Zikir Ehline Sorun (Fes'elu Ehle'z Zikr)
 

Prof.Dr.Muhammed Ticani Semavi Kimdir?

1936 yılında Tunus'un Kafsa şehrinde, tanınmış ve inançlı bir ailede doğmuştur. Liseyi bitirdikten sonra Fen Fakültesi'nde öğrenimini sürdürerek mühendislik derecesine ulaşmıştır.
Çocukluğundan dini öğretilere karşı özel ilgi duyan Ticani, genç yaşta kentin imamı olmuş ve imamlığını yaptığı camide tefsir ve fıkıh dersleri vermiştir.
İlim ve tecrübesini arttırmak amacıyla Mısır, Irak, Lübnan ve Ürdün gibi bazı ülkelere yolculuklar yapmıştır. Ayrıca, hac ve umre ibadetlerini yerine getirmek için birkaç kez Arabistan'a gitmiştir.
Bu yolculukları sırasında Ayetullahi'l-Uzma Seyyid Ebu'I-Kasım Hoi ve Ayetullah Şehid Muhammed Bakır es-Sadr gibi Şia'nın büyük şahsiyetleriyle görüşme saadetine erişerek Şiilik hakkında araştırma yapma imkanını bulmuştur.
Muhammed Ticani bunu şu sözleriyle dile getirmiştir:
"Ben, Allah'ın kendisine hidayet ve tevfikini bahşettiği Tunuslu Muhammed Ticani Semavi'yim. Maliki mezhebine mensup olup, Kuzey Afrika' da meşhur olan Ticani tarikatına tabi iken, Ehl-i Beyt mezhebini seçmiş bulunuyorum. Hakkı, bir seyahat esnasında bazı Şii alimlerle görüşüp konuştuktan sonra tanıdım."
Ciddi ve samimi araştırmalarının sonucunda Şiiliğin hak olduğunu anlayarak Şii olmuş ve bunu açıkça ilan etmiştir. Araştırmalarında karşılaştırmalı bir metot takip etmiştir ve kitaplarında da genellikle konular bu metotle anlatılmıştır. Getirdiği deliller ise Kuran-i Kerim, Hz.Peygamber (saa)'in sünnetindendir.
Kendisi bu konuda şöyle demektedir:
"Sonunda ben kendi kendime bütün zorluklarına rağmen bu tür konuları köklü bir şekilde incelemeyi kararlaştırdım. Ve ahd ettim ki, bir fırkanın inandığı ve diğer fırkanın kabul etmediği hadisleri bırakıp araştırmada yalnız şia ve sünnilerin doğruluğunda ittifak ettikleri hadislere istinat edeyim. Ben bu metotla bir yandan milli ve mezhebi taassuplardan kaçınmayı ve diğer yandan da şüphe ve tereddütten kurtulup Allah'ın en büyük nimeti olan yakin'in zirvesine ulaşmağı hedef almıştım."
Daha sonra Tunus hükümetinin baskı ve eziyetlerine maruz kalarak ailesiyle birlikte Paris'e yerleşmiş ve Paris - Sorbon Üniversitesi'nden felsefe dalında doktorasını almıştır. Halihazırda, inancının mücadelesini vermesinin yanında, adı geçen üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Şu ana kadar yazarın üç kitabı Türkçe'ye çevrilmiştir: Nasıl Hidayete Kavuştum?, Doğrularla Birlikte, Zikir Ehline Sorun.
Onlarca dile çevrilen bu eserler milyonlarca insan tarafından defalarca okunmuş, onlara ışık olmuş ve olmaya devam etmektedir.
---------------------
Allah ondan
ÖNSÖZ

Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. En güzel, en halis salat ve selam, insanlara rahmet olarak gönderilen, her türlü kusurdan münezzeh, öncekiler ve sonrakilerin efendisi, mevlamız Hz. Muhammed'e (saa) ve karanlık gecelerin kandilleri, hidayet imamları ve Müslümanların önderleri olan pak soyuna olsun.
Elinizdeki kitap, araştırmacı Müslümanlar ve bilhassa Sünnet-i Nebeviyye'ye yalnız kendilerinin tutunduğunu zanneden, kendilerinin dışındaki Müslümanları tanımayan, onlara ayıplayıcı lakaplar takan Ehl-i Sünnet için hazırladığım soruları içermektedir.
Bugün, çeşitli Müslüman ülkelere, "Sünnet-i Muhammediyye ve Sahabenin Yardımcıları" adı altında heyetler gönderilmekte, Şiileri ve imamlarını küfürle suçlayıcı ve alimleriyle alayedici kitaplar yazılmakta ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla İslami ve gayr-i İslamı ülkelerde bu fikirler yayılmaya çalışılmaktadır.
Sonuçta dünyanın her tarafında insanlar, Şiilik - Sünnilik konusunu konuşur duruma gelmişlerdir. Çeşitli münasebetler dolayısıyla karşılaştığım bazı aydın Müslüman gençler, bana Şiilik hakkında sorular soruyorlar. Bu soruların bir kısmına, bir arada yaşadıkları Şii arkadaşlarından gördükleriyle Şiilerin hak- kında duyup okudukları arasındaki bazı uyuşmazlıklar
sebep oluyor.
Bazen bu gençlerden bazılarıyla konuşuyor ve kendilerine "Nasıl Hidayete Kavuştum" ismindeki kitabımı hediye ediyorum. Allah'a şükürler olsun ki, bu gençlerin çoğu bir süre tartıştıktan sonra gerçeği görüp, hakkı kabul ediyorlar. Ancak bu durum sadece tesadüfen görüştüğüm bir kısım gençlerle sınırlıdır. Böyle bir görüşme imkanına sahip olmayanlar ise, birbirleriyle çelişen görüşler ve karışık fikirler arasında bocalamaktadırlar! Her ne kadar "Nasıl Hidayete Kavuştum" ve "Doğrularla Birlikte" kitabında ikna edici deliller varsa da bunlar petrodoların desteklediği çeşitli bildiri ve yayın organlarının yoğun propagandasının hücumuna karşı koymaya yeterli değildir.
