YENABİ-ÜL- MEVEDDE
 
LUGATÇE


Abd-i mahz: Tarn ma'nasıyla kul.
Acaibat: Acayib şeyler. Normale aykırı gelen, yadırganan şeyler.
A'cemi: Arap olmayan, iranlı.
Acib: Tuhaf, şasılan, hayret uyandiran, benzeri görülmeyen şey.
Acilen: Acil olarak, çok çabuk, hemen.
Aciz: Eli ermez, gücü yetmez olan.
Adat: Adetler, usuller, gelenekler, alışkanlıklar.
Adavet: Düşmanlık.
Adl: Adalet üzere oluş, doğruluk.
Afak: Ufuklar, gökle yerin birleşir gibi göründüğü yerler. Mec: görüş ve dönüş sınırları (Zıddı: enfüs). Zahir, dış, Etraf". Cihetler.
Agâh: haberli, bilgili, uyanık.
Ahali: Halk
Ahd: Söz verme. And, yemin. Devir, zaman, gün.
Ahid-name: Anlaşma şartlarını ve- iki tarafın imzasını taşıyan kağıt. Ahir: son, sonraki, en sonra. Ahirin: Sonrakiler, sonra gelenler. Ahkâm: Emirler, hükümler.
Ahkâm-i nefsani: Nefse ait hükümler.
Ahlaken: Ahlakca.
Ahrar: Hürler, esir olmayanlar.
Ahzab: Hizbler, bölükler, kısımlar, grublar.
Akabinde: Arkası sıra; derhal.
Akd: Sözleşme, kararlaştırma. Bağ, bağlama. Bağlanma, düğümlenme.
Kurma, düzme. Nikâh.
Akl-i selim: iyiyi kötüyü farkedip insana Hak ve hakikati, iman ve is-
lamiyet'i takip ettiren akıl ve düşünce. Normal ve müsbet düşünce.
Al: Aile. Evlad. Sulale.
Al-i aba: Hz. peygamberin (S.A.V.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fatima,
Damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den müteşekkil hey'et. " Hamse-i al-i aba" da denir.
Al-i Muhammed: Hz. Muhammed'in (S.A.V.) ailesi, umumen bütün ai-lesi, hususen Hz. Fatima, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn efendi-lerimiz.
Al-i Mustafa: Al-i Muhammed.
Al-i Sufyan: Süfyan ailesi.
A'la: Daha, en, pek yüksek.
A'lem: En çok bilen.
Âlem: Nisan, alamet. Bayrak.
Âlem-i a'la: En yüksek alem.
Âlem-i beka: Baki, devamlı kalmayacak alem, ahiret.
Âlem-i cemal: Ahiret.
Âlemin: Âlemler. Dünyalar.
Ali: Yüce, ulu.
Âlim: çok bilen. Allah'ın sıfatlarındandır, bilgisi ezeli ve ebedi olan demektir.
Aliyyü'l-azim: çok yüksek, çok yüce.
A'mal-i saliha: Allah'ın rızasına uyan hayırlı ameller, işler.
Amel: iş. Niyet. Amel-i salih: Güzel, doğru iş.
Amelen: Fiilen, işleyerek, çalışarak.
Amil: Yapan, işleyen. Sebeb.
Ar: Utanma.
A'rabi: çölde yaşayan Arap.
A'raf: Cennet ile cehennem arasındaki bir yer. Sirt, tepe.
Arif: Bilen, bilgide ileri olan. Aşina, vakıf. Hakkı ile bilen. Bir şeyi olmadan evvel bilen.
Ariffine: Arif olana yakışacak surette.
Arş: En yüksek gök. Allah'ın kudret ve saltanatının tecelli yeri.
Arş-i a'la: Göğün en yüksek tabakası.
Arz: Bir büyüğe sunma, gösterme, bildirme, önüne koyma. Yeryüzü, toprak.
Arz-i Rum: Rum toprakları. Şimdiki Anadolu.
Asa: Deynek, sopa. Dervişlerin taşıdıkları sopa.
Asabe: Baba tarafından akraba olanlar. şer'an miras alamayan akraba.
Asar: izler, nişaneler, alametler. Gelenekler. Cürümler, kabahatler. Asfiya: Samimi, saf, içi temiz, tuttuğu yol doğru olan kimseler. Samimi
dostlar azizler.
Atıl: Boş, faydasız. Tembel.
Avare: Serseri, boş gezen, işsiz güçsüz, aylak.
Ayat-ı subhanı: Noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenab-ı Hakk'ın
ayetleri.
Ayine: Ayna.
Ayyuk: Semanın pek yüksek yeri.
Azab-i elim: çok şiddetli acı veren azab.
Azab-i ilahi: Allah'in azabi.
Azad: Kurtulmuş, serbest olan, kimsenin kölesi olmayıp istediği gibi hareket eden.
Azamet: Büyüklük, ululuk.
Azamet-i kibriya: Cenab-ı Hakk'ın azameti, büyüklüğü.
Azamet-i subhani: Noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sifatlarıyla
muttasıf (sıfatlanmış olan Allah'ın azameti, büyüklüğü.
Azim: Büyük, ulu, iri.
Aziz: Muhterem, sayın. Sevgili. "Mağlub edilmesi mümkun olmayan ve daima galib olan" ma'nasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. İzzetli.
Dost. Ma'nevi kudret ve kuvvet sahibi.
Azm: Kasıt, niyet, karar.
B
Bab-i Ali: Hz. Ali'nin kapısı.
Bab-i Hitta: Hitta kapısı. Kudüs'de Beytü'l-makdis'i çeviren sur kapı-
larından biri. Halen o kapıdan girilip çıkılmaktadır. Mağfiret kapısı.
Bagi: Haksızlık eden, serkeş.
Bahir: Belli, besbelli, açık. ışıklı, parlak; güzel.
Bahr-i mescur: Sahili ve derinliği bilinmeyen deniz. Enfusde, tasavvufda: sırr-ı Muhammed'e (S.A.V.) remzdir ki: ulum-i kıdemiyye ve esrar-ı kelimat-ı bakiye ile doludur.
Bahş: Bağış, ihsan.
Bahusus: Hususiyle, en çok, hele. özellikle.
Baki: Daimi, kalıcı. Artık, artan, fazla, geri kalan, bundan başka.
Ba's: Yeniden dirilme, diriltme. Gönderme. gönderilme.
Basar: Göz. Görme.
Batın (Batn): Nesil, soy. Karin.
Batin: iç, iç yüz. Gizli, görünmeyen nesne. Allah, içteki, içyüzdeki. Batınen: Dahilen, içyüzünde, içinden olarak.
Batini: Dahili. Sır ve hakikatle ilgili.
Beka: Devam, sebat, evvelki hal üzere kalmak.
Belagat: iyi, güzel, pürüzsüz söz söyleme. Ed: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve adamına göre söylenmesini öğreten ilmin adı.
Belde: şehir, kasaba, memleket.
Beliğ: Fasih, düzgün söz söyleyen. Fasih, düzgün (söz veya eser)
Beni Haşim: Haşim oğulları.
Beni timeyye: Emeviler.
Beraet: Bir dava sonucunda temiz ve ilişiksiz çıkma, aklık, anlık, arınma.

Berat: Rütbe, nişan ve imtiyaz verildiğini bildiren ferman.
Berekat: Bolluklar, saadetler, mutluluklar, hayirlar.
Berere: Hayir sahibi olan doğru kimseler, iyilik severler.
Beri': Salim, kurtulmuş, temiz.
Berzah: ince, uzun kara parçası, dar dil (denizde). Ölülerin ruhlarının
kıyamete kadar bulunacakları yer.
Beşaret: Müjde.
Beşaşet: Güler yüzlülük, güler yüz.
Beşer: insan.
Beşir: Müjde getiren.
Beşuş: Güleryüzlü, şen.
Betr: Kesme. Kusurlu, eksik birakma.
Beyan: Anlatma, acik söyleme, bildirme. Fesahat ve belagat. Edb: Belagat ilminin hakikat, mecaz, kinaye, tesbih, istiare gibi bahislerini öğreten kısmı.
Beyan-i nebi: Peygamber efendimizin (S.A.V.) beyanı, açıklaması, bildirmesi.
Beyt: Ev, mesken, hane, oda. Ed: ayni vezinde iki mısradan ibaret söz. Beyt-i ma'mur: Yedinci kat gökte, Cennet-i Firdevs'te bir köşk olup Hz.Adem'le yeryüzüne indirilmiş Kâbemevküne, Tufandan sonra yine cennetteki yerine alınmiştir. Arştaki Kabe.
Beytu'l-haram: Kâbe.
Beytü'l-makdis: Mukaddes ev. Çok eskiden peygamberlerin Kudüs'te inşa ettiği kudsi ma'bed. "Mescid-i aksa"de denir.
Beytu'I-mal: Maliye hazinesi.
Beyyinat: Beyyineler.
Beyyine (Ç: Beyyinat): Delil, şahit, tanık.
Biat: Bağlılığım, itimadım bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek.
Bid'at: Dinin aslından olmadığı halde, din namına sonradan çıkmış olan adetler.
Bina': Yapi, ev. Yapma, kurma.
Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için; dayanarak, yapilarak.
Bi'set: Gönderilme. insanları hak ve doğru yola sevk için gönderilen
Hz. Muhammed'in (S.A.V.) nübüvvetinin başlangıç zamanı, nubüvvetinin bidayeti.
Bizatihi: Zati ile, kendiliğinden.
Bizzat: Kendi, kendisi.
Buğz: Kin, nefret, sevmeme.
Buruc: Burclar.
Butlan: Batillik, boşluk, çürüklük, beyhudelik.
Büleğa': Belig olanlar, düzgün ve tertibli olarak meramini anlatanlar. Burhan: Delil, ispat, tanik.

Cah: itibar, makam, mevki.
Cahiliyyet: islamdan evvelki devrin adi: Hz. Muhammed'den (S.A.V.)
Önce Arap yarımadasındaki puta tapma devri. Cahillik, bilgisizlik.
Cariye: Muharebede, savaşta islam düşmanlarından esir edilen kadın
hizmetci.
Cebbar-i azim: istediğini yapmak kudretine sahip olan, azamet ve
kudret sahibi olan Allah.
Cedd: Dede, büyükbaba, ananin veya babanin babası.
Cedd-i a'la: En büyük dede, ata.
Cehl: Bilmezlik.
Celal: Nihayet derecede büyüklük. Azamet, şiddetlilik, hışım. ilm-i ke-
lamda: Cenab-ıHakk'ın kahnının ve azametinin tecellisi.
Celi: Belli, aşikar, meydanda. G. S; kalın ve okunaklı bir çeşit sülüs yazısı. Cilali, parlak.
Celil: Büyük, ulu. Azim, mertebesi yüksek.
Cem: Toplama, yığma.
Cemal: Yüz güzelliği. Fertteki. kişideki güzellik. Cenab-i Hakk'in lutuf
ve ihsani ile tecellisi.
Cemel: Erkek deve.
Cennet-i adn: Adn cenneti.
Cereyan: Hareket. Akış, gidiş. Gezme. Olma, oluş. Vakı olma, vuku'.
Mecazen: Aynı gaye ve fikir etrafinda toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket.
Cevaben: Cevab, karşılık olarak.
Cevher: Maya, öz. Elma, değerli taş.
Cezbe: Tarikat ehlinin kendinden geçme hali. Ruhun hayret ve sevince
kapilarak sanki cesedden hariç bulunuyormu? Gibi olması, heyecana gelmesi.
Cibilli: Yaratilışda olan, tabii.
Cidal: Karşılıklı kavga, savaş. Zorlu, hararetli konuşma.
Cihad: Din uğruna düşmanla savaşma. Tas: nefisle savaşma.
Cihaz: çeyiz. Takım, alet.
Cihet: Yan, yön, taraf. Yüz, yer. Sebeb, vesile, bahane.
Cud-i subhani: Subhan olan Cenab-i Hakk'in ihsani.
Cümle-i vahide: Tek bir cümle.
Cür'et: Cesaret, atılganlık, yiğitlik.
Cürm: Suç.
Cuz': Kısım, parça, bolluk.
Dahil: iç, içeri, içinde, içeri girmiş. Dai: Davet eden.
Dalalet (Dalal): Doğru yoldan sapma.
Dar-i ceza: iyi, kötü her şeyin karşılığının verileceği yer; ahiret. Darüsselam: Cennet.
Debdebe: Gürültü, patırtı, tan tana. Büyük bir gösteriş.
Deccal; Hakk'i batil, batili Hak diye gösteren Kıyametten az önce çıka-
cak ve Hz. isa tarafından öldürülecek olan yalancı ve zararlı şahıs.
Yalancı Mesih.
Def: Giderme. , ortadan kaldirma, verme, Öteye itme, savulma.
Defn: Gömme, gömülme.
Dehr: Dünya. Zaman, devir.
Derecat-i aliye: Yüksek dereceler.
Derece-i sadikin: Sadikların derecesi.
Devlet-i Ahmedi: Hz. Muhammed'in (S.A.V.) devleti.
