YENABİ-ÜL- MEVEDDE
 


Bundan sonra, şimr mel'unu, imam Hüseyn'in [A.S.} mübarek ser-i saadetini mübarek bedeninden ayırdı.
Mücrimler bununla da yetinmedi, imam Hüseyn'in (A.S.) üzerindeki elbiselerini ve parmağını keserek, parmağındaki yüzüğünü, Ehl-i Beyt hanımlarınınzinetlerini ve yanlarında neleri varsa hepsini aldılar.

İmam Hüseyn (A.S.) ve beraberindeki bütün erkekler şehid oldu. Yalnız, hasta olduğu için, on iki yaşındaki Zeynel-Abidin (R.A.) ve Ehl-i Beytin hanımları hayatda kaldılar. Esir ve perişan olarak...

ibni Ziyad, imam Hüseyn'in (A.S.) mübarek cesedinin atlarla çiğnenmesi emrini vermişdi. Bu hakir vazifeyi on mücrim yerine getirdi.
şehidlerin başları kesildi, bu mübarek başlarla beraber Resulullahın haremi esir olarak, ciğer parçalayıcı bir manzara ile Kufe'ye ibni Ziyad'a götürüldü.

Kafile, seyretmek içün toplanan halkın arasından Kufe'ye girince, ba'zı kadınlar Hz.üm-Külsüm'e hurma, ceviz ve ekmek gibi yiyecek şeyler vermek istediler. üm-Külsüm Kabul etmedi. Ehl-i Beyte mahsus vakar ile: "Biz Ehl-i beyte sadaka haramdır, kabul etmeyiz" dedikden sonra: "erkekleriniz, erkeklerimizi öldürür, kadınlarınız da ağlar" dedi.

Kufe'de halk kafilenin etrafında toplanınca, Hz. Fatima'nın kızı Zeyneb-i Kibra, halka hitaben bir konuşma yapdı:"Allah'a hamd u sena, dedem Resulullaha ve Ali'ne salat u selam olsunl Ey ehl-i Kufe, ey gaddarlar!

Sizin misaliniz, Kur'anı mübin'de Cenab-ı Hakk'ın zikretdiği, eğirdiği yünü tekrar söken kadının misaline benzer. Sizin, nefisleriniz size ne kötü şey emretdi. Allah'ın gadabı üzerinizdedir, azabda da ebedisiniz. Şimdi ağlıyor musunuz? Ağlayınız, ağlayınız, vallahi çok ağlayınız az gülünüz, siz bu ar ile yok oldunuz. Hem konuşuyor hem ağlıyordu.

"Yazıklar olsun ey ehl-i Kufe! Allah'ın Resulüne ne kötülük yapdığınızı biliyor musunuz?İftiranızın ve ihanetinizin büyüklüğünün farkında mısınız, kimin kanını dökdüğünüzü, kimin hukukuna tecavüz etdiğinizi biliyor musunuz?

Öyle kötü bir fiil irtikab etdiniz ki nerdeyse sema çatlayıp arz yarılacak ve dağlar yerinden oynayacakdı!"Hz. Zeyneb'in bu hutbesi, öyle büyük bir te'sir meydana getirdi ki, kadınlar yüzlerine vurmaya, erkekler de başlarına kan akıncaya kadar duvarlara çarpmaya başladılar.
Vakıdi'den:

Kerbela katliamı ve imam Hüseyn'in (A.S.) re's-i saadetinin ve Ehl-i Beytinin esir edilip şam'a götürülmesi haberi Medine'ye vasil olunca, Medine'de hiç kimse kalmadı, hepsi hüngür hüngür ağlayarak dışarı çıkdılar. Hz. Ali'nin torunu Hz. Zeyneb: "Vah dedelerim, vah babalarım, vah kardeşlerim" diye feryad ederek saçını başını yolarak şu sözleri söyledi:

"Ey zalimler, ey katiller! Hesap gününde dedem hz. Muhammed (S.A.V.) size: 'Ey ahirzaman ümmeti! Sizler ne yapdınız, Allah ve Resulüne verdiğiniz ahde, peygamberlerinizin Ehl-i Beytine ihanet ederek, katl ederek, esir ve zelil ederek mi bağlı kaldınız, Peygamberinize olan bağlılığınız ve karşılığınız bu mu idi? Ehl-i Beytimi size emanet etmiş ve onlar hakkında sizi Allah'dan sakındırtmamış mıydım? Dediği zaman ne cevap vereceksiniz?"

Ve yine Hz. Zeyneb feryad ederek şöyle söylüyordu: "Ey gözüm ağla, ağla! Sulb-u Ali'den dokuz kişiye ve sulb-i Peygamber-i ahirzamana ağla!"
Yezid bin Muaviye, re's-i saadetin ve diğer şehidlerin mübarek başlarının ve esirlerin şam'a getirilmesini emretdi.

Mel'un şimr, imam Hüseyn'in (A.S.) ser-i saadetini Yezid'in yanına getirdiği zaman Yezid'e: "Beni altın ve gümüşe garketmelisin. Zira ben, anası babası insanların en hayırlısı olanı öldürdüm ve sana getirdim" dediği zaman, Yezid ona: "Madam ki sen her cihetden insanların en hayırlısını öldürdüğünü söylüyorsun, öyleyse onu neden öldürdün, def ol git! Sana hiçbir mükâfat yok" deyince, Yezid'in yanından, haib u hasir ve zelil bir şekilde korkarak kaçdı.

Bunun üzerine Hz. Zeyneb Yezid'e hitaben: "Ey Yezid! Kardeşim Hüseyn'i sen öldürdün. Senden başkası değil. Senin emrin olmasaydı, ibni Mercane'nin onu öldürmeye kudreti yetmezdi. Resulullahın (S.A.V.) Hz. Hasan ve kardeşi Hz. Hüseyn hakkında: 'Onlar Ehl-i Cennetin ve ümmetin efendileridir' dediğini bildiğin halde, onu öldürmeğe Allah'dan korkmadın mı?

