Usul-i Din
 

TAKDİM

Beşerî ideoloji ve ekoller, geçmişte olduğu gibi günümüzde de düşünce ve inanç dünyasında oluşan boşlukları dolduramamakla birlikte, bu boşlukların uçurumlara dönüşmesine engel olma gayretindeki insanları da çaresiz bırakmıştır.
Yirminci asır, beşerî ideoloji ve ekollerin, insanların inanç dünyasına dönük gereksinimlerini cevaplayamadığı için çöküş sürecine girdiği ve ilhadî düşünce temellerinin birbiri ardınca yıkılmaya başladığı bir asır olarak bilinmektedir.
Bir yandan, insanı fıtrata ters düşen yaşam tarzına yönlendirme gayretinde olan Materyalizm, artık müşteri bulamazken, pazarlayıcı eleman bulma sıkıntısı da yaşamaktadır.
Öte yandan ise insanî değerlerden yoksun olan ve insanı hayvanî dürtülerin esiri konumuna indirgeyici bir yaşam tarzı öneren Batı düşünce ve felsefesi, bu şaşkın insanı çukurdan çıkarıp kuyuya atma amacındadır.
Fıtratı gereği, ilâhî ideolojiye eğilimli olan insanoğlu, bugün artık kendisini oyalayan ve haktan alıkoyan bu tür ideoloji ve ekollerle bir yere varılamayacağını, bunların inanç dünyasında oluşan karanlıklara ışık tutamayacağını ve sorunlarını çözemeyeceğini anlamış ve beşeriyeti kurtaracak bir mektep arayışına girişmiştir.
Elinizdeki kitap, ilhadî düşüncelerin karanlığında yolunu kaybeden insanların hayat yoluna ilâhî ışık yansıtacak İslâmî inanç temellerini içeren bir eserdir. Özellikle genç nesile hitap eden bu kitap, hakkın ve aklın yolunu tanıtacak, hakkı batıldan ayırt edecek, inanç alanında ortaya atılan soruları yanıtlayacak ve zihinlerde oluşturulan şüpheleri giderecek zengin bir içeriktedir.
Kendi alanında uzman ve otoriter birçok düşünür ve sosyal bilimcinin zahmetlerinin ürünü olan bu eser, günümüz gençlerine olduğu gibi gelecek nesillerin inanç dünyasına da ışık tutacaktır, inşallah.
Ehlibeyt inancını ve Şia kültürünü aktarmaya azmetmiş olan yayınevimiz, bu hedefe hizmet doğrultusunda ilmî, fikrî, siyasî, sosyal ve kültürel... içerikli eserleri, tercüme ya da telif yoluyla okuyuculara ulaştırmayı insanî ve ilâhî bir vazife addetmektedir.
Bu kitap, tevhidî dünya görüşünün temelini oluşturan itikadî konuları içerdiği ve konu itibariyle de öncelikli olduğu için KEVSER YAYINCILIK'ın ilk kitabı olarak seçilmiştir.
Hareket bizden tevfik Allah'tandır.
ÖNSÖZ

İslâm düşmanları, Müslüman gençlerin bilgisizliğinden yararlanarak kof ve ilim yoksunu düşüncelerini, yeni yöntemler kullanarak aşılama gayretinde idi. Bu genç ve temiz beyinleri doldurmak için uzun zamandır meşgul olduklarını ve bu bağlamda her yola baş vurduklarını biliyorduk.
Bu zararlı eğitsel faaliyet karşısında duyduğumuz üzüntü, bizi yeni arayışlara itti. Gençleri hedef alıp yazışma yoluyla diyalog kuracak ve itikadî konularda, İslâm'ın temel inançlarını tanıtacak yayın yöntemine başvuracaktık. Bu nedenle gençlerin ilgi ve özenle okumalarını, başkalarına da bilinçli bir şekilde aktarmalarını sağlamak için broşürlerimizin kısa, ilgi çekici ve delile dayalı olmasına çalıştık.
Bu çalışma on yıl önce (kitabın birinci baskı tarihi itibariyle) başlatıldı. Aslında bu, büyük bir çalışmaydı ve karşımızdaki engel ve zorluklar da büyüktü. Ancak sabır ve azim dolu bir çalışma ile bu zorlukların üstesinden gelinebilirdi. Bu meyanda toplu çalışmanın doğurduğu engelleri de aşmamız gerekiyordu. Bütün bunlara rağmen, çalışmamızı başarıyla sonuçlandırdığımızdan dolayı Allah'a hamd ediyoruz.
Elinizdeki kitap otuz ders hâlinde hazırlanmıştır:
On dört ders "tevhid" ve "adâlet" bahsini içermektedir.
Dokuz ders "nübüvvet" hakkındadır.
Beş ders "imamet ve hilafet" mevzuu ile ilgilidir.
Son iki ders de "meâd ve berzah" konusu hakkındadır.
Bu derslerin hazırlanmasında ve düzenlenmesinde "Usul-u Din" yazı kurulunun yanı sıra, çeşitli ilim dallarında görüş sahibi olan üstatların da katkıları olmuştur. Bu üstatlar, kitabın içeriğinin çağımıza uygun ve yaygın şüpheleri çözümleyici nitelikte olması, anlaşılır bir şekilde hazırlanması, temel ve güvenilir kaynaklara dayandırılması gibi hususlarda, samimiyet ve iman dolu çalışmalarıyla katkıda bulundular.
Bunların cümlesinden olmak üzere merhum üstat Rıza Rûzbeh, yaklaşık beş yıl boyunca bu derslerin incelendiği toplantılara iştirak edip yararlı katkı ve fikrî yardımlarda bulundular. Bu önemli çalışmayı başarıyla noktalayabilmemiz için yaptığı yardımlardan dolayı, Rabbimizin ona iyi mükâfat vermesini ve lütufta bulunmasını temenni ediyoruz.
Bu yolda kendi imkânları dahilinde değerli yardımlarını esirgemeyerek sonuna kadar bizimle işbirliği yapan, yol gösteren diğer çalışma arkadaşlarımıza da en samimî şükranlarımızı bildiririz.
Bu derslerin tamamı hazırlanmadan önce 1969 yılında, çalışma esnasında elde edilecek tecrübe ve yapılacak tavsiyelerden yararlanma ümidiyle yazışma yoluyla öğretim işini başlatmıştık. İşlemek istediğimiz dersi önce broşürler hâlinde hazırlıyor ve dersten çıkarılan soruları da broşüre ekleyerek talepte bulunan şahısların adresine postalıyorduk. Muhataplarımız da broşürleri iyice mütalâa ettikten sonra soruları cevaplıyor ve test formuna öneri veya sormak istedikleri soruları da ekleyerek bize gönderiyorlardı. Böylelikle birçok tecrübe edindik ve çalışmalarımızı mükemmel bir düzeye taşımak için de bu tecrübe ve önerilerden olabildiğince yararlandık.
Derslerin düzenlenmesinde uygulanan yeni metot, savunulan fikirlerin ilmî gerçeklere dayanması ve müessesemizin çalışma yöntemi, tahsilli gençlerin çalışmalarımızı büyük bir ilgi ve rağbetle karşılamalarına neden oldu. Gün geçtikçe bizimle yazışanların ve bu dersleri elde etmek için istekte bulunanların sayısı, bütün isteklere cevap vermede müessesemizin imkânlarını aşacak derecede çoğaldı.
Bu büyük gençlik kitlesinin isteklerini cevapsız bırakmak bizim için üzücü olacağından bir çare yolu arıyorduk. Mevcut imkânlarımız dahilindeki yazışma yönteminden herkes yararlanamadığı için başka bir yola başvurmamız gerekiyordu. Neticede, hazırladığımız derslerin herkese ulaştırılabilmesi için derslerin tümünü bir araya toplayarak (şu an elinizde olduğu gibi) bir kitap hâline getirme ve isteyen herkese takdim etme görüşüne vardık.
Zahmetimizin ürünü olan bu eserin okuyuculara, özellikle gençlere faydalı olmasını ve hidayet kapısını aralamasını ümit ediyoruz.
Selâm olsun Allah'ın salih kullarına
Usûl-u Din Müessesesi - 15 Şaban 1395 Hicrî
1.BÖLÜM TEVHİD

