Usul-i Din
 

8.DERS

MÜSTAĞNİ ALLAH

Değişmez Ve Deneysel Bir Yasa

Bu gördüğümüz dünya, atom zerrelerinden oluşan madde dünyasıdır. Dünyadaki varlıklardan her birinin ken-dine has bir yer ve etkisi vardır. Bu nedenle de bu varlıkların etki, tepki ve neticeleri uzaklık ve yakınlık açısından farklıdır. Bu varlıkların merkez noktasına yaklaşmakla etkileri artar, uzaklaşmakla da azalır ve hatta bir noktada kaybolur. Konunun daha net olarak anlaşılması için aşağıdaki örneklere dikkat ediniz:
1- Bir mıknatısın gücü, her mesafeye oranla aynı değildir. Mıknatısın iki santimlik mesafesinde bulunan bir çivi, on santimlik mesafeye oranla daha kuvvetli bir çekim gücünün etkisinde kalır.
2- Güneşin, Venüs gezegeni yüzeyine yaydığı ısı, yeryüzüne yansıttığıyla eş değerde değildir. Venüs gezegeni güneşe daha yakın olduğundan dolayı aldığı ısı, yeryüzündekinden daha çoktur.
3- Bir ampul ışığı yüz metreye kadar bir alanı aydınlatabilir, fakat bu mesafenin her noktasındaki aydınlık eşit derecede değildir ve ampule yaklaştıkça aydınlık da artar.
4- Bir şair veya hatip, elli metrelik bir alana sesini ulaştırabilse de sesin ulaşım gücü, mesafesine göre değişecektir. Sesin kaynağına yakın mesafede net olarak duyulan ses, kaynaktan uzaklaştıkça zayıflayacaktır.
5- Başkalarından ve hatta günün araçlarından yararlanmayarak kişisel faaliyetleriyle yetinen bir yönetici etkili olamayacaktır. Bunun nedeni, kişisel faaliyet ve çabaların belli bir sınır dahilinde gerçekleşeceği, oradan uzak olan insanlara ulaşamayacağı ve onları etkileyemeyeceğidir. Ama eğer diğer insanlardan ve günün araçlarından yararlanacak olsa, o insanların ulaşabildiği her yere o da ulaşacaktır. Aslında bu etki, onun kişisel faaliyetinden değil, is-teği doğrultusunda hareket eden taraftarlarından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda o yöneticinin taraftarlarına uzak veya yakın olmak, onların etkisinde ve güç kullanımında hissedilir bir farkı ortaya koyacaktır.
Bu örnekler doğal olarak şunu kanıtlamaktadır:

Belli bir yer kaplayan varlıkların etkisi her yerde aynı değildir. Bu etki, merkez noktaya yakınlık ve uzaklığa göre farklılaşır.
Allah'ın Da Bir Merkezi Var Mıdır?

Allah'ın da güneş veya diğer maddî varlıklar gibi belli bir yeri olduğunu ve yaratma işini oradan yürüttüğünü zannedenler vardır. Gerçek şu ki, Allah'ın eseri olan evrenin düzeni her yerde aynıdır; denizlerin altından, saman yollarının üstüne kadar her yerde aynı düzen hüküm sürmektedir. Bu düzenin belli bir merkezi olmadığına göre, ne uzaklaşmakla azalacak ve ne de aşırı uzaklık sonucu düzenin kaybolduğu ve düzensizliğin egemen olduğu bir yer görülebilecektir. Oysa ki Allah'ın da diğer maddî varlıklar gibi belli bir yeri olsaydı, O'nun da hükümranlığı evrenin her yerinde kesinlikle eşit olmayacaktı.
Bu demek oluyor ki, evrenin yaratıcısının belli bir yer ve merkezi yoktur. Ayrıca Allah'ın kendisi mekânı ve yeri yaratandır; yaratıcının, kendi yarattığına muhtaç olması mümkün değildir.
Allah, mucitlerle de kıyaslanamaz. Çünkü onlar -ön-ceki derste de belirtildiği üzere- yaratıcı değildirler. On-ların tek şaheseri, bazı varlıkların özelliklerini anlamaları ve bu varlıkları özel bir yöntemle birleştirmeleri, monte etmeleri ve kendilerinin bile muhtaç olabileceği bir aracı üretip insanın hizmetine sunabilmeleridir. Allah ise bütün varlıkların yaratıcısı olduğundan dolayı asla kendi yarat-tığına muhtaç değildir.
Allah Görülemez

Allah'ın belli bir mekânı olmadığına ve bir yer kaplamadığına göre cisim değildir. Çünkü her cisim bir yer tutar ve bunun istisnası yoktur. Allah cisim olmadığından dolayı görülemez de. Çünkü göz sadece cisimleri görebilir.
Allah Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir
Allah, yaşam için gerekli olan her şeyin ve tüm varlıkların yaratıcısı olduğundan dolayı onların hiçbirine muhtaç değildir. O hâlde Allah, kâmil bir hakikattir ve her şeyden müstağnidir ve insan gibi yemek, yer ve yaşam için ihtiyaç duyulan şeylere muhtaç değildir; bilâkis her şey O'na muhtaçtır.
Şöyle bir soru sorulabilir:

"Allah cisim değilse, yer kaplamıyorsa ve görülmüyorsa, o hâlde Allah nasıl bir varlıktır ve hatta varolduğu nasıl söylenebilir?"
Bu sorunun cevabını anlamak için şu örneğe dikkat edin: Elektrik katı değildir, sıvı da değildir ve gaz da değildir. Bu "değil"ler, elektriğin varlığında şüphe oluşturamaz. Buna binaen "Elektrik katı, sıvı ve gaz değilse, demek ki yoktur!" demek asla doğru olmaz. Elektriğin bu sıralananlar türünden olmadığı doğrudur, ancak doğru olan bir başka husus da elektriğin bunlardan farklı bir hakikatinin olduğudur.
Şimdi yukarıdaki soruyu şöyle cevaplıyoruz:

Müstağni Allah cisim değildir.
Müstağni Allah yer kaplamaz.
Müstağni Allah görülemez.
Müstağni Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.