Bu sana yetmedi de Resulullahın Ehl-i Beytini perişan bir şekilde, çıplak binekler üzerinde, köleler gibi, Irak'dan şam'a getirtdin. Bu söylediklerime hayır dersen yalancısın, evet dersen cürmünü itiraf edip nefsin hakkındaki hükmü vermiş olursun."
Hz. Zeyneb'in arzı ve semayı titreten bu hitabı karşısında, Yezid'in konuşacak mecali kalmadı. Esirlerin Medine'ye dönmelerine izin verdi. Yolda, kendilerini Medine'ye götüren kumandana Kerbela'ya uğramak istediklerini söylediler, o da kabul etdi.

Sefer'in yirmisinde Kerbela'ya geldiler. Orada, Cabir bin Abdullah'il-Ensari ve Beni Haşim'den bir cemaat ile buluşdular. Orada üç gün kaldılar, muhteşem ve muazzez şehidlerinin matemini tutdular. Sonra Medine'ye hareket etdiler.

Beşir'ibni-Cüzlen dedi ki: "Medine'ye yaklaşdığımız zaman, imam Zeynel-Abidin bana: "Git geldiğimizi Medine ahalisine haber ver" dedi. Medine'ye girdim ve "Ey Müslümanlar! Hüseyn'in oğlu Ali, halaları ve kızkardeşleri ile size geldi" dediğim zaman, kadın erkek bütün Medine ahalisi evlerinden dişarıya çıkdı. Hatta hiç evlerinden dışarı adım atmamış olan "Muhaddarat-i islamiye" denilen kadınlar bile... Kadınlar yüzlerini tırmalıyor, vuruyor, zalimlere la'netler yağdırarak ağlıyorlardı. Ben hayatımda o günki kadar ağlayan kadın ve erkek görmedim.

İmam çadırdan çıkdı, elinde mendil gözyaşlarını silerek bir iskemle üzerine oturdu. Allah'a hamd u senadan sonra bir hitabede bulundu:
"Ey insanlar! Hamd u sena zatına mahsus olan Allah Hazretleri, bizi büyük belalara mubtela kıldı. Bizim musibetimiz, islam'da bir gedikdir, misli görülmemiş bir musibetdir. Babamı, Ehl-i Beytini, dostlarını öldürdüler. Kadınlarını ve zürriyyetini esir etdiler. Babamın re's-i saadetini, süngünün ucunda diyar diyar teşhir etdiler.

Bu hale yedi kat semavat ve ehl-i semavat ağladı ve arzın içindeki bütün mahlûkat ağladı ve melaike-i' mukarrebin ağladı.
Ey nas! Hangi kalb vardır ki bu musibetin hüznü ile parça parça olmaz! Hicbir suçumuz ve günahımız yok iken, yerimizden yurdumuzdan çıkarılıp, perişan bir halde, her türlü zulme ve haksızlığa maruz bırakıldık.

Allah'a kasem ederim ki, şayet Peygamber S.A.V, o zalimlere bizim katlimizi vasiyet etseydi, bundan daha fazlasını yapamazlardı" dedi. Sonra kalkdı, Medine'ye doğru yürüdü, ceddi Resulullahı (S.A.V.) ziyaret etdi.

Ümmü Külsüm,Medine'ye teveccüh edince, ağlayarak Şunları söyledi:"Ey dedemizin Medinesi! Bizi karşılamıyor musun? Biz " sana hasret ve hüzünlerle geldik. Senden toplu olarak ayrıldık, erkeksiz ve oğulsuz olarak sana döndük" dedikden sonra, kendilerine yapilan, dünyada eşi görülmemiş zulmü ve haksızlığı anlatan, yürekler parçalayan uzun bir şiir söyledikden sonra, sözünü şu şekilde bitirdi: "işte hikâyem budur. Ey duyanlar! Ağlayın, ağlayın, bize ağlayın..."
Kerbela hadisesi; re's-i saadetin ve esirlerin Kufe'den şam'a getirilmesi ve bu esnadacereyan eden garib ve mu'cizevi hadiseler ve şam'da Yezid'in huzurunda ve şam halkına karşı Hz. Zeyneb'in, Hz. Sükeyne'nin ve Ehl-i Bey-tin diğer ferdlerinin irad etdiği seci' hutbeler, halk üzerinde muazzam bir te'sir meydana getirdi.
Adeta nası gaflet uykusundan uyandırdı. Mücrimler üzerinde öyle hadiseler cereyan etdi ki, daha önce de yapıldığı gibi, bu Beni ümey-ye'nin sonunun başlangıcı oldu. Savaik'den:


İMAM HÜSEYN'iN OĞLU İMAM ZEYNEL-ABİDİN (ALiYY'US-SECCAD)


(Dördüncü İmam)


Dördüncü İmam olan bu zat-I a'la, ilmen, amelen, ahlaken ve halen babasI imam HÜseyn'in halefidir.
Bu zat, namaz abdesti alIrken rengi sapsarı sararırdı. Kendisine sebebi sorulduğu zaman: "Bilmiyor musunuz, huzur-ı ilahiye çıkacağım, nasıl sararmam" derlerdi. Kendisinin bir günde bin rekat namaz kıldığı söylenir.

Zehri'den şöyle rivayet olunur:Emevi hükümdarı Abdül-Melik bin Mervan, Zeynel-Abidin Hz.lerinin ellerine ayaklarna demir kelepçeler vurulup Medine'den şam'a getirilmesini emretdi.

Zehri, vedalaşmak içün imam'ın yanına girer ve ağlayarak ona: "Senin yerine kelepçelenen keşke ben olsaydım" dediği zaman, Zeynel-Abidin Hz.leri ona: "Sen bunların bana azab verdiğini ve beni üzdüğünü mü zannediyorsun istesem bunlardan hemen kurtulurum. Allah'ın azabını bana hatırlatması içün bırakıyorum" dedi ve sonra elini ayağını kelepçelerden çıkardı, sonra tekrar taktı. "bu şekilde beni götürenlerle sadece iki gün kalacağım" dedi.