1.DERS

DİN HAKKINDA ARAŞTIRMA YAPMANIN GEREKLİLİĞİ

Bazı insanlar, ilâhî bir dine tâbi olarak hayatlarına yön vermenin gerekliliğini göz ardı edebilir ve "Niye bir dinin mensubu olmamız gerekir ki?" diye düşünebilirler. Bu tür bir düşüncenin yanlışlığını ve din hususunda araştırmanın gerekliliğini iki yönden açıklayabiliriz.
1- Her insanın, kendine yapılan iyilikler karşısında teşekkür etmesi gerektiği aklın hükmüdür.
2- Olası bile olsa, her türlü tehlike ve zararı önlemek aklın gereğidir.
Bu iki delili biraz daha açmanın uygun olacağı kanısındayız:
İyilik Karşısında Teşekkür

Hepimiz bu âlemde, Allah'ın bahşetmiş olduğu nimetlerden yararlanmaktayız. Sindirim ve solunum sistemi, kalp ve işlevi, vücudun diğer azalarının önem ve değeri... insanın bilgi ve hatta tasavvurunun ötesindedir. Bunun yanı sıra güneş, bitkiler ve toprak altındaki madenler ve yeraltı kaynaklarının... tümü Allah'ın büyük nimetlerindendir. İnsanoğlu, bu nimetlerden yararlanmak istediğinde bile Allah'ın vermiş olduğu güç ve bilgisini istihdam etmektedir. Hepsinden daha önemlisi ise insana bahşedilen zekâ ve kabiliyet nimetidir. İnsan, zekâsını kullanarak dağları deler, su ve demirden, en büyük güçleri ve en zarif olguları yaratır... Saymakla bitmez nimetlerin birkaçına değindikten sonra şu soruyu yöneltmek gerekir:
Bu nimetlerin yüce sahibini tanıyıp şükretmek gerekmiyor mu? Yardımsever bir insan, kimsesiz bir bebeği evlât edinip yaşam, eğitim ve öğretim ihtiyaçlarının tümünü hem de en iyi şekilde karşılar, ve her yönden rahat bir hayat yaşaması için de büyük bir servet bırakırsa, bu çocuk için bir görev doğmuş olmaz mı? Öncelikle sevgi ve saygı ile onu tanımaya çalışmakla, tanıdıktan sonra gereken davranışta bulunmakla ve bu iyilikler karşısında bütün varlığıyla minnettar olmakla sorumlu değil midir?
Bu evrende biz insanlar da aynı konumdayız; varlık âlemindeki nimetler hakkında düşünmeli ve teşekkür ilkesi gereğince, bu nimetleri bizlere bahşeden yaratıcımızı yeniden tanımalıyız.
Buna göre, doğru dinin izini sürmek ve bulduktan sonra da ona uymak, aklın emridir. Henüz doğru yolu bulamayıp çıkmazlar içerisinde şaşkın kalan biri ise, yolunu aydınlatan sağlam bir delil ile hak yolu ve doğru dini bulana dek ümidini yitirmemeli ve hak dini bulduğunda da huzur ve sevinç dolu bir kalple yaratana şükretmelidir.
Olası Zarardan Korunma

Biri kalkıp da "Elbisenize akrep girdi!" diyecek olursa, akrebin bize dokunduracağı zarardan korkar ve bulup etkisiz hale getirene kadar da rahat edemeyiz.
Bir gece yolculuğunda eşkıyanın pusu kurduğunu duyacak olursanız, kuşkusuz, başka bir yol buluncaya kadar adım atmayacaksınız.
Bu iki örnek, olası tehlike ve zararı önlemenin kaçınılmaz ve aklın hükmü olduğunu gösteriyor. Bazı zararlar, aldırış edilmeyecek kadar naçiz ve önemsizdir; ancak büyük bir zarar söz konusu ise, hayatı tehdit edecek veya ölüme sebebiyet verecek nitelikte ise, bunu kimse göz ardı edemez.
En Tehlikeli Zarar

İnsanlık tarihinden, yaşamları boyunca doğruluk ve dürüstlükten asla vazgeçmeyen yüce insanlar tanımaktayız. Onlar, kendilerini Allah'ın elçisi olarak tanıtmış ve insanları, Allah'a iman etmeye ve imanın gereğini yapmaya çağırmışlardır. Durmak duraklamak bilmeyen gayret ve zahmetleri neticesinde, dünyanın her yerinde, nice toplumların iman etmesine vesile olmuşlardır. Bütün bunlardan ötürüdür ki, Hz. İsa'nın (a.s) doğum tarihi, Hıristiyanlık takviminin başlangıcı ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) hicret tarihi de, İslâm takviminin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Şimdi şöyle bir soruyu kendimize sormamız gerekmiyor mu?:
Doğruluk ve dürüstlüklerinde zerrece şüphe bulunmayan bu peygamberler, ilâhî bir mesajla insanlara gelip dine ve dinin emirlerine davet etmiş, çirkin davranışların cezasından sakındırmış, âlim ve adil Allah'ın hükmedeceği bir mahkemede kesinlikle yargılanacaklarını bildirmiş, hem kendileri ahiret yurdunun tehlikelerinden ve azabının şiddetinden inlemiş, hem de insanları bundan korunmak için uyarmışlardır.
Emin insanların vermiş oldukları bu haberler, zarar ve tehlike ihtimalini bizde uyandırıyor mu?
İnanç ve imanlarında can pahasına direnen, hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen dindarlık abidesi bu elçilerin söz ve davranışlarını görmezlikten gelmemiz doğru mudur?
Yüce ahlâkî değer ve erdemler zirvesinde bulunan bu elçilerin mesajı, sarsılmaz bir bilgi getirmese bile, en azından, "Bu söyledikleri doğru da olabilir." düşüncesini insanda uyandırır mutlaka.
Şimdi bu olasılıktan yola çıkarak, elçilerin dediği gerçekleşecek olsa, bizim hâlimiz ve akıbetimiz nice olur? Allah'ın adaletinin hüküm süreceği mahkemede nasıl cevap veririz?
Böylesi bir çıkmazdan kurtulmak için akıl, muhtemel dahi olsa, zararı önlemenin gerekliliğine hükmederek insanları dine yöneltir.
Üstelik elçiler, insanları huzurlu ve fıtrata uygun bir yaşam tarzına davet etmiş ve ölüm sonrası, zevali olmayan nimetlerle donalı farklı bir âlemin başlayacağını bildirmiş ve ilâhî mesaja teslim olanları, ebedî gönül rahatlığı ve ruh huzuruyla, hastalık, üzüntü, ıstırap ve korkunun giremeyeceği bu âlemle müjdelemişlerdir.
Şimdi hangi akıl sahibi, bunca önemli haberlerin kulak ardı edilebileceğini söyleyebilir?
Elçilerin, "Allah'ın emrine muhalefetin azabı vardır!" şeklinde ifade ettikleri uyarı ve ikaza önem verip dine yönelmek ve din hakkında düşünmek gerekmiyor mu?
2.DERS