Cisim olma, yer kaplama, görülme ve muhtaç olma gibi noksanlıkların hiçbiri, varlığın kaynağı olan Allah'ın kâmil ve sınırsız varlığında söz konusu edilemez. O'nda olan her şey kemal ve müstağniliktir. O'nu diğer varlıklardan ayıran ve üstün kılan da bu özelliklerdir.
Akıl ve fıtrat, ancak böyle bir Allah'ı kabullenir ve insaf ve akıl sahibi biri, O'nun varlığını inkâr edemez.
Bu inancı, Allah'ı insan seviyesine indiren ve O'nun cismi ve evlâdı olduğunu, insan özelliklerini taşıdığını duyuran diğer inançlarla kıyaslanmakla, İslâm dininin üstün-lük ve yüceliği daha iyi anlaşılacaktır. Eğer materyalistlerin çoğu Allah'ı inkâr ediyorsa bunun sebebi, İslâm'ın tanıttığı Allah'ın onlara tanıtılmamasıdır.
9.DERS

EZELÎ VE EBEDÎ İLİM

Yol yapımında ve birtakım önemli işlerde kullanılan büyük ve güçlü buldozerler, onları üreten mühendisin, mekanik kurallar, alaşımlar ve fizik formülleri alanında görüş sahibi olduğunu kanıtlayan en büyük delildir. İnsanın ürettiği her şey, yapımcısının zekâ ve kabiliyetini sergilemektedir. Bir ürün her ne kadar değerli ve kaliteli olursa, yapımcısının daha çok ve daha mükemmel bilgi sahibi olduğunu gösterir.
Evrendeki mükemmellik ve sırlar, bir buldozerle veya insan üretimi olan diğer şeylerle kıyaslanamaz.
Varlıklarda görülen sınırsız incelikler, Allah'ın ilminin sınırsızlığını göstermektedir.
Şimdi aşağıdaki örneklere dikkat ediniz:

1- Newton şöyle diyor: "Kulak ve gözün yapısı hakkında araştırma yapmakla, kulağı yapanın "ses", gözü yapanın da "ışık ve görme" ile ilgili bütün kurallardan haberdar olduğunu ve göklerin düzeni hakkında araştırma yapmakla da, özel bir düzenle onları yöneten yüce bir hakikatin var olduğunu anlıyoruz."[18]
2- Yarasanın yaratılışı ilginçliklerle ve sırlarla doludur. Yarasa, karanlıkta yolunu bulmak ve bir engele çarpmamak için "radar" sistemi gibi birtakım ses ötesi dalgalar yayar. Bu yayılan dalgalar, yol üstünde bulunan engellere çarparak geri döner ve böylece yarasa herhangi bir engele çarpmadan yolunda ilerler.
3- Beyin zarı, sinir sisteminin en geniş bölümüdür ve tamamen onun her kıvrımını örten 1.5 ile 4 milimetre çapında çok ince hücre astarlarından oluşmuştur. Genişliği takriben 2300 santimetredir. Kabukta hemen hemen 9.3 milyar sinir hücresi vardır ki, bunlar tabakalar hâlinde ve birbirini örtmektedir.[19]
4- Böcekler, küçük olmalarına rağmen şaşırtıcı inceliklerle donatılmışlardır. Birtakım böcekler, sade göz yerine bileşik göze sahiptirler. Bileşik göz, ommatidyum adlı görme birimlerinden oluşur. Görme birimlerinin her biri normal bir göz gibi dıştan içe doğru şeffaf göz perdesi, mercek ve retina bölümlerinden oluşmuştur.
Böceklerin türüne göre ommatidyum sayısı da değişir. Meselâ ateş böceğinde 2500 adet ommatidyum bulunmaktadır.[20]
Böcekler başlarını hareket ettiremediklerinden dolayı etrafta bulunan eşyaları bu gözlerle rahatça görebiliyorlar.
Bu örnekler yaratanın, kâmil ve sonsuz bir ilimle dünyayı yarattığını göstermektedir.
Şimdi soru şu: Allah dünyayı yarattıktan sonra onun her şeyini biliyor mu?

Kesinlikle Allah, nerede olursa olsun her şeyi bilmektedir. En uzak yıldızın gökyüzündeki ışıltısını, okyanusların yeşimsi ve hırçın dalgalarının en uzak sahillere vuruşunu, yaprağın hafif bir esintinin okşamasıyla raksa duruşunu, ormanların sessizliğe çekildiğinde gamlı bir gece kuşunun iniltisini, ahududunun yaprak ve dallarına sığınan ateş böceklerinin yeşil fenerlerinin ışıltısını, dünyadaki sularda bulunan balıkların sayısını, farklı renklerini ve çeşitlerini, ıssız ormanların en sıkı ağaçları arasında, amber tüylü geyik yavrularının doğumunu, kayaların gölgesinde yarı açılmış lâle yapraklarındaki şebnem incilerinin süzülüşünü... yüce Allah bilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
"...O karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."[21]
Allah İlim Sahibidir