Zeynel-Abidin Hz.lerini Abdul Melik bin Mervan'a götürenler, iki gün sonra yolda onu kaybetdiler. Muhafızları, güneş doğduğunda onu bulamadılar.
Zehri şöyle anlatıyor:

Abdül Melik'in yanına gitdim, bana Zeynel-Abidin Hz.lerinden haber sordu: Ben ona, "yolda filan vakit kayboldu" dedim. Abdül Melik tam o anda benim yanımdaydı ve bana: "Benden senden ne haber?" dedi. Ben ona: "Yanımda kal" dedim. "istemem" dedi ve yanımdan ayrılıp gitdi.
Vallahi ondan o kadar korkdum ki anlatamam.

Bu hadise üzerine Abdül Melik, Haccac'a bir mektup yazdı: "Beni Abdül-Muttalib'in kanına dokunma! Ve bu emrimi gizli tut" dedi.
Bundan sonra Abdül Melik, Zeynel-Abidin Hz.lerinden şöyle bir mektup aldı: "Sen filan gün, filan tarihde bizim hakkımızda Haccac'a, Abdül-Muttalib oğullarının kanına dokunma diye gizli bir mektup yazdın..." diyordu. Abdül Melik tarihe bakdı, aynı tarih.

Ebu-Naim'il-Hafız "hilyeltül-Evliya"da, Taberani "Kebir"de, Hafiz-is-Selefi diğer siyer ve tarihciler de, Abdül Melik'in oğlu Hisam, babası hayatda iken hacca gitdiğinde, izdihamdan dolayı Hacer-i Esved'e ulaşamadı. Zemzem kuyusunun yanında oturdu. şam'ın ileri gelenleri de etrafında idi. Kalabağı seyrediyordu. Kalabalığın arasından birdenbire Zeynel-Abidin Hz.leri göründü. Hacer-i Esved'e yöneldiği zaman, insanlar büyük bir saygı ve ta'zim ile ikiye ayrılıp kendisine yol acdılar. Bu hali gören ehl-i şam: "Bu kim?" diye Hişam'a sordular. O, hırsından ve kibrinden, tanıdığı halde "Bilmiyorum" dedi.

Orada bulunan meşhur şair Ferezdak bunu duyunca: "Bilmiyor musun? Ben onun kim olduğunu sana anlatayım" dedi ve irticalen, meşhur şiirini söyledi:
(Meali)
O öyle bir kimse ki, yer onu yürüyüşünden tanır, Onu Beytullah tanır, Hill u Harem tanır.
Bu zat Allahın kullarının en hayırlısının oğludur, O öyle bir zat ki, hem taki hem naki, hem tahir, Hemâlem'dir.
Bir Kureyşli onu gördüğü zaman şöyle der:

Bu zatın keremi karşısında kerem erir yok olur.
Arab ve Arabın gayrı müslümanların ulaşamadığı, lezzetin zirvesine ulaşan odur.
Eger bilmiyorsan! O Fatımanın oğludur, Allah'ın nebileri onun ceddi ile hitam buldu.
Ö öyle bir sülaledir ki onları sevmek din'dir,
Onlara buğzetmek küfürdür, Onlara yakın olmak himaye ve necatdır.

Hiçbir cömert onların cömertliğine erişemez, hiçbir kavim onların keremine yaklaşamaz.
Hüdanın nuru onun yüzünden zahir olur, Güneşin nurunun karanlığı aydınlatdığı gibi.
O, Allahın resulünden çıkan bir filizdir,
Unsuru tertemiz, ahlakı yüce, fazileti benzersizdir.

Sayıya girmeyen ehl-i ittikanın imamı, onlardır, Arzın hayırlıları kimdir, diye sorulsa, onlardır.
Onu tafdil eden ve şereflendiren Allah-u Azimuşşandır, Levh-i mahfuza, kalem bunu böyle yazdı.
Allah'ın zikrinden hemen sonra onların zikri gelir, Her şeyin başlangıcı onlarla, sonu yine onlarladır.

Allah'ı tanıyan herkes, bu zatın velayetini tanır, Bu ümmet, dinini onunu evinden aldı.
Onlarla başlayıp onlarla bitmeyen dualar kabul olmaz, Onlara salavat getirmeden kilınan namazlar kabul olmaz.
Hisam bu si'iri duyunca gadablandıve Ferezdak'ı hapsetdi.
İmam Zeynel-Abidin (A.S.) Ferezdak'ın yanına gitdi gönlünü aldı ve ona on iki bin dirhem verdi ve "Bizde daha fazlası olsaydı verirdik" dedi. Ferazdak: "Ben bu medhiyeyi Allah içün yapdım, para içün değil" dedi ve parayı geri vermek istedi. Hz. imam: "Biz Ehl-i Beyt verdiğimizi geri almayız" dedi. Ferezdak da kabul etdi.

şeyhul Haremeyn Ebu Abdullah'il Kardi şöyle dedi: "Ferezdak'ın Allah yanında hiçbir ameli olmasa, bu şiir ile Cennete girer. Zira, zalim sultanın yanında hakkısöylemek ibadetdir.

Ferezdak, hapisde devamlı Hisam'ı hicvediyordu. Hicivlerinden birinde şöyle diyordu: "Bütün gönüllerin teveccüh etdiği Medine'de mi beni habsediyorsun? O Medine'nin başındaki adamın başı, baş değildir, o başın da gözü şaşıdır, asarından bellidir" (Hişam şaşı idi).
İmam Zeynel-Abidin'in (A.S.) afvı ve safhı sınırsızdı. Bir gün bir kimse kendisine kötü sözler söyledi. Kendileri işitmemezlikten geldi. Adam: "Seni kasdediyorum" dediği zaman: "Ben de senden i'raz ediyorum" dedi ve şu ayet-i kerimeyi okudu:

"Huzil afve ve'mur bil'urfi ve a'nd anil cahilin" (A'raf: 199]. (Meali: Habib-i edibim! Afvı ihtiyar et, o yolla hareket et, ma'ruf ile emret, Rabbinin yoluna hikmet ve mev'ıza-i hasene ile da'vet et, cahillerden yüz çevir.)