HİSSEDİLEMEYEN VARLIKLAR

Büyüleyici, şahane ve muazzam bir yapı gördüğümüzde, mühendis ve mimarının, kendi alanında üstün bir yetenek taşıdığını ve yapıda gördüğümüz uyum ve düzenden hareketle, yapımcısının bilgi sahibi olduğunu kolaylıkla anlarız.
Otomobil, uçak, bilgisayar gibi teknoloji ürünleri de, bunların buluş veya yapımında katkısı olan bilge mucit, uzman ve mühendislerin varlığını ortaya koymaktadır.
Bu kanıya varmak için adı geçen şeylerin mucit veya yapımcılarını ille de gözle görmemiz gerekmiyor; görsek bile onların ilim ve bilgilerini duyu organlarımızdan biriyle kavramamız mümkün değildir.
Bununla birlikte onların ilim ve bilgi sahibi olduklarına inanmaktayız. Bunun sebebi nedir? Mezkur eserlerde gördüğümüz uyum, ahenk ve düzen, yapımcılarının ilim ve bilgilerini kanıtlayan yegâne sebeptir. Bu örnekle vurgulamak istediğimiz, "Varlığına inandığımız her şeyin, görülen ve hissedilen türden olması gerekmiyor." sonucudur. Çünkü duyu organlarının hiçbiriyle algılanamayan varlıklar, ancak eserlerinin tanıklığıyla algılanabilir. Akıl nimetinden nasibini alan herkes, bir eseri ve taşıdığı düzeni gördüğünde, akıllı ve bilge bir yapımcısı ve düzen vericisi olduğunu az bir tetkikle anlayabilir.
Demek oluyor ki, varlıklar iki kısımdır:

1- Duyu organlarının herhangi biri aracılığıyla algılanabilen varlıklar. Bu türden olan varlıkların bazılarını göz ile görüyor, bazılarını kulak ile işitiyor, bir kısmını burun ile kokluyor, bir kısmını dil ile tadıyor ve diğer bir kısmını ise derimizle yoklayarak soğukluk ve sıcaklığını, sertlik ve yumuşaklığını algılıyoruz.
2- Duyu organlarının hiçbiriyle algılanamayan ve sadece eserlerinin tetkikiyle varoldukları anlaşılabilen varlıklar. Bu başlık altındaki varlıkların yapıları aynı olmayıp değişiklik arz eder. Şimdi bu tür varlıkları örneklendiriyoruz:
Elektrik: Elektrik akımını sağlayan bir kabloya bakmak ile taşıdığı elektrik yükünü göremeyiz. Ancak elektriğin eserini görmekle -lambanın yanması gibi- varlığını anlayabiliriz. Elektrik gücü, doğrudan gözle görülememesiyle birlikte varlığı da inkâr edilemez.
Yer çekimi: Elinizde bulunan bir kitabı bırakacak olursanız, yere düşecektir, yer onu kendine çekecektir. Duyu organlarımızla doğrudan hissedemediğimiz bu güç nedir? Bu çekim gücü, görülemeyen, ancak eseri aracılığıyla varlığı anlaşılabilen varlıklardandır.
Mıknatıs: Mıknatısı bir demir parçasına yaklaştırdığımızda, zahirde iki metal parçasından başka bir şey görülmemektedir. Ancak mıknatısla demir arasındaki yakınlaşmayı görerek iki metal arasında bir çekim alanının varlığını algılarız.
Görülmeyen ışınlar: Güneşin beyaz renkli ışını, üç yanlı bir kristalden geçirilecek olsa, kristalin diğer tarafında yedi renk (kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor) görülecektir; kırmızı öncesinde ve mor ötesinde başka bir renk görülmez. Oysa ki bilim adamları, gözün ışın göremediği yerde de ısı ve kimyasal eserlere sahip ışınların varolduğunu anlamış ve bu ışınları "kızıl ve mor ötesi" ışınlar olarak adlandırmışlardır.
Miladî 1800 yılında Herschell adında bir fizikçi ve astronom, gözün gördüğü ışınlar dışında bir ışının olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Termometreyi, mordan kırmızıya kadar yedi ışın görülen bir perdenin üzerinde sırayla gezdirip renklerin ısılarını sırayla ölçtü. Kızıl ötesine varınca, termometrenin daha çok ısı gösterdiğini gördü. Böylece, "kızıl ötesi" adında görülmeyen bir ışının varlığı ve görülen ışınlardan daha çok ısı ürettiği kesinleşti. İnsan, kızıl ötesi ışını gözüyle görememiş olmasına rağmen, varlığının eseri olan ısıyı hissederek keşfetmiş oldu.
Aynı yıllarda Wilaston adlı başka bir bilim adamı, kimyasal bir madde olan gümüş klorürü bileşiğinden bir miktarını mor ötesi ışına tutunca hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı; mor ötesinde hiçbir ışın görülmezken, gümüş klorürü siyaha çeviren bir etkenin varolduğunu gördü.
Daha sonra bilim adamları, bu ışının kimyasal etkisi sonucu vücut derisinin güneşte renk değiştirdiğini anladılar.[1] Böylece mor ışını ötesinde, gözle görülmeyen başka bir ışının da varlığı kesinleşti ve bu ışın, mor ötesi ışın olarak adlandırıldı.
İşitilmeyen sesler: Ses ötesi sesler olarak bilinen nice sesler vardır ki bunlar, tıp ve sanayi alanında kullanılmaktadır. Bu seslerin varlığı ancak eserlerinden anlaşılmaktadır.
Algılama: Herkes kendisini, varolduğunu bilmekte ve kendisi dışındaki mevzular hakkında da birtakım ardı ar-kası kesilmeyen algılamalarını aşağıdakilere benzer cümlelerle ifade etmektedir:
En zor matematik problemini çözdüm.