Biz insanlar, zihnimizde taşıdığımız şekillerden gafil olmadığımız ve var olmasını istediğimiz müddetçe de onları zihnimizde koruduğumuz gibi yaratan da kendi yarattığından tamamen haberdardır ve daima yarattığına inayette bulunmaktadır.
Bir insanı hayal edecek ve düşüncenizde canlandıracak olursanız, kesinlikle onun işleri size gizli kalmayacak ve her hareketinden haberdar olacaksınız. Çünkü o insan, sizin hayalinizin ürünüdür, siz onu yarattınız ve siz hayal etmeden önce öyle biri yoktu.
Allah da dünyayı ve dünyadaki varlıkları yaratmış olduğundan dolayı onları kendi başına salıvermemiştir.
Hayalî şekiller yaratabilen bizler ile dünyayı yaratan ve var eden Allah arasındaki fark, bizim var olmamızda ve varlığımızın bekasında O'na muhtaç oluşumuz, O'nun ise her yönden ve herkesten müstağni oluşu ve her şeye varlık bahşeden oluşudur. Bu nedenle sadece O'nu gerçek yaratıcı biliyoruz.
Yaratıcı İle Yapıcının Farkı

Varolan bir ham maddeyi birtakım özel formüllerle işleyerek belli kalıplara sokan ve sonuç olarak da bilgisayarı icat eden bir şahıs, geleceğe dönük olarak bu aygıta hangi programların ve ne gibi bilgilerin yükleneceğinden kesinlikle habersizdir. Diğer bilim adamları, mucitler ve sanatkârlar da ürünlerinin tikel durumlarıyla bağlantılı olarak aynı konumdadırlar. Çünkü bu insanlar, doğada var olan ham maddeyi alıp işlemişlerdir sadece ve onların yaratıcıları değildirler.
Bunu şöyle örneklendirebiliriz:

Uçağın ham maddesi olan metaller, maden yataklarından çıkarılır, eritilir, kalıba girer, işlenir ve montaj sonrası uçak şekline dönüşür. Uçağı icat eden ve üretenler, ihtiyaç duydukları ham maddeleri yaratmış değildirler; onlar sadece bu maddelerin şeklini değiştirmişlerdir ve yaratıcı olmadıkları için de her zaman onların durumundan haberdar olamayacaklardır. Bu nedenle bu insanlara "yaratıcı" denemez, denilmesi durumunda da mecaz anlamında kullanılmış olacaktır.
Ancak Allah'a gelince; O, gerçek yaratan olduğundan ve her şeyi yoktan var ettiğinden dolayı, her zaman için onlardan haberdardır.
Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmakta:

"Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır."[22]
Şimdi hem kendimizin, hem de evrendeki bütün varlıkların, yüce Allah'ın katından uzak olmadığımızı biliyoruz artık.
Denizlerin en derin noktasında, göklerin bağrında, geçit vermeyen uçurumların en uzak yerinde... olsak bile O'nun gözünden uzak değiliz.
İşleyeceğimiz en küçük iyi ya da kötü davranışlarımız karşılıksız kalmayacaktır, mükâfat ya da cezasını mutlaka göreceğiz. İşte böyle bir Allah'a inanan ve iman eden biri, çirkin davranışlarda bulunabilir mi, günah işleyebilir mi?...
10.DERS

EŞSİZ KUDRET

Geniş ve Esrarengiz Bir Âlem

Akıl gözü, varlıkların yaratılışında bir nebze yoğunlaşacak olsa, yaratanın eşsiz gücünü görecektir.
Aşağıdaki örneklere dikkat etmekle bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır:

1- Bedenin savunma sistemi uzun bir süredir yaşam bilimcilerin dikkatini üzerinde toplamıştır.
Savunma sistemi; akyuvar, timüs, dalak, karaciğer ve ilikleri içeren sırlarla dolu bir organizmadır. Bunlarda mev-cut olan hücreler, yapı açısından farklı olmalarına rağmen, ortak hedef doğrultusunda mikroplara ve enfeksiyonlara karşı savunma sağlar. Bu bağlamda özellikle akyuvarlar önemli bir rol üstlenmişlerdir. Mikroplara karşı hemen harekete geçen akyuvarlar, mikrobun kaynağını bulup savunma sağlar ve yayılmasını önler.
Yabancı bir maddenin bedene girmesiyle bu organizma devreye girer ve her antijen karşısında antikor üreterek farklı şekillerde savunma sağlar. Bazen mikrobu dağıtmak ve yok etmek, bazen zehirli maddeleri etkisiz hale dönüştürmek, bazen mikropları dondurmak, bazen zehirli ve mikrop taşıyıcı maddelerin dibe çökmesini sağlamak, bazen -aynı gruptan olmayan kanın şırıngası yoluyla- bedene giren yabancı alyuvarlara karşı... antikor üretilir.
Burada dikkat çeken asıl konu bu organizmanın -he-nüz bilimin keşfedemediği- yabancı maddeler karşısında onlara uygun olarak antikor üretiyor olmasıdır.
2- Lion Rasathanesi başkanı şöyle der:
"Rasathanemize teleskop gelmeden önce ulaşabildiğimiz kadarıyla, dünyanın genişliğini 500 ışık yılı olarak algılıyorduk; teleskopun gelmesiyle, dünyamızın genişliğinin en az bir milyar ışık yılı olduğunu öğrenmiş ve milyonlarca yeni Samanyolu'na ulaşmış olduk. Bunlardan bazısının bizimle olan uzaklığı bir milyar ışık yılıdır ve bu mesafenin ötesi tümüyle karanlıktır. Her ne kadar bu mesafenin ötesine ulaşamıyor isek de kuşkusuz orada, çekimi ile dünyamızı koruyan yüzlerce milyon Samanyolu vardır.
Gözlemleyebildiğimiz yüzlerce milyon Samanyolu'na sahip olan bu koskoca dünya, daha büyük bir dünyanın karşısında ancak bir zerreden ibarettir. Ben henüz, dünyamızdan daha büyük olan o ikinci dünyanın ötesinde başka bir dünyanın olmadığına emin değilim."[23]
Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle diyordu:

