
İlâhî dinlerin bir diğer özelliği de, sadece belli bir sınıfa değil, toplumun her tabakasına hitap etmesi ve bütün insanların haklarını savunmasıdır.
"Feodal veya kapital toplumlar, kendi çıkarlarını korumak için dini üretmişlerdir." düşüncesinde olanlar büyük bir yanılgı içindedirler. Bu düşüncede olan kesimler, ne dini anlamış ve ne de dinin öğretilerini dikkatle incelemişlerdir. İnsanlık tarihi, peygamberlerin başlattığı hareketlerde, zengin ve elit tabakanın hiçbir katkısı olmadığının ve hatta bu ilâhî hareketlerin, feodalizm ve kapitalizmin zulüm ve saldırılarına karşı savaştığının canlı tanığıdır.
Yönetici, bilgin, köylü, yoksul... tabakalarının dine eğilim göstermesinin tek nedeni, yaratılışsal ve duygusal isteklerinin, dinlerin öngördüğü yaşam programında yanıt bulduğunu görmeleri ve de bu dinlerin eğitimi sayesinde gerçek olgunluğa tırmanabileceklerine inanmalarıdır. İnsanların dine eğilimlerinin bundan başka bir nedeni yoktur.
Bugün dinin değerinin bilim adamlarınca daha iyi anlaşılmış olması ve gerçek huzurun, Allah'a iman sayesinde elde edilebileceği kanaatine varılmış olması sevindirici bir gelişmedir.
Mucizenin Gerekliliği

İnsan, ancak peygamberlerin kılavuzlukları sayesinde her yönlü mutluluğa erişebileceğini ve onların getirmiş oldukları yaşam programları çerçevesinde olgunlaşabileceğini anladıktan sonra, ister istemez o hayırsever eğiticilerin, o fedakâr ve masum önderlerin sevgisini kalbinde besler ve onlara iman eder.
İnsan bu sevgi ve iman sonucu öyle bir yere varır ki, peygamberlerin hedeflerini gerçekleştirmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz ve hatta onların isteklerini kendi isteklerinden önde tutar.
Peygamberlerin kalplere hükmedişini, insanların peygamberlere karşı besledikleri sevgiyi gören bazı çıkarcı insanlar, çirkin emellerine ulaşmak ve insanların sevgisini kazanmak için peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır. Böylesi bir olumsuzluğa düşmemek için araştırmadan iman etmemek gerekir.
Allah katından görevlendirilen elçilerle sahte elçilerin ayırt edilmesi için peygamberlik iddiasında bulunan birinin, iddiasını doğrulayıcı kanıt ve ayet sunması bir zorunluluktur.
Gerçek peygamberlerin tanınmasını sağlayan bu kanıt ve ayete "mucize" denir. Kulların yanılmaması, sahte elçilerin tuzağına düşmemesi ve hakkın gizli kalmaması için yüce Allah bütün peygamberlerini "mucize" ile desteklemiştir.
Peygamberler, Allah tarafından gönderildiklerini kanıtlamak ve insanların güvenini kazanmak için mucize sahibi olmalıdırlar. Bu mucizeleri gören insanlar da gönül rahatlığıyla elçilere ve getirdikleri öğretilere iman ederek uygulayacaklardır.
Mucize Nedir?

Mucize, peygamberliğin kanıtıdır; başkalarının kesinlikle yapamayacağı ve peygamberlerin de ancak Allah'ın irade ve izniyle gerçekleştirebildikleri birtakım harikulâde işlerdir. Mucize, sadece peygamberliğin kanıtlanması alanında kullanılan bir araçtır. Bahane peşinde koşan insanlar, bazen düşmanlıklarını duyurmak amacıyla peygamberlerin huzuruna gelerek mucize göstermelerini -hatta bazen aklen mümkün olmayan işler yapmalarını- istiyorlardı. Peygamberler ise, peygamberliklerinin ispatı için gereken mucizeyi gösterdiklerinden dolayı bu isteği geri çeviriyor ve hidayet etmekle, müjdelemek ve uyarmakla görevli olduklarını duyuruyorlardı.
Kur'ân-ı Kerim bu tür insanlara şöyle cevap vermekte:
"De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım."[42]
"Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir ayeti (mucize) kendiliğinden getiremez."[43]
16.DERS PEYGAMBERLERİN MASUMLUĞU

Rahîm ve Hakîm Allah, peygamberler gönderdi ki insanlar, onların önderlik ve hidayetiyle doğru yolu tanıyarak gerçek şerefin, olgunluğun ve en güzel sıfatların zirvesine ulaşabilsinler.
Bunun içindir ki yüce Allah, gönderdiği peygamberleri her tür günah ve hatadan korumuştur. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Peygamberlerin masum kılınışının sebebi, hiçbir hata ve yanlışlık yapmadan insanları gerçek ve her yönlü olgunluğa yönlendirmek ve Allah'ın emirlerine boyun eğmelerini sağlamaktır.
Daha açıkçası şu ki, elçilerin gönderilmesini gerekli kılan delil, onların her tür günah, yanlışlık ve hatadan masum ve korunmuş olmasını da gerekli kılmaktadır. Çünkü peygamberlerin gönderiliş amacı, insanları doğru ve güzel bir şekilde eğitmekle hak yola yönlendirmektir. Bu amacın gerçekleşmesi, peygamberlerin masum olmasına bağlıdır. Çünkü peygamberlerin kötü ve çirkin işleri yapması, günaha ve hataya düşmesi, insanların nefretini uyandıracak ve güven kaybına neden olacaktır. Böylece de ulaşılmak istenen amacın tam karşıt istikametinde hareket edilmiş olacaktır.