Filân teori hakkında çok düşündüm ve doğru olduğunu anladım...
Aynı zamanda insan, bildiğinin bilincindedir. Yani, bildiğini bilmektedir. İdrak ve algılama, gözle görülen veya kulakla duyulan bir şey değildir. İnsan, hiçbir duyu organıyla algılama gerçeğini hissedemez; ancak diğer duyu organlarıyla birlikte onun varlığını da algılar. Diğer insanlar da duyu organları aracılığıyla onu algılayamaz ve varlığını, ancak eserlerinden anlayabilirler. Meselâ bir bilim adamı, bilimsel bir analizde bulunduğu zaman "Meseleyi anlamış ve algılamıştır." sonucuna varılır. Veya bir bilim adamına, "Matematikten anlar mısınız?" diye sorulduğunda, "Evet, anlarım." diyorsa, bildiklerinin bilincinde olduğu anlaşılır.
Tasavvur ve hayal: İnsan, hayal âleminde istediği her şeyi yaratabilir. Dış dünyada, yapımı yıllarca zaman, binlerce araç gereç, tonlarca malzeme ve yüzlerce işçi gerektiren Eyfel kulesi gibi bir kule ve hatta kat kat daha büyüğü, hem de hiçbir zahmete katlanmadan, hayal âleminde bir lahzada yapılabilir. Dahası, dış dünyada varolmayan yedi başlı dev gibi efsanevî varlıkları da hayal âleminde yaratmak mümkün.
Görülmez ve duyulmaz olgular türünden olan bütün bunlar, hayal âleminde gerçekleşirken, bunların varlığından kimse haberdar olamaz. Bu olguların hayalî varlığı, ancak eserlerinden veya sözlerden anlaşılabilir.
Sevgi, nefret ve karar: Herkesin hoşlandığı, nefret ettiği ve karar vermek zorunda olduğu şeyler vardır. İnsan, sevdiği her şeyi yapmaya ve hoşlanmadığı her şeyden sakınmaya ve uzak kalmaya karar verir.
Kimse doğrudan doğruya başkasının kararını, neyi sevdiğini ve neyi sevmediğini bilemez. Bu bilgi, ancak eser ve tepkiler kanalıyla edinilebilir. Çünkü ne sevgi, ne nefret ve ne de karar, duyu organlarıyla algılanacak türden olgular değildir.
Hayat: Karşımızda duran sevimli bir civciv, birden havuza düşüp ölür. Öldükten sonra da hiçbir hayat belirtisi görülmez. Nasıl bir değişim gerçekleşti ki canlı olduğu bir lahza öncesindeki gibi hareket etmiyor?
Bunu şöyle izah etmek mümkün: Canlı her varlık, yaşadığı sürece bir güce sahiptir. Bu güç ancak ölümle ondan ayrılır. Buna "hayat" denmektedir. Hayat, duyu organlarıyla hissedilir bir şey değildir. İnsan sadece hareket, beslenme, büyüme... gibi hayat belirtilerini gözlemler ve bu gözlemlerine dayanarak da "hayat" denen bir olgunun varolduğunu anlar.
Bu sıralanan tartışmasız bilimsel gerçekler, duyu organlarıyla algılanan varlıklar dışında birtakım varlıkların varolduğunu ve bunların, ancak eserleri aracılığıyla anlaşılabileceğini kanıtlamaktadır.
Buna binaen, görülmeyen bir şeyi, sırf görülmüyor diye inkâr etmek doğru değildir. Çünkü görülmemekle mevcut olmamak farklı şeylerdir. Bir şeyin varolduğunu anlamak, sadece duyu organlarının algılaması ile sınırlı değildir; akıl da bir şeyin varlığını, o şeyin eserlerine dayanarak anlayabilir. Meselâ, bahsi geçen ve ancak eserleriyle tanınan bilimsel gerçeklerin varlığını kimse inkâr edemez.
Allah'ın da bu gerçekler gibi olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü Allah, bunların ötesinde bir hakikattir, eşsiz ve benzersizdir. Anlatmak istediğimiz, bu varlıkların varolduğunu eserlerinden anladığımız gibi Allah'ın varolduğunu da eserlerinden anlayabileceğimizdir.
Durum bundan ibaretken, duyu organlarından biri olan gözle Allah'ı göremeyen ve bundan dolayı da inkâr yolunu seçenlerin akıl ve düşünce gözleri kördür. Aklın hükmü gereği şunu biliyoruz ki, Allah'ın eserlerinden olan yaratılışın dakik düzeni etrafında düşünmekle Allah'ın varlığı anlaşılabilir.
"Aç kalbinin gözünü de can göresin,
Görülmeyen şeyleri yekten göresin."
Çünkü her varlıkta Allah'a kılavuzlayan nişaneler vardır.
Burada gözden uzak tutulmaması gereken daha zarif ve önemli nokta, Allah'ın kudret eserlerinde -dünya ve dünyadaki varlıklar- tefekkür etmenin, Allah'ın varlığına kılavuzlayacağıdır. Aynı zamanda, Allah'ın eseri, belli bir yer, zaman ve konuyla sınırlı olmayıp bütün evreni kapsamına aldığından ötürü evrenin her zerresi Allah'ın ayetini taşımakta ve O'nun hiçbir varlığa benzemeyen, eşsiz, sınırsız, ebedî, bütün kemal vasıflarına malik ve her türlü eksiklikten münezzeh bir hakikat olduğunu da kanıtlamaktadır.
Sonuç itibariyle, Allah'ın eserlerini incelemekle şu iki nokta anlaşılmış olacaktır:
1- Bütün eserlerin sahibi olan evrenin yaratıcısının varlığı.
2- Eserlerinin belli bir zaman ve mekânla sınırlı olmayışı ve bundan hareketle de O'nun sınırsız bir varlık ve bütün kemallerin sahibi bir hakikat olduğu. Ancak insan, bu varlığın hakikatini anlamaya kadir değildir.
Sekizinci İmam Hz. Rıza'nın (a.s) hadimi Muhammed b. Abdullah-i Horasanî şöyle anlatır:
İmam Rıza (a.s), huzurunda oturan bir grup insanla sohbet ediyordu. Bu esnada Allah'ı inkâr edenlerden biri geldi.
İmam Rıza (a.s) ona hitapla buyurdu:
— Eğer sizin dediğiniz gibi Allah, peygamber, hesap ve kitap meselesi yoksa -ki mutlaka vardır-, bizim namaz, oruç, zekât ve imanımızın bize bir zararı olacak mı?
Adam susup kaldı.
İmam buyurdu:
— Ama eğer bizim dediğimiz -kesinlikle Allah, din, ahiret ve kıyamet vardır- gerçekleşirse, o zaman siz bedbaht ve helâk olmaz mısınız?
(Belli ki, bu dünya ötesinde bir âlemin varolabileceğini düşünen herkes, bedbaht ve helâk olmamak için aklın hükmüne uyarak dine inanmalı ve emirlerini hayatına aksettirmelidir.)
İnkârcı:
— Sizin inandığınız Allah nasıl ve nerededir?
İmam:

Soru şeklin yanlıştır senin. Çünkü Allah, mekânı olmaksızın, mekânı yarattı ve niteliği olmaksızın, nitelik ve keyfiyeti yarattı. Allah bu tür sorularla tanınamaz; O, duyu organlarının hiçbiriyle algılanamaz ve hiçbir şeyle de kıyaslanamaz.
İnkârcı:
— Eğer duyuların hiçbiriyle algılanamıyorsa, demek ki öyle bir şey yoktur.
İmam:
— Ne kadar da dar görüşlüsün! Duyuların Allah'ı algılamaktan âcizdir diye O'nun ilâhlığını inkâr mı edeceksin?! Oysa biz, Allah'ı idrak etmekteki âciz ve güçsüzlüğümüzü görünce, O'nun kesinlikle rabbimiz ve ilâhımız olduğuna inanıyoruz.
İnkârcı:
— Allah ne zaman varoldu?
İmam:
— Allah'ın ne zaman olmadığını sen söyleyecek olsan, ne zaman olduğunu ben söyleyeceğim. (Yani Allah, zaman öncesi varolup zamanı da O yaratmıştır.)
İnkârcı:
— Allah'ın varlığını kanıtlayan delil nedir?
İmam:
— Kendime bakıyorum da, bedenimin uzunluk ve genişliğine ne bir şey ekleyebiliyor, ne de bir şey azaltabiliyorum; sağlık ve hastalığım hususunda da elimden bir şey gelmiyor (hasta olduğum zaman iyileşmek istesem bile bu, benim isteğimle olmuyor). Ayrıca güneşin, yıldızların, yerin, göğün, kısaca evrenin düzenini görüyor ve hem bedenimin, hem de evrenin, bilgi ve kudret sahibi bir yaratıcısı olduğunu anlıyorum.[2]
3.DERS