"(Ya Rabbi!)... Biz senin yüceliğinin hakikatini hakkıyla bilemeyiz. Biz ancak senin canlı olduğunu, varolmada kimseye muhtaç olmadığını, uyku ve uyuklamanın seni tutmadığını biliriz."
"Ne bir düşünce, ne de bir göz seni idrak eder. Sen ise gözleri görürsün, herkesin ömrünün ne kadar olduğunu bilirsin ve her şeye kadirsin, güçlüsün."
"Sadece senin yarattıklarından gördüğümüz, kudretinden hayrete düştüğümüz, saltanatının yüceliğinden niteleyebildiğimiz ölçüde sıfatlarını bilebiliriz. Bizim haberdar olmadığımız, gözlerimizin göremediği, akıllarımızın ulaşamadığı, aramıza perde gerdiğin o gayb âlemi ise çok büyük!"[24]
Her şeyi var eden Allah'ın eşsiz kudretidir ve hiçbir şey O'nun kudreti dışında değildir.
Dünyamız Allah'ın iradesiyle varolmuştur ve O'nun dilediği sürece de kalıcılığını koruyacaktır. Yıldızlar, ay, güneş ve diğer gezegenler O'nun kudretiyle dönüp durmaktadır ve âlemde görülen hayret verici düzen O'nun iradesine tabidir; dilediği zaman değiştirir ve yeni bir düzen getirir. Allah dünyayı yarattıktan sonra el çekmiş değildir; dünyanın idaresi, her şeyin varlığı ve devamı O'nun iradesiyledir. Yüce Allah dilemedikçe hiçbir şey varolamaz; öyleyse var eden, koruyan, gözeten ve hüküm süren Allah'tır.
Allah bu âlemde tabiî bir düzen kılmıştır ve bu düzene dayanarak birtakım hesaplamalar yapılabilmekte, tahminler yürütülebilmekte ve olayların geleceği öngörülebilmektedir. Ancak bazı durumlarda, Allah sınırsız kudretinden bir tecelli gösterir ve kendi iradesiyle, tabiî düzen ötesinde bir düzen yaratır.
Bu üstün düzenin örnekleri hem tarihte, hem de günlük yaşantıda görülmektedir. Bu durumlarda Allah'ın kudretinin, dünya düzenini nasıl etkilediği, bazen düşkünleri yücelttiği ve bazen de ululananları zelil kıldığı görülür...
Bundan dolayıdır ki sağlam bir şekilde Allah'a iman eden insanlar, asla ümitsizliğe kapılmaz, her hâlükârda gamlı göğüslerinin karanlıklarında yine de bir ümit alevi parlar ve Allah'ın yardımıyla kurtulabileceklerine inanırlar.
Hz. Musa ile Firavun'un öyküsünü okumuş veya duymuşsunuzdur. Zalimlikte Firavun'un üstüne yoktu. "İsrail Oğullarına vaat edilenin" dünyaya gelmemesi için -ki gel-mesi durumunda onun saltanatını yıkacaktı- onların erkek çocuklarını öldürüyordu. Doğal düzene dayanan bu tedbir ve önlemlerle, Allah'ın emrinin gerçekleşmesine engel olabileceğini sanıyordu.
Firavun'un önlem ve çabaları fayda vermedi ve nitekim vaat edilen çocuk dünyaya geldi. Çocuğun annesine, onu bir sepete koyup Nil nehrine salıvermesi emredildi...
Çocuğu taşıyan sepet nehrin akışı yönünde, Firavun'un sarayına doğru ilerledi. Bu esnada Firavun'un karısı onu gördü. Sepeti sudan alıp içinde bir çocuk olduğunu görünce, onu evlâtlığa kabul etmesini istedi Firavun'dan ve o da kabul etti.
Firavun'un, dünyaya gelmemesi için çalıştığı çocuk, Allah'ın kudretiyle onun kendi evinde büyüdü ve nitekim olan oldu...
Yusuf'un kardeşlerinin kötü amel ve art niyetlerini etkisiz hale getirerek kuyuya düşen Yusuf'u büyük bir makama yücelten... ve Mısır hükümdarlığına taşıyan, Allah'ın kudretiydi.
Mekkeli müşrikler, yüce İslâm Peygamberini (s.a.a) öldürmek için antlaşmışlardı. Müslümanlara baskı uygulamaya ve eziyet etmeye koyuldular. İslâm Peygamberini ve dostlarını birkaç yıl boyunca "Ebutalib Deresi"nde muhasara altında tuttular...
Peygamberi öldürmeye karar verdiler ve bu işi hile yoluyla başaracaklarını sandılar. Ama Allah'ın irade ve kudreti, Peygamberi korudu, hızla İslâm'ın ilerlemesini sağladı ve böylece de Kureyşi ve müşrikleri zelil etti.
Bunlar ve ibrete şayan daha nice örnekler, âlemdeki düzeninin Allah'ın kudretine tâbi olduğunu, dünyanın tek sahibinin Allah olduğunu, doğal düzene hükmeden başka bir düzeni dilediği zaman var edebileceğini göstermektedir.
Vasfı kabil olmayan bu kudret ve şefkat sahibinin huzurunda durup ululanmadan yalvarmak, kulluk görevlerini yerine getirmek ve yaratana muhalefetten kaçınmak akıl ve fıtratın emridir.
İnsanın farklı aşamalardan geçip bu kabiliyet ve akıl seviyesine yücelmesi, Allah'ın kudretiyle olmuştur. O hâlde O'nu unutmak doğru mudur?
Allah'ı hakkıyla tanıyan, her şeyi bildiğini, güç ve kudretin tek sahibi olduğunu kavrayabilen bir insan, hiçbir zorluktan korkmaz. Böyle bir insana göre uhdesinden gelinmeyecek bir zorluk ve sıkıntı yoktur. Allah'a imandan kaynaklanan bu sarsılmaz azimle hedefine ulaşmaya çalışır ve hiçbir engelden korkmaz. Çünkü böyle bir insan kendisini, zorluklar karşısında başarıya taşıyabilecek büyük bir kudretin gölgesinde görür.
Yüce İslâm Peygamberi, Allah'a ve sınırsız kudretine iman ederek güçlü kabileler ve büyük zorluklar karşısında tek başına mücadeleyi başlattı, böylece de tevhit inancının ve erdem mektebinin temelini attı.
Âlemleri yaratana bütün kalbiyle iman eden ve Allah aşkını ruhunda yaşatan bir insan, asla kendini yalnız, ümitsiz hissetmez ve kalbinin her noktası Allah'ın nuru ile aydınlanır.
Böyle bir insan, olanca şuur, azim ve ciddiyetle mücadelesini sürdürür.
11.DERS