Devr-i saadet: Mutluluk devri.
Dirhem: Eski okkanın dörtyüzde biri. Gümüş para.
Divan-i subhani; Ahiretteki hesap günü.
Diyar: Memleket. Dike.
Diyar-i gurbet: Gurbet diyarı. Yabancı memleket.
Diyet: Kan bahası.
Duçar; Tutulmuş, uğramış, yakalanmış.
Dünyaperest: Dünyaya tapan, tamahli, hirsli kimse.
Dünyevi: Dünyaya ait, dünya ile ilgili.
E
Ebedi: Zevalsiz, sonu olmayan, sonsuz.
Ebediyyen: Hiç bir vakit, hiç bir zaman, hiç bir daha.
Ebediyyet: Ebedilik, sonsuzluk, daimilik, sonu olmayan zaman.
E'bel-Hasan: Hasan'ın babası.
Ebel-Kasım: Kasim'in babasi.
Ebe'l'vahid: (Dünyada) tek, eşsiz olanın babası.
Ebe't-turab: Toprak babası. (Hz. Ali efendimizin en çok sevdiği künye-si).
Ebrar: özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sadıklar. iyiler.
Ebras: Vücudunda yer yer beyaz lekeler bulunan adam.
Ecdad: Dedeler, büyük babalar, atalar.
Ecr: Bir iş, hizmet karşılığında verilen şey. Ahirete ait mükâfat.Ücret.
Ecza-yi zahir ve batin: içte ve dışda olan, görünen, görünmeyen, gizli
ve aşikar olan parçalar, kısımlar, unsurlar.
Edar: Borçveya borç gibi olan herhangi bir şeyi ödeme, yerine getirme.
Edna: Pek aşağı, en bayağı, cok alçak. Az, pek az.
Efal: işler, ameller.
Ef al-i kerihe: Çirkin, iğrenç fiiller.
Efdal: Daha faziletli. En ala, üstün.
Ehl: Sahip, malik. Maharetli, usta, kabiliyetli, becerikli. Bir yerde otu-ran. Karıkocadan herbiri.
Ehl-i arz: Yeryüzündekiler.
Ehl-i batil: Batil yolda yürüyenler, Hak ehli olmayanlar.
Ehl-i beyt: Ev ehli. Çoluk çocuk. Hz. Muhammed'in (S.A.V.) evine men-sub olanlar. Hususi olarak da: Hz. Fatima, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin (R. A).
Ehl-i bid'at: Dinin aslından olmayan şeyleri dinden imiş gibi adet edi-nenler.
Ehl-i ittika: Allah'ın emirlerine karşı saygılı ve mahlûkatına karşı şefa-
katkar, son derece merhametli olanlar.
Ehl-i kitab: Dört kitabdan birine inanan.
Ehl-i mevkif: Ahiret istasyonunda duranlar, bekleyenler.
Ehl-i sünnet ve'l cemaat: itikatta peygamberimize (S.A.V.) ve onun
sahabesine, dostlarına uyanlar.
Ehl-i şefaat: şefaat ehli, kendilerine şefaat etme hakkı verilenler.
Ehl-i Tevrat: Museviler.
Ehl-i vahdet: Allah'a yakin olanlar, Gönlüve kalbi tamamiyla Allah ile
meşgul olanlar. Kendisinde Hak'tan baska bir şey kalmayanlar,
benlikten, varliktan soyunanlar.
Ehl-i zikr: Allah'i zikredenler.
Ehlullah: Hak dostu. Evliya.
Ehven: En zararsiz. Pek ucuz. Daha hafif, kolay.
Ekmel: Daha, en, pek kâmil, mükemmel ve kusursuz olan, en uygun,en eksiksiz.
Ekrem: Çok şeref sahibi, pek cömert, çok eli açık.
Ekseri: Cok defa, çoğu.
Elfaz: Kelimeler, sözler.
Elfaz-i tevkiriyye: Ta'zim, hürmet, saygı sözleri.
Elim: Acıklı, çok dert ve keder veren.
El-hakk: Hakikaten, doğrusu, dogrusu ya.
Elvah: Düz satıhlar. Levhalar.
Eman: Eminlik, korkusuzluk, Yardım isteme, aman dileme. şikayet. Rica.
Emir: Bir kavmin, bir şehrin başı, beyi. Büyük bir hanedana mensub kimse.
Emire'l-mu'minin: Mu'minlerin emiri, Hz. Muhammed'in (S.A.V.) hali-fesi.
Emn ü eman: Korkusuzluk ve emniyyet hali.
Emr-i hususi: Hususi, özel emir, buyruk.
Emsal: Nilmuneler, örnekler. Eşler, benzerler.
Emval: Mülkler, para ile alınan şeyler.
Enbiya': Mustakil seriat sahibi olmayan peygamberler.

Enis: Dost, arkadaş, yar, sevgili.
Ennebe'ul-azim: En büyük haber.
Ensar: Medine'deki 'Evs' ve 'Hazrec' kabilelerine mensub, hicretten sonra Hz. Muhammed'e (S.A.V.) din uğrunda yardımcı olanlar.
Ervah: Ruhlar, canlar, hayatın cevherleri.
Esbat: Evlat ve torunlar.
Eshab (Ashab): Sahabeler, Hz. Muhammed'i (S.A.V.) kafa ve gönül gö-züyle görmüş ve O'nun sohbetiyle şereflenmiş olanlar. Sahip olanlar. Arkadas olanlar. Halk, ahali.
Eshab-i kiram: Ululuk ve şeref sahipleri, Hz. Muhammed'in (S.A.V.) sahabeleri, dostları.
Eshab-i nebi: Peygamber efendimizin (S.A.V.) eshabı.
Esma': isimler. Adlar.
Esna': Ara, aralık, vakit, sira.
Esrar: Sirlar.
Esrar-i gayb: Gaybe ait sırlar.
Esrar-i subhani: Noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarıyla mut-tasıf, sifatlanan Cenab-i Hakk'ın sırları.
Esrar-i ulum-i ilahi: Allah ilimlerinin sırları.
Eşbah: şahıslar, cisimler, vücudlar, gövdeler.
Etba': Birinin sözüne, işine, mesleğine uyanlar.
Evham: Zanlar, kuşkular, esassız şeyler, kuruntular.
Evla: Daha uygun, daha layık, daha iyi, üstün.
Evlad-i Ali: Hz. Ali'nin çocukları.
Evliya-yi kamilin: Kamil, olgun veliler.
Evsaf: Sıfatlar.
Evvelin: Evvelkiler, evvel gelen insanlar.
Eza: incinme, incitme, can yakma, eziyet.
Ezel: Ezel ile ilgili, öncesiz, başlangıçsız.
Ezvac: Eşler. Ezvac.

Fadlen: üstünlük, iyilik, fazilet bakımından.
Fahr-i kainat: Kainatın kendisiyle şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Mu-
hammed S.A.V.
Fakih: Fıkıh, (din, şeriat) ilminin üstadı.
Faruk: Hakliyi haksızdan ayırmakta pek mahir olan.
Fasık: Allah'ın emirlerini tanımayan, sapkın, günah işleyen, költülük
eden.
Fasıh: Güzel, düzgün ve açık konuşan, iyi söz söyleme kabiliyyetinde
olan (kimse).
Fasl: Bölüm, ayrıntı, ayırma, kesme, kesinti. Halletme, neticelendirme.
Mevsim.
Faş: Meydana çıkma, duyulma, yayılma.
Fatirussemavati vel ard: Gökleri ve yeri yaratan.
Fatm: Kesmek.
Fazail: insanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye karşı devamlı ve
değişmez isti'dadlar, güzel vasıflar, erdemler.
Fazilet: insanın yaradılışındaki iyilik, iyi huy, erdem.
Fazl: iyilik, fazilet, erdem, lutuf. Fazla, ziyade, artık.
Fazl-i ilahi: Allah'ın ihsanı, lutfu.
Fecere: Fücur sahipleri, fena huylular, günahkârlar. Sefiller, reziller,
eşkıya.
Fecr: Sabaha karşı. Güneş doğmadan önce, ufkun gün doğuşu tarafından görünen aydınlığı, tan yerinin ağarması.
Fe evha ila abdihi ma evha: Kuluna vahy edeceği şeyi vahy etti.
Fehm: Anlama, anlayış.
Felah: Kurtuluş, selamet, mutluluk.
Felah-i ebedi: Ebedi, sonsuz kurtuluş, mutluluk.
Felek: Gökyüzü, sema. Her gök seyyaresinin, gezegeninin gezdiği gök
tabakası.
Fena: Yok olma, yokluk, geçip gitme. Beka'nın zıddı. Tas: maddi varlik-
tan sıyrılıp hakka ulaşma.
Ferah: Gönül açııklığı, sevinç, sevinme. Bol, geniş, yayvan.
Feraiz: Farzlar, Allah'ın işlenmesi kat'i olarak luzumlu, terki günah
olan emirleri (namaz, oruç, hac, zekat gibi).
Ferd: şahıs, kişi. Tek, yalnız olan şey, çift olmayan, eşi bulunmayan. Fesahat (Fasahat): Gazel ve açık konuşma, iyi söz söyleme kabiliyyeti. Feth: Açma, açılma. Başlama. Kuşatma, zaptetme.
Fetret: iki peygamber veya padişah arasında , peygambersiz veya padişahsız geçen zaman.
Fetva: Müftü tarafından verilen şer'i hüküm veya karar.
Fevc fevc: Bölük bölük.
Fevk: üst, üst taraf, yukarı.
Fevz u salah: Zafer, üstünlük, selamet, kurtuluş ve rahatlık, barış.
Feyz ü berekat: Bolluk, çokluk, verimlilik, ilim, irfan.
Feza: Korkma, bağırıp çağırma. Dayanamama. Ümitsizlik. İnleyip sızlanma.
Fezail (Fazail): insanda iyilik etmeye ve fenaliktan çekinmeye karşı devamlı ve değişmez isti'dadlar, güzel vasıflar, erdemler.
Fırka: insan kalabalığı, grubu. Siyaset partisi.
Firka-i naciye: Selamet yolunu bulmuş, kurtuluşa ermiş fırka, Müslüman grubu.
Fie-i bağiye: Haddi tecavüz eden, asi bir cemaat, topluluk.
Fikret: Fikir, düşünce. İdrak. Hatır. Zihin, akıl.
Fi'l: iş, amel, eylem.
Fil-i Hak: Hakk'ın fi'li, işi.
Fukaha: Fıkıh (din, şeriat) ilminin üstadları.
Fusaha': Güzel, düzgün ve açık konuşanlar, iyi söz söyleme kabiliyye-tinde olan kimseler.
Füyuzat: Feyizler.
G
Gadab: Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
Gadr: Hainlik, vefasizlik. Zulüm, merhametsizlik. Haksızlık.
Gaflet: Dikkatsizlik,endişesizlik,vurdumduymazlık.Yaradılıştaki ga-
yeyi unutup lüzumsuz işlerle uğraşmak.
Gafur: Mağfiret eden, suçu bağışlayan, merhamet eden (Allah).
Gâh: Zaman ve yer bildiren edat. Arasıra, kimi, bazı.
Gaib: Hazır olmayan, görünmeyen, yok olan, kayıp.
Gamm: Keder, tasa, kaygı, dert.
Garaz: Hedef, gaye, maksat, meyil, istek. Gizli düşmanlık.
Garaib: Tuhaf, şasılacak şeyler.
Garib: Kimsesiz, zavallı. Gurbette, kendi memleketinin dışında bulu-
nan, yabancı. Tuhaf, şaşılacak, bambaşka. Dokunaklı.
Gark: Boğulma, boğma, Suya batma, batma, batırma.
Gasben: Gasbederek, zorla alarak.
Gayb: Gizli olan, göze görünmeyen şey, kayıp. Belirsiz, bilinmeyen şeyler.
Gaybubet: Kaybolma, yokluk, bulunmayış, gözönünde olmayış.
Gayr: Ayn, başka, özge, artık, diğer. Yabancı, bildik olmayan.
Gayr-i ihtiyari: Düşünmeden, istemeksizin, elinde olmayarak.
Gayya: Cehennemde bir kuyu veya bir dere. Mec: Belalı yer, içine düşenin kolay kolay bir daha çıkamayacağını anlatan yer veya vaziyet. Gayz: Hiddet, öfke, kızma, kızgınlık, hınç.
Gaza' (Gazve): Din uğruna savaş.
Gurub: Bir gök cisminin batıda görünmez olması, batması.
Gurru'l-muhaccelin: Ayaklarında bilezik gibi ve alınlarında beyazlıkolan atlar.
Guruh: Cemaat, bölük, takım.
H
Habaset-i tiynet: Ahlakın, huyun kötülüğü.
Habib: Sevgili, seven, dost.
Habib-i edib: En yüksek ahlaka, edebe sahip olan sevgili.
Habib-i huda: Huda'nın, Allah'ın sevgilisi.
Habibullah: Allah'ın sevgilisi Hz. Muhammed (S.A.V.).
Habis: Kötü, alçak, pis, soysuz.