İmam Zeynel-Abidin Hz.leri elli yedi yaşında vefat edip alem-i cemale teşrif etdi. İki senesi dedesi Hz. All ile, on senesi amcası imam Hasan ile, iki senesi de babası imam hüseyn ile geçdi. Kendileri, Velid bin Abdül Melik tarafından zehirlenerek şehid edildi. Cennetül Baki'de amcası imam Hasan'ın yanına gizlendi. On bir erkek ve dört kız evladı oldu. Onlara ilmini, ibadetini ve zühdünü miras bırakdı.
İmamet, oğlu Muhammed'il Bakır Hz.lerine intikal etdi.



EBU CA'FER MUHAMMED "EL-BAKIR"


(Beşinci imam)


Bu zat-ı a'laya "Bakır" denilmesinin sebebi şu idi: Cenab-ı Hakk Hz.leri, semavatin ve arzın hakaik-i ilahiyyesini, letaifini, maarif-i ledünniyesini, esrar-i Sübhanisini, ihkam ve hikmetinin inceliklerini onunla yarıp meydana çıkarmış ve ibad-ı hassına arzetmişdir.
Ve onun hakkında şöyle de denildi:

O, kalbinin safası, nefsinin temizliği, nesebinin tahareti ve hulkunun şerefi ile ilm-i ilahi hazinelerini açdı, yaydı ve ilmin sancağını ali kıldı. Ömrünü Allahu Teâla'nınitaati ile geçirdi, onun ef alini, ahlakını ve ahvalini vasfetmekden diller aciz kaldı.
Onun şan u şerefine şu hadise bile kâfidir.

imam Bakır Hz.leri suret i'tibariyle yaşlaro küçük iken, ashab-ı kiramdan Hz. Cabir (R.A.), kendilerine mülaki olduğunda: "Deden Resulullah (S.A.V.) sana selam söyledi" demiş idi. (Bu hadis daha önce geçdi.)

Hicri yüz on yedi senesinde, elli sekiz yaşında, babası Zeynel-Abidin (A.S.) gibi zehirlenerek şehid edildi. Annesi imam Hasan'ın kızıdır. Kendileri, babası Zeynel Abidin'in yanında, Hz. Hasan ve Hz. Abbas'ın kubbesi altında, Cennetül Baki'de defnedildi.
Altı erkek evlad bırakdı. Onların efdali ve ekmeli Hz. Ca'fer'is-Sadik (A.S.)'dir, halifesi ve vasisidir.


İMAM CA'FER SADIK


(Altıncı İmam)


Bu zatın ilmi ve şöhreti, babası gibi afakı sardı. Onun hakkında Yahya bin Said, ibni Cüreyc, Malik, Süfyan bin' Uyeyne, Sufyan'is-Sevri ve Ebu Hanife gibi zatlar pek çok! rivayetde bulundular.

Anneleri, Hz. Ebu Bekir'in torunu, Kasım'ın kızıdır.
Kitabın bas tarafında, Abbasi devletinin kuruluşu hakkında, bu zatın kerametleri zikrolunmuşdu.
Ebul-Kasım Et-Tiberi, ibni Veheb'den:

Leys bin Sa'd'ın şöyle dediğini duydum: Yüz on üc Hicri'de, Haccedip, Mescid-i Haram'da ikindi namazını kıldıkdan sonra, Ebu Kubeyş dağına çıkdım. Orada oturup dua eden bir adamı gördüm. önce: "Ya Rab! Ya Rab, ya Hayyu ya Kayyum" dedikden sonra: "Ya Rabbi! Canım üzüm istiyor, bana üzüm yedir, giyeceğe ihtiyacım var, bana giyecek ver" der demez bir sepet üzüm ve sepetin içinde iki elbise göründü. Böyle bir elbise asla görmediğim gibi, o mevsim de üzüm de yokdu."

O zat üzümü yemeye başlamadan, ben ona: "Ben de senin ortağınım, sen dua ederken ben âmin dedim" dediğim zaman: "Buyrun yeyin" dedi. Onunla beraber yemeye başladım, hayatımda öyle lezzetli üzüm yemedim. İkimiz de doyduk, fakat sepetdeki üzüm eksilmedi.
Elbisenin bir tanesini aldı, diğerini bana vermek istedi. "Benim ihtiyacım yok" dediğim zaman, birini beline sardı,

Birinigiydi. Beraber Ebu Kubeys'den aşağıya indik, yoldu bir adamla karşılaşdık. Adam ona dedi ki: "Ey Resulullahın oğlu! çıplağım, Allah'ın sana ihsan etdiğinden beni giydir" dedi. Ca'fer Sadık (A.S.) her iki elbiseyi ona verdi.

Daha sonra ben, o fakir adama dedim ki: "Bu kim?" "Ca'fer Sadık Hz.leri" dedi.
Ondan sonra ben onu aradım, ondan her şeyi öğreneyim diye. Fakat bulamadım kısmet olmadı.

İmam Ca'fer Sadık Hz.leri Hicri yüz seksen dört senesinde, altmış sekiz yaşında yine babası gibi zehirlenerek şehid edildi, Cennetül Baki'de babasının yanına basırıldı. Altı erkek bir kız evlad bırakdılar. Onların içinden, kendisine ilmen, ma'rifeten, kemalen ve fadlen Musa Kazım Hz.leri varis oldu.


İMAM MUSA KAZIM (A.S.)


(Yedinci imam)


Hududsuz musamahası ve hilmi sebebiyle kendisine bu isim verilmişdir. Bu zat-ı a'laya Irak'da hacetlerin kabul kapısı denir. ibadetde en üstün, ilimde en alim ve sehada eşsiz idi. Harun Reşid,Musa Kazım Hz.lerine: "Siz Resulullahın (S.A.V.) zürriyetinden olduğunuzu söylüyorsunuz, halbu ki siz Ali'nin zürriyetindensiniz" dediği zaman, Musa Kazım (A.S.) ona şu ayeti okudu:

" Fekul tealev ned'u ebnaena ve ebnaeküm ve ni-sa'ena ve nisa'eküm ve enfüsena ve enfuseküm..." (Ali imran; 61) (Meali: O hasımlarına de ki: "oğullarımızı ve oğullarınızı kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendilerimizi kendilerinizi cağıralım, sonra ibtihal ile can u gönülden dua edelim, yalvaralım, Allah'ın la'neti yalancılar üzerine; olsun diye niyaz edelim...")