SADECE ALLAH'A KULLUK

İnsan yeryüzüne ayak bastığı günden beri varlıkların varoluş neden ve kaynağını anlamaya çalışmıştır. İnsanın tertemiz yaratılış ve fıtratı, bu araştırmayı ve varlığın kaynağına tapmayı gerektirmektedir.
Toplumun gürültüsünden, atalarının âdet ve geleneklerinden uzak yaşayan bir insan, etrafına dikkatle baktığında ilk önce yer ve göğü, gündüz ve geceyi, güneşi, ayı ve yıldızları, onların doğuş ve batışını, rüzgârın esişini, yağmurun yağışını, mevsimlerin değişimini, bitki ve ağaçların ürün verişini, farklı farklı hayvanları ve onların hareketlerini, canlıların büyüme, beslenme ve doğup çoğalmalarını ve yaşayabilmek için gerekli olan donanımlara sahip olduklarını... görecektir.
Bir de dönüp kendine bakacak ve yaşamın bekası için kaçınılmaz olan el, ayak, göz, kulak, burun, ağız, diş... gibi organlarla donatılmış olduğunu görecektir.
Sonra bu organların birbiriyle uyum içinde olduğunu görecek ve sonuç olarak da aynı hedef doğrultusunda ve belli bir düzenin egemenliğiyle hareket eden bir bütün olduğunu anlayacaktır. Bu bağlamda dikkat çeken bazı hususlar söz konusudur:
a) Tesadüf eseri olamayacak bu şaşkınlık veren düzen ve uyumu yaratan bir güç olmalıdır.
b) Bir bütün olarak evren ve her bir parçası -insan da dahil olmak üzere- boşuna değil, belli bir hedefe odaklı olarak yaratılmıştır.
c) Böyle bir düzeni yaratan kudret ve azamet sahibini ululamak, huzurunda alçak gönüllülükle durmak ve kulluk sunmak gerekir.
d) Bu yüce yaratan, evrenin her zerresinden ve kul-ların amel ve davranışları da dahil her gelişmeden haberdardır ve her şeyi kuşatandır.
Bu açıdan bakıldığında, yaratana kulluk sunmak için hiçbir aracıya ihtiyaç duyulmamalı ve kulluk doğrudan Allah'a yöneltilmelidir. Melekler, yıldızlar, putlar, evliyalar ve salih kullar... gibi aracılara tapmak ve kulluk sunmak doğru değildir.
Tevhitten Sapmanın Nedenleri

Bunlar, yanlış örf ve gelenekler, taklit, ailedeki kötü eğitim etkisinde kalmamış ve fıtratı bozulmamış bir insanın kabul edebileceği gerçeklerdir. "Tevhit inancı, her insanın yaratılış ve fıtratının gereğidir." ifadesi de aynı manaya dönüktür. Eğer insan fıtrat yolundan sapıp şirk çıkmazına düşüyorsa bu, farklı nedenlere dayanmaktadır. Şimdi bu nedenlerin bazısına deyineceğiz:
1- Bazı putperestler şöyle diyorlardı: "Allah, akıl ve düşüncemizin kapsamı dışındadır ve belli bir yönü de yoktur ki o yöne durarak kulluk sunalım; bundan ötürü Allah katında değerli olan insan veya cisimlere tapıyoruz ki onları razı edelim ve onlar da Allah ile bizim aramızda aracı olmakla bizi Allah'a yakın kılsınlar."
Bu düşüncenin yanlış olan yanı şundan ibaret: Her ne kadar Allah belli bir yönde değil ise de, her yeri kuşatıcı olduğundan dolayı hangi tarafa yönelecek olsak aracısız olarak O'nun zat-ı pakıyla karşılaşacak ve huzurunda kulluk sunabileceğiz.
"Doğu da Allah'ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yönü o tarafa doğrudur. Şüphesiz, Allah'ın kudreti her şeyi kapsar, O her şeyi bilir."[25]
2- Bazen de bir kabile nezdinde itibar ve saygınlığı olan kabile reisinin ölümünden sonra, hatırlanması ve saygıyla anılması için heykeli yapılır ve Allah'a ibadet edilirken heykel de göz önünde bulundurulurdu. Bu durum, Allah'a yönelmesi gereken dikkatin heykele yönelmesine sebep oluyor ve böylece de heykele saygı, ibadet şekli alıyordu. Nihayette de bu saygı putperestliğe dönüşüyordu.
Kabil Oğulları, kendi büyüklerinin anısına ve hatta adına (Vedd) bir heykel yapmışlardı. Ne ilginçtir ki heykele saygı, artık heykelin karşısında durup ona tapmaya ve secdeye dönüşmüştü. Bu, tarihin tanıklık ettiği bir gerçektir.[26]
3- İnsan, kendisi için yarar sağlayan bazı varlıklara saygı gösteriyor ve Allah'ı bu varlıklarda tecelli etmiş sayıyordu. Bu saygı da zamanla ibadete dönüşüyordu. Aryaların (eski İran ve Hint topluluklarından) güneş ve ateşe tapmaları bu türden idi. Şirk ve putperestliğin dünyaya yayılmasının nedeni bu ve benzeri hususlardı. Sonraki nesiller de, atalarının düşünce ve inançlarında dikkat etmedikleri ve düşünmedikleri için tevhit fıtratından çıkıp şirk çıkmazına düştüler.
Şirk İle Mücadele