Hablullah'il metin: Allah'ın sağlam ipi.
Hacat: istekler, dilekler.
Hacc-i ekber: Hacda arefe gününün cumaya rastlaması.
Hacer-i esved: Kâbe'de bulunan siyah taş. Kâbe'nin şark kösesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerdeyerlestirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan muteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da'El Ruhu'l-esved' denilen taş.
Hacet: istek, dilek.
Hacib: Engel, mani'. Perde. Kapıcı, perdeci.
Hadi: Hidayet eden, doğru yolu gösteren. Kılavuz, rehber. Önde giden (kimse).
Hadis-i Gadir-i Hum: Gadir-i Hum denilen mevki'de, yerde Peygamber efendimizin (S.A.V.) "Ben kimin efendisi isem Ali de onun efendisidir"sözü.
Hafiz-i hududullah: Allah'ın koyduğu sınırları muhafaza eden.
Hafi: Gizli, saklı.
Haib ü hasır: Hiçbir şey elde edemeyen.
Haiz: Malik, sahip, taşıyan.
Hakaik-i ilahiyye: ilahi hakikatler.
Hâkim: Âlim, bilgin, her şeyi bilen, Hikmetle muttasıf olan, vasıflanan ve mevcudatin hakikatine vakıf olan, bilen. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışşız olan.
Hakir: itibarsız, değersiz, aşağı, adi, bayağı.
Hal': Tahttan indirme. Soyma." Bosanma. Halef: Babadan sonra kalan ogul. Me'murlukta birinden sonra gelip onun yerine geçen kimse.
Halen: Şimdiki halde. Halce. Şu anda, henüz.
Halik: Yaratan, yoktan var eden, yaratıcı, Allah.
Halik-i a'zam: En büyük yaratıcı.
Halik-i kerim: ihsan ve inayet sahibi yaratıcı.
Hali: Tenha, boş, sahipsiz yer.
Halil: Samimi dost.
Halife: Birinin yerine geçen kimse. Hz. Muhammed'in (S.A.V.) vefatından sonra ümmet idaresinin başına geçen kimse. Padişah. Halilullah: Allah'ın dostu. (Hz. ibrahim).
Halim: Tabiatı yavaş olan, yumuşak huylu.
Halk: Yaratma, yaratılma.
Hall: Çözme, çözülme, karışık bir meselenin içinden çıkma.
Halvet: Yalnız, tenha kalma, tenhaya çekilme. Tenha yer. Hamamın sıcak bölmesi.
Hamd: Medih, övme. Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini O'na aşikâr ederek, sena ederek belli etmeleri.
Hamele-i Kur'an: Kur'an'ı taşıyanlar, yüklenenler, kaldıranlar. Hafızlar. Kur'an'ı ezbere okuyup ilmi ile amel edenler.
Hamid: Övülmeye değer. Allah'ın adlarındandır.
Hamr: şarap.
Harem: Herkesin girmesine izin verilmeyen, saygıdeğer ve kutsal yer.
Hac zamanında ihrama girilen yerden Kâbe'ye doğru olan kısım.
( Aksi "hill'dir. ) Nikâhlı kadın, zevce.
Haris: Hırslı, tamahkâr, bir şeye çok düşkün, luzumundan fazla istekli.
Harisu'l-hurras: Muhafızların muhafızı, koruyucuların koruyucusu. Hasebiyle: Dolayısıyla, cihetiyle, gereğince.
Hased: Kıskançlık, çekememezlik.
Hasene: iyilik, iyi hal, iyi iş, hayırlı iş.
Haseneyn: İki Hasanlar':Hz.Hasan ve Hz.Hüseyn.
Hâsıl; Husule gelen, olan, çıkan, üreyen, türeyen, biten. Hasım (Hasm): Düşman. Muhalif, karşı taraf.
Haslet: insanın yaradılışındaki huyu, tabiatı, mizacı.
Hass: Mahsus, özel.
Hassa: Bir kimseye, ya da bir şeye özel olan nitelik, kuvvet, güç.
Haşimi: Hz. Muhammed'in (S.A.V.) mensub olduğu kabile.
Haşin: Katı, sert, kinci, gönül kinci, kaba.
Haşmet: Heybet. Saygıdan dolayı. Nezaket. Hiddet, kızgınlık. Alçak gönüllülük.
Haşyet: Korku, korkma.
Hateme'n-nebiyyin: Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (S.A.V.).
Hatemu'l-eimme-i isna aşer: On iki imamın en sonuncusu.
Hatemü'l-enbiya: Peygamberlerin sonuncusu.
Hatemü'l-vasiyyin: Vasilerin sonuncusu.
Hatim: Kâbe'nin güney tarafında, altınoluk cihetindeki yarım daire şeklindeki mukaddes duvar.
Havari: Yardımcı. Peygamberlerin fikirlerini yaymada yardımları do-kunan kimselerden her biri. Hz. isa'nın on iki yardımcısından herbiri.
Havatir: Hatıralar, fikirler, düşünceler.
Havatir-i dünya: Dünyanın Hak ve hakikatten alıkoyan alakaları, hatıraları, düşünceleri, fikirleri.
Havl u kuvvet: Güg, kuvvet, takat.
Havz: Hususi surette yapılan su havuzu.
Havz-i kevser: Cennettekilerin içinden su icecekleri Kevser havuzu.
Cennette bir nehir. Hz. Fatima annemiz.
Hay'a: Utanma, sıkılma. Namus, edeb. Allah korkusu ile günahtan ka-çınma.
Hayat-i ebedi: Ebedi, sonsuz hayat.
Hayr: iyi, faydalı, hayırlı, yarar.
Hayrül-beriyye: Halkın, mahlûkatın en hayırlısı.
Hayrü'l-beşer: Beşerin, insanların en hayırlısı.
Hayrü'l-hâkimin: Hükmedenlerin en hayırlısı.
Hazer: Sakınma, kaçınma, korunma, çekinme.
Hazm: Sindirme. Doğru ve sağlam rey ve karar.
Hazz: Hoşlanma, zevklenme, sevinç, memnunluk. Baht, talih, nasip, saadet, kiymet.
Hem: Birlikte, beraber olmak ma'nasını ifade eder.
Hemm: Gam, keder, tasa, kaygı
Heva: Heves, arzu, sevgi, hoşlanma.
Heybet: Korku ile saygı duygularını birden uyandıran hal veya gösteriş.
Heyhat: Yazık, ne yazık ki. Ne kadar uzak.
Hifz: Saklama. Ezberleme.
Hiyanet: Hainlik. i'timadi, güveni kötüye kullanma.
Hibe: Bağışlama, bağış.
Hicab: Perde. Utanma, sıkılma.
Hicv: Ed: biriyle şiir yoluyla alay etme.
Hikmet: Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki ilahi gaye. Sır. Hâkimlik.
Hilafet: Birinin yerini tutma. Halifelik.
Hilkat: Yaratılma, yaradılış.
Hilkaten: Yaradılış, i'tibariyle, yaradılışca.
Hill: Hac zamanında Mekke dışında ihrama girilen yerin dışında bulunan saha.
Hillet: Samimi ve can u gönülden olan dostluk.
Hilm: insanın tabiatında olan yavaşlık, yumuşaklık.
Himaye: Koruma, korunma.
Hitab: Bir veya birçok kimselere agızdan veya yazı ile söz söyleme.
Kur'an.
Hitab-i ilahi: Allah'ın hitabı, Allah'ın söz söylemesi.
Hitabe: Bir topluluğa karşı irad edilen coşturucu sözler.
Hitaben: Birinin yüzüne söyleyerek.
Hitam: Son, nihayet. Bitme, tükenme.
Hizb: Kısım, bölük. Tarafdar. Parti.
Huda: Allah.

Hudu': Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Kalıpta olan huzura da "hudu" denir.
Hulefa-i raşidin: ilk dört halife. ebubekir, ömer, osman, Hz.Ali(AS).
Hulk: Huy, tabiat. Tabiat. Yaradılıştan olan haslet, insanın doğuştan veya sonradan kazandığı ruhi ve zihni haller.
Hulken: Huyca, tabiatça.
Hunnes: Sinen, dönen yıldız. Ast: beşgezegen:Saturn, Jupiter, Mars,
Venus, Merkur.
Huri: Cennet kızı. Sevgili.
Huruc: Çıkış, çıkma. Ayaklanma.
Huruf: Harfler.
Husus: Mahsus, hususi, birisine, bir şeye mahsus, ait.
Hususen: Hususi olarak, özel olarak. Hele, ayrıca.
Huşu': Alçakgönüllülük, hayâ etmek, mutevazi' olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edepli bir hal. Kalpte olan huzura da "huşu"' denir.
Huzur-i ilahi: Allah'ın huzuru, yarın.
Huzur-i kalb: Kalbin huzuru, rahatlığı.
Hüccac: Hacilar.
Hüccet: Senet, vesika, delil, belge. Seçkin âlimlere verilen ünvan.
Hüccetullah: Allah'ın hücceti, delili.
Hilda: Doğru yol gösterme. Kur'an'ı Kerim.
Hükema: Hâkimler, Âlimler, bilginler.
Hükm ü saltanat: Hüküm ve saltanat, emir ve sultanlık, hükümdarlık,
Padişahlılık.
Hüsn-i suret: iyi bir surette.
Hüsn-i zann: iyi fikir besleme.
Hüsran: Zarar, ziyan. Beklenilenin elde edilmemesi yüzünden duyulan acı, yokluk, mahrumiyet acısı.
Hüsran-i ebedi: Ebedi, sonsuz hüsran.
Hüzn: Gam, keder, sıkıntı.
Iskat-i izafat: Benlikten soyunmak. İzafi şeyleri terketmek.
Islah; İyi bir hale koyma, iyileştirme, düzeltme.
İ
ibad-i hass: Hususi kullar.
ibadat: ibadetler, Allah'ın emirlerini yerine getirmeler.
İbare: Cümle. Paragraf. Bir metinden çıkarılmış bir kaç satır.
İbre: İbre.
İbret: Kötü bir hadiseden, olaydan alınan ders.
İbtihal: Allah'a tadarru' ve niyazda bulunmak. ( Kim yalan söylüyorsa
Allah'ın la'neti onun üzerine olsun diye Allah'a yalvarmak).
İbtila': Mübtelalık, bir şeye düşkün olma, düşkünlük.
İcabet: Kabul etme, kabul edilme. Muvafakat etme, razı olma, uyma. İcra': Yapma, yerine getirme, bir işi yürütme. Akıtma, akıtılma.
İcrayı adalet: Adaleti yerine getirme.
idbar: işlerin ters gitmesi. Talihsizlik, bahtsızlık.
İdrak: Anlayış, akıl erdirme. Yetişme, erişme.
İfa: Ödeme, yerine getirme. Bir işi yapma. İş görme.
İffet: Afiflik, temizlik. Namus.
İflah: Felah bulma, selamete. Çıkma, kötü bir durumdan kurtulup iyi bir duruma girme.
İhata: Bir şeyin etrafını çevirme, sarma, kuşatma.
İhlas: Halis, temiz, doğru sevgi. Gönülden gelen dostluk, samimiyet doğruluk, bağlılık.
İhram: Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise.
İhsan: iyilik etme, lutuf, iyilik. Bağış, bağışlama.
İhsanen: ihsan suretiyle, iyilik ederek; bağışlayarak.
İhtar: Hatırlatma. Dikkatini çekme, tenbih. Uyan.
İhtida: Doğru yola girme, islam dinini kabul etme.
İhtilaf: Ayrılık, uymayış, uymama, anlaşmazlık, aykırılık.
İhtimam: Dikkatle, gayretle çalışma, özenle iş görme.
İhtiyar: Seçme, seçilme. Katlanma.
İhya: Uyandırma, canlandırma, diriltme.
İkamet: Oturma. Cemaatle namaza başlamadan önce müezzinin ka-met getirmesi.
İkaz: Uyarma, dikkati çekme. Aklını başına toplatma.
İkbal: Birine doğru dönme. Baht, talih. İşlerin yolunda gitmesi, bahtlı, saadetli, mutlu olma. Arzu, istek.
İkmal: Kemale erdirme, tamamlama, bitirme. Eksiğini doldurma. İkrah: iğrenme, tiksinme. Birine zorla iş yaptırma.
İkram-i hass: Hususi ikram.
ikramen: ikram olarak, hurmet ve saygı olarak.
İktifa': Yeter bulma, aza kanaat etme, yetinme.
iktiraf: Kazanmak. Emek çekerek kesb u kar eylemek. Günah kazan-mak.
İktiza': Lazım gelme, gerekme. Lazım getirme, gerektirme. ihtiyaç, ge-reklilik. İşe yarama.
İ'lam: Bildirme, bildirilme, anlatma. Bir davanın, mahkemece nasıl bir hüküm ve karara bağlandığını gösteren resmi vesika.
İlhak: Katma, katılma! Karışma, karıştırma. Kelimenin sonuna bir harf' veya edat katma.
İlham: Allah tarafından insanın gönlüne bir şey doğdurulma.