Hâlbuki akıl sahibi hiçbir varlık kendi amacına aykırı bir tutum içinde olmaz ve amaca hizmet edebilecek her malzemeyi istihdam eder.
Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Toplumun tanınmış insanlarını, düzenleyeceği toplantıya davet etmek isteyen bir insan, hem davetiyeleri kabul görecek bir şekilde düzenler ve hem de onların hoşlandığı biriyle davetiyeleri gönderir. Aksi takdirde akılsızlık ve hikmetsizlikle suçlanır, yaptığı iş de kötülük ve çirkinlikle nitelendirilir.
Yüce Allah da insanların hidayet ve eğitimi bağlamında ana etkenleri gözetmiş ve halkların, heves düşkünü günahkârların istekleri yönünde hareket edip yaratılışsal tekâmülünden uzaklaşmasını, geri kalmasını irade buyurmamıştır. Bundan ötürü de toplumun en iyi şekilde hidayet edilmesi ve eğitilmesi için masum peygamberler göndermiştir.
Şimdi peygamberlerin neden masum olmaları gerektiğini daha geniş olarak açıklayacağız.

1- Eğitim ilkesi: Peygamberlerin gönderiliş nedeninin eğitim olduğunu geçen derslerde belirtmiştik. Eğitmenin amelî yönü, sözlü kılavuzluklarından çok daha etkilidir. Eğitmenin huy ve davranışları, insanlarda derin bir değişim meydana getirir. Çünkü insan -kesin psikolojik ilkelerden biri olan- "taklit" ilkesi gereği kendini, eğitmeninin ahlâk ve davranışlarına uydurmaya çalışacak ve üzerinde bulunan gökyüzünün görüntüsünü yansıtan temiz ve berrak göller gibi olacaktır.
Sadece sözle yetinerek eğitimin sağlanamayacağı bilinen bir gerçektir. Öyleyse ümmetin peygamberler tarafından eğitilebilmesi için bu ilâhî önderlerin güzel huy ve sıfatlarla desteklenmeleri, günah ve hatalardan korunmuş olmaları bir zorunluluktur. Ancak bu durumda peygamberliğin amacına ulaşılması mümkün olacaktır.
Kimsenin göremeyeceği bir yerde olsa bile günah işleyebilen birinin, insanların ruhunda köklü bir değişim yaratabileceği söz konusu olamaz.
İçki içen birinin, başkalarını içkiden menetme çaba ve gayretleri kesinlikle ciddiye alınmayacak ve bu mücadelesinde gerçekçi addedilmeyecektir.
İnsanların günah işlemeleri karşısında genelde peygamberlerin ve özelde de yüce İslâm Peygamberinin vasfı olanaksız bir üzüntü içinde kıvranmaları, onların her tür günahtan, samimiyetle uzak olduklarını gösteren en güzel kanıttır.
Peygamberlerin tebliğ ve davalarında başarılı olmalarının önemli nedenlerinden biri, söz ve davranışlarının birbiriyle uyumlu olmasıdır. İnsanların düşüncesinde devrim oluşturabilecek ve toplumları olgunlaşmaya taşıyabilecek en önemli etkenlerden biri, işte bu söz ve davranış birliğidir.
2- Kabul ve güven: İnsanlar birine ne kadar inansa ve güvense, aynı oranda onun sözlerini kabul edeceklerdir; bunun aksi de aynı oranda geçerlidir.
Bundan dolayıdır ki ilâhî emirleri duyuran ve insanları günah ve pisliklerden korumaya çalışan peygamberlerin kendisi öncelikli olarak en yüce ve en güzel sıfatlara sahip olmalı ve de günah, hata ve yanılgının her türünden korunmuş olmalıdırlar. Bu durumda insanların peygamberlere olan iman ve güveni daha da artacak, sözleri ve kılavuzlukları kabul görecek, ilâhî emirlerinin uygulanması noktasında gayret uyandıracak ve kalplere hüküm süren önderler ve imamlar olarak tanınacaklardır. Böylece de insanların her yönlü tekâmülünden ibaret olan peygamberliğin amacı gerçekleşmiş olacaktır; aksi takdirde ne bu amaç gerçekleşecek ve ne de böyle bir şey Allah'ın hikmetiyle bağdaşacaktır.
Zaten insanlarla peygamberler arasında gönül bağının oluşmasını sağlayan etken de peygamberlerin masumluğu ve fevkalâde liyakatleri olmuştur. Bu gönül bağı öyle bir yere varmıştır ki bazı insanlar peygamberlere aşık olmuş ve emirlerine itaat noktasında her türlü fedakârlıkta bulunmuşlardır.
Şimdi de bir insanın günah ve hatalar karşısında nasıl masum olabileceği konusunu incelemeye alacağız.
a) Gerçek sevgi: Peygamberler kesin bilgi ve derin görüşleriyle Allah'ı herkesten daha iyi tanıyan, O'nu her şeyden daha yüce gören, sevgi ve itaat için sadece O'nu lâyık bulan, O'nun rızasından başka bir şeyi aramayan, O'ndan başkasına ümit bağlamayan, O'nun için her şeyi feda eden ve kime kulluk sunduklarını çok iyi bilen Allah aşığı kullardı.