İnsanları şirk çıkmazından kurtarıp tevhit yoluna döndürmek, semavî dinlerin önemli hedeflerindendir. Kur'ân-ı Kerim, büyük peygamberlerin şirki yıkma ve insanları Allah'ın yoluna döndürme noktasındaki sürekli çalışmalarından övgüyle yâd etmiştir.
Kur'ân-ı Kerim Hz. İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyurur:
İbrahim kendi halkına şöyle dedi:

"Taptığınız bu heykeller nedir?"
"Biz atalarımızı bu yol üzere bulduk ve bu yolun takipçileriyiz." dediler.
İbrahim buyurdu: "Siz ve atalarınız apaçık bir sapıklıktasınız."
Bu geri zekâlıların işitsel ve görsel eğitim yoluyla hidayet edilmesi gerektiğini düşündü. Bir gün putların bulunduğu mabede girdi ve baltasıyla putları darmadağın etti. Bunu öğrenen insanlar öfkelenerek şöyle dediler:
"Bunu sen mi yaptın bizim ilâhlarımıza?"
İbrahim onların inanç ve düşüncelerinin yanlış olduğunu kanıtlamak için, "Onların kendisinden sorun!" dedi.
Bu cevabı duyunca bir an düşündüler ve sonra utançla şöyle dediler: "Kendin de biliyorsun ki bunlar konuşamazlar."
İbrahim buyurdu: "O hâlde, neden kendilerini savunamayan bu putlara tapıyorsunuz? Neden doğru düşünmüyorsunuz?"[27]
Bu büyük önderlerin insanlığa çağrısı, hiçbir vasıta olmaksızın her yer ve durumda Allah ile bağlantı kurulabileceği, ibadetin sadece Allah'a sunulması gerektiği, ibadet ederken hiçbir kimseye ve hiçbir şeye ne unvanla olursa olsun itina edilemeyeceği, hem Allah ve hem de başkası için yapılan ibadetin bir zerresinin dahi Allah katında kabul edilmeyeceği yöndedir
Tevhidin Getirdikleri

1-Özgürlük ve kişilik:

Allah'ın birliğine, her şeye güç yetirdiğine ve her şeyden haberdar olduğuna iman eden ve bütün varlıkları Allah'ın eseri bilen bir insan asla şaklabanlık etmez, hiçbir güç ve maddî çıkar karşısında köleliği ve aşağılanmayı seçmez. Böyle bir insan ancak ve ancak Allah'a teslim olur ve O'na secde eder.
Eski İranlılar, diktatör ve başına buyruk padişahları Allah'ın tecellisi olarak görür, onların karşısında tam manasıyla teslim olur ve böylece de bireysel ve sosyal özgürlükten yoksun kalırlardı.
Kadisiye[28] Savaşında Arapların elçisi İran komutanıyla görüşür. Arap elçi bu görüşmede, İranlıların gelenek ve teşrifatına hiçbir şekilde aldırış etmeden yere oturur ve İranlı komutanın sorusunu şöyle yanıtlar: "İnsanları kula kulluktan Allah'a kulluğa, dünyanın sıkıntısından özgürlüğün ferahlığına ve (batıl) dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine davet etmek için Allah bizi görevlendirmiştir..."
2-Gerçek ve evrensel adalet:

Allah'ın birliğine iman edenler, hikmet ve adalet doğrultusunda ön görülen ilâhî kanunlara uymak zorundadır. Çünkü Allah'ın kanunlarına itaat etmek, gerçek adaletin yayılmasına neden olacak, her tür zulüm ve haksızlığı ortadan kaldıracaktır.
Putperestler ve müşriklere gelince; onların gerçek adaleti kendi aralarında uygulayabilmeleri asla düşünülemez. Çünkü her kavim farklı ilâhlar edinecek ve onun ilâhlığına dayanarak başkalarına saldırma cüretini kendinde görecektir. Böylece de gerçek adaletin yerini bilgisizlik, anlaşmazlık, zulüm ve haksızlık alacaktır.
Kısaca özetlemek gerekirse: İnsanın özgür, sağduyulu, huzurlu, birlikten yana bir yapı kazanması ve de zulüm, saldırı ve anlaşmazlık kıskacından kurtulması ancak ­-gerçek manasıyla- tevhit inancı sayesinde gerçekleşir.
Bütün bunların sırrı, samimî kalp ile söylenecek şu sözde yatmaktadır:
"Allah'tan başka bir ilâh yoktur deyin, kurtuluşa erin."
12.DERS