EVRENDEKİ HAYRET VERİCİ DÜZENDEN ÖRNEKLER

Evrendeki en küçük zerreden en büyük gezegenlere kadar her varlık, oldukça ince hesaplara dayanan mükemmel bir düzenin nişanelerini taşımaktadır... Gelmiş geçmiş en büyük bilim adamları bile bu düzen karşısındaki şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir.
Asburî Fakültesi biyoloji profesörü Cecil Boyce Ha-mann şöyle demekte:
"Bir damla suyu mikroskop altına aldığımda veya en uzak yıldızları teleskopla seyre durduğumda, vasfı mümkün olmayan hayretlere düşüyorum.
Doğada öyle bir düzen vardır ki, o düzen doğrultusunda hareketle, her olayın hükmü, olay gerçekleşmeden önce değişmez kurallarla açıklanabilir.
Doğaya egemen olan hüküm ve yasalar, belirli ve değişmez olduğundan bilim adamları, doğa kurallarının keşfi için araştırmalar yapmaktalar. Eğer bu kurallar değişir türden olsaydı, keşif alanında yapılan çalışmalar abesle iştigal olacaktı."[3]
Yaşadığımız yeryüzü; büyüklük, küçüklük, güneşe uzaklık ve yakınlık, kendi ekseninde dönme hızı... gibi açılardan mükemmel bir düzene sahip olduğundan dolayı yaşama elverişli bir merkez olmuştur. Mevcut koşullarda meydana gelebilecek en küçük bir değişim, telâfisi mümkün olmayan hasarlar doğuracaktır.
Büyük bir bölümü, yaşam için gerekli gazlardan oluşan atmosfer, öyle sert ve kalındır ki, her gün saniyede 50 kilometre hızla gelen 20 milyon göktaşının saldırısına karşı bir zırh gibi yeryüzünü korumakta ve aynı zamanda yeryüzünün ısı derecesini, yaşama elverişli olacak şekilde düzenlemektedir.
Okyanuslardan yükselen buharın, tekrar yeryüzüne intikali de atmosfer tarafından sağlanır. Eğer buharın intikali olmasaydı, yeryüzündeki yerleşim bölgeleri, yaşama elverişli olmayan kurak çöllere dönüşürdü.[4]
Kendi yaratılış ve varlığımız varken uzaklara gitmeye gerek yoktur. İnsanın yaratılışında sayılamayacak kadar sırlar vardır. Bilim adamları, yıllara yayılan etüt ve incelemelerden sonra, insanın yaratılışındaki sırlara vâkıf olamadıklarını bildirmişlerdir.
Dr. Alexis Carrel yıllarca araştırmadan sonra "İnsan Denen Meçhul" adlı bir kitabında şöyle der:
"Fizyoloji ve diğer bilimler, hâlen vücut sisteminin hakikatine varamamış ve nice problemler çözümsüz kalmıştır."
İnsan vücudundaki sırlardan bir örnek:

Beden hücreleri: İnsan vücudu, her biri kendi başına canlı bir varlık olan hücrelerden oluşmuştur.
Bu canlı hücreler, diğer canlılar gibi yaşıyor, besleniyor, hazmediyor, cezbediyor, defediyor ve çoğalıyorlar.
Hücrelerin yapısında demir, bakır, kalsiyum gibi çoğu metaller ve de oksijen, hidrojen, azot ve kükürt gibi ametaller mevcuttur.
Normal bir insanın bedeninde, 1016 yani on katrilyon kadar bu hücrelerden mevcuttur. Bu hücreler, tam manasıyla birbiriyle yardımlaşır ve aynı amaç doğrultusunda hareket ederler. Bu hücreler, çok çabuk yorulduklarından dolayı sürekli gıda maddelerine ihtiyaç duyarlar.
Kan, kalpten yardım alarak hücrelerin gıda ihtiyacını giderir. Kalbin öyle mükemmel bir yapısı vardır ki, kalın ve kılcal damarlar yoluyla bedenin her noktasına kan ulaştırır. Kan, gıda maddelerini hücrelere taşıdıktan sonra hücrelerde toplanan zehirli maddeleri alıp, yeniden kalbe döner ve bu durumda kanın rengi koyulaşmıştır.
Zehirli maddeler taşıyan kanın, yeniden aktif ve yararlı hâle gelebilmesi için kalp tarafından, kan arıtma merkezine (akciğerlere) sevk edilir. Bedenin genel işleyişinde herhangi bir aksaklığın çıkmaması için böbreklerden geçerken, taşıdığı zehirli maddelerin bir kısmı da atılır.
Bir hücreyi oluşturan metal ve ametallerin ölçü ve karışımı, bilim adamlarının dikkatini üzerinde toplayan kalbin mükemmel ve girift yapısı ve de her yeni buluş... dakik ve yüce bir düzenin göstergesi değil midir?
İnsan vücudunun esrarengiz ve aynı zamanda muazzam bir yapıya sahip olduğunu söylemek katiyen ne abartı, ne de abes olmaz. Bu durum, tam anlamıyla dakik bir düzenin hüküm sürdüğü evren hakkında, hem de kat kat fazlasıyla geçerlidir. Kuşkusuz bu düzen, bilgi ve kudret sahibi yaratanın eseridir.
4.DERS

DÜZENİN YARATICISI

Elektronik Beyin (Bilgisayar)

Bugün insanoğlu, yapmakta zorlandığı işlerinin büyük bir bölümünü, icat ettiği çeşitli makine ve cihazlar yardımıyla yapmaktadır. İnsanı hayretlere düşüren bu cihazlardan biri, işlevi hakkında az-çok bilgi sahibi olduğunuz bilgisayardır. Bu bilgisayarların bir çeşidi, arşivinde bulunan bir hastalığın geçmişini, birkaç dakika zarfında, hem de dakik bir şekilde doktora verebilmekte ve bir veya on yıl önce verilen raporun bütün detaylarını inceleyerek hastalığı teşhis edebilmekte ve tedavi yöntemini belirleyebilmektedir. Bu aygıt, gerekli görülen ilâcı hastahane eczanesine sipariş verip, ilâcı hastaya yedirmesi için hasta bakıcıyı da bilgilendirebilmekte.
Bazı önemli fabrikalarda da, makinelerin kontrol ve ayarı için insan yerine özel bilgisayar ve robotlar kullanılmaktadır.[5]
Bu cihaz, tesadüf eseri mi meydana gelmiştir; yoksa zekâlı ve kabiliyetli bir yapımcının ürünü müdür? Bu cihaz hakkında bilgi sahibi olan herkes, yapımcısının akıl ve zekâsının yüceliği karşısında saygıyla eğilir.
Otomatik Mutfak