Bundan dolayı da Allah'ın dinini tebliğ yolunda her türlü musibet ve zorluklara göğüs geriyor, en sıkıntılı durumlarda bile güler yüzle Allah'a yöneliyor ve gerçek sevgilileri uğrunda bu acıları çekiyor olmakla mutluluk duyuyorlardı.
Hem bu yüce insanların ve hidayet öncülerinin gayretleri ve hem de insanların onlara karşı kötü davranışları tarihte kayda geçmiştir. Allah aşkı olmaksızın bu acılara katlanmak mümkün mü veya bu acılara katlanmanın başka bir sebebi olabilir mi?
Sevgili uğrunda her türlü fedakârlığa katlanan, O'nun rızası dışında hiçbir şey söylemeyen, gönül ve ruhlarının her köşesini O'nun düşüncesiyle dolduran bu insanların günah işleyebilecekleri nasıl düşünülebilir?
Yüce İslâm Peygamberine şöyle dediler: "Tertemiz ve masum kılındığın hâlde -ibadet etmede- niçin bu kadar kendine zahmet veriyorsun?"
Peygamber şöyle buyurdu: "Niçin Allah'ın şükreden kulu olmayayım?"[44]
Hz. Emir'ül-Müminin Ali (a.s) İslâm Peygamberinin yüce sıfatlarına değinirken şöyle buyurmaktadır:
"Allah, Muhammed'i (s.a.a) insanlara tanık, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberliğe seçti. Çocukluk çağında herkesten daha iyi ve yaşlılıkta herkesten daha seçkin, huy ve yapısı herkesten daha temiz, cömertlik ve eli açıklıkta ise herkesten daha cömertti."[45]
İmam Ali (a.s) bir başka yerde ise şöyle buyurmuştur:

"O, takva edinenlerin önderi ve hidayeti seçenlerin yol aydınlatıcısıdır."[46]
Peygamberlerin masumluğu, ancak ve ancak Allah hakkındaki yüce marifet ve gerçek aşkları sayesinde oluşmuştur. Onlar günah işlememekle kalmaz, günahı düşünmekten bile kaçınırlar.
b) Kesin ve sarsılmaz bilgi: Veba mikrobunun bir su tasında bulunduğunu ve veba hastalığının tehlikeli sonuçlarını bilen biri, su tasına elini bile sürmez. Mikrobun ne olduğunu bilmeyen biriyse, su tasının görünüş güzelliğine kanarak içindeki suyu içebilir. İyiyi kötüden ayırt edemeyen bir çocuğun da pis ve mikroplu şeyleri yemesi olasılık dahilindedir. İyiyi kötüden ayırt etme gücüne sahip olan birininse, böyle bir işe girişmesi mümkün değildir.
Bazı insanlar vardır ki aniden gelecek zararlardan korktukları için önlem aldıkları hâlde, zamana yayılmış tedricî zararlara pek de önem vermezler. Çürük dişini çektirmek hususunda tembellik edip diş doktoruna görünmeyen bir insan düşünün. Bu insan, çürük dişini çektirmemekle diğer sağlam dişlerinin de bozulmasına ve hatta daha başka rahatsızlıklarla karşılaşmasına neden olacaktır. Ama aynı insan, apandis hastalığıyla karşılaştığında, hemen bir cerraha görünecektir...
Uzman bir doktor da, alkolün manevî ve ruhsal zararlarını tam olarak bilmediğinden ve de nefsî isteklerine uyarak alkolün tedricî zararlarını göz ardı ettiğinden dolayı alkol bağımlısı olabilir.
Normal insanlar, günahın maddî ve manevî, cismî ve ruhî boyutlardaki etkisine dikkat etmezler ve çok yüzeysel bir bakış açısına sahiptirler. Peygamberler ise üstün bir güç yardımıyla hakikatleri görüyor ve biliyor olma yönünden diğer insanlardan farklı ve üstündürler. Bu güç ve bilgi yardımıyla günahın bütün etkileri hakkında sarsılmaz bir ruh hâline sahiptirler. Günahın ahiret âleminde somut hâlini, gönül gözüyle görmektedirler ve bundan dolayı da nefislerine uyarak günaha düşmez ve hatta düşüncesine dahi kalplerinde yer vermezler.
Peygamberler, günahın berzah ve ahiret âlemindeki etkilerini görüp insanlara açıklıyorlardı. Konuyla ilgili olarak yüce İslâm Peygamberinden rivayet edilmiş hadislerden birkaç örnek sunmak istiyoruz.
Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle rivayet eder:

Fatıma (a.s) ile birlikte Peygamberin (s.a.a) huzuruna vardık ve şiddetle ağladığını gördük.
Dedim:"Anam-babam feda olsun sana, niçin ağlıyorsun?"

Peygamber buyurdu: "Miraç gecesinde, ümmetimden bir grup kadının elemli bir azapta olduğunu gördüm. Saçlarından asılan ve ateşin şiddetinden beyni kaynayan bir kadın gördüm. Biri dilinden asılmıştı ve boğazına kaynar su dökülüyordu... Biri kendi etini yiyordu ve ayağının altından ateş çıkıyordu. Birinin eli-ayağı bağlanmış, yılan ve akreplerin içine atılmıştı... Birinin bedeni ateşten makaslarla doğranıyordu... Biri köpek şekline girmişti, ateş altından girip ağzından çıkıyordu ve de azap melekleri, ateşten topuzlarıyla onun baş ve bedenine vuruyorlardı..."