Ve şöyle cevab verdi: "Cenab-ı Peygamber (S.A.V.), Hırıstiyanlarla mübahelede Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hüseyn'den baskasını da'vet etmedi. işte bu ikisi Hz. Resulullahın oğullarıdır."

ibni'l-Cevzi ve diğerlerinin şakik-i Belhi'den rivayet etdikleri kerametlerinden birisi şöyledir:
şakik-i Belhi yüz kırk dokuz Hicri'de hacca giderken Kadisiyye'de, yalnız başına tenha bir yerde ibadetle meşgul bir genç görüyor ve kendi kendine şöyle diyor:

"Bu, insanlara zühdünü göstermek isteyen, sofilik taslayan gençlerden biri, gideyim onu ikaz edeyim." Yanına gidiyor, söze başlamadan önce gene ona: "Ya şakik! Allahu Teala Kitab-ı Keriminde şöyle buyuruyor: 'Ya eyyuhelleziyne amenuc-tenibu kesiyren minezzanni...' (Hucurat: 12)" (Meali: Ey hakkıyle iman edenler Zannın birçoğundan çekinin, çünki zannın ba'zısı vebaldir...)

dedi ve hemen kayboldu. şakık-ı Belhi sözüne devamla:
Daha sonra onu "Vakkasiye"de huşu hudu ile ağlayarak namaz kılarken gördüm. Özür dilemek içün yanına yaklaşdığım zaman, namazda şu ayeti okuduğunu duydum: "Ve inni legaffarun limen tabe..." (Taha: 82) (Meali: Bununla beraber ben, tevbe edip rücu' eden, iman eden salih amel işleyen, sonra doğru yolda yüriüyen kimseler hakkında elbetde mağfiret sahibiyim.)

Remale'ye vardığımızda onu, kovası düşen bir kuyunun başında gördük. Dua etdi, kuyunun suyu kova ile beraber yükseldi. Abdest aldı, dört rekât namaz kıldı, sonra elindeki maşraba ile bir kum yığınından bir parça kum alıp maşrabaya koydu ve içdi. Ben kendisine: "Allah'ın sana ihsan etdiıi rızıklardan bana da ihsan et" dedim. Bana: "Ya şakik! Allah'ın bizim üzerimize olan, zahiri ve batini ni'metleri devamlıdir, ezeli ve ebedidir,

Rabbine hüsnü zanda bulun" dedi ve elindeki maşrabayı bana uzattı. Kanıncaya kadar içdim. Öyle lezzetli ve kokulu bir şerbet vallahi hiç içmedim. İki üc gün canım hiçbir şey yemek ve içmek istemedi. Daha sonra onu Mekke'de gördüm.
Mes'udi'den:

Harun Reşid, Musa Kazım'ı (A.S.) habsetmişdi. Bir gece rü'yasında imam Ali'yi gördü, elinde bir süngü vardı. Süngüyü Harun Reşid'in güğsüne doğru uzatmış: "Musa Kazım'ı serbest bırak, yoksa bu süngü ile seni öldürürüm" dedi.
Harun Reşid korku ile uyandı. Hemen imamın serbest bırakılmasını emretdi ve kendisine otuz bin dirhem verip, isterse Bağdat'da, isterse Medine'de ikamet etmesini teklif etdi. İmam Medine'yi tercih etdi.

Harun Reşid'den önce halife olan Hadi de onu habsetmiş ve rü'yasında imam Ali kendisine şu ayeti okumuş:
"Fehel aseytüm in tevelleytüm en tufsidu fiylardi ve tukatti'u erhameküm" (Muhammed: 22). (Meali: Ya ma'şer-i münafıkın! Siz hükümet mevkiine geldiğiniz zaman, arz üzerinde cahiliyet şiarı ve adeti olarak fesad çıkarmanız ve aranızdaki karabet rabıtalarını parçalamanız sizden umulmaz mı?) Uyandığızaman derhal geceleyin Musa Kazım'ı (A.S.) serbest bırakdı.

Yine bir gün Harun Reşid, Musa Kazım'ı (A.S.) Ka'be'de otururken görmüş ve kendisine: "insanların gizlice kendisine biat etdikleri kimse sen misin?" demiş. Musa Kazım (A.S.): "Ben kalblerin imamıyım, sen ise cesedlerin halifesisin" buyurdular.
Medine'de huzur-i Peygamberi'de buluşdukları zaman. Cenab-ı Muhammed aleyhisselamı ziyaretleri esnasında harun Reşid Peygambere hitaben: "Esselamu aleyke ey amcamoğlu" dedi. Musa Kazım Hz.leri ise cedd-i a'lalarınahitaben: "Esselamu aleyke babacığım" buyurdular.
Bunu bir türlü hazmedemeyen Harun Reşid, hasedinden bahaneler bulup kendisini Bağdad'da habsetdi ve zehirleterek şehid etdi.
Bağdad'ın batısında "Kazimiye" diye anılan mevkide, gizlenmişdir. Otuz sekiz erkek evladından, yerine imam olan Aliyy'-ur-Rıza Hazretleridir.


İMAM ALİYY'UR-RIZA (A.S.)


(Sekizinci imam)


Halife Me'mun, İmam Rıza'nın (A.S.) imametine biat etdi, kendisini tebcil ve takdis eyledi, kızını ona nikâhladı. İki yüz bir Hicri'de, kendi el yazısıileonu veliahd tayin edip hilafeti ve memleket idaresini kendisine bırakdiı. Bu ahidnameye pek çok kimseyi şahid kıldı.
Fakat Halifenin etrafındaki muhteris munafıklar, buna tahammul edemeyip gizlice imam Rıza'yı zehirleyerek şehid etdiler. İmam Rıza önceden, zehirli üzümle şehid edileceğini haber vermişdi. Nitekim dedikleri gibi de oldu.