DÜALİZM

İyilikler ve Kötülükler

Düalizm inancına göre evrendeki varlıklar hayır ve şer diye iki başlık altında toplanmış ve her birinin farklı bir kaynağı vardır. Hayrı yaratan iyilikler tanrısı, şerri yaratan ise kötülükler tanrısı olarak bilinir.
Her ne kadar bu inanışın ana nedeni, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek ise de, realitede bir yandan şirke düşülmüş ve diğer yandan da evrendeki varlıkların hayır ve şer diye ikiye bölünmesiyle hata edilmiştir. Çünkü evrene hâkim genel düzen göz önünde bulundurulacak olsa, kötü ve şer diye bir şeyin olmadığı ve mevcut olan her şeyin olması gerektiği yerde bulunduğu anlaşılacaktır.
Bu inanışa göre, kötü ya da iyi kabul edilen şeyler arasında bir farklılık olduğu esas alınmış ve her birinin farklı kaynağı olduğu sonucuna varılmıştır: İyilikler tanrısı ve kötülükler tanrısı.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, iyi ya da kötü olarak algılanan şeylerin büyük bir bölümü aslında hiç de farklı şeyler değildir. Tarım ve ziraat için iyi ve gerekli kabul edilen yağmur, bazen çok yüzeysel bir düşünce tarzıyla, "Zavallı insanların çamurdan evlerinin yıkılmasının sebebidir" türünden bir vehimle kötü olarak da algılanabilir.
O hâlde düalizmin önerdiği çözüm, dile getirilen sorunu çözmede yetersizdir. Çünkü iyi ya da kötü olarak algılanan yağmur iki farklı varlık değildir. Hâliyle "iyi" yağmurun kaynağının Allah, "kötü" yağmurun kaynağının ise farklı bir şey olduğu söylenemez.
İslâm dininin temel kaynaklarının (Kur'ân ve hadis) sunduğu ve aklıselimin de onayladığı alternatif çözüm şöyledir: Yüzeysel bir bakış açısıyla "iyi" olarak tanımlanmayan susuzluk, açlık, olumsuzluklar, sinirsel duyarlılıklar, soğukluk, sıcaklık, yılan, karınca... gibi şeyler tek başına değil, evrenin uyumlu düzeninin parçaları olarak mercek altına alınacak olsa, bunların tümünün iyi ve gerekli şeyler olduğunu anlaşılacaktır.
Konuya giriş niteliğinde ifade edilen bu kısa açıklamayı, şimdi daha etraflıca ele almak düşüncesindeyiz.
Tehlikeden Korunma Etkenleri

İnsanın bedeni, tehlikeler karşısında hiçbir güvencesi olmayan et ve kemik yığınıdır; kısa bir süre ateşte kalmakla küle dönüşecek, kesici ve kırıcı aletler karşısında dayanamayacak ve de bir kaza ve çarpışma sonucu parçalanacak niteliktedir.
Büyük tehlikelerden korunabilmek için yüce Allah insan bedeninde birtakım etkenler yaratmıştır.
1- İlk bakışta "iyi" olarak tanımlanmayan susuzluk ve açlık, insan bedeninde önemli bir rol üstlenmiştir. Açlık ve susuzluk hissi, milyarlarca canlı hücrenin hayat garantisidir. Eğer bu güdü olmasaydı, su ve gıda maddeleri eksikliği sonucu insan bedenindeki hücreler çok kısa bir sürede canlılığını kaybedecek ve insanı kesin ölüm eşiğine demir atacaktı.
2- Acı duyma ve sinirlerin duyarlılığı, yaratılış nimetlerinden biridir. İnsanın sinir sistemi, çok zarif bir haberleşme ağıdır, en ufak bir rahatsızlık hissetmekle alarma geçer, çare bulunması ve önlem alınması için uyarı gönderir. Hastaların tedavi fikrine koyulmaları, acı hissine sahip olduklarından dolayıdır... Sinirlerin duyarlılığı olmasaydı, insan ateşle teması sonucu yanıp kül olabilirdi...
Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Bu hisler yaklaşmakta olan tehlikeyi bildiren alarm gibidir ve aynı zamanda hayatın bekasının teminatıdır.
Zorluklar ve İnsanın Olgunlaşması

Bilim adamlarına göre yaşamakta olduğumuz dünya, hareket ve tekâmül dünyasıdır. Hareket ve tekâmül ise zorluklar ve sıkıntılarla bağlantılıdır. Çünkü zorluklar ve olumsuzluklar, ruhu güçlendiren ve insanın vücudunu dayanıklı kılan etkenlerdir. Sıkıntılar küresinde pişmekle dehalar belirir.
Refah içinde bulunan insan, zorluk görmedikçe ürün vermez ve insanî kemaline ulaşamaz. Ün kazanmış insanların yaşantısı inişlerle, çıkışlarla, zorluklarla ve olumsuzluklarla doludur. "Öd ağacı yanmadıkça sakladığı güzel kokusunu vermez."
"Yanan kalpten çıkar güzel söz, ki öd / Yandığında âlem, muattar olur."
Napolyon şöyle söylüyordu:

"Acılar ve sıkıntılar sonucu insanın zihni açılır ve meyve vermeye başlar."
Zorluklar ve acılar, insanın uyuyan güçlerini uyandıran, harekete geçiren ve de maddî, manevî, bilimsel, teknolojik... alanlarda yepyeni başarılara imza atmasını sağlayan etkenlerden biridir.
İnsanlığa mal olmuş büyük insanların çoğunun, küçük ve mütevazı bir evde yetişmesi, o tür bir yaşamın olumsuzluklarını ve zorluklarını göğüslemekle ve bunun neticesinde de düşünce gücünün daha çok çalışmasıyla ilintilidir.
"İnsan zorluk çekmedikçe kâmil olur mu? / Gelmedikçe rüzgâr ve yağmur, gül nasıl kokar?"
Beşerî bilim ve uygarlığın, sıkıntılar ve zorluklar sonucunda ilerleme kaydettiği ortadadır. Çünkü bu zorluklar, insanı çare arayışına ve daha iyi bir durumda olmak için çaba sarf etmeye iter. Öyleyse sıkıntıların ve zorlukların varlık felsefesini bilmeyen ve bununla birlikte onları "kötü" nitelemekten geri durmayan insanlar büyük bir yanılgı içindedirler.
İyilik ve Kötülüklerin Ölçüsü