Fatıma (a.s) dedi: "Bu kadınlar ne yapmıştı ki, Allah tarafından böyle azap görüyorlardı?"
Hz. Peygamber cevap verdi: "Biri dünya hayatında saçını namahremden saklamadığı için saçından asılmıştı. Biri kocasına eziyet ettiği için dilinden asılmıştı. Namahrem için kendini süsleyen kadın kendi etini yiyordu. Biri abdestine, elbisesinin temizliğine, cenabet ve hayız guslüne önem vermediğinden ve de namazı hafife aldığından dolayı eli-ayağı bağlanarak yılanların ve akreplerin içine atılmıştı. Biri kendini namahrem erkeklere teslim ettiği için ateşten makaslarla doğranıyordu. Şarkı diyerek başkalarını eğlendiren kadın ise köpek şekline girmişti ve ateş altından girip ağzından çıkıyordu..."
Hz. Peygamber buyurdu: "Kocasını öfkelendiren kadının vay hâline! Ve ne mutlu kocasını razı eden kadına!"[47]
Hz. Peygamber şöyle devam etti: "Ateşli kancalara asılan bir grup gördüm. Cebrail'e, kim olduklarını sordum."
Cebrail dedi:"Bunlar, Allah'ın verdiği helâl ile yetinmeyip harama yönelenlerdir."

Peygamberimiz miraç gecesi gördüklerine şunları da ekledi: "Bedenlerinin derisi ateşten iplerle dikilen birilerini gördüm ve kim olduklarını sordum."
Cebrail cevap verdi: "Bunlar, kızlarla gayr-i meşru ilişkide bulunanlardır."[48]
Hz. Peygamber şöyle devam etti: "Yüce Allah faiz yiyenlerin karnını, yediği faiz miktarınca cehennem ateşiyle dolduracaktır."[49]
İslâm Peygamberi, içki içenler ve diğer günahlara bulaşanlar hakkında da açıklamalarda bulundu.
Bütün bunlar, insanların günah işlemesine engel olabilecek sözlerdir. Bu sözler normal insanları günah işlemekten alıkoyabilecekken, bunları söyleyen ve günahın berzah ve ahiret âlemlerindeki hakikatini gören ve somut hâlini bilen peygamberleri ve özelde de İslâm Peygamberini günahtan alıkoymaz mı?
Kesinlikle bu yüce insanlar ne günah işler ve ne de günah işlemeyi düşünürler. Peygamberleri günaha karşı koruyan en önemli etken ahireti hatırlamaları ve günahın ahiret âlemindeki dönüşümünü görmeleridir.
"(Ey Muhammed!) Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an. Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen gönülden bağlı kullar kıldık. Doğrusu, onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir."[50]
17.DERS MUSA(a.s)KELİMULLAH

Hz. Musa'nın (a.s) dünyaya geldiği dönemde, "Kıbtîler ve Sıbtîler" adında iki büyük kabile Mısır'da yaşıyordu. Mısır'a hüküm süren firavunlar[51] Kıbtîlerdendi. Sıbtîler ise Hz. Yakub'un soyundandı ve "İsrailoğulları" olarak tanınmaktaydı. İsrailoğullarının ilk doğum yeri ve ana vatanı "Ken'an" idi. İsrailoğullarından olan Hz. Yusuf'un (a.s) Mısır'da büyük bir makama gelmesinden sonra onlar da Mısır'a gelip yerleştiler. Önceleri nüfus bakımından azınlıkta idiler, zamanla çoğaldı ve söz sahibi oldular.
Hz. Yusuf'un ölümüyle eş zamanlı olarak ve de haksız muhalefetleri sonucu izzet ve saygınlıklarını kaybettiler. Kıbtîlerin egemenliği altında yaşamak zorunda kaldılar, sömürüldüler ve ağır işlerde çalıştırıldılar. Kıbtîlerin yönetimi boyunca İsrailoğullarına yapılmadık zulüm ve işkence kalmadı.
Kıbtîlerden olan "Firavun" lakaplı Mısır sultanı, Sıbtîlerin kanına susamıştı. Kuvvet ve kudretin doruğundaydı ve ona karşı savaşmak hayal edilecek türden bile değildi. Aşırı bencilliğinden dolayı kendisinin "Tanrı" olduğunu söylüyor ve insanların da kendisine tapmasını istiyordu.
Allah'ın, insanları hidayet nurundan mahrum bırakmayacağından gafil idi Firavun. İnsanların cehalet, zulüm ve haksızlıktan kurtarılması için Allah'ın peygamberler gönderdiğini bilmiyordu. Gayb âleminden bir elin uzanıp bir şeyler yapabileceğini olası görmüyordu.
İsrailoğullarından birçocuğun, yakın bir zamanda dün-yaya geleceği ve Firavun'un saltanatını sarsacağı haberi bir kâhin tarafından Firavun'a bildirildi. Firavun öfkelenerek İsrailoğulları mensubu olan bütün erkek çocuklarının derhal öldürülmesini emretti. Buna rağmen Hz. Musa'nın (a.s) dünyaya gelişine engel olamadı.
Musa'nın hayatı tehlikedeydi ve annesi, Allah'tan gelen emrin gereği olarak canı kadar sevdiği yavrusunu bir sepete koydu ve Nil nehrinin dalgalarına bıraktı.