İllet: Hastalık. Sebeb. Gaye. Hedef.
İlm-i cifr: Harflerin sayı değerlerinden ma'na çıkarararak edilen ilim.
İlm-i huruf: Harflerin ilmi.
ilm-i ilahi: Allah'ın ilmi.
ilm-i ledünn: Hakk'ın katından gelen bilgi.
İlmen: ilimce.
İlm'ul-kitab: Kitab ilmi, kitabın ilmi.
İltica': Sığınma, barınma.
İltihak: Katılma, karışma.
İmam-i kavi: Kuvvetli, emin, salih imam, önder.
İmamet: imamlık.
imameyn: iki imam.
İmamu'l-müttekin: Müttekilerin, Allah'ın emirlerine ta'zimkar, çok
hürmetli, mahlukatına şefakatkar olanların imamı.
İ'mar: Bayındır hale getirme, senlendirme.
İmtisal: icabedeni, gerekeni yapma, bir örneğe göre hareket etme. Alınan emre boyun eğme.
İn'am: Ni'met verme, iyilik etme.
İnd: Yan, taraf, yön, kat. Yanında, göre, düşüncesine göre.
İnd-i ilahi: Allah'ın indi. Allah'ın nazarı. Allahın yanı.
İnfak: Nafaka verip geçindirme, besleme.
İnkılab: Bir halden diğer bir hale geçme. Başka türlü olma. Tarihte misli, benzeri görülmeyen o ana kadar olmayan, insanlığa nafi', faydalı olan büyük bir varlığı bir milletin bünyesinin doğurması ve insanlık âleminin de ona meftun, hayran olması. Devrim.
İnkıyad: Boyun eğme, kendini teslim etme.
İns ü cinn: insan ve cin.
İntikal: Geçme, birinden diğerine, bir yerden baska bir yere geçme, göçme. Obür dünyaya göçme.
İntizar: Bekleme, beklenilme. Gözleme, gözlenilme.
inzar: Sonunun fena olacağını haber vererek korkutma, ihtarda bu-lunma.
İnzarat-i şedide: şiddetli inzarlar, tenbihler.
İrad: Getirme. Söyleme.
İ'raz: Yüz çevirme, başka tarafa dönme. Çekinme, sakınma.
İrfan: Bilme, anlama. Tas: ilahi bir feyiz olarak kâinatın sırlarını bilme kudreti. Kültür.
İrşad: Doğru yolu gösterme, uyarma. Tas: irfan sahibi birinin, bir kim-
seye tarikatı ve Allah yolunu göstermesi.
İrticalen: Düşünmeden, birdenbire, içine doğduğu gibi söyleme. İrtidad: İslam dinini bırakarak başka bir dini kabul etme.
İrtikab: Kötü bir iş işleme.
İsabet: Rast gelme, yerini bulma. Doğru bir fikir söyleme.
İsmet ü iffet: Günahlardan kaçınmak melekesine sahip olmak, günahsızlık ve namus, temizlik.
İsra": Geceleyin yürütme, yüriütülme, gönderme.
İsra gecesi: Hz. Peygamberin (S.A.V.) mi'rac gecesi.
İstiaze; "Euzü billahi mineşşeytanir racim" veya Euzü billah, "el iyazü billah" gibi sözler söyleyerek Allah'a sığınma.
İstifade: Faydalanma, yararlanma, kazanma, fayda bulma. Bir şey öğrenme, bilgisini genişletme.
İstiğfar: Allah'tan günahın bağışlanmasını isteme.
İstiğrak: Dalma, içine gömülme. Tas: kendinden geçip dünyayı unutma.
İstihza': Biriyle eğlenme, alay etme.
İstikbal: Gelecek zaman. Birini karşılama.
İstirham: Merhamet dileme, yalvarma, yalvarış.
İstişare: Fikir sorma, danışma.
İştiyak: Şevklenme, göreceği gelme, özleme.
İtaat-i şamile ve kâmile: Her şeyi içine alan ve noksansız, tam ma'nasıyla itaat.
İt'am: Yemek yedirme, yemek verme, verilme.
İtham: Suçlandırma, birine bir kabahat yükleme.
İtibariyla: Bakımından.
İ'tikad: inanma, gönülden tasdik ederek inanma.
İtmam: Tamamlama, bitirme.
İtmi'nan-i nefs: Nefsin emniyet ve kararlılık içinde olması.
İtret: Zurriyyet, nesil. Ehl-i beyt. Gerdanlık. Güzel kokulu şey.
İttifak: Birleşme, uyuşma. Sözleşme.
İttihaz: Edinme, edinilme. Kabul etme. İ'tibar etme, sayma, tutma. Kullanma. Kurma, düşünme.
İvaz: Bedel, karşılık, karşılık olarak verilen şey.
İzafe: Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. Mal etmek.
İzale: Giderme, giderilme, yok etme.
İzdivac: Evlenme.
İzdiham: Kalabalık, yığılma, kalabalıktan sıkışma.
İzhar: Gösterme, meydana. Çıkarma. Yalandan gösteriş.
İzzet: Hürmet, saygı, ikram. Değer, kıymet, yücelik, ululuk.
K
Kabz: Alma, tutma, kavrama. Azrail tarafından ruh teslim alınma, ölme.
Kabza: Sap, tutacak, tutamakyeri.
Kadi: Şeriat hâkimi. Yapan, yerine getiren.
Kadim: Eski. Eski zaman.
Kadir: Kudret sahibi, kudretli, kuvvetli, güçlü. Allah.
Kadr: Değer, itibar. Onur, şeref, haysiyet, meziyet. Rütbe, derece. Kaide: Rural. Esas, temel. Usul, nizam, yol.
Kail: İnanmış, aklı yatmış. Söyliyen, diyen. Razı olmuş, boyun eğmiş. Kaim: Birinin yerini tutan, birinin yerine geçen. Ayakta duran, Namaz kılan, vaktini namaz kılmakla geçiren.
Kâinat: Var olan şeylerin hepsi, yaratıklar. Dünya.
Kal'a: Kale, hisar.
Kalb-i pak: Tertemiz kalb.
Kamer: Ay.
Kamet alma: Cemaatle kılınan farz namazlara başlamadan önce cami veya sair namazgâh kabul edilenyerde "kad kametissalat" kelimelerinin ilavesiyle fakat yavaş eda ile müezzinlerce tekrarlanan ezan cümleleri.
Kanaat: Açgözlü olmayıp hırs göstermemek, Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helal ile yetinip haramı istememek. Az da olsa kıs-metine razı olmak. Görüş, düşünce.
Karabet: Yakınlık, hışımlık, akrabalık.
Karye: Köy. Kasaba.
Kasd: Niyet. Bile bile yapma. Bir işe bilerek, isteyerek girişme.
Kasden: Bile bile, isteyerek, niyetli olarak.
Kasem: Yemin, and.
Kasr: Köşk, kasane, saray.
Katl: Öldürme.
Katl-i am: Zaptolunan bir yerin, irili ufaklı bütün halkını öldürme.
Kavi: Kuvvetli, güçlü. Güvenilir, sağlam.
Kavi: Lakırdı, söz. Sözleşme.
Kavm: insan topluluğu
Kayser: Eski Roma ve Bizans imparatorlarının lakabı.
Kayyum: Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh, ezelden ebede kaim, daim ve var olan Cenab-ı Hak.
Kaza: Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. Kaderde yazılanların yerine gelmesi. Ödemek, eda etmek.
Keffaret: Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriate uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
Kelam: Söz, lakırdı.
Kelamat-i kudsiyye: Mukaddes, kutsal kelimeler.
Kelim: Konuşan, söz söyleyen. Tur-i Sina'da Cenab-ı Hak'la konuşması dolayısıyla Hz. Musa'nın ünvanı.
Kelimat: Kelimeler, sözler. Mc: Hz. Muhammed (S.A.V.). ( Her peygamberin ruhuna da 'kelime' itlak olunur. ) Kelime-i mübeccele: Tebdil edilmiş, aziz kılınmış kelime (La ilahe illalah).
Kemal: Olgunluk, eksiksizlik, tamlık, mükemmellik.
Kemalat: insanın bilgi ve ahlak güzelliği bakımından olgunluğu.
Kemalen: Kemal i'tibariyle, olgunluk bakımından.
Keramet: Velilerin Allah'ın izniyle lüzumu halinde gösterdikleri fevkalade hal. Bağış, kerem, ikram, ağırlama.
Kerb: Tasa, kaygı, gam, keder.
Kerem: Cömertlik, el açıklığı, lutuf, bağış, Asalet, soyluluk.
Kerhen: istemeyerek, hoşlanmayarak, zorla. İğrenerek.
Kerih: iğrenç, çirkin.
Kerim: Kerem sahibi, ihsan ve inayet sahibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert. Ulu, büyük.
Kerremallahu vecheh: 'Allah vechini mukerrem kılsın' mealinde dua olup Hz. Ali (R. A) hiç; putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluğundan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir.
Keşf-i sarih: Gizli bir şeyin açık olarak Allah tarafından bildirilmesi. Ketm: Gizleme, saklama.
Ketum: Sır saklayan, her şeyi saklayan, ağzı sıkı.
Kevkeb: Yıldız.
Kevser: Kıyamete kadar gelecek Al, Ashab, Etba' ve onların iyilikleri, hayırları. Bereket. Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, islam, tevhid.
Keza: Böyle, böylece; bu da öyle, bu dahi öyle.
Kıdem: Kadim olma, eskilik, zamanca, me'muriyetce, rütbece eskilik.
Baslangıcı olmayacak kadar eskilik (Allah'ın asli sıfatlanndandır). Kıraat: Okuma, devamlı ve düzgün okuma.
Kırba: Evvelce sakaların kullandığı, ince köseleden veya deriden yapılmış su kabı.
Kıtal: Vuruşma, kavga. Muharebe.
Kıvam: Direk. Duruş, durma. Bir sivinin köyülük derecesi.
Kıyam: Kalkma, ayağa kalkma. Ölümden sonra dirilip ayağa kalkma.
Namazın iftitah tekbiriyle rükû arasındaki ayakta durma kısmı.
Kıyas: Bir şeyi baska bir şeye benzeterek hüküm verme, bu yolda verilen hüküm. Karşılaştırma.
Kibriya': Büyüklük, ululuk.
Kisra: Eski iran hükümdarlarından Nusirevan-i Adil lakabı olup, kendisinden sonra gelenler de bu lakabla anılmışlardır.
Kisve: Elbise. Kılık. Hususi kiyafet.
Kitabullah: Allah'ın kitabı.
Kudret: Kuvvet, takat, güç. Allah'ın ezeli gücü.
Kur'an-i natik; Konuşan Kur'an.
Kureyşi: Kureyşli, Kureyş kabilesinden.
Kurretü'l-ayn: Göz nuru.
Kutb: Yol gösterici kutub yıldızı. Bir tarikatın Gavs'dan sonraki en büyüğü. Bir mevzuda geniş bilgi ve salahiyeti olan kimse. Kutub ( Kuzey, güney kutbu).
Küfv: Eş, benzer, denk, arkadaş.
Künye: Bir kimsenin adı, soyadi, doğumu, memleketi, mesleği ve işi gibi hususiyetlerini gösteren kayıt.
Küttib'i semaviyye: Kutsal, mukaddes kitaplar.
La feta illa Ali: Hz. Ali'den başka genç yok- Genç ancak Hz. Ali'dir.
La garbiyye: Batı'ya aid değildir.
Lakab: Bir kimseye, kendi asıl adından başka takılan ad.
La şarkiyye: Dogu'ya aid değildir.
Latif: Güzel, yumuşak, şirin. Cisimle alakası olmayan. Göze görünmeyen. Çok lütf edici. Derin, gizli.
Letaif: Latif duygular. İlahi hakikatlerin hissedildiği çok ince ve hassas bir duygu.
Letaif-i gaybiyye: Gaybe ait, akılla bilinmeyen, gözle görülmeyen
Hakkın esrarına ait latif, ince duygular.
Levh-i mahfuz: Her şeyin hayatının ind-i ilahide yazılması.
ilm-i ilahinin bir unvanı.
Levm: Zemmetme, çekiştirme, paylama, başa kakma.
Leyle-i kadir: Kadir gecesi. Ramazanın yirmi yedinci gecesi.
Lid: Filistin'de, Yafa'dan 20 km, Kudus'den 68 km. uzaklıkda bir şehir. Liva: Bayrak.
Livau'l-hamd: Hz. Muhammed (S.A.V.) ümmetinin mahşer günü altında toplanacakları bayrak, Makam-ı Ahmedi.
Luab: Tükürük, salya.
Lutf-kar: Lutf ile muamele eden.
M
Maamafih: Bununla beraber, böyle iken, böyle ise de.
Maarif: Ma'rifetler, bilimler. Bilgi, kültür.
Maarif-i ledünniye: Allah'tan vasıtasız gelen ilme ve ilhama ait bilgiler.
Ma'bud: Kendisine ibadet edilen. Allah.
Mağfiret: Allah'ın kullarının günahlarını bağışlaması.
Mağfiretkar: Mağfiret eden, günahları bağışlayan.