Fakat bütün bunlara rağmen Hakk'ın sesi, rahatsız edici gürültünün ortasında gürleyecek ve Allah'ın nuru o zifiri karanlığın içinde ışık saçmaya devam edecektir. Zira Allah'ın vaadi haktır ve o vaad mutlaka gerçekleşecektir. Allah Teala buyuruyor ki: "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Fakat kafirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır."1 Ve bu çalışmalarının başarısızlıkla sonuçlanacağını, hatta aleyhlerine dönüşeceğini açıklarken Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
"Kafirler, Allah yoluna engel olmak için mallarını harcarlar, daha da harcayacaklardır. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve nihayet mağlup olacaklardır. Kafir olmakta sebat edenler ise cehenneme sürükleneceklerdir."2
-----------------------
1- Saff Suresi / 8.
2- Enfal Suresi / 36.
İşte onun içindir ki, alim, yazar ve düşünürlere, insanların sorunlarını çözmeleri ve onlara doğru yolu göstermeleri farz kılınmıştır. Allah Teala şöyle buyuruyar:
"İndirdiğimiz apaçık delilleri ve gösterdiğimiz doğru yolu gizleyenler, şüphesiz onlara hem Allah, hem bütün lanet edenler lanet eder. Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler ve gizlediklerini açıklayanlar başka. Ben onları bağışlarım. Zira ben tövbeyi çok kabul edenim ve çok merhametliyim."1
Şu halde neden alimler bu konuyu Allah rızası için ihlas ve ciddiyetle ele alıp konuşmuyorlar? Mademki Allah Teala ayetlerini açık bir şekilde indirmiş, dini ikmal etmiş ve nimetini tamamlamış ve Resulullah (s.a.a.) emaneti eda ve risaleti tebliğ etmişse, o halde neden bu ayrılıklar, düşmanlıklar, nefretler, aşağılayıcı lakaplar ve birbirlerini küfürle suçlamalar Müslümanların arasında görülmektedir?
Ben, bu bağlamda tavrımı açıkça ortaya koyup, bütün Müslümanlara sesleniyorum: İki temel merci, Allah'ın Kitabı ve Peygamber'in Ehl-i Beyt'ine dönmeden ve onların kurtuluş gemisine binmeden, kurtuluşa, saadete ve cennete erişilemez. Bu sözleri ben kendimden söylemiyorum. Bunlar, Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'deki ve Peygamber'in (s.a.a.) sünnetteki sözleridir. Müslümanlar bugün istenilen birlik ve beraberliği elde edebilmek için iki yoldan birini seçmek zorundadırlar.
Birincisi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat, İmamiyye ve İsna aşeriyye Şiasının tabi olduğu Ehl-i Beyt mezhebini beşinci mezhep olarak kabul etmeli, diğer dört mezhebe
--------------------
1- Bakara Suresi / 159 - 160.
gösterdikleri saygıyı ona da göstermeli, onu yermemeli, ona mensup olanları ayıplamamalı, öğrenci ve aydın gençleri istedikleri mezhebi seçmekte serbest bırakmalıdırlar. Müslümanlar, Sünnisi ve Şiisiyle, aynı kanaat ve usul dahilinde İbadiyye ve Zeydiyye gibi diğer İslami mezhepleri de kabul etmelidirler. Bu yöneliş her ne kadar ayırım ve nefreti bir bakımdan azaltacak bir çözüm gibi görülüyorsa da, ancak ümmetimizin asırlardan beri yaşadığı tarihi problemi kesin bir şekilde çözme kapasitesinde değildir.
İkincisi: Bütün Müslümanlar, Allah ve Resulünün çizmiş olduğu tek yol ve inanç doğrultusunda birleşmelidirler. Bu yol, Allah'ın her türlü günahı kendilerinden uzak tuttuğu Ehl-i Beyt'in yoludur. Bu sebepten dolayıdır ki, tüm Müslümanlar Sünnisi ve Şiisiyle onların takva, zühd, ahlak, ilim ve amel hususunda herkesten üstün oldukları konusunda ittifak içerisindedirler. Müslümanların esas ihtilafı sahabe üzerindedir. Şu halde ihtilafta oldukları meseleyi bırakıp ittifakta oldukları hususlara bakmalıdırlar.
Zira Peygamber Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurmuştur:
"Şüphe ettiğin şeyi bırak, emin olduğuna sarıl."1 Ancak o zaman, ümmet Peygamber'in (s.a.a.) şu sözlerle tesis etmiş olduğu, her şeyin merkezi olan temel üzerinde birleşir: "Size iki değerli şey bırakıyorum; onlara tutunduğunuz müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar, Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'imdir."2
--------------------------
1- Sünen-i Tirmizi, c. 4, s. 668, h. 2518; Sünen-i İbn-i Hanbel, c. 1, s. 200. 2- Sünen-i Tirmizi, c. 5, s. 663, h. 3788; Sahih-i Müslim, c. 4, s. 1873 - 1874, h. 2408.
Bu hadis her iki tarafça, hatta mezheplerinin ihtilafına rağmen bütün Müslümanlarca sahih olarak kabul edilmiştir. O halde neden Müslümanların bir kısmı ona uymuyor, onunla amel etmiyorlar?! Eğer Müslümanların tümü bu hadis doğrultusunda hareket etmiş olsaydı, aralarında öyle kuvvetli bir birlik oluşurdu ki, fırtınalar ve kasırgalar da onu sarsamazdı. Bence Müslümanların kurtuluşunu sağlayacak tek çözüm yolu budur. Gerisi ise batıl ve yalanla süslenmiş laftan ibarettir. Kur' an ve sünneti inceleyen, İslam tarihine vakıf olup cereyan etmiş olayları akıllıca düşünen herkesin, bu fikirde kesinlikle bana katılacağına inanıyorum.
Birinci yol, Resulullah'ın (s.a.a.) irtihalinin ilk gününden itibaren başarısız olmuştur. Çünkü sahabe daha o günden ihtilafa düşerek ümmetin bölünmesine sebep olmuşlardır. Geçen asırlar boyunca, Kur'an ve Peygamber'in Ehl-i Beyt'ine birlikte sarılmayı öngören ikinci yola dönüşte de başarılı olunamamıştır. Bunun başlıca sebebi, geçmişte Emevi ve Abbasiler'in, günümüzde ise propaganda araçlarının Ehl-i Beyt' e uyanları kötülemeleri, karalamaları ve tekfır etmeleridir.