Firavun ve eşi, Nil nehrinin kıyısındaki saray bahçesinde oturup etrafı seyrediyorlardı. Birden hırçın dalgaların sırtında hareket eden bir sepet gördüler. Bir çocuk uyuyordu içinde. Firavun'un eşi o küçük ve masum yüzü görünce, dalgalar sırtında kalmasına vicdanı razı olmadı. Çocuğa sevgi duyduğunu anladı ve bundan ötürü de sarayda besleyip büyütmesi ve evlâtlık olarak alması için Firavun'dan izin istedi. Firavun da bu evlâtlığın bir gün işine yarayacağını düşünerek olumlu karşıladı.
Bu bebeğin hiçbir süt annesinden süt emmemesi sorun olmuştu. Musa (a.s) için süt annesi aranırken, Musa'nın (a.s) annesi, göğüsleri sütle dolu olarak Firavun sarayına geldi ve Musa'yı (a.s) bağrına basıp emzirdi.
Çok ilginç bir durumdu. Firavun kendi düşmanını kendi kucağında büyütüyordu... Hz. Musa (a.s) büyüdü, olgunlaştı. Allah, Musa'ya (a.s) ilim ve hikmet verdi. Firavunun saltanatındaki zulüm ve haksızlıkları görebiliyordu. Musa (a.s) kat'î suretle görmekte olduğu zulme ortak olmuyor ve hatta işlenen zulmü görüyor olmakla üzülüyordu ve bir çare peşindeydi.
Bir gün bir olaya şahit oldu. Kıbtîlerden biri, İsrail-oğullarından birinin yakasına yapışmıştı, eziyet ediyordu. İsrailoğulları mensubu şahıs, Musa'yı (a.s) görünce yardıma çağırdı. Musa (a.s) yardım için ilerledi ve Kıbtîye sert bir yumruk vurdu. Kıbtî aldığı yumruk darbesiyle oracıkta öldü.
Musa (a.s) hemen uzaklaştı. Bir gün sonra başka bir Kıbtî ile yaka paça olan aynı adamı gördü. Dünkü adam yine Hz. Musa'dan yardım istedi. Musa (a.s) üzüntüsünü dile getirmek amacıyla, "Sen dalâlette olan birisin!"[52] dedi ve onları ayırmak için ilerledi. Musa'dan (a.s) yardım isteyen Sıbtî, Hz. Musa'nın (a.s) kendisini vurmak istediğini düşünerek, "Beni de dünkü adam gibi öldürmek mi istiyorsun?" dedi.
Musa (a.s) bu olaydan sonra endişe içindeydi ve sürekli olarak kendini kollamaya çalışıyordu. Olay yayılmıştı ve Kıbtîler, katilin Musa (a.s) olduğunu öğrenmişti. Bu olayın ardından Firavun, Hz. Musa'yı (a.s) öldürmeye karar verdi. Firavun'un askerleri Musa'nın (a.s) izini sürüyorlardı.
Musa (a.s) korku ve endişe içindeydi. Allah'a iman etmiş olan bir hayırsever, Musa'ya (a.s) gelerek olup bitenleri anlattı ve "En kısa zamanda şehri terk et. Firavun ve adamları seni öldürmeğe kararlılar." dedi.
Hz. Musa (a.s) mahzun bir hâlde Mısır'dan ayrıldı. Zalimlerden kurtulması için Allah'tan yardım diledi ve Medyen'e doğru yola koyuldu.
"Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar!"[53]
Nitekim Musa (a.s) Medyen'e vardı ve dinlenmek için bir su kuyusunun yanında durdu. Kuyunun etrafında, hayvanlarını sulayan insanlar gördü. Bu insanlardan biraz ötede koyunlarıyla bekleyen iki kız gördü. Hz. Musa (a.s) onlara yardım etmek için ilerledi ve niçin beklediklerini sordu. Kızlar, "Babamız yaşlıdır diye mecburen biz koyunları suluyoruz. Şimdi de koyunlarımızı sulamak için şu insanların ayrılıp gitmesini bekliyoruz." dediler.
Hz. Musa (a.s) kızların koyunlarını alıp suladı. Kızlar koyunlarını alıp gittiler. Musa (a.s) çok aç ve çok da yorgun bir hâlde bir gölgeye çekildi ve Allah'tan açlığını gidermesini istedi:
"Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve 'Rabbim, doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.' dedi."[54]
Çok geçmeden iki kızdan biri utana utana yürür bir hâlde döndü ve Hz. Musa'ya (a.s), "Babam, bizim yerimize sulamanın karşılığı nı ödemek için seni çağırıyor."[55] dedi.
Kızların babası, Allah'ın peygamberi Hz. Şuayb (a.s) idi. Hz. Musa (a.s) kalkıp o kızla birlikte yürüdü. Yolda kızın, kendisinden öne geçmemesini istedi ve "Sen arkadan yolu göster. Çünkü ben, kadınların vücuduna arkadan da olsa bakmayan bir soydanım (enbiya soyundan)." dedi.
Hz. Musa, Hz. Şuayb'in yanına gelip başından geçen olayı anlattı. Şuayb (a.s) ona teselli vererek, "Korkma, artık zalimlerin elinden kurtulmuşsun."[56] dedi.
Hz. Musa'yı çağırmaya giden kız, "Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır."[57] dedi.