Mağrib: Garb, batı. Akşam.
Mahall: Yer.
Mahasin: Güzellikler
Mahbub: Muhabbet olunmuş, sevlimiş, sevilen, sevgili.
Mahcub: Kapalı, örtülü, perdeli. Utanan, utanmış, utangaç.
Mahfuz: Hifzolunmuş, saklanmış. Korunmuş, gözetilmiş. Gizlenmiş.
Ezberlenmiş.
Mahlûkat: Yaradılmış şeyler, canlılar.
Mahmud: Medh olmaya layık, sena edilmeye, öğülmeye değer, öğülmüş.
Mahrek: Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen daire şeklindeki hat, yörünge. Mermi yolu.
Mahrum: Bahtsız, nasipsiz. İstediğini, dilediğini elde edemeyen. Mahrumiyyet: Mahrumluk, istediğini, dilediğini elde edememe. Mahsus: Özel, bilhassa. İsteyerek, bile bile. Şakadan, yalandan. Mahşer: Kıyamette ölülerin dirilip toplanacakları yer.
Ma'hud: Ahdolunmuş, bilinen, sözleşilen. Sözü geçen.
Mahv: Yok etme, yok olma. Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hali. Mahz-i hidayet: Sırf, katıksız, safi hidayet, doğru yola sevk.
Mahzun: Hüzünlü, tasalı, kaygılı.
Maişet: Geçinmek için lüzumlu olan şey, geçinme, dirlik. Yaşama, yaşayış.
Makam-i kaza: insanlar arasında vuku' bulan davaları şer'i hükümler dairesinde halleden makam.
Makam-i mahmud: En yüksek şefaat makamı. Peygamber efendimize
(S.A.V.) Allah tarafından va'd edilen makam.
Makbul: Kabul olunmuş, alınmış, alınan. Beğenilen, hoş karşılanan. Makdurat: Güçler, kuvvetler, kudretler. Allah'ın takdirleri, kaderler. Maksad: Kasdolunan, istenilen şey, istek.
Maktul: Katledilmiş, öldürülmüş (kimse).
Ma'lum: Bilinen, belli.
Ma'mur: i'mar edilen, tamir edilmiş, bayındır.
Ma'na-i işari: işaret edilen, kasd edilen ma'na.
Mani': Men' eden, geri bırakan, alıkoyan, engel olan. Engel, özür. Mansur: Allah'ın yardırmıyla galib, üstün gelmiş.
Ma'rifet: Bilme. Hüner, san'at. İlim ve fenlerle tahsil olunan ma'lumat, bilgi. İrfan kazanmak. Bir şeyi tefekkür ve eserini tedebbür ile bilmek.
Ma'rifeten: Bilgi ve ilim cihetiyle, yönüyle.
Ma'ruf: Meşhur, ünlü. Herkesce bilinen, tanınmış, belli. Şeriatın emrettiği, uygun gördüğü.
Ma'ruz: Arzolunmuş, arzolunan. Bir şeyin karşısında, te'sir altında bulunan. Verilmiş, sunulmuş. Söylenilmiş, anlatılmış.
Ma'ruzat: Küçükten büyüğe bildirilen, sunulan şeyler.
Masdar: Kaynak, bir şeyin çıktığı yer.
Ma'siyet: Günah, isyan, itaatsızlık.
Ma'şer: Cemaat, topluluk, birlikte yaşayan cemaat.
Ma'şer-i Kureyş vel Ensar: Mekke ve Medine topluluğu, cemaati. Ma'şer-i munafikin: Münafıklar topluluğu.
Ma'şere'l-müslimin: Müslüman cemaati, topluluğu.
Ma'şuk: Sevilen, sevilmiş.
Maveratinnehir: Orta Asya'da Ceyhun nehrinin kuzeyindeki ülkeye araplar tarafından verilen coğrafi bir isimdir. Dicle ile Fırat arası.
Mazhar: Bir şeyin göründüğü, çıktığı yer. Nail olma, şereflenme.
Mazhar-i tamm: Kemalli, tamamıyle zuhur edilen, görülen yer.
Mazlum: Zulüm görmüş, Halim, selim, sakin, sessiz.
Mazlumen: Mazlum olarak.
Meal: Ma'na, mefhum, kavram.
Mecal: Güç, kuvvet, takat. Fırsat, imkân.
Mecra: Suyun cereyan ettiği, aktığı yatak, suyolu, akıntı yeri. Bir işin gidiş, oluş yolu.
Mecusi: Ateşe tapan kimse.
Medar-i iftihar: Övünme sebebi, övünme vesilesi.
Medh: övme, birinin iyi şeylerini söyleme.
Medhiyye: Ed: birini övmek için yazılmış şiir.
Mehdi-i muntazar: Gelmesi umulan, beklenilen Mehdi.
Mekân: Yer, mahal. Ev, oturulan yer.
Me'kulat: Yiyecekler.
Melaike: Melekler.
Melaike-i mukarrebin: Allah'a yakın, yaklaşmış olan melekler. Melamet: Ayıplama, kınama. Azarlama, sıkışma.
Mel'anet: Mel'unluk, lanete sebeb olan, lanet edilmeye değer iş, hareket.
Mele-i a'la: Büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı yer. Kerrubiyyun ve melaike cemaati. Melekler âlemi.
Meleke: Tekrarlaya tekrarlaya meydana gelen alışıklık, yatkınlık. Melekü'l-mevt: Ölüm meleği.
Melik: Padişah, hakan, hükümdar.
Mel'un: lanetlenmiş. Tardolunmuş, kovulmuş.
Memduh: Medholunmuş, övulmüş, övülecek.
Men': Yasak etme, durdurma, esirgeme, vermeme, önleme.
Menakıb: Menkibeler, hayat hikâyeleri.
Menar: Nur yeri. Fener kulesi.
Menba': Kaynak. Pınar.
Menba'-i saadet: Mutluluk kaynağı.
Mencenik: Mancınık, düşmana taş atmak üzere kullanılan büyük sapan.
Menfi: Negatif, olumsuz.
Menkabe: Çoğu tanınmış veya tarihe geçmiş kimselerin ahvaline, durumuna ait hikâyeler.
Mensuh: Nesholunmuş, hükmü kaldırılmış.
Menzil: Yollardaki konak yeri.
Mesafe. Koz: Ayın Dünya etrafındaki mahreki (yörüngesi). İnilen yer. Ev. Mesafe.
Merd: Özu sözü doğru. Kabadayı, yiğit. Adam, insan.
Merdad: Reddolunmuş, kovulmuş. Geri dondurulmuş.
Mertebe-i insani: insanlık mertebesi, rütbesi.
Merzuk: Rızklanmış rızkı verilmiş. Bahtiyar, mutlu.
Mesbuk: Sebk etmiş, geçmiş, başkalarından geri kalmış, arkada bırakılmış. Önde bulunan, ondan evvel geçmiş.
Mescid-i haram: Mekke'de Kâbe'nin olduğu en büyük ma'bed. Mescid-i nebevi: Medine'de Hz. Muhammed'in (S.A.V.) oturduğu evin yerinde bulunan ve kendileri tarafından ibadet için yaptırılan özel mescid.
Mesel: Örnek, benzer, numune. Terbiye ve ahlaka faydalı, yararlı olan hikâye.
Mes'ele: Çözülmesi istenilen şey, problem.
Meselü'l a'la: En büyük mesel.
Mesrur: Sürurlu, memnun. Sevinmiş.
Mesud: Saadetli, mutlu, bahtlı, bahtiyar, kutlu.
Mes'ul: Sual olunmuş, kendisinden sorulmuş. Sorumlu.
Meşakkat: Zahmet, sıkıntı, güçlük, zorluk.
Meşayih: şeyhler.
Meşhud: Gözle görülmüş, görülen.
Meşiyyet (Meşiy'et): irade. Arzu, dilek, istek.
Meşiyyet-i Subhani: Subhan olan Cenab-ı Hakk'ın dileği, arzusu. Meşrik (Maşrik): Güneşin doğduğu taraf, doğu.
Meta: Ne zaman?
Meta': Satılacak mal, eşya. Sermaye, elde bulunan varlık.
Metn: Bir yazıyı şekil ve noktalama hususiyetleriyle birlikte meydana getiren kelimelerin topu.
Mevcud: Var olan, bulunan. Hazır olan, hazır bulunan.
Mevcudat: Var olan şeyler, mahlûklar.
Meveddet: Sevme, sevgi.
Meveddetü'l-kurba: Peygamberimizin ehl-i beytini, yakınlarını, akrabalarını sevmek.
Mev'id: Va'dedilen, söz verilen yer. Söz verme.
Mev'ize-i hasene: Güzel, faydalı öğütler, nasihatler,
Mevki: Yer.
Mevla: Efendi, sahip, malik. Allah. Kul, köle, azat eden.
Mevt-i iradi: ihtiyari ölüm. Ölmeden evvel ölme. Tamamıyle Hak'da fani olma, kendisinde varlıktan eser kalmama.
Mev'ud: Va'dolunmuş, söz verilmiş.
Meyl: Eğilme, eğiklik. Sevme, tutulma.
Mey'us: Ye'se düşmüş, ümitsiz.
Meziyyet: İyilik, iyi ve salih hal ve faaliyet.
Misbah: Kandil, çıra, mes'ale. Az ışıklı kandil.
Misbah-i ewel: ilk misbah.
Misbah-i sani: ikinci misbah.
Mihnet: Zahmet, eziyet. Gam, keder, sıkıntı, dert. Bela, musibet.
Mihr: Evlenirken erkek tarafından kadına verilen nikah bedeli.
Millet-i İbrahim: Hz. ibrahim'in dini.
Minber: Camilerde hatibin çıkıp hutbe okuduğu merdivenli kürsü.
Minber-i Muhammedi: Hz. Muhammed'in (S.A.V.) minberi.
Mi'rac: Yükselecek yer. En yüksek makam. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (S.A.V.) Recep ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ınhuzuruna ruhen, cismen, halen cıkması mu'cizesi.
Misak: Sözleşme, andlaşma.
Miskal: Yirmi dört kıratlık bir ağırlık ölçüsü.
Miskin: Aciz, zavallı, beceriksiz, hareketsiz.
Misl: Benzer, kat.
Muamele: Davranma, davranış.
Muaşeret: Birlikte yaşayıp iyi geçinme.
Muayyen: Tayin edilmiş, belli, belirli. Kararlaştırılan.
Muazzam: Kocaman, koca. Ulu, koskoca.
Muazzez: Ta'ziz edilmiş, izzetlendirilmiş. Kıymetli, değerli, aziz. Hur-metle, saygı ile kabul olunan.
Mucib: icabeden, lazımgelen, gereken, gerektiren.
Mucibince: Sebebince, ...e göre.
Mu'cizevi: Mu'cizeye ait, mu'cize ile ilgili, mu'cizeyi andıran.
Muhabbet: Sevgi.
Muhacirin: Hz. Peygamber'in emriyle Mekke'den Medine'ye göc edenler.
Muhaddarat-i islamiyye: örtülü, kapalı, namuslu islam hanımları.
Evlendikten sonra evinden dışarı hiç çıkmamış hanımlar.
Muhaddis: Hadis ile meşgul olan, Hz. Muhammed'in (S.A.V.) sözlerini bildirmiş olan kimse.
Muhafaza: Koruma, hifzetme, kayırma.
Muhakkik: Hakikati araştırıp bulan. Hakikat âlimi. Hakikatlere hakkıyla vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük islam âlimi.
Muhatab: Hitabolunan, kendisine söz söylenen. İkinci şahıs.
Muhibb: Seven, dost.
Muhit: ihata eden, etrafını çeviren, kuşatan.
Muhkem: Tahkim edilmiş, sağlam kılımış, sağlam, kuvvetli, Huk: değiştirilmesi mümkün olmayan yazı, söz.
Muhsin: ihsan eden, iyilik eden. Kerim, cömert.
Muhtar: İhtiyar eden, seçilmiş, seçkin.
Muhteris: Hırslı. Çok istekli.
Muhteşem: ihtişamlı, tantanalı, debdebele, görkemli.
Mukabele: Karşılık verme, karşılama. Karşı gelme. Birbiriyle karşılaştırma, karşılıklı yapılan okuma.
Mukabele-i bi'l-misl: Aynı şekilde karşışık verme.
Mukabil: Karşılık. Karşı karşıya gelen, bir şeyin karşısında bulunan.
Zf. Karşılığında.
Mukatele: Vuruşma. Savaş, kavga. Birbirini öldürme.
Muktedir: iktidarlı, gücü yeten, beceren.
Murad (Ç: Muradat): Maksad, gaye. Arzu, dilek, istek.
Murad-i ilahi: Allah'ın muradı, isteği, arzusu.
Murad-i nebi: Peygamber efendimizin (S.A.V.) isteği.
Murteza: Beğenilmiş, seçilmiş. Hz. Ali'nin lakabı.
Musafaha: El sıkışma, tokalaşma.
Musallat: Sataşan, rahat bırakmayan.