O halde önümüzde tek çözüm yolu kalıyor. O da; hakikati, isteyen herkes için açık bir şekilde ortaya koymak, bunu yaparken de Kur'an-ı Kerim'in şu meydan okuyan üslubu ile hareket etmektir: "...De ki: Eğer iddanızda sadık iseniz delillerinizi ortaya koyun."1
Evet, canlarını yalnız Allah'a adayan ve hakka karşılık canlarını verme pahasına da olsa hiçbir bedel kabul etme-
---------------------------------
1- Bakara Suresi / 111
yen, ne kuvvet, ne de para karşısında boyun eğmeyen hoş karakterli insanlar için delil ve ispat yolunu seçmeliyiz.
Keşke İslam alimleri, bugün bir konferans düzenleyip bu meseleleri aydın ve düşünen akıllarla tartışarak, İslam ümmetine gerekli olan hizmeti verseler, ümmetin dağınıklığını toparlamaya, yaralarını sarmaya ve saflarını birleştirmeye çalışsalardı.
Gerçi bu birlik, onlar isteseler de istemeseler de mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü Allah Teala, bunu gerçekleştirmek için Peygamber soyundan bir imam tahsis etmiştir. O, zulüm ve haksızlıkla dolup taşan dünyayı adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır.
Öyle görünüyor ki, yüce hikmet sahibi Allah, bu ümmeti, hayatı boyunca imtihan etmektedir. Eceli yaklaşınca da yapmış oldukları seçimin yanlış olduğunu onlara gösterecek ve Peygamber'in (s.a.a.): "Allah' ım, kavmime doğru yolu göster! Onlar bu hususta bilgisizdirler." şeklindeki duasına icabet ederek hakka ve gerçeğe dönmeleri için onlara fırsat verecektir.
O zaman gelinceye kadar, şimdilik "Zikir Ehline Sorun" isimli kitabımı takdim ediyorum. Bu kitap birtakım soru ve cevapları içermektedir. Ancak cevaplar Ehl-i Beyt'in (a.s.) tutum ve öğretilerinden esinlenmiştir. Umarız bütün dünya Müslümanları bundan istifade eder ve arzu edilen vahdetin gerçekleşmesi için görüşleri birbirine yakınlaştırma yolunda çaba harcarlar.
Muavaffakiyet ancak Allah'tandır, O'na güveniyor ve O'na yöneliyorum. "Allah'ım, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır! Dilimin bağını çöz ki sözümü tam olarak
anlasınlar..." Bu çalışmamın, Allah tarafından kabul edilmesini diler, hayırlı ve bereketli olmasını temenni eder, birlik ve beraberlik kalesinin yapımında yer alacak bir tuğla olmasını umarım.
Bugün ne yazık ki, Müslümanlar, insan haklarıyla ilgili en basit konularda ve birbirlerine karşı iyi davranma hususunda geri kalmış durumdalar. Bunu İslam ülkelerine veya içinde Müslümanların da yaşadığı memleketlere yaptığım birçok seyahat ve ziyaretler esnasında bizzat gördüm ve yaşadım. Bu seyahatlerimin sonuncusu, dörtte biri Şii olan iki yüz milyon Müslümanın yaşadığı Hindistan'a olmuştu. Oradaki Sünniler hakkında çok şeyler duymuştum. Fakat gördüklerim çok daha dehşet verici idi. Bu ümmetin varmış olduğu durum beni o kadar üzdü ki, kendimi tutamayarak ağladım. Umudum çok ve imanım kuvvetli olmasaydı, ümitsizlik kalbimi kaplayıp maneviyatım tamamen sarsılacaktı.
Hindistan'dan döner dönmez oradaki Ehl-i Sünnet'in mercii konumundaki büyük alimlerinden Ebu'l-Hasan en-Nedvi'ye bir mektup gönderdim ve bu mektupla beraber bana göndereceği cevabı da yayınlayacağımı haber verdim. Fakat bugüne kadar ondan herhangi bir cevap alamadım. Ama ben yine de, Allah'ın ve insanların yanında tarihi bir belge olarak şahidimiz olsun diye o mektubu bu kitabımın başında olduğu gibi yayınlıyorum.
Prof. Dr. Muhammed Ticani Semavi
HİNDİSTAN'IN BÜYÜK ALİMİ EBU'L-HASAN EN-NEDVİ'YE AÇIK MEKTUP

Bismillahirrahmanirrahim
Salat ve selam, peygamberlerin en üstünü Hz. Muhammed'e ve tertemiz Ehl-i Beyt'ine...
Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Ben, Allah'ın kendisine hidayet ve tevfikini bahşettiği Tunuslu Muhammed Ticani Semavi'yim. Maliki mezhebine mensup olup, Kuzey Afrika' da meşhur olan Ticani tarikatına tabi iken, Ehl-i Beyt mezhebini seçmiş bulunuyorum.
Hakkı, bir seyahat esnasında bazı Şii alimlerle görüşüp konuştuktan sonra tanıdım. Sonra bu konuda "Nasıl Hidayete Kavuştum" adını taşıyan bir kitap yazdım. Bu kitabı Hindistan'da bulunan "İslami İlimler Cemiyeti" birkaç dilde bastırdı. Ve bu sebepten dolayı Hindistan'a davet edildim.
Aziz kardeşim, kısa bir ziyaret için Hindistan' a gelmiştim. Ümidim sizinle görüşmekti. Zira sizin adınızı duymuş ve oradaki Ehl-i Sünnet ve Cemaat arasında parmakla gösterilen alimlerden biri olduğunuzu biliyordum. Fakat ne yazık ki , mesafenin uzaklığı ve vaktimin azlığı bu arzuma mani oldu. Çaresiz Bombay, Bovna, Bor Dağı ve diğer bazı şehirleri ziyaret etmekle yetindim. Fakat Hindistan' daki
Ehl-i Sünnet'in Şii kardeşlerine karşı duydukları nefret ve düşmanlık beni çok fazlasıyla üzdü.
Birbirleriyle İslam adına savaştıklarını ve bu uğurda her iki taraftan kanlar döküldüğünü duyuyordum. Fakat buna inanmıyor, abartıldığı düşüncesindeydim. Ancak ziyaretim esnasında gördüklerim ve duyduklarım, gerçekten hayret ve dehşet vericiydi. Orada İslam ve Müslümanlar aleyhine birtakım kötü niyetler ve tehlikeli komploların hazırlanmakta olduğuna inanıyorum. Başında, İslami Cemaat Müftüsü Şeyh Azizürrahman'ın bulunduğu Sünni alimlerden oluşan toplulukla görüşmem esnasında, benimle aralarında cereyan eden karşılaşma bu inancımı güçlendirdi. Bu karşılaşma, kendilerinin daveti üzerine geldiğim Bombay'daki mescitlerinde vuku bulmuştu.