Orbis, bir saat zarfında bin kişi için nefis yemekler hazırlayan bir robotun adıdır. Şimdilik bu robot, bazı ülkelerde, yol arası lokantalarda kullanılmaktadır. Bu robotun yaptığı iş, tam yirmi usta aşçının yaptığı işe denktir.
Aracınızı lokantanın park alanına çekip hemen yanı başınızdaki hoparlörün orta tuşuna dokunacak olursanız, "Ne arzu ederdiniz?" diye bir ses duyacaksınız. İsteğinize bağlı olarak birkaç çeşit yemek siparişi verebilirsiniz ve yaklaşık sekiz dakika sonra yemeğiniz önünüzde hazır olacaktır.
Otomatik Mutfağın Çalışma Tarzı

Müşterinin tuşa basmasıyla Orbis'in lambası yanar. Müşteri, sandviç türü yemeklerin siparişini verdikçe, Orbis'in karşısında oturan biri, birtakım tuşlara dokunur ve robot çalışmaya başlar. Ekmek otomatik bir bıçakla kesilirken, bir et parçası ocağa gönderilir ve dört dakika yedi saniye zarfında piştikten sonra diğer sandviç malzemeleriyle birlikte otomatik olarak ekmeğin üzerine konur, daha sonra plastik bir poşet içinde sıcacık bir sandviç müşteriye sunulur.[6]
Muazzam şekilde donatılan bu robotun bir yapımcısı yok mu ve tesadüf eseri midir? Yoksa nice bilim adamlarının düşünce ve emeklerinin ürünü olan dakik muhasebeler sonucunda mı üretilmiştir?
Kuşkusuz bu örneklerde gözlemlenen düzen, kâşiflerinin düşünce ürünüdür. Eğer bu kâşifler, dakik ve detaylı muhasebeler yapmaz ve bu aygıtları keşfetmeselerdi, kesinlikle bugün bu ürünler varolmayacaktı.
İşte buradan hareketle, genel ve kesin bir kural elde edilir: Düzen ancak, bilgi ve kudret sahibi bir yapımcıdan kaynaklanabilir. Tesadüf, ilgi çekici olgularda görülen düzeninin dayanağı olamaz. Çünkü her şeyin belli bir düzeni vardır ve bu düzene göre "soğuk suyun" yakıcı olmasını beklemek ne kadar yersiz ise, tesadüfün de düzen doğurmasını beklemek bir o kadar yersizdir.
Ayrıca beyin, sinirler, sindirim sistemi, kalp, göz ve sınırsız varlıklarda görülen esrarengiz düzen, âlim ve kadir bir yaratanın, evreni yarattığını ve düzen verdiğini kanıtlayan yeterli bir delildir. Evrene egemen olan esrarengiz düzen üzerinde mütalâa etmekle, yaratanın azameti daha iyi algılanacaktır. İnsanın beden ve beyin yapısındaki esrarengizliğin, elektronik beyinlerdekinden daha az olduğu nasıl söylenebilir?
Bütün bunlar, bilgi ve kudret sahibi yaratıcının yüceliğini göstermektedir. Ayrıca insanda mevcut olan idrak, yaratıcısının da bilgi ve idrak sahibi olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü idrak ve şuurdan yoksun birinin, kendi var ettiği ve yarattığına idrak ve şuur vermesi mümkün değildir.
Kur'ân-ı Kerim birçok ayetinde, bu kesin ilke ve apaçık hakikate işaret etmektedir. Bu husustaki bir ayet şöyledir:
"Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten... güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır. (Bunların) her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip ayetleri açıklamaktadır."[7]
5.DERS

DOĞA SIRLARININ KEŞFİ

İnsanoğlunun bilim dalındaki şaşırtıcı ilerleyişi, örtülü kalan meçhulleri birbiri ardınca keşfetmekte, fizyoloji ve deneysel bilimler alanındaki yanlış görüşleri ortadan kaldırmaktadır. Meselâ, önceleri insan vücudundaki bazı organların faydasız olduğu sanılıyordu; ancak günümüz bilimi, geniş çaplı bir araştırma sonucu, faydasız olduğu sanılan bu organların çok önemli faydaları olduğunu ispat etti. Tahkik araçlarının gelişmesiyle birlikte, sözü edilen organların daha önemli faydalarının keşfedileceği kesindir. Konu-nun daha iyi anlaşılması için birkaç örnek sunmak istiyoruz.
1- Timüs: Göğüs kemiğinin altında, mediyastinin ön tarafında yer alan bir salgı bezidir. Bu salgı bezinin neye yaradığı önceleri bilinmiyordu ve hatta bazıları, onun faydasız olduğu düşüncesindeydi. Bugün gelinen nokta ise, yabancı etkenlere karşı vücudun savunmasını sağlamada, bu salgı bezinin önemli bir payının olduğudur. [8] Bazı bilim adamları, bu bezin, ergenlik sonrasındaki cinsel işlev üzerinde ve bedenin gelişmesinde önemli bir rol üstlendiği ve yok olmasıyla da, cinsel organlarda uyanma olmayacağı ve ergenliğin gecikeceği düşüncesindedirler.[9]
2- Epifiz (kozalaksı cisim): Beynin merkezinde yer alan bu küçük bez, timüsten daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Bazı eski fizyoloji bilginleri, bu bezin yararsız olduğu görüşünde idiler. Bugün ise bu bezin, cinsel faaliyetleri düzenlediği, çabuk gelen ergenliği önlediği, daha başka işlevleri olduğu ve bu bezde meydana gelebilecek bir hasarın ölümle sonuçlanabileceği saptanmıştır. [10]
3- Bademcikler: Önceleri doktorlar, bademciklerin bir işe yaramadığına inanıyor ve iltihaplandığı zaman da ameliyatla alıyorlardı. Ancak günümüz uzmanları, bademciklerin önemini anlamış olmalarından ötürü, mecbur kalınmadıkça alınmasına izin vermemektedirler.
Bademcikler, akyuvarlar üreterek mikroplara karşı vücudu savunurlar. Sağlam bir kale gibi solunum yollarının başlangıcında yer alan bademcikler, solunan havayı pisliklerden temizleyerek ve havayla karışmış mikropları öldürerek bir nevi karantina görevi yaparlar. Hava kirliliği arttığında veya mikroplar güçlendiğinde, daha fazla direnmek durumunda olduklarından dolayı iltihaplanırlar. Zaruret gerektirmedikçe bademciklerin alınması doğru değildir. Çünkü:
a) Mikropların serbestçe gırtlakta dolaşmasına ve gırtlağın içine, nefes borusuna, akciğerlere girmesiyle bronşit ve akciğer iltihabı gibi hastalıklara neden olur.
b) Burun ve gırtlağın iç derisi normalinden daha ince bir hale gelir, boğaz ve burunun kurumasına sebep olur. Ayrıca, boğaz iltihaplandığı zaman bademcikler de şişer ve boğazın iltihap kaptığını gösterir. Ama eğer bademcikler çıkarılacak olsa, boğaz iltihabının teşhisi gerçekleşmeyebilir ve kalp romatizması gibi daha başka hastalıklar da doğurabilir.
4- Apandis: Bir grup bilim adamı, bir hayli incelemelerden sonra, kanserle savaşmada, apandisin önemli bir rolü olduğu ve zaruret dışında alındığı takdirde kansere yol açabileceği sonucuna varmışlardır.[11]
Bu sıraladığımız ve benzeri nice örnekler, şu gerçeği haykırmaktadır: Bir şeyin faydalı mı, zararlı mı olduğu bilinmiyor ise, hepten kestirip atmak ve faydasız olduğunu düşünmek yanlış olur. Bugün gizlilik perdesini koruyan bir husus, bilimin gelişmesiyle bir gün keşfedilecektir; o günü beklemek lâzım. Gerçek şu ki insan, bunca ilerleme kaydetmesine rağmen daha ilk aşamada sayılır ve büyük doğa kitabından bir satır bile okuyamamıştır henüz!
Einstein, "Nisbiyet Felsefesi" kitabında şöyle yazar:
"Bugüne kadar tabiat kitabından okuduklarımızla çok şeyler öğrenmiş bulunuyoruz. Ancak tabiat sırlarının tümünü ne keşfedebilmiş ve ne de çözümleyebilmişiz."
William James ise şöyle der:[12]
"Bilmediklerimize oranla bildiklerimiz, derin bir okyanus karşısında bir damla gibidir."
Hâl böyleyken, bir varlığın sırrını çözemediklerinden dolayı onu gereksiz ve yararsız olmakla niteleyen materyalistler hata etmiyorlar mı?! Milyonlarca varlıklardan bir ikisinin özelliğini bilmemek, evrenin ve ilginç düzeninin yaratıcısını tanımaya engel olamaz. Hiç kuşkusuz, diğer varlıklar hakkında ve hatta bir varlığın bir kısmı üzerinde incelemede bulunmak, âlemin, idrak sahibi bir düzen verici tarafından yaratıldığını göstermeye yetecektir. Eğer baştan sona ilmî ve mantıklı sözlerle dolu, ama sizce anlaşılmaz birkaç cümleyi içinde barındıran bir kitap elinize geçerse, kitap hakkındaki değerlendirmeniz nasıl olur?
Yüce düşüncelerin ve gerçekçi görüşlerin ürünü olan onca faydalı sözleri görmezlikten gelmek, elbette ki doğru değildir? Bakın, ne demiş şair:
"Dünya; göz, yanak, ben ve kaş gibidir.
Öyleyse her şey kendi yerinde iyidir."
6.DERS