Mustafa: İstifa edilmiş, seçilmiş.
Muta': itaat olunan.
Muti': İtaat eden.
Mutmain: Gönlü kanmış, içi rahat, şüphesi yok (kimse).
Muttali': Öğrenmiş, haberalmış, bilgili, haberli (olan).
Muvaffak: Başaran, beceren. Allah'ın yardımına ulaşmış, işi rast gitmiş.
Muzdarib: İzdırab çeken. Sıkıntılı. Hasta. Bir tarafı sızlayan. Ağlayan. Mübahele: Lanetleşmek. ( Kim yalan söylüyorsa Allah'ın la'neti onun üzerine olsun diye Allah'a yalvarmak.)
Mübareze: Cenk, kavga, uğraşma.
Mübtela: Tutkun, tutulmuş. (Fena şeylere) düşkün.
Mücahede: Uğraşma, savaşma. Nefsi yenmeye olan çalışma. Din düşmanlarıyla savaşma.
Mücahid: Cihad eden, din düşmanlarıyla savaşan. Savaşcı.
Mücrim: Cürüm işlemiş, suçlu, sanık.
Mücteba: Seçilmiş, seçkin.
Müfessir: Tefsir eden, açıklayan, kısa şeyi genişletip ma'nasını meyda-na çıkaran. Kur'an'ı yorumlayan din âlimi.
Mufreze: Bir askeri birlikten ayrılan kol.
Müheymin: Korkudan koruyan (Allah'ın adlarındandır).Kullarının bütün işlerini idare eden (çeviren).
Mühlet: Bir işin yapılması için verilen zaman.
Müebbed: Ebede kadar süren, sonsuz.
Mukaleme-i ilahiyye: ilahi konuşma.
Mükerrem: Muhterem, aziz, sayın, saygıdeğer, hürmet ve ta'zime erişmiş.
Mülaki: Buluşan, kavuşan, görüşen.
Mülayim: Uygun. Yumuşak huylu, yavaş. Pekliği olmayan.
Münacat: Allah'a dua etme, yalvarma. Allah'a dua mevzu'lu manzume.
Münadi: Nida eden, tellal. Muezzin.
Münafık: İkiyüzlü, içi başka, dişi başka.
Münazaa: ağız kavgası, çekişme.
Münci: Kurtaran.
Münezzeh: Tenzih edilmiş, temiz, an, uzak.
Münkalib: İnkılab eden, dönen, dönmüş, değişen, başka şekle, kılığa girmiş, giren.
Münker: Şeriatçe yapılması caiz görülmeyen. Mezarda sual soracak olan iki melekten biri.
Münkir: Dinsiz, inanmayan. İnkâr eden.
Münteha: Nihayet bulmuş, bir şeyin varabildiği en uzak yer, son dere-ce. Son uç.
Münzir: inzar eden, akıbetinin, sonunun kötülüğünü söyleyerek korkutan.
Mürtedd: irtidadeden, islam dininden dönen.
Mürüvvet: insaniyet, mertlik, yiğitlik. Cömertlik, iyilikseverlik. Müsahhar: itaat etmiş, boyun eğmiş, tutkun. Teşhir olunmuş, elde edilmiş, ele geçirilmiş.

Müsamaha: Görmemezliğe gelme, göz yumma, hoş görme. Aldrış etmeme.
Müsavat: Eşitlik.
Müsavi: Eşit. Denk.
Müsrif: israf eden, savurgan, boş yere harcayan.
Müstahakk: Hak etmiş, layık.
Müstesna: istisna edilen, kural dışı bırakılan. Ayrı tutulan.
Müşahede: Bir şeyi gözle görme. Tas: Allah âlemini görme.
Müşerref: Şereflendirilmiş, kendisine şeref verilmiş, şerefli.
Müşkil: Güç, zor, çetin. Engel, güçlük, zorluk.
Müşrik: Allah'a şerik, ortak koşan.
Müştak: iştiyaklı, özleyen, can atan.
Müşteki: şikâyet eden.
Mütabaat: Birine tabi olma, arkasından gitme, uyma.
Müteazziz: izzet, kuvvet, kudret, kıymet, yücelik kazanan. Mütehammil: Tahammül eden, dayanan.
Mütereddid: Bir yere gidip gelen. Mec: Tereddüd eden, kararsız. Müteşabih: Kur'an-ı Kerim'in mecazi ma'naya elverişli ayeti. Teşbüh eden, birbirine benzeyen.
Mütevazı': Tevazu eden, alçakgönüllü, kibirsiz, gösterişsiz.
Mütteki: Allah'ın emirlerine ta'zimkar (çok hürmetli), mahlûkatına, yarattıklarına şefakatkar (çok şefkatli) olan.
Müyesser: Kolaylıkla olan, kolay gelen.
N
Nadir: Seyrek, az, ender bulunur.
Nail: Muradına eren, ermiş, ele geçiren.
Naka: Dişi deve.
Nakatullah: Allah'ın nakası, Hz. Salih'e mu'cize olarak gönderilen deve.
Naki: Temiz, pak.
Nakib: Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili.
Nakl: Bir şeyi başka bir yere götürme. Taşıma, aktarma, geçirme.
Nakl-i sahih: Doğru nakletme, anlatma, bildirme.
Nakz: Bozma. Bir sözleşmeyi yok sayma.
Nam: Ad, isim. On, lakab. Adres. Yerine, vekillik.
Namerd: Merd olmayan, alçak (kimse). Korkak.
Nar: Ateş. Cehennem.
Nar-i gayret: Gayret ateşi.
Nas: insanlar, halk, herkes.
Nasara: Hristiyanlar.
Nasib: Pay, hisse. Birinin elde edebildiği şey. Allah'ın kısmet ettiği şey.
Nasih: Nesh ve ibtal eden, hükümsüz bırakan.
Naşir: Neşreden, dağıtan, sağan, yayan, ağan. Bir kitab neşreden, yayan.
Nazar: Bakma, düşünme. Göz değmesi, iltifat, i'tibar.
Nazar-i i'tibar: i'tibarlı bakış, kıymet, ehemmiyet, önem vermek. Nazil: Yukarıdan aşağı inen, inici.
Nebe'ul aziym: En büyük haber.
Nazir: Benzer, eş.
Nebiyy-i ekrem: En kerim peygamber.
Nebiyy-i mürsel: Gönderilen peygamber.
Nebze: Az şey, bir parça.
Necat: Kurtulma, kurtuluş.
Necib: Soyu sopu temiz, nesli pak olan kimse.
Nedamet: Pişmanlık.
Nefs: Ruh, can, hayat. Kendi, şahıs. Asil, maya cevher. Bir seyin ta kendisi.
Nefsü'z-zekiyye: Temiz nefisler, şahıslar.
Nehy: Yasak etme. Men' etme.
Nekir: Mezarda sorguya çekecek olan iki melekten biri. Tanınmamış, inkâr edilmiş.
Neseb: Nesil, soy.
Nesl: Nesil, kuşak. Soy.
Neşit: Sevinçli, neşeli, şenlikli.
Nevafil: Farz ve vacibden başka yapılan ibadetler.
Nezd: Yan, kat. Göre, nazarında, fikrince.
Nezd-i subhani: Subhan olan Cenab-ı Hakk'ın yanı, huzuru.
Nezir: Allah'ın azabındaki dehşeti bildirerek korkutan.
Nezr: Adak, adama.
Nida: Çağırma, bağırma, seslenme. Ses verme. Ünlem.
Nifak: Münafıklık, ikiyüzlülük, ara bozukluğu. Müslüman görünüp kafir olma.
Niyabeten: Naiblik ederek, vekâleten.
Niyaz: Yalvarma, yakarma. Dua, ihtiyaç, muhtaçlık.
Nur: Aydınlık, parıltı, parlaklık, ışık.
Nur-i akdem: ilk nur.
Nurani: Nurlu, ışıklı. Saygı uyandıran bir yüz.
Nurun ala, nur: Nur üzerine nur.
Nusrat: Yardım. Allah'ın yardımı. Başarı, üstünlük.
Nusrat-i mev'ude: Va'd olunan yardım.
Nutk: Söz, lakırdı, konuşma. Söyleyiş, söyleme kuvvet ve hassasi.
Nutk-i Hak: Hakk'ın nutku, konuşması.
Nübüvvet. Nebilik, peygamberlik.
Paye: Rütbe, derece. Basamak.
Peder-i ala: Şan ve şeref sahibi, şanlı, serefli baba.
Perçem: Kakul. Tepede bırakılan saç.
R
Rabıta: Bağ, iki şeyi birbirine bağlayan şey. Münasebet, ilgi. Sıra, tertip, usul.
Rafizi: Rafiza fırkasindan olan, Ebubekir ile ömer'in halifeliğini kabul etmeyen, onlara dil uzatan.
Ragıb-ı dünya: Dünyaya rağbet eden, isteyen.
Rağbet: İstekle karşılama. İstek, arzu. İyi kabul edilme.
Rahim: Merhametli, esirgeyen, koruyan, acıyan, ahirette kullarına keremiyle muamelede bulunan Cenab-ı Hak.
Rahman: Dünyada her canlıya, mu'min, kâfir ayırdetmeksizin herkese merhamet eden Allah.
Rahmet: Acıma, esirgeme, koruma.
Reaya: Bir hükümdar idaresi altında bulunan ve vergi veren halk. Bütün halk. Hristiyan tebaa.
Recul: Ergin, yetimiş erkek, insan. Ehil, becerikli, elinden iş gelir. Redd-i şems: Güneşin geri çevrilmesi.
Refakat: Eşlik, yoldaşlık, arkadaşlık.
Re's-i saadet: Mübarek baş.
Resul: Elçi. Peygamber.
Reva: Yakışır, uygun, yerinde, layık.
Re'y: Oy. Görme, görüş.
Rıdvan: Cennetin kapıcısı olan büyük melek. Memnunluk, razılık, hoşnutluk.
Rifk: Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık.
Rıza: Hoşnutluk, memnunluk. Razı olma, peki deme. İstek, kendi isteği.
Rızk (Rızık); Allah'ın herkese bahsettiği ni'met. Azık, yiyecek içecek.
Rızk-ı suri: Zahiri, gecici rızık.
Riayet: Uymak, tabi' olmak.
Rical: Erkekler. Belli mevki' sahibi olan kimseler. Yaya olanlar.
Rics: Dinin yasak ettiği şey, günah. Pislik, murdarlık.
Rida': Hırka. Belden yukarı örtülen örtü. Dervişlerin omuzlarına attıkları post.
Rifat: Yükseklik, yücelik, büyük rütbe.
Rikkat: Merhamet, acıma. Rakıklık, incelik.
Risalet: Peygamberlik. Elçilik, sefaret.
Rivayet: Söylenti, bir haber, söz veya hadisenin hikâyesi. Hikâye edilen bir haber, söz veya hadise.
Riya: Özü sözü bir olmama, ikiyüzlülük.
Ruhsat-i ilahi: Allah'ın izni.
Rumuz: Remizler, işaretler, ma'nası gizli olan sözler.
Rücu': Dönme, geri dönme. Cayma, sözünden dönme.
Rukn: Kolon, direk. Bir şeyin en sağlam tarafi, temel direği.
Rüsuh: Muhkem, sağlam olma. Bir ilmin derinliğine, inceliğine varma.
Saadet-i ebediyye: Ebedi saadet. Ahiret saadeti.
Sabık: Geçici, geçen, geçmiş. İleride bulunan, zamanca, rütbece önde bulunan.
Sabi: Henüz memeden kesilmemiş erkek çocuk. Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
Sabirin: Sabredenler.
Sadakat: Dostluk, içten bağlılık, doğruluk.
Sadıkın: Sadıklar.
Sadr: Gögüs. Yurek.
Saff: Dizi, sıra, camide cemaatin sırası.
Safh: Affetme, suç bağışlama. Yüz çevirme.
Safi: Samimi, saf, duru, temiz.
Sahabi: Hz. Muhammed'i (S.A.V.) kafa ve gönül gözüyle görmüş ve kendilerinin sohbetiyle şereflenmiş olan mu'min kimse.
Sahib-i incil: incil'in sahibi, incil kendisine gönderilen.
Sahibu'z-zaman: Zamanın sahibi. Zamanında ind-i ilahide en makbul insan. Müceddid. Mehdi-i zaman.
Sahife-i a'mal: Ameller defteri, amel defteri.
Sahih: Gerçek, doğru. Halis, kusursuz.
Sahra: Çöl, ova, kir.
Said: Mutlu, uğurlu. Ahiretini kazanmış (kimse).
Şair: Diğer. Başka, gayri. Seyreden, harekette olan, yürüyen. Geçen, dolaşan.
Şair: Ateş, alevli ateş. Cehennem.
Sakar: Cehennem.
Saki: Su veren, su dağıtan. Kadeh, içki sunan. İnsan ruhuna Allah sevgisi, Allah nuru sağan kimse.
Sakin: (Bir yerde) oturan. Hareketsiz olan. Uslu, kendi halinde olan, yavaş.
Salah: Düzelme, iyileşme, iyilik. Rahatlık, barış.