Daha aralarına yeni girmiştim ki, Ehl-i Beyt Şiasına, alay edici hareket ve işaretler yaparak küfür etmeye başladılar. Gayeleri metanetimi sarsıp beni tahrik etmekti. Zira benim Ehl-i Beyt mektebine davet eden bir kitap yazdığımı biliyorlardı. Maksatlarını anlamıştım. Ama yine de sinirlerime hakim olup onlara gülümseyerek dedim ki:
"Ben sizin misafırinizim, beni davet eden de sizsiniz. Davetinizi kabul ederek size geldim. Yoksa bana sövüp küfretmek için mi beni davet ettiniz; İslam'ın size öğrettiği üstün ahlak bu mudur?! Bana tam bir küstahlıkla cevap verip, hayatımda bir gün bile Müslüman olmadığımı, çünkü Şii olduğumu, Şia'nın da İslam'la hiçbir alakası olmadığını iddia ederek buna yemin bile ettiler.
Onlara bakarak dedim ki: "Kardeşlerim, Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, Kıblemiz de birdir. Şiiler de Allah'ın birliğine iman eder, Peygamber ve Ehl-i
En-Nedvi ye Açık Mektup / 21
Beyt'ine uyarak İslam'ın şartlarını uygularlar. Namaz kılar, zekat verir ve Allah'ın evini haccederler. Onları küfürle itham etmeyi nasıl caiz görebiliyorsunuz?!"
Bana cevapları şu oldu: "Siz Kur'an'a inanmazsınız. Sadece takiyye ile hareket eden münafıklarsınız. İmamınız; "Takiyye benim ve atalarımın dinidir." demiştir. Siz, Yahudi Abdullah bin Seba'nın kurmuş olduğu bir firkasınız."
Gülümseyerek şöyle dedim: "Şia'yı bırakalım, benimle şahsım üzerine konuşun! Ben sizin gibi Malikiydim. Ancak uzun bir araştırmadan sonra Ehl-i Beyt'in yolundan gitmenin daha doğru olduğuna kanaat getirdim. Sizin bana karşı mücadele etmeye bir deliliniz varsa, yahut benden delilimin ne olduğunu soruyorsanız, gelin tartışalım, belki o zaman birbirimizi daha iyi tanırız."
Dediler ki: "Ehl-i Beyt, Peygamber'in hanımlarıdır; sen Kur'an'dan bir şey anlamıyorsun." Dedim ki: "Ama Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim sizin söylediğinizden farklı şeyler yazıyorlar." Bu sefer şöyle cevap verdiler: "Buhari, Müslim ve diğer Sünni kitaplardan alıp ileri sürdüğünüz delillerin hepsi, sizin gibi Şiilerin, kitaplarımıza sokuşturdukları kendi uydurmalarıdır."
Gülerek şu cevabı verdim: "Eğer Şiiler, kitaplarınıza ve Sahihlerinize ulaşıp uydurma hadis sokabilmişlerse, o halde ne bu kitapların, ne de bunlara dayalı olan mektebinizin herhangi bir itibar ve değeri yoktur!"
Verecek cevap bulamayınca sustular. Ancak içlerinden biri tekrar işi alaya ve kışkırtıcılığa vurup şöyle dedi: "Her kim Hulefa-i Raşidin, yani Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Muaviye ve Yezid
efendimizin (Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin) halifeliğine inanmazsa Müslüman değildir."
Adeta dehşete düşmüştüm. Zira bu gibi sözleri hayatım- da duymamıştım. Bunlar Muaviye ve oğlu Yezid'in halifeliğini tanımayanları kafir olarak biliyorlardı. Kendi kendime şöyle diyordum: "Müslümanların Ebu Bekir, Ömer ve Osman için Allah'tan rıza dilemeleri makul ve çok doğal sayılabilir. Ama Yezid için, doğrusu bunu yalnız Hindistan'da duyuyordum."
Dönüp hepsine birden sordum:
"Bu adamın görüşüne katılıyor musunuz?"
Hepsi bir ağızdan: "Evet" dediler.
Artık konuşmanın hiçbir fayda sağlamayacağını, beni tahrik etmek istediklerini anladım. Maksatları benden bu şekilde intikam almaktı. Belki de sahabeye sövdü iddiasıyla beni öldürebilirlerdi; kim bilir?
Bir kötülük düşündüklerini gözlerinden okuyabiliyordum. Beni onlara götüren arkadaşımdan, beni derhal oradan uzaklaştırmasını istedim. Adam üzüntüsünü belirtip olanların davranışlarından dolayı benden özür dileyerek beni oradan uzaklaştırdı. O adam Bombay'daki İslami Matbaa'nın sahibiydi. Bu konuda onun suçu yoktu. Şerefuddin ismindeki bu genç, iyi bir kültüre sahipti. Bu buluşmadan umduğu tek şey hakikati öğrenebilmekti. Ama hiç değilse aramızda geçen bütün bu tartışma ve mücadeleye şahit oldu, ve o büyük alimler sandığı kimselerin nasıl davrandıklarını gördü. Hatta onlardan adeta tiksindiğini dahi gizlemedi.
Sonunda üzgün bir vaziyette onlardan ayrıldım. Müslümanların ve bilhassa yüksek makamlar işgal edip alim
En-Nedvi'ye Açık Mektup / 23
ismini taşıyanların bu hale gelmesine çok üzüldüm ve kendi kendime dedim ki:
"Eğer alimler bu kadar saplantıya düşmüş ise, acaba avam ve cahil tabaka ne haldedir?" Sanırım şimdi İslam'ı koruma adı altında geçmiş zamandaki kavga ve savaşların nasıl çıktığını, haram kanların nasıl döküldüğünü, ırz ve şereflere nasıl saldırıldığını daha iyi anlamaya başladım. Ve kendimi tutamayarak bu bedbaht ümmetin durumuna ağladım.