Hâkim, Muhammed bin isa, Ebu-Habib'den (R.A.):
Resulullah (S.A.V.) Hz.lerini rü'yamda, Haccac bin Yusuf Es-Sakafi'nin evine gelmiş gördüm ve ona selam verdim: Bakdım elinde hurma lifinden bir tabak, içinde "Sayhani" hurması var. Onlardan bana on sekiz tane verdi.

Bu rü'yayı, on sekiz sene daha yaşayacağım diye tabir etdim. Yirmi gün sonra imam Rıza Hz.leri Medine'den geldi ve rü'yamda gördüğüm eve indi. Kendisini ziyarete gitdim. Gördüm ki rü'yamda olduğu gibi, Resulullahın oturduğu yerde oturuyor, elinde hurma lifinden bir tabak ve içinde de Sayhani hurması. Kendilerine selam verdim. Selamımı aldıkdan sonra, o hurmalardan bana bir avuç verdi. Saydım bakdım tam on sekiz tane. Kendisine dedim ki: "ey resulullahın oğlu! Biraz daha verir misin?" Bana şöyle dedi: "Dedem Resulullah verseydi, ben de verirdim."

"Tarih-i Nisabur"da: imam Rıza (A.S.) birkaç gün kaldıkdan sonra "Merv şahcihan"a hareket etdi. Yüzü örtülü idi. Yolda, Hafiz Ebu Zer'a Er-Razi ile Hafiz Muhammed bin Eslem El-Tusi ve beraberlerinde birçok talebeleri olduğu halde imam Rıza'ya refakat ediyorlardı. O iki zat, imam'dan kendilerine mübarek, müserref ve mukerrem yüzünü göstermesi içün yalvardılar ve babalarından bir hadis zikretmesini istirham etdiler.

İmam Rıza (A.S.) katırını durdurdu, yardımcısından örtüsünü açmasını istedi. Mübarek yüzünün nuru ile oradaki cemaati nura garkeyledi.
Mübarek saçları, Cedd-i a'laları gibi omuzlarına inmişdi, vech-i pakini görenler, kendilerinden geçip cezbeye kapıldılar. Kimi ağladı, kimi kendisini yere atdı, kimi de katırının tırnağını öpdü. Alimler oradaki insanları sükunete da'vet etdiler. Hz. imam şöyle buyurdu:

Babam Muse'l-Kazım'dan, babası Ca'fer'is-Sadık'dan, babası Muhammed'il-Bakır'dan, babası Zeynel-Abidin' den, babası Hüseyn bin Ali'den ve babası Ali bin Ebi Talib'den:

Habibim ve kurret-i aynim Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurdular: "Cebrail bana şöyle dedi: Allah (c.c.) Hz.leri buyurdular ki: 'La ilahe illallah benim kal'amdır, her kim onu söylerse kal'ama dâhil olur, kal'ama dâhil olan da azabımdan emin olur.' Sonra yüzünü tekrar örtdü ve gitdi."
Bu hadisi yazanların adedi on bin kişiyi geçdi.

"Faslul-Hitab" kitabında bu hadis hakkında şöyle bir ilave de var:
* "Faslul-Hitab" kitabindan.
İmam Rıza (A.S.) bu hadise Have olarak: "Biz Ehl-i Beyt, La ilahe illallah'ın şartlarındanız." Kendisine: "Bu şartlar nedir?" diye sorulduğunda: "imametimizi tasdik ve bize itaat" buyurdu. Bu rivayeti kuvvetlendiren imam Ali'nin (A.S.) "Gurer'ul Hikem"deki: "La ilahe illallah'ın şartları vardır, ben ve zürriyetim onun şartlarındandır" sözüdür.

İmam Rıza (A.S.), elli beş yaşında şehid oldu. Beş erkek, bir kız çocuğu vardı. Bunların ekmeli, a'lemi ve halefi Muhammed'it Taki El-Cevad'dır.


MUHAMMEDİT TAKİ EL-CEVAD (A.S.)


{Dokuzuncu imam)


Muhammed El-Cevad dokuz yaşında iken, çocuklarla bir sokakda oynuyorlardı. Halife Me'mun o sokakdan geçerken bütün çocuklar kaçışdılar, yalnız imam kaldı. Halife bunu fark etdi ve yanına geldi: "Oğlum sen niçin kaçmadın?" diye sordu. Küçük imam ona şu cevabı verdi: "Kaçmak içün yolda bir mani yok, benim de bir suçum yok, su-çu olmayam cezalandırmayacağınıza dair size hüsn-i zannım var, niçin kaçayım." Halife çocuğun bu cevabına ve hüsn-ü suretine hayran kaldı.

Me'mun ava gidiyordu, şahini de yanında idi. Şehirden çıkınca şahinini bir kekliğin üzerine uçurdu. Şahin yükseldi yükseldi ve kayboldu. Bir müddet sonra gagasında, canlı, ufak bir balıkla döndü. Halife hayret içinde kaldı, Gelirken, yolda rastladığı çocuk hiç aklından çıkmıyordu, Çocukların yanına döndü, hala oynuyorlardı. Yine hepsi kaçdi, yalnız imam kaldı. Me'mun ona: "Elimde ne var?' diye sordu. İmam şöyle cevab verdi:

"Cenab-ı Hakk, kudretiyle gökyüzünde bir deniz halketmişdir, içinde küçük balıklar yaratmışdır ki o balıkları melikler avlar. O melikler de onunla Ehl-i Beyt-i Mustafa'yı imtihan ederler" deyince, Halife Me'mun: "Yoksa sen imam Rıza'nın oğlu musun?" dedi ve imamı yanına aldı. Kendisine çok büyük izzet ve ikramda bulundu. Ve daha sonra kızı Ümül-Fadl'ı onunla evlendirmeye karar verdi.