Hz. Şuayb (a.s), Musa'nın (a.s) güvenilir ve dürüst olduğunu öğrenince iki kızından birini Musa ile evlendirdi. Musa (a.s), Hz. Şuayb (a.s) ile yaptığı anlaşma gereği on yıl orada kaldı. Bu süre zarfında, Hz. Şuayb'in işlerini yapmakla, daha çok çobanlıkla ve hayvanları korumakla meşgul oldu.[58]
On yıl bittikten sonra Musa (a.s) ailesi ile birlikte Mısır'a doğru hareket etti. Karanlık ve soğuk bir gecede yolunu kaybetti. Her yer zifiri karanlıktı. Musa (a.s) hangi yöne gideceğini ve ne yapacağını bilmiyordu; şaşırıp kalmıştı. Hz. Musa bir ateş gördü. "Ailesine, 'Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir ateş parçası getiririm.' dedi."[59] ve de hızla ateşe doğru yürüdü. Oraya varınca, ağacın tarafından bir ses yükseldi:
"Ey Musa! Şüphesiz, ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım."[60]
"Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver!"[61]
"Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu gizleyeceğim."[62]
Hz. Musa'nın (a.s) elinde bir ağaç vardı, onu hem asa yerine kullanıyor, hem de onunla koyunları için ağaç dallarından yaprak döküyordu. Aldığı bu vahiyde, asasını yere atması için emir verildi. Hz. Musa da asasını yere attı. Aniden asa bir ejderhaya dönüştü. Hz. Musa (a.s) korkup kaçtı. Korkudan arkasına bile bakmıyordu.
"Dön, korkma ve sakin ol." diye ses geldi. Musa'nın (a.s) kalbi huzur buldu. Allah'ın emriyle dönüp elini uzattı ve ejderhayı aldı. Ejderha, Allah'ın iradesiyle yeniden asaya dönüşmüştü.
Musa (a.s), elini koynuna sokması ve sonra çıkarması için emir aldı. Böyle edince elini ışıldayan hâlde gördü. Elinin her tarafından gözü rahatsız etmeyen beyaz bir ışık yayılıyordu. Bunlar, Firavun ve adamlarının yalanlamasına karşı peygamberlik kanıtı olsun diye Musa'ya (a.s) verilen mucizelerdi.
Firavun'a gitmesi için Allah'tan aldığı emirle Musa'nın (a.s) peygamberliği de başlamış oldu.
Hz. Musa (a.s) önce güzel sözlerle peygamberliğini Firavun'a duyurdu, onu kendi ilâhına kulluğa davet etti ve Firavun'a sordu: "Yakışır ve temiz bir ruha sahip olmak ister misin? İster misin ki seni ilâhının yoluna hidayet edeyim?"
Firavun sordu: "Senin ilâhın kimdir?"

Hz. Musa (a.s) dedi: "Benim ilâhım; yeri, göğü ve ikisi arasında olan her şeyi yaratandır."
Firavun bu cevaba öfkelenerek dedi: "Ben, sizin için kendimden başka bir ilâh tanımıyorum. Bana kulluk etmez ve bana tapmaz isen, cezalandırılacaksın ey Musa, bilesin."
Musa (a.s) dedi: "Allah'ın bana verdiği peygamberlik kanıtını göstersem, ne dersin?"
Firavun sordu: "Hani nerede kanıtın, nerede ayetin? Doğru söylüyorsan göster."
Musa (a.s) elindeki asayı yere attı ve asa ejderhaya dönüştü; sonra elini koynuna soktu ve çıkardığında bembeyaz bir ışık yayılmaktaydı.
Firavun ne yapacağını bilemiyordu. Bir yanda Musa (a.s), Musa'nın ilâhı ve peygamberlik ayetleri vardı ve diğer bir yanda da Mısır ve halkı üzerindeki egemenliği. İşte bu tekebbür ve ululanmaydı Firavun'un Musa'ya (a.s) teslim olmasını engelleyen husus. Bu kanıt ve ayetler karşısında da sersemlemiş, çaresiz kalmıştı ve ne yapacağını bilemiyordu. Bir an kendi kendine, "Ona sihirbaz ve büyücü dersem nasıl olur?" diye söylendi. Sonra da aynı düşünceyle etrafındaki şaşkın adamlarına dedi: "Bu büyücü, sizi kendi vatanınızdan çıkarıp, sizin yerinizde oturmak istiyor. Ne dersiniz?"
Firavun'un adamları dedi: "Musa'yı bırakma ve büyücüleri çağır ki gelip Musa'nın büyüsünü çözsün ve rezil etsinler."
Firavun bunu kabul etti ve etrafa saldığı haberle büyücülüğün öncülerini bir araya topladı. Bütün şehir halkı oraya toplanmıştı âdeta. Firavun büyücülere, "Eğer Musa'ya üstün gelirseniz, istediğiniz her şeyi veririm." vaadinde bulundu.
Büyücüler, Musa'nın (a.s) büyüsünü çözüp onu rezil edeceklerini düşünerek Firavun'un yanında büyük bir makam sahibi olduklarını şimdiden görüyor gibiydiler. Sopalarını ve iplerini yere attılar. Yaptıkları sihirle bu sopa ve ipler, yürüyen yılanlar olarak göründü insanlara. Şaşkınlıktan halkın ağzı açık kalmıştı. Bütün bunlar olurken Musa (a.s) Allah ileydi. Daha doğrusu, yüce Allah Musa ileydi. Şimdi de gösteri sırası ona gelmişti. Hz. Musa asasını, Firavun'un büyücüleri tarafından gösterilen yılanların tarafına attı. Asanın büyük bir ejderhaya dönüştüğünü ve büyücülerin bütün yaptıklarını yuttuğunu herkes gördü. Hiçbir şey yapılmamıştı sanki.