LAVOİSİER YASASI VE YARATILIŞ

Herkes ateşi tanıyor ve alevini de görmüştür. Alevi gördüğünüzde, onun ne olduğunu düşündünüz mü hiç? Bugün alevin gaz ve oksijen bileşiminden meydana geldiği bilinmektedir. Ama eski bilim adamlarından bazıları, kömür veya gazyağında, görülmeyen akışkan bir maddenin varolduğuna inanıyorlardı. Kömür veya gazyağının ya-kılmasıyla birlikte, o görülmeyen madde alev şeklinde ayrılıyordu. Bu bilim adamları, o akışkan maddeye sülfür gibi isimler veriyorlardı. Bu görüşün doğruluğunu savunan bilim adamları çoğalmıştı ve o görülmeyen maddeye flojiston adını vermişlerdi.
Stahl (1660-1734)[13] -ateşin özünden ibaret olan- flo-jiston adında uçucu bir maddenin, bütün yakacaklarda var olduğunu ve yakılmalarıyla birlikte de alev şeklinde onlardan ayrıldığını söylemiş ve bunu şöyle izah etmiştir: Odun, kömür ve yağ gibi maddeler çok çabuk yanar; bunun nedeni, onların fazla miktarda flojiston taşımasıdır. Metallerde ise bu madde, daha az bir miktarda bulunmaktadır. Hem Stahl, hem de bu görüşü savunan diğer bilim adamları, demirin yakılmasıyla birlikte, onda varolan flojis-tonun ayrıldığına ve kalanın da pas şekline dönüştüğüne inanıyorlardı.
Kükürt hakkındaki görüşlerini de şöyle dile getiriyorlardı: "Kükürdü yakarsak ondaki flojiston ayrılır ve geriye flojistonsuz kükürtten ibaret olan renksiz bir gaz kalır."
Büyük kimyacılardan sayılan ve aynı zamanda da Lavoisier'in[14] üstadı olan Rouelle[15] de bu görüşü kabullenmiş ve bunu kanıtlamak için de çok çaba harcamıştır.
Yeni kimya biliminin kurucularından olan Fransız bilim adamı Lavoisier, üstadı Rouelle ve diğer bilim adamlarının bu görüşünü mercek altına aldı ve sonuç olarak da flojiston diye bir şeyin olmadığını saptadı.
Lavoisier, 1772 yılında, bir mercekte toplanan güneş enerjisi ile bir kurşun parçasını yaktı ve ağırlığının arttığını gördü. Kendi kendine, "Bir miktar havanın metalle birleşmesi sonucu bunun ağırlığı artmıştır; flojiston varolsaydı, metalin ağırlığının azalması gerekirdi. Öyleyse flojis-ton teorisini bir kenara atmalı." diye düşündü.
O, görüşünün doğruluğunu şöyle savunuyordu: "Eğer yanmış kurşunu ısıtacak olsak, kendine çektiği havayı geri vererek yeniden kurşuna dönüşür."
Lavoisier, 1776 yılında, 12 gün boyunca cıva dolu bir tabağı ocakta ısıttı. Cıvanın yüzeyinde, kırmızı renkli ince bir kabuk belirmişti.
Lavoisier, tabaktaki havanın solunuma elverişli olmadığını görünce, tabağın içindeki havanın cıvayla karışıp bu kırmızı kabuğu oluşturduğu kanısına vardı. Yine de görüşünü kanıtlamak için kırmızı kabuğu cıvadan ayırıp ısıttı ve solunabilir bir gazın çıktığını gördü. Böylece cıva yandığında, bir şeyin ondan ayrılmadığı ve cıva ile birleşerek cıva oksidi üreten bir gazın havada mevcut olduğu sonucuna vardı. Lavoisier, bu gaza oksijen adı vererek şu açıklamada bulundu: "Flojiston diye bir şey yoktur; kimyasal etkileşimlerde etkin olan cisimlerin tümünün ağırlığı, daima elde edilen maddelerin ağırlığına eşittir. Yani, "Bir şey yok olmuyor ve bir şey artmıyor."[16]
Flojiston teorisinin, Lavoisier tarafından çürütülmesiyle birlikte bu görüş, savunucularını kaybetmiş oldu.
Her hâlükârda, flojiston teorisinin ve Lavoisier görüşünün tarihî seyri şunu göstermektedir:
Lavoisier, kimyasal etkileşmelere dikkat çekmek noktasında "Bir şey yok olmuyor ve bir şey artmıyor." demiştir; bu sözün, felsefî bir konu olan "varlıkların varoluşu ve yaratılış" ile hiçbir ilişkisi yoktur.
Üzücüdür ki bazıları, Lavoisier'in felsefî bir konuya temas ettiğini zannederek şöyle demişlerdir: "Varoluş ve yaratılış olayı, Lavoisier yasasıyla çelişmektedir. Çünkü Lavoisier'e göre, hiçbir şey var olmaz, hiçbir şey de yok olmaz. O hâlde bir şeyin yaratılması nasıl mümkün olur?"
Flojiston teorisi ve Lavoisier yasasının tarihî sürecine dikkat edilecek olsa, bunun, yaşadığımız dünyada gerçekleşmekte olan kimyasal etkileşmelere dönük olduğu açık bir şekilde anlaşılacaktır. Başka bir tabirle, bu âlem öyle bir yapıya sahiptir ki, onda mevcut olan hiçbir şey yok olmaz ve bir şey de ona eklenmez.
Âlemin yaratılmış olması veyahut ezelden beri bu haliyle mevcut olması, felsefî bir konu olup tümüyle Lavo-isier yasasının kapsamı dışındadır. Bu da demektir ki, Allah'ın dünyayı yarattığına inanmak, Lavoisier yasasıyla çelişmemektedir.
Burada şu noktaya da değinmek gerekir ki, bilim adamlarının bilimsel teori ve görüşlerini öğrenirken, daha derin bir bakış açısıyla yaklaşmak, azamî derecede dikkat etmek, bilgili ve güvenilir insanlardan fikir almak gerekir ki gerçekler aydınlığa kavuşsun. Aksi takdirde, itikadî konular şüphe altında kalabilecektir.
Unutmamak gerekir ki teoriler, değişmez bilimsel gerçekler türünden olmadığı için her teori karşısında teslim olmamak gerekir. Birçok bilim adamı tarafından asırlarca savunulan nice görüşler çürütülmüş ve sonra da unutulmuştur. Tarihsel sürecini aktardığımız flojiston teorisi, bu alandaki bir örnekten ibaret. Bugün Lavoisier yasası da önceki şeklini (maddenin kalıcılığı yasası) kaybederek "madde ve enerjinin kalıcılığı yasası" durumuna gelmiştir. Bunu şöyle açıklamak mümkün: Lavoisier yasasına göre, sekiz gram oksijen ile bir gram hidrojenin bileşiminden dokuz gram su elde edilir. Oysa ki bugün gerçekleştirilen deney ve incelemeler sonucunda, maddenin çok az bir miktarının ısı enerjisine dönüştüğü ve elde edilen su miktarının dokuz gramdan az olduğu bilinmektedir.
7.DERS