Bu ümmet ki, Allah Teala ona hidayet sorumluluğunu yüklemiş, Peygamber (s.a.a.) de karanlık kalplere nur ulaştırmakla görevlendirmiştir onu. Fakat ne yazık ki, bu zavallı ümmet öyle bir duruma gelmiş ki, kendisi nura muhtaçtır. Yalnız Hindistan' da yedi yüz milyon insanın Allah'tan başkasına taparak, inek ve putları takdis ettiği bir devirde, Müslümanlar tek vücut olup bunları karanlıktan çıkararak aydınlığa götürmeye çalışacağına, kendilerinin bugün bilhassa Hindistan'da hidayete muhtaç olduklarını görüyoruz.
İşte bu sebepten dolayı size bu mektubumu takdim ederken, Rahman ve Rahim olan Allah, aziz Resulü ve yüce İslam dini adına ve Allah'u Teala'nın: "Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın..."1 mealinde buyurduğu öğüt gereği olarak sizi, Allah uğrunda hiçbir eleştiriden korkmadan, şeytan ve yardakçılarına uyarak, taassup ve taraftarlığa kapılmadan, bu olumsuz, hatta sapık gidişatın önüne geçip cesur bir Müslüman gibi tavır koymaya davet ediyorum.
Evet, sizi samimi ve açık bir tutuma davet ediyorum; zira siz o yörelerde İslam adına konuştuğunuz müddetçe, Allah Teala'nın kendilerine sorumluluk yüklediği kişiler-
----------------------------
1- Al-i İmran Süresi / 103.
densiniz. Orada vuku bulan ve bedelini suçsuz Sünni ve Şii Müslümanların ödediği facialara, rıza gösteren bir seyirci gibi, durup bakmanıza Allah razı olmaz. Kıyamet günü Allah Teala elbette sizden, büyük, küçük ve her türlü günahı soracak, gelip geçen bütün olayların hesabını görecektir. Zira bilenlerle bilmeyenler bir olamazlar... Sorumluluklar azim sahiplerinin azmi kadarınca ve kerametler de kerem ehlinin keremine göre bölünür.
Siz Hindistan alimlerinin reisliğini yaptığınız müddetçe, sorumluluğunuz şüphesiz çok büyüktür. Söyleyeceğiniz tek söz bile Hindistan'da, ümmetin iyilik ve başarısına sebep olabileceği gibi, her şeyin harap olmasına da sebep olabilir.
Ayrıca Allah Teala, "Allah, adaleti ayakta tutarak kendinden başka ilah olmadığını açıkladı ve buna meleklerle ilim sahipleri şahittik yaptılar."1 buyurarak alimlere, meleklerden sonra en yüksek mertebeyi verdiğine ve, "Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın."2 buyurarak hepimize adaletle davranmayı emrettiğine ve bütün müfessirler, değeri sınırlı olan maddi konularda da dahi adalete riayet etmek gerektiği yönünde yorum yaptığına göre, insanlığın hidayet ve kurtuluşu kendisine bağlı olan itikadi ve manevi davalarda adalete riayet etmenin ne kadar önemli olduğu hakkında ne diyebiliriz?
Allah Teala: "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hüküm veriniz."3 diye buyuruyor. Ve buyuruyor ki: "Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık;
-------------------------
1- Al-i İmran Süresi / 18.
2- Rahman Suresi / 9.
3- Nisa Suresi /58.
En-Nedvi'ye Açık Mektup /25
o halde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm ver. Heva ve hevese uyma, yoksa bu seni, Allah'ın yolundan saptırır "1
Resulullah (s.a.a.) de şöyle buyuruyor: "Aleyhine ve acı da olsa, doğruyu söyle."
Efendim! Sizi Allah'ın Kitabına ve Resulünün sünnetine davet ediyorum. Şunu acı da olsa, açıkça ve gürleyerek söyleyin ki, Allah'ın huzurunda sizin için bir şehadet olarak kabul edilsin: Allah aşkına, size göre Şiiler Müslüman değiller midir?
Hakikaten onların kafir olduklarına mı inanıyorsunuz? Allah'ı benzeri, şekli ve cismi olmaktan tenzih ederek bütün fırkalardan daha çok ululayıp birliğine inanan ve peygamberliğinden önce de masum olduğuna inanarak Allah Resulü Hz. Muhammed'e (s.a.a.) bütün fırkalardan daha çok iman edip onu daha çok saygıya layık gören, Peygamber'in Ehl-i Beyt'ine tabi olanları kafir olmakla mı suçluyorsunuz? !
Siz Allah'ı, O'nun Resulünü ve iman edenleri sevip onlara tabi olanların ve Peygamber neslinin görüşünü benimseyip onlara bağlananların,2 Müslüman olmadıklarını mı söylüyorsunuz? !
Namazı en iyi şekilde kılan, zekatı veren, buna Allah ve Resulüne itaat olarak mallarının beşte birini ilave eden, Ramazan ayını ve daha başka günleri de oruç tutarak geçi-
---------------------------
1- Sad Suresi /26.
2- İbn-i Manzur, sözlüğünün Şia maddesinde onları böyle tarif etmektedir.
ren, Beytullah'ı haccedip gereklerini yerine getiren, Allah'ın velilerine hürmet edip İslam düşmanlarından uzak duran Şia sizce müşrik midir?
Allah'ın, kendilerinden her türlü günahı uzaklaştırıp tertemiz kıldığı On iki Ehl-i Beyt İmamı'nı, İmam olarak! tanıyan bu topluluk, size göre İslam dininden çıkmış kimseler midir?!
Müslümanlar, Peygamber'in (s.a.a.) sağlığında veya vefatından sonra, ne zaman İmameti tanımayıp reddediyorlardı ki, biz İmamet Teorisini Farslara ve Mecusilere atfedelim?