Bu hal, Abbasilerin hiç hoşuna gitmedi. Babası imam Rıza'yı veliahd tayin etdiği gibi onu da veliahd tayin eder diye korkdular ve engel olmak içün ellerinden geleni yapdılar. Küçük imamı, Halife Me'mun'un gözünden düşürmek içün, meşhur âlimlerden Yahya bin Ektem'e, ilmi muhahaselerde onu yenmesi içün, büyük paralar va'detdiler. Yahya bin Ektem, imama ne kadar ilmi mes'ele sordu ise hepsinin cevabını mükemmel olarak aldı.

Halife Me'mun, imama: ya Muhammed Taki! Sen de ona hiç olmazsa bir sual sor" dedi. Muhammed Taki, Yahya'ya şu suali sordu:

"Bir adam bir kadına sabahleyin bakdı, ona haram oldu. Aynı kadına kuşluk vakti bakdı helal oldu, öğleyin ona haram oldu, ikindi vakti helal oldu, akşam haram oldu, yatsı vakti helal oldu, gece yarısı haram oldu, sabahleyin helal oldu. Buna şer'an cevab verin" dedi.
Yahya, düşündü düşündü, "Bilmiyorum" dedi.

Bu mes'eleyi Muhammed Cevad Hz.leri şöyle izah etdi: "Bir yabancı sabahleyin bir cariyeye şehvetle bakdı, bu bakış ona haramdır. Kuşluk vakti onu satın aldı, ona helal oldu. Öğleyin onu azad etdi, ona haram oldu. İkindi vakti onu nikâhladı, kendisine helal oldu. Akşam zihar yemini etdi, ona haram oldu. Yatsıda zihar'ın keffaretini ödedi, kendisine helal oldu. Geceyarısı onu talak-i ric'i ile boşadı, haram oldu. Sabahleyin nikâhına rucu' etdi, helal oldu."

Halife Abbasilere döndü ve: "işte bir türlü kabul etmek istemediğiniz zatın faziletini bizzat gördünüz" dedi.
Kızını onunla evlendirdi. Hz. imam hanımını alıp Medine'ye gitdi. Bir müddet sonra, hanımı Ümmül Fadl, babası Halife Me'mun'a mektup yazıp, imam'ın bir cariye almasından şikâyet etdi. Babası ona şöyle bir cevab yazdı: "Bir daha böyle haksız şikayetde bulunma! Ben seni ona Allah'ın helal kıldığını haram kılasın diye nikâhlamadım."

Halife Me'mun'un vefatından sonra yerine geçen Mu'tasım'ın da'veti üzerine, Hicri iki yüz yirmi senesinde Bağdad'a gitdi. Muharremin ikinci günü idi. Aynı senenin Zilka'de ayının sonunda, yirmi beş yaşında iken, dedeleri gibi zehirlenerek şehid edildi.
Turbesi Bağdad'da, Kazimiye mevkiinde, dedesi Musa Kazım'ın yanındadır.

İki erkek, iki kız dört çocuğu oldu. Erkek çocuklarının birinin ismi Musa, diğerinin ismi Aliyy'un-Naki'dir. Babasından sonra imamet Aliyy'un-Naki Hz.lerine geçmişdir.


ALİYY'UN-NAKİ (EL-HADİ) (A.S.)


(Onuncu imam)


Bir gün Kufe civarında bir a'rabi geldi ve Aliyy'ün Naki Hz.lerine: "Ben sizin ve ecdadınızın velayetine sarılanlardanım, size gönül verenlerdenim, zor durumdayım, borcum var, kimseye söyleyemedim size geldim" dedi. İmam (A.S.) kendisine: "Burada dur bekle" dedi ve Halife Mütevekkilin kendisine gönderdiği otuz bin dirhemi köylüye verdi.

Köylu: "Ey Resulullahın oğlu! Borcumu ödemeye on bin yeter" dedi. Fakat imam verdiğinin fazlasını geri almadı: "Biz verdiğimizi geri almayız" dedi. A'rabi: "Allah Risaletini kime vereceğini çok iyi bilir" diyerek gitdi.
Mes'udi'den:

Halife Mütevekkil, kasrının sahanlığına üç aslan getirilmesini emretdi. Sonra imam Aliyy-ul-Hadi'yi da'vet etdi. Kendisini sahanliğa aldıkdan sonra üzerine kapıyı kapatdı. Aslanlar imamın etrafında huşu ve hudu ile tavaf ederek tezellül gösterdiler. İmam onları okşadı.
Aliyy'ul-Hadi (A.S.), Mütevekkilin yanınagitdi, bir saat kadar onunla konuşdukdan sonra, aşağıya aslanların yanına indi. Aslanlar yine aynı şekilde davrandılar. Sonra orayı terk etdi. Daha sonra Mütevekkil ona birçok hediyeler gönderdi.

Yakınları Mütevekkil'e: "Amcanın oğlunun aslanlara yapdığını gördün, sen de onun yapdığını yapsana" dedikleri zaman: "Siz beni öldürmek mi istiyorsunuz?" dedi ve bu hadiseyi kimseye anlatmamalarını sıkı sıkı tenbih etdi.

Halife Mütevekkil'in da'vetiyle, Hicri iki yüz kırk üç'de, Medine'den Samarra'ya teşrif etmişlerdi. Ömürlerinin sonuna kadar orada ikamet etdiler. Hicri iki yüz elli dört senesinin Cemaziyel-ahirinde, kırk yaşlarında Cedd-i a'lalarına kavuşdular. Samarra'da kendi evlerinde sırlandılar.
Dört erkek, bir kız çocuğu bırakdılar. İmamet, oğullarından Hasen'ül Askeri'ye geçdi.


HASEN'ÜL ASKERİ (A.S.)