Herkesten önce bu büyücüler iman ettiler Musa'ya (a.s). Hepsi aynı anda "Âlemlerin Rabbi olan Musa'nın ve Harun'un[63] ilâhına iman ettik." diyerek tövbe edip secdeye kapandı. Firavun, büyücüleri tehdit etmekle de öfkesini dindirememişti ve kudurmak üzereydi.
Büyücüler, büyü ile mucizenin farkını herkesten daha iyi bildikleri için Musa'nın (a.s) büyücü olmadığını ve Allah tarafından desteklendiğini anladılar. Bu nedenle de Firavun'un tehditlerine aldırış bile etmediler.
Firavun onlara, "Ben size izin vermeden ne cüretle Musa'nın Allah'ına iman ettiniz? El ve ayaklarınızı keseceğim. Sizi hurma dallarına asacağım." diyordu.
Zavallı Firavun, Mısır halkının neye inanıp neye inanmayacağı hakkında gelip de kendisinden izin almaları gerektiği vehmindeydi. Büyücüler, "Seni, bizi yaratan Allah'a tercih etmeyeceğiz. Biz kendi Rabbimize dönüyoruz. Biz Musa'ya iman eden ilk grup olduğumuzdan dolayı, Rabbimizden bağışlanmamızı diliyoruz, sen dilediğini yap. Çünkü bu dünyanın kalıcı olmadığını biliyoruz." dediler.
Bu samimî itiraflar, ne Firavun'un ve ne de adamlarının katı kalplerini etkilemedi. Onlar, makama ve güçlerinin görünüşüne aldanmışlardı. Onlar, İsrailoğullarını köle gibi çalıştırıyorlardı; erkek çocuklarını ve gençlerini öldürüyor ve kadınları tehlikesiz gördükleri için onları çalıştırıyorlardı.
Yüce Allah, ibret almaları için Firavun ve adamlarının hor ve hakir olduğunu defalarca aşikâr etti. Onlar, bir belâ geldiğinde, Allah'ın bu belâyı defetmesi hâlinde iman edeceklerine dair Musa'ya (a.s) söz veriyorlardı. Belânın giderilmesiyle birlikte vermiş oldukları sözü unutuyor ve yeniden zulme devam ediyorlardı.
Firavun kavmine şöyle dedi: "Bırakın Musa'yı öldüreyim, dininizi sizden alacağından korkuyorum ve bu memlekette karışıklık çıkaracağından ve fitne doğuracağından endişedeyim."
Musa (a.s) ise buna cevap olarak "Ben ahirete inanmayan ve haddini aşanlardan Allah'a sığınırım." dedi.
Bu hengâmede, o zamana dek imanını gizleyen biri, gaflette olan insanlara şöyle seslendi: "Rabbim Allah'tır diyen birini öldürmek mi istiyorsunuz? Yanında bulundurduğu Allah'ın ayetlerini görmüyor musunuz?"
Firavun, "Dediğim olacaktır." dedi.

İmanını saklayan şahıs tekrar insanları uyarma ihtiyacı hissederek şöyle haykırdı: "Ben sizin de Nuh, Âd ve Semud kavminin kaderine duçar olacağınızdan korkarım. Kendinizi cehennem ateşine atıyorsunuz ve kimse de sizi Allah'ın azabından kurtaramayacaktır."
Firavun bu uyarılara aldırmadı bile ve alaylı bir eda ile veziri Haman'a şöyle dedi: "Bana yüksek bir kule yap da üstüne çıkarak gökyüzünün yollarından haberdar olayım, orada Musa'nın ilâhını da bulurum belki."
Musa, Allah'a olan sarsılmaz imanına dayanarak sözlerini tekrarlıyordu: "Bana uyun, ben size doğru yolu göstereceğim. Ey benim kavmim! Bu dünya hayatı kalıcı değildir, onunla mağrur olmayın. Kalıcı olan ahiret yurdudur. İnsanın bütün amelleri orada incelenecek; kötülükte bulunan azap görecek, iyi ameller işleyen mükâfat alacaktır. İyiliklerin mükâfatı ise ebedî cennettir. Ey kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırdığım hâlde, sizin beni ateşe çağırmanızın sebebi nedir? Siz, eşi ve benzeri olmayan Allah'ı inkâr etmemi ve O'na şirk koşmamı istiyorsunuz. Ben ise sizi bağışlayan ve üstünlük sahibi olan Allah'a davet ediyorum. Hepimizin dönüşü O'nadır, bilesiniz. Hakkı bildiği ve tanıdığı hâlde teslim olmayan herkes ateşe atılacaktır. Çok geçmeyecek ve siz bu söylediklerimi göreceksiniz."
Ne Firavun ve ne de yardakçıları bu sözlerden etkilenmedi ve tuttukları yoldan dönmediler. Yüce Allah, o vakte dek imanını gizleyen cesur kulunu korumaya aldı ve Kıbtîlere belâ indirdi. Musa'ya da, ezilen ve sömürülen İsrailoğullarını geceleyin Mısır'dan çıkarmasını emretti.