Bütün Müslümanların fasık olduğunu bildiği, Muaviye oğlu Yezid'in imametini tanımayanları, gerçekten kafir olarak mı kabul ediyorsunuz? Oysa Yezid'in, askerlerine sırf kendisine biat almaları için Medine-i Münewere'yi yağmalatması ve istediklerini yapmalarına izin vermesi, onun ne kadar alçak ve aşağılık olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. O askerler, seçkin sahabe ve tabiinden on bin kişiyi öldürmüş, şerefli Müslüman kadın ve kızların ırzlarına geçmiş, dolayısıyla da sayısını Allah' tan başka kimsenin bilmediği gayri meşru çocuklar doğurmalarına sebep olmuşlardır. Yezid' in ebediyete kadar kurtulamayacağı en büyük ayıp ve yüz karası ise, cennet gençlerinin efendisi Hz. Hüseyin' i öldürüp Peygamber'in kızlarını esir alması ve bilhassa Hz. Hüseyin'in dişlerine, elindeki değnekle vurarak şu meşhur şiirini okumasıdır:
---------------------------
1- Buhari, Müslim ve diğer Ehl-i Sünnet Sahihleri, Peygamber'in (s.a.a.), onların İmam olduklarına dair nass koyduğunu kaydetmişlerdir.
En-Nedvi'ye Açık Mektup /27
Keşke Bedir'de ölen atalarım bugünü görebilselerdi!
Ellerine geçirdikleri mülkle oynayıp durdular,
Haşim Oğulları!
Yoksa ne bir haber gelmiş, ne de vahiy inmiştir!
Bu ifadesiyle ne Hz. Muhammed'in nübüvvetine, ne de Kur'an-ı Kerim'e inanmadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Siz hakikaten Yezid'in ve Hz. Ali'ye sövüp, başkalarına da sövmeyi emreden, sövmeyeni ise öldüren babası Muaviye'nin halifeliğini onaylamayan kimselerin kafir olduğuna hükmedenlerle aynı fikirde misiniz? Muaviye ki, Ali'ye sövmekten çekinen seçkin sahabeleri dahi öldürttü; aynen büyük sahabi Hicr bin Adiy ve arkadaşlarına yaptığı gibi.
Oysa Ehl-i Sünnet Sahihlerinin çoğunun kaydettiği gibi Peygamber'in (s.a.a.); "Ali'ye söven bana, bana söven de Allah'a sövmüş olur."! dediğini kendisi de gayet iyi bilmektedir. Buna rağmen bu sövme işini genel bir kural haline getirip yetmiş sene sürmesine sebep olmuştur.
Ayrıca Muaviye'nin, oğlu Yezid'e biat alabilmek için, günahsız insanları nasıl katlettiğini, Hz. Hasan bin Ali'yi Eş'as kızı Cude vasıtasıyla nasıl zehirlettiğini ve daha nice cinayetler işlediğini, Ehl-i Sünnet'e ait tarih kitapları kaydetmekte ve Ali Şiası da bunun şahitliğini yapmaktadır.
Hayır efendim; bunları onaylayacağınızı hiç sanmıyorum. Aksi halde, İslam'a veda etmemiz gerekmektedir. O zaman da artık ne ölçü, ne akıl, ne din, ne mantık, ne de delil kalır.
----------------------------
1- Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 121; Kenz'ül-Ummal, c. 11, s. 602; Tarih-i Dimaşk, c. 14, 13 1 - 132.
Halbuki Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Doğrularla birlikte olun."1 Pakistanlı alim Merhum Ebu'l-A'la el-Mevdudi'ye Allah rahmet eylesin; el-Hilafetü ve 'I-Mülk isimli kitabının 106. sayfasında, Hasan el-Basri' den naklen şu rivayeti zikrederken ne kadar doğru davranmıştır:
"Muaviye'nin dört rezaleti vardır ki, bunlardan her biri büyük günah sayılır ve onu helaka götürmeye yeterlidir.
1- Aralarında faziletli sahabilerin de bulunduğu, Müslüman halka danışmadan hilafeti zorla alması.
2- İpekler giyinip, tambur çalan, sarhoş oğlunu kendisinden sonra halifeliğe tayin etmesi.
3- Peygamber'in (s.a.a.): "Çocuk yatak sahibine (yani kocaya) aittir; zinakara ise taş düşer." demesine rağmen, Ziyad'ın kendisinin kardeşi olduğunu iddia etmesi.
4- Hicr ve arkadaşlarını katletmesi. Hicr ve arkadaşlarını öldürdüğünden dolayı ona azap ve şer yağsın. (Bu cümleyi üç kere tekrar ediyor).
Ebu'l-A'la el-Mevdudi'ye Allah rahmet eylesin; isteseydi bu dört rezalete kırk tane daha ekleyebilirdi. Fakat o, Muaviye'nin bu kadar büyük günahı olmasını yeterli bulmuştur. "Büyük günah" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin Arapça aslı, "Düşüren" anlamını ifade eden "Mubika"dır. Yani bu günahlar onu ateşe düşürmek için yeterlidir.
Bunun sebebi, Mevdudi'nin, Muaviye'ye hatta oğlu
----------------------------
1- Tevbe Suresi i 119.
En-Nedvi'ye Açık Mektup /29
Yezid'e bile -Hindistan'da alimlerinizden bizzat duyduğum kadarıyla- saygı duyup onlara Allah 'tan rıza dilemeyi atalarından öğrenmiş insanların duygularını gözetip onları incitmek istemeyişi olabilir. Ve la havle ve la kuvvete illa billah'il-Aliyy'il-Azim.
İşte ben de, onun için, o beni kışkırtmak için davet edenlerin duygularını gözetmiş ve bana kötülük yapmalarından korkarak onlara hiçbir şeyden söz etmemiştim.
Muhterem efendim! Sizi Allah Teala'nın rızası için, açık bir tavır almaya davet ediyorum. Allah Teala gerçeği açıklamaktan vazgeçmez. Sizden o şahısların kusurlarını açıklayıp, kötülüklerini itiraf etmenizi istemiyorum. Tarih bu hususta bize de, size de ihtiyaç bırakmamıştır.
Ancak sizden istenen, size bağlı olan şu insanlara itiraz edip bu şahısların imametini kabul etmeyen ve onları sevmeyen cemaatin, hakiki ve hürmete layık Müslümanlar olduklarını, bundan hiç şüpheleri olmamasını söylemenizdir. Onlara deyin ki: "Şiiler tarih boyunca zulme uğramışlardır. Çünkü onlar, Allah'ın Kur'an'da örnek gösterdiği lanetlenmiş ağacın (soyun) İmametine inanmamış ve onların İmamlıklarını tanımamışlardır.