HER AN ALLAH'A MUHTACIZ

Mucit İle Yaratan Arasındaki Fark

Aşağıdaki örneklere dikkat ederek bu varlıkların, yapımcılarına ne kadar muhtaç oldukları iyice anlaşılır:
1- Uçağın üretiminde, yapımcısının rolü ve katkısı nedir? Uçak mühendisi, özel bir yöntem ve ince bir hesap ile metal parçaları ve gerekli diğer malzemeleri birbirine monte ederek uçabilecek, yolcu ve yük taşıyabilecek bir araç üretir.
Uçak yapımcısının işi, ham madde üzerinde çalışarak onu, çeşitli ve gerekli şekillere sokmaktır. Parçalar gereken şekli aldıktan sonra yapımcının işi de son bulur. Ancak yapımcının çalışması neticesinde belli bir şekle giren uçağın parçaları, motoru, lamba ve koltuklarının varlığı yapımcıdan olmadığı gibi, bekası da ona bağlı değildir.
2- Bir ev yapmak istiyoruz ve her türlü inşaat malzemesi de mevcuttur. Bu durumda neye ihtiyaç duyarız? İnşaat usta ve işçisini, inşaat malzemelerini var etmeleri için mi istihdam ederiz? Yoksa var olan malzemeleri usûlüne göre birleştirmesi için mi?
İnşaat malzemelerini icat etmek için usta ve işçiye ihtiyaç duymamız, inşaat malzemeleri icat etmeleri yönünde değil; mevcut malzemelerin kullanımı ve neticesinde istediğimiz evin yapımı yönündedir.
3- Eyfel kulesini görmeyen, ancak özelliklerini duyan biri, bu kuleyi çok kısa bir süre içinde, hem de olduğundan daha yüksek olarak zihninde yapabilir ve hatta çıkmakta olan insanları da canlandırabilir.
Önceki örneklerin aksine, bu zihnî kuleyi var eden, onu hayalinde canlandıran, şahsın kendisidir. Ayrıca bu kulenin bütün malzemeleri, uçak ve ev yapımındaki gibi başka bir yerden getirilmiş değil, bizzat hayalinde canlandıran şahıs tarafından var edilmiştir. İşte bu yüzden de hayal ürünü olan bir şey, dışta mevcut olan malzeme miktarıyla sınırlı kalmaz ve hayal eden şahıs tarafından isteğe bağlı olarak genişletilebilir. Buna göre, zihnî şekillerin tümü, bizim varlığımızdan kaynaklanmaktadır. Bunlar, varolmalarını istediğimiz zamana kadar zihnimizde var olurlar, istemediğimizde ise yok olurlar.
Son örnekten şu sonuca varırız: Varlığı başkasına bağ-lı olan bir şey, hiçbir şekilde bağımsız olamaz ve varlığının sebebi olan o güce her an muhtaç ve bağımlıdır.
Şimdi de yoktan varolan ve varlığı Allah'a bağlı olan evrendeki varlıkları düşünelim; onlar da her an için kendi yaratıcılarına muhtaç mıdır?
Bazıları, "Evrendeki varlıklar, yaratılış sonrası varlıklarını sürdürmede yaratana muhtaç değildir." diye düşünebilir. Ne var ki böyle bir düşünce tamamen yanlıştır. Çünkü Allah'ın eseri ve mahluku olan varlıklar da, aynen bizim var ettiğimiz zihnî şekiller gibi varolmada ve varlıklarını sürdürmede, kendilerini var edene her an için muhtaçtır.
Konunun tam anlamıyla anlaşılabilmesi için kendi iradesiyle yürüyen, konuşan ve çalışan bir insan hayal edin. Şimdi bu insanın, kendi varlığında bağımsız olduğu düşünülebilir mi? Varolmasını istemediğinizde yok olduğuna göre, demek ki onun varlığı sizdendir.
Evren de böyledir ve varlıkların tümü Allah'tandır. Allah'ın eseri ve mahluku olan bu varlıklar, her an için Allah'a muhtaçtır. Allah istemedikçe varolamayacakları gibi, varlıklarını sürdürebilmeleri de yüce Allah'ın iradesine bağlıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey insanlar! Siz (varolmanızda, onu sürdürmede ve her şeyde) Allah'a muhtaçsınız. Allah ise müstağnidir, övülmeye lâyık olandır. Allah dilerse sizi yok eder, yerinize yeni bir yaratık getirir."[17]
Müslümanların bu gerçeğe dikkat etmeleri ve sürekli olarak bunun bilincini taşımaları, dinin bir gereğidir. Meselâ namaz kılan bir insanın (secdelerden sonra), "Allah'ın güç ve kudretiyle kalkıyor ve oturuyorum." zikrini söyleyerek ayağa kalkması tavsiye edilmiştir.
Allah'ın karşısında bağımsız olmadığımıza, saadet yo-lunda çalışmamız için bizi, akıl ve irade sahibi olarak yarattığına, O'nun sıcak ve sınırsız merhametinin bizi kapsadığına dikkat edecek olsak, elimizde olmadan secdeye kapanacak ve "Münezzehtir yüce Rabbim ve ben O'na hamd ediyorum." diyeceğiz.