Hz. Musa (a.s) aldığı emir üzerine İsrailoğullarını da yanına alarak karanlıkta Kızıldeniz'e doğru ilerliyor ve Firavun'un askerleri tarafından takip edilmekten korkuyordu. Nitekim korktukları şey başlarına geldi. Firavun, ordusuyla birlikte Hz. Musa'yı takibe koyuldu. İsrailoğul-ları o büyük orduyu görüp telâşa kapıldılar. Çaresiz kalmışlardı; bir tarafta deniz, diğer tarafta büyük bir orduyla Firavun vardı. Allah'a sığınarak yardım dileyen Musa'ya (a.s), "Asanı deniz vur ve sudan geç!" emri verildi. Bu asa bir kez daha ilâhî gücü yansıttı. Hz. Musa (a.s) asasını suya vurdu, aniden kuru ve dümdüz bir yol açıldı. İsrailoğulları, Hz. Musa'nın (a.s) ardından açılan yola girdiler. Yolun her iki tarafındai su duvar gibi birbirinin üzerine yığılmıştı ve asla dökülmüyordu. İsrailoğulları sudan geçtikten sonra Firavun ordusuyla birlikte nehrin kıyısına gelip çattı. Firavun, ne yapması gerektiğini düşünüyordu; dönmeli mi, yoksa nehirden geçmeli miydi? Hz. Musa ve kavminin sudan geçip sağ salim nehrin öteki yakasına varmış olduklarını görüyor, ancak bu apaçık mucizeye iman etmiyordu.
Firavun, kendi ordusunun da Musa'nın kavmi gibi sudan geçmelerini emretti. Bunun üzerine ordu emre itaat ederek nehre girdi. Musa ve kavmini ele geçirmek için hızla ilerliyordu. Ululuk ve bencillik sarhoşu olmuşlardı âdeta. Aniden su duvarlarının bitişmesiyle yol kayboldu. Bu durum karşısında kendini çaresiz gören Firavun iman ettiyse de çok geç olmuştu. Böylece Firavun ve ordusu nehirde boğuldu, yok oldu ve unutuldular.
Kur'ân-ı Kerim Firavun'un son anlarını şöyle açıklamaktadır:

"Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma hâline gelince, (Firavun:) 'Gerçekten İsrailoğullarının inandığı tanrıdan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim, teslim oldum.' dedi."
"Şimdi mi (iman ettin?)! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun."
"(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu hakikaten ayetlerimizden gafildirler."[64]
Hz. Musa (a.s) İsrailoğullarını nehirden geçirerek Fi-ravun'un zulmünden kurtardı. Şimdi de Hz. Musa'nın (a.s) en büyük sorunu, İsrailoğullarının bilgisizliği ve bahaneciliği olmuştu.
İsrailoğulları, nehrin diğer yakasında putperest bir millet gördüler. Putperestlikte de başkalarından eksik olmasınlar diye bir put yapmasını istediler Hz. Musa'dan (a.s). Bu talep karşısında Hz. Musa (a.s) duyduğu üzüntüyü şöyle dile getirdi: "Ne kadar da cahilsiniz, sizi Firavun'-un pençesinden kurtaran Allah'tan başka bir ilâh peşinde olmamı mı bekliyorsunuz?!"
Yüce Allah, Hz. Musa'yı (a.s) otuz gece halktan uzaklaştırıp ibadete çağırdı. Hz. Musa (a.s), kavmini yönetmesi için kardeşi Harun'u (a.s) kendine halife tayin etti. Yüce Allah bu otuz geceye on gece daha ekledi. Kırk günün bitmesiyle de Hz. Musa'ya (a.s), Yahudi kavmini hidayet etmesi için Tevrat verildi.
Hz. Musa'nın (a.s) birkaç günlük yokluğunu fırsat bilen Samirî adında bir sahtekâr, İsrailoğullarının altınlarını toplayarak altından bir put yaptı. Büyük bir ustalıkla yapmış olduğu bu put, buzağı sesi çıkarıyordu. Samirî, akılları gözlerinde olan İsrailoğullarına şöyle dedi: "Bu buzağı Musa'nın ve sizin tanrınızdır, buna tapmalısınız."
İsrailoğulları, Allah'ın cisim olmadığını, yer ve zamanla sınırlandırılamayacağını ve de hidayetin Allah'ın elinde olduğunu unutmuşlardı. İsrailoğulları, Hz. Musa'nın emirlerini ayak altına alıp kimseye ne yarar, ne de zarar dokundurmayan Samirî'nin putunu tanrı kabul ettiler. Bu putun tek özelliği buzağı gibi ses çıkarıyor olasıydı.
İsrailoğulları Harun'un (a.s) nasihatlerine kulak asmadılar ve böylece yoldan çıktılar. Hz. Musa (a.s) dönüp apaçık sapıklığı görünce, yüreği parçalandı ve Samirî'ye şöyle bağırdı: "Yaptığın ilâhın başına neler getireceğimi şimdi görürsün! Onu yakıp külünü denize dökeceğim. Çünkü sizin gerçek ilâhınız her şeyi gören, her şeyi bilen bir tek Allah'tır; O'ndan başka da ilâh yoktur."
Hz. Musa (a.s) bunları dedikten sonra Samirî'nin yapmış olduğu putu paramparça etti. Hz. Musa'nın (a.s) ne bu davranışı ve ne de sözleri, İsrailoğullarını hiçbir şekilde etkilemedi. İsrailoğulları sürekli olarak bahane peşinde koşuyor ve vermiş oldukları sözleri ayak altına alıyorlardı.
İsrailoğulları, Hz. Musa'dan (a.s) sonra gelen peygamberlerin de sözüne fazla itina etmediler. Bununla yetinmedi ve gelen elçilere zulüm etmeye başladılar ve hatta bazı peygamberleri öldürdüler. Kutsal kitaplarını tahrif etti ve "semavî" denemeyecek bir hâle getirdiler.