Allah aşkına! Eğer Resulullah (s.a.a.), Müslümanlara kendisinden sonra Ehl-i Beyt'in peşinden gitmelerini emrediyorsa, hatta onları Nuh'un gemisine benzeterek, ona binenin kurtulacağım, binmeyenin ise helak olacağını söylüyorsa, Şiilerin günahı nedir?! Ve eğer Şiiler, kendi kaynaklarından ayrı olarak Ehl-i Sünnet Sahihlerinin de kaydettiği, Peygamber'in (s.a.a.): "Size iki değer biçilmez emanet bırakıyorum; Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'im.
Bunlara tutunursanız, hiçbir zaman dalalete düşmezsiniz." emrine itaat ediyorlarsa, suçları nedir?!
Peygamber'in (s.a.a.) emirlerine itaat etmeleri dolayısıyla, onları başkalarından daha üstün görüp öveceğimize, onlara sövüp kafirlikle suçluyor, onlardan nefret ediyoruz. Bu ne insafa sığar, ne de doğru bir davranıştır.
Sayın muhterem kardeşim! Hiçbir delil ve şahide dayanmayan ve artık ümmetimizin aydın gençlerine göre inandırıcı olmayan şu hurafe ve sahte iddialardan vazgeçin; Şia'nın kendilerine has Kur'an'ları varmış, yok peygamber aslında Hz. Ali'ymiş; yahut Şiiliği Yahudi asıllı Abdullah bin Seba kurmuş ve buna benzer daha nice akla sığmayan iddialar... Allah da şahittir ki bunlar, İslam ve Ehl-i Beyt düşmanlarının hayalinden ve kör taassuptan kaynaklanan iftiralardan başka bir şey değildir.
Ben size soruyorum: "Hindistan alimlerinin, otuz seneden beri İmamiyye Şiasının mektebi gereğince ibadet etmenin caiz olduğuna dair fetva veren el-Ezher alimlerinden farkı nedir? Kaldı ki el-Ezher alimleri arasında, Şiilerin gereğini uyguladığı Caferi fıkıhının, diğer İslami mezheplerden daha kapsamlı ve daha zengin olduğuna inananlar vardır. Bunların başında bir zaman el-Ezher'in müdürlüğünü yapan Merhum Şeyh Mahmud Şeltut gelir. Yoksa bu gibi alimler İslam'ı ve Müslümanları tanımıyorlar mı? Yahut Hint alimleri daha mı bilgili ve dirayetlidirler? Buna inandığınızı hiç sanmıyorum!...
Saygı değer efendim! Size güvenim büyük, kalbim size karşı muhabbet, şefkat ve merhamete açıktır. Daha önce benim de sizin gibi, hakikate, Ehl-i Beyt' e ve onların
En-Nedvi'ye Açık Mektup /31
şiasına karşı gözlerim kapalı idi.. Fakat Allah Tealaya çok şükür ki bana, hak yolu gösterdi. Böylece kör taklitten ve taassup zincirinden kurtulmuş oldum. Ve anladım ki, çoğu Müslümanların gözlerini yalan söylentiler perdelemiş, asılsız iddialar onları hakikate ulaşmaktan alıkoymuş ve kurtuluş gemisine hep birlikte binip Allah'ın sağlam ipine sarılmalarına mani olmuştur.
Sizin de bildiğiniz gibi Sünni ve Şiilerin arasında, Peygamber'den (s.a.a.) sonra düştükleri hilafet ihtilafından başka hiçbir farklılık yoktur. Daha doğrusu esas ayrılık, sahabeye karşı olan inançlarından kaynaklanmıştır. Oysa sahabe bizzat birbirleri arasında ihtilafa düşmüş, birbirlerine sövmüş, hatta birbirleri ile savaşmışlardır.
Eğer sahabe konusunda ihtilaf etmek, Müslümanlıktan çıkmak sayılıyorsa, kendileri (yani sahabe) bu ithama -Allah korusundaha layıktırlar. Buna sizin razı olacağınıza inanmıyorum. Fakat buna razı olmanızı engelleyen insafınız, sizi Şia'nın İslam'ın dışında bırakılmasına da mani olmaya çağırması gerekir. Tabii ki, nasıl Şia Ehl-i Beyt'e saygı duyuyorsa, aynı şekilde, Sünniler de sahabenin tümüne saygı duymaktadırlar. Ama iki durum arasında ne kadar büyük fark vardır... Eğer Şia bu hususta hatalı ise, Ehl-i Sünnet daha hatalıdır. Zira sahabenin hepsi Ehl-i Beyt'i kendilerinden üstün görür ve Peygamber'e salavat getirirken onlara da getirirler. Biz sahabe arasında ilim veya amelde, kendini Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.a.) Ehl-i Beyt' inden daha üstün gören birini tanımıyoruz.
Artık bu tarihi zulmü, Ehl-i Beyt takipçilerinin üzerinden kaldırmanın zamanı gelmiştir. Onlara yakınlaşmak, onlarla kardeşlik bağları kurup iyilik ve takva üzerinde birleşmek
ve yardımlaşmak gerekli olmuştur. Bu ümmetin, karşılaştığı fitneler ve döktüğü kanlar artık sona ermelidir!
Umarım Yüce Allah birlik ve beraberliği sizinle sağlar, uzlaşmayı sizinle temin eder ve bu yaraları sizinle sarar. Bu ateşi de sizinle söndürerek şeytanın ve şeytan hizbinin mahcup ve rezil olmasını gerçekleştirir. İşte o zaman Allah' ın nezdinde zafere ulaşanlardan biri olursunuz. Bilhassa -duyduğum kadarıyla- pak soyun sülalesinden olduğunuza göre, iyi amel işleyin ki mahşerde onlarla beraber olasınız. "İşte sizin ümmetiniz tek ümmettir (dindir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana tapın."! "De ki: 'Sevap işleyin çünkü yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, müminler de görecektir."2
Allah sizi de, bizi de memleketimiz ve insanlarımız için faydalı ve hayırlı işler yapmaya muvaffak etsin. Size de, bize de, Allah için, ihlas ile çalışan kişilerden olmayı nasip eylesin.
Size bu mektupla beraber, aynı mevzu üzerine yazmış olduğum "Nasıl Hidayete Kavuştum" adlı kitabımın bir nüshasını hediye olarak gönderiyorum; tarafınızdan kabul görmesini temenni ederim.
Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
-----------------------
1- Enbiya Suresi /92.
2- Tevbe Suresi / 105.