Salahiyyet: Yetki.
Salat: Namaz.
Salih: Dinin emrettiği şeylere uygun harekette bulunan. Yarar, elverişli, uygun, yakışır.
Salim: Korkusuz, emin. Sağ, sağlam. Eksiksiz, sakatı, noksanı olmayan.
Sancak-i Muhammedi: Hz. Muhammed'in (S.A.V.) sancağı, bayrağı. Satvet: Ezici kuvvetlik, zorluluk.
Sa'y: Hac ve Umrede Safa ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gelip gitme.
Sayha: Bağırma, nara atma.
Sebb: Sövme, sövüp sayma.
Sebeb-i necat: Kurtuluş sebebi.
Sebeb-i nüzul: indirilme sebebi.
Sebil; Yol, büyük cadde. Sebil, su dağıtılan yeri Hayrat olarak, parasız dağıtılan su.
Sebk: ileri geçme, ilerleme, evvelce geçme, vaki' olma.
Sefahat: Zevk ve eğlenceye aşırı derecede düşkünlük. Akılsızlık. Harvurup harman savurma.
Sefer: Yolculuk. Savaşa gitme. Savaş. Askerin savaş halinde veya hazır bulunması hali. Defa, kerre, kez.
Sefih: Zevk ve eğlenceye düşkün, parasını pulunu israf eden akılsız. Sefir: Elçi.
Seha: Cömertlik, el açıklığı.
Seher: Tan yeri ağarmadan biraz önceki vakit.
Sekene-i semavat: Semavat âleminin sakinleri.
Selefiyye: Sahabe ile Tabi'in mezhebinde bulunan fukaha muhaddisin
Semavat; Semalar, gökler. Tas: insanın olgunlaşıp yükseldiği büyük merhaleler, aşamalar
Semender: Ateşte yaşayan bir masal varlığı.
Semerat: Yemişler, meyveler. Faydalar, verimler. Me: çocuklar.
Sena': övme, övüş, hamd.
Sene-i hicriyye: Hicri sene.
Sened-i sahih: Kat'i, doğru sened, vesika, belge.
Ser-i saadet: Mübarek baş.
Seyyar: Gezici, gezen, dolaşan. Ast: bir yerde durmayıp dolaşan, yer değiştiren gök cismi.
Seyyid: Hz. Muhammed'in (S.A.V.) torunu Hz. Hasan'ın soyundan olan kimse. Efendi, bey.
Seyyide'l-mürselin: Peygamberlerin efendisi.
Seyyidü'l-muslimin: Müslümanların efendisi.
Seyyie: Fenalık, kötülük. Suç, günah.
Sıbteyn: Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn.
Sıddık-i ekber: Doğru hallilerin, doğru sözlülerin, doğru gidenlerin en büyüğü.
Sıdk: Doğruluk, gerçeklik. İç, yürek temizliği.
Sıhriyyet: Evlenmek yoluyla olan akrabalik.
Şikayete'l Hacc: Kâbe sakalığı. Mekke'de hacılara zemzem dağıtma işi. Sırat: Yol.
Sırat-i mustakim: Doğru yol.
Sırlama: Defn etme, kabre koyma.
Sidre-i münteha: Arşın sağ yanında bir agaçtır ki ötesine hiç bir mah-luk geçemez. Sidretü'l-müntehayı beşeri ilmin son haddi olarak izah edenler vardır, ötesi Allah'ın zat âlemidir.
Silm: Barış, barışıklık.
Sima: Yüz, çehre.
Simsar: Tellal, komisyoncu.
Sine: Gögüs, yürek.
Sirac-ı münir: Işık veren, nurlandıran, parlak lamba.
Sıret: Bir kimsenin içi, hali, tavrı, gidişi, ahlaki.
Siyer: Ahlak ve yüksek vasıflar. Mevzuu, konusu Hz. Muhammed'in
(S.A.V.) hayatı olan kitab.
Su-i isti'mal: Kötüye kullanma.
Su-i zan: Fena, kötü sanış.
Subhane'l-kadim: Kadim, evveli, başlangıcı olmayan, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah.
Sufi: Tasavvuf ehli. Sofu.
Sulb: Döl, sülale, zurriyyet. Omurga kemiği. Sert, katı. Taş gibi olan. Sulb-i Ali: Hz. Ali'nin sülalesi.
Sulb-i peygamber-i ahir-zaman: En son gelecek peygamberin, pey-gamber efendimizin (S.A.V.) soyu.
Suret: Biçim, görünüş, kılık. Tarz, yol, gidiş.
Suri: Görünürde olan, hakiki ve içten olmayan.
Sübhanallah: "Allah'ı her türlü eksik, kusur, ayıplardan tenzih ederim"ma'nasınadır.
Sübül: Sebiller, yollar, caddeler.
Sueda-yi makbulin: ind-i ilahide makbul olan, sevilen mrs'udlar, Allah'ın rızası için çalışanlar.
Süfyani: Umumi mana: Müslümanlara kötülük eden, sefil, alçak, kötü olan kimse. Hususi ma'na: Ebu Sufyan'a mensub olanlar. Ebu Süfyan ailesi, soyu.
Sükfinet: Vakarlılık, ciddiyet. Rahatlık. Durgunluk.
Sünen: Sünnetler.
Sünnet: Adet, yol, kanun. Hz. Muhammed'in (S.A.V.) sözleri, işleri, yaptıklarıve başkalarının yapip kendisinin tasvip ettikleri, doğru buldukları.
Sürur: Sevinç.
Şaki: Haydut, fena hareketli, haylaz.
Şakir: Şükreden.
Şamil: içine alan, kaplayan, çevreleyen.
Şayia: Söylenti, yayılmış haber.
Şeair-i İslam: islam'ın kaideleri, kuralları, usulleri, adetleri.
Şecaat: Yiğitlik, yüreklilik.
Şecere-i mübareke: Mübarek agaç.
Şecere-i nebeviyye: Peygamber efendimizin (S.A.V.) soyu, sülalesi. Soyunun bütün ferdlerini gösteren cetvel.
Şeci': Cesur, yürekli, yiğit.
Şedid: Şiddetli, sert, katı, sıkı.
Şedidul-kuva: Kuvvetleri şiddetli, sert.
Şehadet: Şehitlik, şehit olma. Şahitlik etme.
Şehvet: Hak'sız sevgiler.
Şekavet: Bedbahtlık, bahtı karalık. Eşkıyalık, haydutluk.
Şekk: şüphe, zan, tereddüd.
Şer'an: Şeriate uygun olarak, Şeriatca.
Şeref-i lika: Hakk'ın likasına, Hakk'a kavuşma şerefi.
Şeriat-i mutahhara: Temizleyici Şeriat. Tertemiz, mübarek Şeriat. Şerh: Açıklama. Bir kitabın ibaresini kelime kelime açıp izah ederek yazılan kitab,
Şerik: Ortak.
Şerr: Kötü iş, kötülük, fenalık. Allah'a isyan, O'nun emirlerine uymama.
Şevk: Şiddetli arzu. Keyif, neşe, sevinç.
Şeyhü'l-haremeyn: Mekke ve Medine'nin reisi, idarecisi.
Şiar: Alamet, işaret, ayırdedici adet, ayırdedici işaret,
Şura: istisare meclisi. Konuşmak için toplanma. Konuşma yeri.
Şükran: Teşekkür etme, iyilik bilme.
T
Taakkul: Akıl erdirme, zihin yorarak anlama. Hatırlama.
Taat: Allah'ın emirlerini yerine getirme, ibadet.
Tabi': Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen, bağlı kalan, birinin emri altında bulunan.
Ta'bir: Rüya yorma. İfade, anlatma. Deyim, terim.
Ta'cil: Acele ettirme, çabuklaştırma.
Tacü'l-imihadderat: Namuslu, kapalı Müslüman kadınların tacı.
Tafdil: Birini ötekilerden üstün tutma. Gr: En üstünlük.
Tafsil (Ç: Tafsilat): Etrafıyla, etraflı olarak bildirme.
Tagi: Azgın, isyan eden.
Tahakkuk: Hakikat olarak meydana çıkma, gerçekliği anlaşılma. Taharet: Temizlik. Temizlenme.
Tahfif: Hafifletilme. Yükünü azaltma.
Tahir: Temiz.
Tahmid: Hamdetme, şükretme. Elhamdulillah deme.
Tahrib: Harabetme, edilme, yıkıp bozma.
Tahrif (Ç: Tahrifat): Bozma, bir ibarenin manasını, anlamını değiştirme.
Tahrik: Harekete geçirme, kımıldatma, oynatma. Kışkırtma.
Tahrim: Haram kılma, kılınma.
Tahsis: Bir şeyi birine veya bir yere mahsus kılma, ayırma.
Taife: Bölük, takım, guruh, fırka. Kavim, kabile.
Takdim; Sunma. :Öne geçirme.
Takdir: Ezelde Allah'ın olmasını istediği şeyler. Beğenme, değer biçme.
Takdis: Mukaddesleştirme, kutsallaştırma, kutsal tutma. Allah'a şükretme.
Taki: Günahtan, haramdan kaçınan, dinine bağlı (kimse). Zahid. Mütteki.
Taksim: Bölme, parçalara ayırma. Bölüm.
Takva: Allah'dan korkma, Allah korkusuyla dinin yasak ettiği şeylerden kaçınma.
Talak-i ric'i: Karının iddeti içinde kocanın vazgeçmeye hakkı olan talak, boşama.
Talak-i selase: Zevcesine; üç defa ayrı ayrı zamanlarda "Seni boşadım"demek suretiyle, kadın başka erkekle evlenmeden ( hulleye girmeden) eski kocasına dönmesine imkân vermeyen talak, boşama. Taleb: istek. İsteme, istenme, dileme.
Talib: İsteyen, istekli. Öğrenci.
Ta'lim: Öğrenme, Öğretme, Öğretim, Öğretilme. Okutma, ders verme, verilme. Egzersiz.
Taltif: Gönül okşama, gönlünü hoş etme. Yumuşatma. Rütbe, nişan maaş. arttırımı gibi şeylerle sevindirme.
Tama': Açgözlülük, doymazlık, çok isteme.
Tama'karlık: Açgözlülük. Cimrilik.
Ta'n: Sövme, yerme, ayıplama.
Tantana: Debdebe, patirti, gürültülü gösteriş.
Tanzim: Düzenleme, yoluna koyma, düzen verme.
Taraf-i subhani(den): Cenab-i Hak tarafından).
Tarik-i dünya: Dünyayı terk eden.
Tasadduk: Sadaka olarak verme, verilme.
Tasallut: Musallat olma, sataşma, rahat bırakmama.
Tasarraf: Sahib olma. İdare ile kullanma, tutum, ekonomi.
Tasdik: Doğrulama, gerçek olduğunu söyleme. Onaylama.
Tatlik: Boşama, bırakma, ayırma.
Tavaf: Hacıların Kabe etrafında yedi kere dolaşmaları.
Tavsif: Vasiflandirma, niteleme.
Ta'yin: Ayirma, belli etme. Bir me'muriyete koyma.
Ta'zib: Eziyet etme, azab verme.
Ta'zim: Büyükleme, ululama, büyük sayma. Saygı gösterme, ikram etme.
Ta'zimen: Hürmet ve ikram ederek.
Teâla: "Ali, yüksek olsun!" ma'nasına gelen bir söz olup Allah adıyla birlikte kullanılır. "Hak teala ve tekaddes, Allahu Teâla" gibi.
Tebarek: "Mübarek etsin!"
Tebcil: Ululama, ağırlama.
Tebcilen: Ağırlayarak, ta'zimen, ululayarak.
Tebdil: Değiştirme, değiştirilme, başka bir hale getirme.
Tebliğ (Ç: Tebligat): Yetiştirme, eriştirme, bitiştirme. Götürme, taşıma.
Tebşirat (Tek: Tebşir): Müjdeler, müjdelemeler. Rüyada alınan
ma'nevi müjdeler.
Tecelli: Görünme, belirme, meydana çıkma. Allah'ın lutfuna nail olma. Tecerrüd: Soyunma, çıplak olma. Her şeyden boş olma, her şeyden uzak olma. Tas: her şeyden vazgeçip Allah'a yönelme.
Techiz ve tekin: Ölünün yıkanıp kefenlenmesi işi.
Tedbir: Önlem.
Tedebbür: Sonunu, hakikatini düşünme. Arkasını dönme.
Teferruat: Ayrıntılar.
Tefrika: Ayrılık, ayrılma. Bozuşma.
Tefsir: Kur'an-i Kerim'in mana bakımından izahı, açıklaması. Yorum.
Te'hir: Sonraya, geriye bırakılma. Erteleme.
Tehlil: İslam dininin tevhid akidesini hülasa eden "Lailahe illallah"sözünü tekrarlama.
Tekdir: Azarlama. Kederlendirme.
Tekeffül: Birine kefil olma, kefalet etme veya verme.
Tekfir: Birbirine kâfir deme. Yoketme, ortadan kaldırma.
Tekid: Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Üsteleme, bir iş için evvelce yazılan biryazıyı tekrarlama.