Eski İranlılar ve Arilerin bu hataya düşmelerinin tek nedeni soğukluk, sıcaklık, yılan, karınca... gibi varlıkları iyi ya da kötü olarak algılamada kendi durumlarını ölçü almalarıydı. Oysa ki insanın yarar veya zarardan etkilenmesi, iyilik ya da kötülüğün ölçüsü olamazdı. Bu bağlamda ölçü alınabilecek tek şey, bu tür varlıkların, evrenin düzeninde ne gibi bir rol üstlendiğidir.
Arilerin yüzeysel görüşünde "kötü" diye nitelenen soğukluk veya sıcaklık, bütün bir dünyayı göz önünde bulunduran bir biyoloji uzmanı açısından çok faydalı ve de hayvanların, bitkilerin ve insanların tekâmülü için gerekli görülmektedir.
Kendi yarar ve zararını, varlıkların iyilik ya da kötülük ölçüsü olarak kabul eden insanların bu düşünce tarzıyla karıncaların, insan ve ürettiği şeyler hakkında "İnsanların bizi ayak altında ezmesinden başka bir faydası yoktur." veya "Uçak ve taşıtların bize hiçbir yararı yoktur, bu yüzden de onlar faydasız veya zararlıdır." demeleri arasında bir paralellik vardır.
Karıncaların, insan ve buluşları hakkında böyle düşünmesi doğru mudur? Doğru değilse bu yanlışlık nereden kaynaklanıyor? Teşhis bağlamında, kişisel durumun veya insanla bağlantılı olan şeylerin durumunun ölçü kabul edilmesinden kaynaklanmıyor mu bu?
Hint Okyanusu sahilinde yaşayanlar, yöredeki sıcak havadan ve nem oranından etkilenerek okyanusun buharlaşması hakkında, "Bu buharlaşma hayatımızı felce uğratmış ve çalışmamızı engellemiştir." derlerse, bu değerlendirme doğru olabilir mi?
Buharın, deniz sahilinden kalkan bir rüzgârla harekete geçtiği, çöllerin kurak ve yakıcı bölgelerini suladığı, susuz ağaçlara canlılık verdiği, hava sıcaklığını ayarlayarak canlı varlıkların hayatını teminat altına aldığı bilinmektedir.
Sahil insanlarının böyle düşünmeleri, sadece kendi durumlarını göz önünde bulundurmalarından ve âleminin genel düzeninden gaflet etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Bu ayrıntılı açıklamalarla almak istediğimiz sonuç şundan ibaret: Yüzeysel bir bakışla, her şeyin yararsız olduğunu söylemek doğru değildir. Geçmişi, bugünü ve de geleceği ile evreni bir bütün olarak nazar-ı dikkate almak ve her varlığın bu bütün içindeki yer ve özelliğini incelemek gerekir.
İyilik ve Kötülük Tanrısı

Arilerdeki iyilik ve kötülük tanrısı inancı, evrendeki varlıkların iki tür -iyi ve kötü- oluşundan kaynaklanan yanlış bir inanıştır. Çünkü varlıklar, varoluş felsefesi bilinmeksizin ve yaratılış düzeni göz önünde bulundurulmaksızın hayır ve şer -iyilik ve kötülük- diye ikiye bölünmüş, her birini farklı tanrıların yarattığı düşünülmüş, iyilik ve kötülük tanrısı arasında sürekli bir savaşın varolduğu savunulmuştur.[29]
Bu inanç mensupları, insanları devlerle ve kötü ruhlarla korkutuyorlardı. Ölüm devinin suda bulunduğuna ve insanın elini-ayağını bağlayarak boğduğuna inanırlardı. Bu alanda birçok hurafelerden söz edilmekteydi. Yaşam korkunç ve dehşet verici bir şey olarak tanıtılmıştı.[30]
Vatan sevgisinden dem vuran ve milliyetçiliği savunan aşırı nasyonalist kesimin, düalizm savunuculuğuna so-yunarak bu inancı ihya etme ve yeniden İran halkına yükleme çabası gerçekten çok üzücüdür.
Elbette ki millî ve manevî değerlerimizi korumak zorundayız, ancak bu, geçmiş nesillerin saptırıcı inançlarını kabul etmemizi gerektirmemelidir. Akıl ve mantığı bir yana iterek onlara uymak doğru mudur?
İslâm dini ile müşerref olan, bu inançla düşünce ufku genişleyen ve aydınlanan İran halkının geri dönmesi ve hurafelere kanması düşünülemez bile. İslâm inancında, ateş de diğer varlıklar gibi Allah'ın yaratmış olduğu bir var-lıktır. Bu dine inanan insanlar, düalizmin efsanevî devlerinden asla korkmamaktadır. Müslüman insan, evrendeki her zerrenin birbiriyle uyumlu ve iyi olduğuna inanır. Bağışlayan ve esirgeyen Allah'tır bütün varlıkları yaratan.
Ancak mitolojik bağlamda geçmiş nesillerin düşünce ve inançları ekseninde yapılan araştırmaları, bilimsel yapıt olmaları hasebiyle kabullenmek ve araştırmacıları da katlandıkları zahmetler dolayısıyla kutlamak gerekir...