Muhlis dostunuz Tunus'lu Muhammed Ticani Semavi
EĞER BİLMİYORSANIZ, ZİKİR EHLİNE SORUN!

Bu ayet-i kerime Müslümanlara bütün sorularında doğruya ulaşmak için zikir ehline müracaat etmeyi emretmektedir. Çünkü Allah onlara ilim verdikten sonra onları bu iş için seçti. Onlar, ilimde derinleşenler ve Kur'an'ın te'vilini bilenlerdir.
Bu ayet, Ehl-i Beyt'i -Allah'ın salat ve selamı onlara olsun- tanıtmak için nazil olmuştur. Onlar, Hz Resulullah'ın hayatı döneminde Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'dir. Peygamber'den sonra ise, "Al-i Aba" diye bilinen bu beş kişiye, Hz. Hüseyin'in soyundan dokuz kişi daha eklenmiştir. Resulullah (s.a.a.) onları çeşitli münasebetlerde tanıtarak onları "Hidayet İmamları" ve "Karanlıktaki Meşaleler", "Zikir Ehli" ve "Allah'ın kendilerine Kitabın ilmini verdiği, ilimde derinleşen kişiler" olarak tanıtmıştır.
Bu husustaki hadisler Resulullah'tan (s.a.a.) Şiilerce sahih ve mütevatir olarak naklolunmuştur. Bazı Ehl-i Sünnet alim ve müfessirleri de bunların Ehl-i Beyt hakkında olduğunu kitaplarında kaydetmişlerdir. Bu Sünni alimlerden bazıları şöyledir:
-----------------------
1- Nahl Suresi / 43; Enbiya Suresi / 7.
1- Sa'lebi, Tefsir-i Kebir, Nahl Suresinin bu ayetinin tefsirinde.
2- İbn-i Kesir, Tefsir, c.2, s. 591.
3- Taberi, Tefsir, c. 14, s. 75.
4- Alusi, Ruh'ul-Maani, c. 14, s. 147.
5- Kurtubi, Tefsir, c. 11, s. 272.
6- Hakim, Şevehid'ut-Tenzil, c. 1, s. 334 - 337.
7- Tusteri, İhkak'ul-Hak, c. 3, s. 482 - 483.
8- Kunduzi el-Hanefi, Yenabi'ul-Meveddet, c. 1, s. 357.
Ayetin zahirine göre zikir ehlinden maksat Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğundan, gerçek maksadın onlar olmadığını ispatlamak için biraz açıklamada bulunmak zorundayız.
1- Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette açıkça belirtilmiştir ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah'ın sözlerini tahrif etmişler, kitabı kendi heva ve heveslerine göre yazmışlar ve Allah tarafından nazil olduğunu iddia ederek onu az bir paraya satıp yalan söylemişler ve böylece gerçekleri gizlemişlerdir. Bu durumda Allah Teala'nın Müslümanlara bilmedikleri şeylerde onlara başvurmalarını emretmiş olması imkansızdır.
2- Buhari, Sahih'inde, Ebu Hureyre'den şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurdu: "Kitap Ehli'ni tasdik etmeyin ve yalanlamayın da. Deyiniz ki, biz Allah'a ve O'nun nazil ettiklerine inanıyoruz."1
---------------------------
1- Sahih-i Buhari, c. 3, s. 237, Şehadat Kitabı.
Eğer Bilmiyorsanız... /35
Bu rivayet Kitap Ehli'ne müracaat edilmemesi ve onların kendi hallerine bırakılması gerektiğini ifade ediyor. Çünkü tasdik etmemek ve yalanlamamak, onlara itina etmemek demektir, bu ise sormanın gereği olan doğru cevap beklemekle çelişmektedir.
3- Buhari, Sahih'inde, "O her gün bir iştedir" ayeti ile ilgili babda İbn-i Abbas'tan şöyle nakleder:
"Ey Müslümanlar! Allah'ın Kitabı Peygamberinize nazil olup eskimediği halde nasıl olur da kitap ehlinden bir şey sorarsınız? Allah, Kitap Ehli'nin ilahi kitapları değiştirdiklerini ve kendi elleriyle yazdıkları şeyleri az bir paraya satmak için, "Bu Allah tarafından nazil olmuştur" dediklerini size haber verdi. Allah size Kitap Ehli'nden bir şey sormanızı yasaklamadı mı? Vallahi onlardan "Size inen nedir?" diye soran birini görmedim."1
4- Bugün Kitap Ehli' nden olan Hıristiyanlara sorarsak, Hz. İsa'nın Tanrı olduğunu iddia ederler. Ama Yahudiler onları yalanlar, hatta peygamber olduğunu bile inkar ederler. Ve her iki grup (Yahudi ve Hıristiyanlar) İslam'ı kabul etmeyerek Hz. Muhammed'e en ağır iftiralarda bulunurlar. Bu nedenle, Allah'ın bize sorularımızı onlara sormamızı emretmesi mümkün değildir. İşte bundan dolayı, Şii ve Sünnilerin sahih olarak naklettikleri rivayetlerde bu ayetin Ehl-i Beyt hakkında nazil olduğunu görmekteyiz ve bizler bundan şunu anlıyoruz:
Allah, Kitab'ın ilmini eksiksiz olarak bu İmamlara vermiş ve kulları içinden onları seçmiştir ve diğer insanlar, tefsir ve te'vilde onlara başvurmalıdırlar. Böylece Allah Teala, onların daima hidayet üzere
------------------------------
1- Sahih-i Buhari, c. 9, s. 187, Tevhid Kitabı.
olduklarını tazmin etmiştir.
Ayrıca Allah (c.c); halkın, kendi içlerinden ilim verilen bu seçkin insanların rehberliği karşısında itaat etmesini istemiştir. Çünkü, eğer onlar kenara itilirse, ilim iddiası eden cahillere yol açılır, herkes kendi heva ve hevesine uyar ve sonuçta halkın durumu değişir. Çünkü bu durumda herkes ilminin daha fazla olduğunu iddia edebilir.
Şimdi "Zikir Ehli"nden maksadın Ehl-i Beyt olduğunu kanıtlamak için, Ehl-i Sünnet'in cevap veremediği veya verdiği cevaplarının delil ve mantığa dayanmadığı birtakım sorulara değinelim. Bu soruların doğru cevabı, dünyayı ilim, marifet ve amelle dolduran Pak İmamlar tarafından verilmiştir.