Tekrim: Saygı gösterme, ululama.
Tekzib: Yalanlama, yalanını meydana çıkarmak için söylenen söz.
Telakki: Alma, kabul etme, Şahsi anlayış, şahsi görüş.
Temaşa: Bakıp seyretme. Gezme.
Temenni: Dileme, dilek, istek.
Temessül: Cisimlenme, bir şekil ve surete girme.
Te'min: Sağlama.
Temkin: ihtiyat, tedbir. Ağır başlılık.
Temyiz: Ayırma, ayrılma, seçme, seçilme. İyiyi kötüden ayırdetme.
Tenzih: Allah'ın her türlüeksik ve noksandan uzak bulunduğuna ve insan vasfında olmadığına inanma.
Tenzil: İndirmek, indirilmek. Kur'an-i Kerim'in vahy vasıtası ile Peygamberimize indirilmesi.
Tereddüd: Kararsızlık, duraklama.
Terhin: Rehin olarak verme; emanet bırakma.
Tertib: Dizme, sıralama, hazırlama, düzene koyma. Sıra, dizi, düzen. Terviye: iyiden iyiye, derin derin düşünme. Suya kandırma.
Terviye günü: Zilhicce'nin sekizinci günü, arefeden evvelki gün. Tesbih: Subhanallah kelimesini söyleyerek Allah'a ta'zim etme.
Tesbit: Sağlamca yerleştirme, yerinde oynamaz hale sokma. Bir hali şüpheye yer bırakmayacak şekilde görüp gösterme.
Teshir: Ele geçirme. Elde etme. İtaat ettirme.
Te'sir: Etki. İşleme, dokunma, içe işleme. Alamet, nişan bırakma.
Teskin: Sakin kılma, kılınma, yatıştırma, yatıştırılma.
Tesbih: Benzetme, benzetilme.


Teşekkül: Meydana geliş, kuruluş, kurulma. Şekillenme. Oluşum.
Teşhir: Gösterme. Sergiye koyup herkese gösterme. Dillere düşürme. Şöhretlendirme.
Teşhis: Ayırma, seçme, farketme, tanıma. Hek. hastalığın hangi hastalık olduğunu bilme.
Teşrif: Şereflendirme, gelmesiyle bir yere şeref verme, gelme, gitme.
Teşvik: Şevklendirme, isteklendirme.
Tevazu': Algakgönüllülük gösterme.
Tevdi': Bırakma, emanet etme. Vedalaşma.
Teveccüh: Çevrilme, yönelme, doğrulma. Bir yere doğru hareket etme.
Tevekkül: Meşru' bir işte bütün gayretini, kuvvetini sarfettikten sonra Allah'a boyun eğerek neticeyi beklemek.
Tevfik: Allah'ın yardımına kavuşma. Uydurma, uydurulma, uygunlaştırma.
Tevhid: Birleme. Bir Allah'tan başka ilah olmadığına inanma. Lailahe illallah sözünü tekrarlama. Her yerde, her şeyde Allah'dan başkasının te'sir ve hâkimiyeti olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak.
Te'vil: Söziü çevirme, söze ayrı ma'na vermeye kalkışma. Kur'an'ın batini ma'nası. Bir şeyi aslına irca etmek, döndürmekdir.
Te'vil-i hikmet: Hikmeti aslına irca etmek, döndurmektir.
Tevkir: Güzel karşılama, ağırlama, ululama.
Tevvabürrabim: Tevvab ve rahim, tevbe etmenin yollarını öğretip rah-meti ile tevbeyi kabul eden.
Te'yid: Kuvvetlendirme, kuvvetlendirilme, sağlamlaştırma. Doğ-rulama, destekleme.
Tezellül: Zillete katlanma, kendini hor ve hakir gösterme, alçalma, küçülme.
Tezkir: Hatıra getirme, hatırlatma, hatırlatılma.
Tezyin: Zinetlendirme, süsleme, süslenme.
Tilavet: Kur'an'ı güzel sesle ve usulüne göre okuma, okunma.
Tuba: Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan agaç ismi. Ne hoş. Ne iyi. İyilik, güzellik, bahttır. Çok berrak ve saf olan.
Ubudiyyet: Kulluk. Kölelik.
Ucb: Kendini beğenmişlik.
Uhra: Sonra, dünyadan sonrası, ahiret. Son, diğer, başka, şair.
Ukubet: Ceza. Eziyet, işkence, azap.
Ulema: Âlimler, ilim sahipleri.
Ulema-yi muhakkikin: Tahkik ehli. Hakikatleri delilleri ile bilen alim-ler.
Ulü'l-elbab: Akıllı kimseler.
Ulü'l-emr: Padişah, kanun vazıı, kanun koyucu.
Umre-i müfrede: Yalnızca Umre.
Umum: Umumi, genel.
Umumen: Bütün, hep, herkese olduğu gibi.
Umur: işler, hususlar, maddeler, Şeyler.
Unsur; Madde, esas, kök.
Unsur-i pak: Tertemiz parça.
Ureffi: Arifler, irfan sahibi kimseler.
Uruc: Yukarı çıkma, yükselme.
Urve-i vüska: Sağlam kulp. Metin ve muhkem olan tutulacak şey. İslamiyet. Kur'an-ı Kerim.
Uzv: Vücudun müstakil parçası, organ,
Ümena': Güvenilir kimseler, eminler.
Ümmet: Bir peygambere inanıp bağlanan cemaat, taifedir. Bir dille konuşan insanların hepsine denir.
Ümmet-i ma'dude: Sayılı ümmet, topluluk.
Ümmet-i vahide: Tek bir ümmet.
Ümmi: Anasından nasıl doğmuş ise böle kalıp okuma yazma öğrenmemş kimse.
Ümmü'l-kitab: Kitabın anası, esası. Levh-i mahfuz ve ilm-i ilahi,
Kur'an-i Kerim'de müteşabih olmayan muhkem ayetler.
Üns: Alışıklık, alışkanlık, alışma. Tas: Kalbde cemal-i hazret-i ilahiyi
muşahedesinin eseri, Allah'ın insan gönlünde görülmesi.
Ünvan: Ad, isim, lakab, şan. Şöhret. Makale başlığı.
Vacib: Terki caiz olmayan, yapılması gerekli. Yapılması şer'an lüzumlu olan, farz derecesine yakın bulunan.
Va'd: Söz verme, üstüne alma.
Vahdaniyyet: Birlik, Allah'ın bir oluşu.
Vahdet: Teklik, birlik. Tas: Allah'a yakınlık, Allah'a ulaşma.
Vahdet-i zat: Hakk'ın zatının birliği.
Vahid: Yalnız, tek. ( Hakk'a vahid olmak: Hakk'ın birliğine inanmak,
O'na şerik koşmamak).
Vahdet: Vahşilik, yabanilik. Issızlık, tenhalık. Korku, ürküntü.
Vahy: Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah tarafından Peygambere bildirilmesi.
Vaid: Birini iyiliğe sevk ve kötülükten uzaklaştırmak için korkutma, yıldırma.
Vak'a: Olup geçen şey, hadise, olay. Savaş.
Vakar: Ağırbaşlılık, temkinlilik,
Vakıf: Bir işten haberi olan, bir şeyi elde edendir. Duran, ayakta duran.
Vaktaki: Ne vakit ki, o vakit ki, olduğu vakit.
Varis: Mirascı, kendisine miras düşen.
Vasf: Nitelik, bir kimsenin veya şeyin taşıdığı hal, sıfat.
Vasıta: Aracı. Araç.
Vasıl: Erişen, ulaşan, kavuşan. Tas: Hakk'a eren.
Vasi: Vefat edenin vasiyetini yerine getirmeye me'mur edilen kimse. Va'z: Bir kimseye, kalbini yumuşatacak, kendisini iyiliğe sevk edecek surette söz söyleme. Dini ögüt.
Vaz: Koyma, koyulma.
Vazıh: Açık, meydanda, belli, kapalı olmayan.
Vaz'iyyet: Durum, duruş.
Vebal: Günah. Şiddet, ağırlık, azap.
Vech-i pak: Tertemiz yüz.
Veche: Yan, taraf, semt. Yüz.
Ve kefa billahi şehida: "Allah'in şahit olmasi kâfidir".
Velayet: Velilik, ermişlik, Vekil olan kimsenin hali ve sıfatıdır. Dostluk, sadakat. Tas: Allah dostluğu.
Velev: Olsa da, bile, hatta ister, isterse.
Veli: Dost, yar, sevgili, eren, ermiş. Tas: Hakk'ın dostu ve sevgili kulu.
Veliahd: Bir hükümdardan sonra hükümdar olacak kimse.
Veliyy-i emr: Emir sahibi, amir, emir veren.
Veliyyullah: Allah'ın dostu.
Vera: Arka, geri, öte. Başka, gayrı.
Vera': Takvanın ileri derecesi. Bilmediği ve şüphe ettiğini öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket edip bütün günahlardan çekinme hali. Vesika: inanılacak sağlam delil. Belge.
Vesile: Bahane, sebeb. Yol, vasıta. Fırsat, elverişli vaziyet, durum. Veyl: Vay, yazık, vah vah. Cehennemde bir derenin adıdır.
Vilayet kasrı: Valilik köşküdür.
Vuku': Olma, oluş. Bir hadisenin çıkış şekli, cereyanı. Rastlama, isabet etme.
Yakin: Sağlam bilgi, iyi, kat'i olarak bilme.
Yar: Dost. Sevgili. Tanıdık, ahbap.
Yed-i kudret: Allah'ın kudreti ve kudretinin tasarrufu.
Yegâne: Biricik, tek.
Yemani: Yemen ülkesine ait, onunla ilgili.
Yenabi'-ul-mevedde: Meveddet, sevgi pınarları.
Yevm-i kıyamet: Kıyamet günü.
Yukadu min şeceretin mübareketin: Mübarek bir ağaçtan yakılır.
Z
Zad: Azık. Yolda yenecek veya içilecek gıda maddesi.
Zahid: Borç olan ibadetlerden, asli vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Mütteki.
Zahir: Görünen, görünücü, açık, belli, meydanda. Elbette, şüphesiz.
Galiba, zannederim, umulur ki. Görünüşe göre, anlaşılan, meğer.
Diş yüz, görünüş.
Zahire: Gerektiği zaman harcanmak üzere anbarda saklanan hububat, yiyecek.
Zahiri: Asıl ve hakiki olmayan. Görünüşte olduğu gibi. Görünüşe göre.
Zahr: Arka, sırt.
Zaif: Zayıf, güçsüz, kuvvetsiz, takatsız.
Zail: Sona eren, devamlı olmayan. Geçen, geçmiş olan.
Zaleme: Zalimler, haksızlık yapan kimseler.
Zamair: Zamirler, iç yüzler.
Zamfin-i saadet: Mes'ud, saadetli zaman. Peygamber Efendimizin zamanı.
Zamir: iç, içyüz. Kalb, vicdan. Gönülde gizli olan sır.
Zaniye: Zina eden kadın.
Zann: Sanma, sezme. Şüphe.
Zarfında: içinde.
Zaruret: Muhtaçlık, çaresizlik, sıkıntı.
Zat: Kendi. Asıl, öz, cevher. Saygıya değer kimse. Sahip, malik.
Zat-i ala: Ali, üstün olan zat. Cenab-ı Hak.
Zat-i subhani: Noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenab-ı Hakk'ın zatı.
Zayiat: Kayıplar, yitikler.
Zelil: Hor, hakir, alçak, aşağı tutulan, aşağılanan.
Ze'l-kurba: Karabet sahibi, akraba.
Zerre: Pek ufak parça, molekül.
Zevat-i aliye: Yüksek, büyük zatlar.
Zevc: Koca. Erkek eş.
Zevce: Nikâhlı kadın, eş.
Zeyt: Zeytinyağı, yağ.
Zeytune: Zeytin.
Zıhar: Huk: (eskiden) Bir kocanın karısını boşamak maksadıyla ona
"Sen bana anamın sırtı gibisin" demesi.
Zifiri: Kopkoyu.
Zikr: Anma, anılma. Bildirme, bildirilme. Allah'ı çok cok anıp azameti-
ni düşünmek ve esma-i hüsnasını okuyup tefekkür etmek.
Zillet: Hakirlik, horluk, alçaklık, aşağılık.
Zinet: Süs, bezek.
Zirve: Doruk. Bir şeyin en yüksek noktası, tepesi.
Ziya: Işık, aydınlık.
Ziyade: Fazla, aşırı. Artma, çoğalma. Artan, fazla kalan.
Zuhur: Görünme, meydana çıkma, başgösterme, türeme.
Zulmet: Karanlık.
Zücace: Sırça, cam, şişe.
Zücace-i evvel: ilk zücace.
Zücace-i sani: ikinci zücace.
Zühd: Her türlü zevke karşı koyarak, nefsani zevk ve arzudan kendini çekerek ibadete vermek.
Zümre: Bölük, takım, cemaat, topluluk, sınıf, cins, grup.
Zürriyyet: Nesil, kuşak, döl.