(On Birinci imam)


Hasen'ül Askeri (A.S.), Hicri iki yüz otuz iki senesinde doğdu. Halife Mütevekkil'in oğlu Halife Mu'temid zamanında, Hasen'ül Askeri Hz.leri ve kendisini seven dostları hapiste idiler. Büyük bir kıtlık oldu. Halife üç gün arka arkaya yağmur duasına çıkılmasını emretdi. Üç gün müslümanlar dua etdikleri halde bir damla yağmur yağmadı.

Hırıstiyanlar da başlarında bir rahip ile yağmur duasına çıkdılar. Ne zaman rahip elini yukarıya kaldırsa gökyüzünü bulutlar kaplayıp şakır şakur yağmur yağmaya başladı. Bu hali gören ba'zı kimseler, islam'dan şüpheye düşüp irtidad etmeye başladılar.

Bu hal karşısında Halife telaşlandı ve hemen Hasen'ül Askeri'nin (A.S.) hapisden çıkartılıp kendisine getirilmesini emretdi. Zat-i a'la geldiği zaman Halife kendisine: "Ceddin Resulullahın (S.A.V.) ümmeti helak olmadan yetiş ve kurtar" dedi. Hz. imam, bütün dostlarının da hapisden çıkarılmalarını şart koşdu: 'Yarın, hırıstiyanlar da rahiple beraber yağmur duasına çıksın. Allah'ın izniyle ben bu şüpheyi izale edeceğim" buyurdu.

Ertesi günü, rahip hırıstiyanlarla yağmur duasına çıkdı. Elini kaldırr kaldırmaz yağmur yağmaya başladı. Hasen'ül Askeri Hz.leri: "Rahibin elindekini bana getiriniz" dedi. Getirdiler ve bakdılar ki bir insan kemiği.

Kemiği rahipden aldıkdan sonra, Hz. imam, rahibe: "Haydi bakalım Elini kaldır dua et de yağmur yağsın" dedi. Rahip elini kaldırdı dua etdi. Bütün bulutlar dağıldı, güneş çıkdı, tek bir damla yağmur yağmadı.
Bu hal karşısında herkes hayrete düşdü.

Halife Mu'temid: "Ya Eba Muhammed! Bunun hikmeti nedir?" dedi. Hz. imam: "Bu bir peygamber kemiğidir, rahip onu nereden bulmuşsa bulmuş. Hiçbir peygamber kemiği yokdur ki örtüsüz ve açıkda kaldığı zaman üzerine yağmur yağmış olmasın."

O kemiği defalarca denediler, her seferinde yağmur yağdı. İnsanlardan şüphe zail oldu, imam ve dostları evlerine döndüler.
İki yüz altmış Hicri'de yirmi sekiz yaşında vefat edince, babası Aliyy'ul Hadi'nin (A.S.) yanına gizlendi.
Dedeleri gibi zehirlenerek şehid olduğu rivayet edilir.

Yalnız beş yaşında, Ebul Kasım Muhammed El-Hücce namında bir erkek çocuğu bırakdı. Beş yaşında olan bu zata, Allah öyle ilim ve hikmet ihsan etmişdi ki, kendisine El-Kaim'ul Muntazar ismi verildi. Bu çocuk imam Hasen'ül Askeri'nin vefatından önce kayboldu.



EBU'L KASIM MUHAMMEDİL MEHDİ (EL MUNTAZAR)


(On ikinci imam)


Hicri iki yüz elli beş senesinin şaban ayının on beşinci günü dünyaya geldi. Annesinin ismi Nercis idi. Beş yaşında iken babası vefat etdi.
Rivayet edildiğine göre, Hasen'ül Askeri'nin halası Hz.Hakime Hasen'ül Askeri'yi çok sever ve onun çocuğunu, kendisine göstermesi içün Allaha dua ederdi.

Hicri iki yüz elli beş şaban ayının on beşinci gecesi Hz. Hakime, Hasen'ül Askeri'nin evine geldi. Hasen'ül Askeri (R.A.) ona: "Hala! Bu gece bizde kal" dedi. Hz.Hakime orada kaldı. Fecr vaktı Nercis hanımda doğum alametleri belirdi ve beklenen mubarek zat, sünnetli olarak dünyaya geldi. Hz.Hakime çocuğu aldı, babasına götürdü.

İmam, çocuğu kucağına aldıktan sonra, elini sırtına ve gözlerine sürdü, sonra dilini ağzına vererek emzirdi. Sag kulağına e'zan, sol kulağına kamet okudu ve ismini koydu. Sonra halasına: "Al bunu annesine götür" dedi.

Hz.Hakime: "Ertesi gün tekrar yanlarına geldiğimde, bu mubarek çocuğu imamın kolları arasında san bir elbise ile gördüğüm zaman öyle bir nur saçiyordu ki, onun nuru ve muhabbeti kalbimin her köşesini doldurdu.

Hz. imama: 'Efendim, bu çocuk hakkında ne biliyorsun?' diye sordum. İmam: 'Halacığım! Bu, önceden müjdesi verilen, beklenen imam'dır' dedi. Ben hemen Allah'a şükür secdesine kapandım.

Mehdi Hz.leri beş yaşına geldiği sıralarda, birkaçevlerine gittiğim halde çocuğu göremeyince, imama sordum: 'Ebul Kasım Muhammed nerede?' dedim.
İmam bana: 'Biz onu Allah'a emanet etdik. Hz. Musa'nın annesinin, Musa'yiAllah'aemanet etdiği gibi'dedi."
Denildi ki, Allah ona hikmet ve "Fasl'ul-Hitab" verdi ve onu âlemlere ayet yapdı. Hızır ve ilyas (A.S.) gibi, ona uzun ömürverdi.
"Fasl'ul-Hitab"dan:

Tirmizi ve "Nevadir'ul Usul"de Hz. Cabir'den (R.A.): Resulullahın (S.A.V.), hacda arefe günü, nakası Kusva'nın üzerinde şöyle hitab etdiğini işitdim: "Ey nas! Ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, ona tabi' olursanız, asla dalalete düşmezsiniz. Kitabullah ve Ehl-i Beytim."
"Nevadir'ul Usul"de Enes bin Malik'den (R.A.): Resulullaha (S.A.V.) bir gün bir adam geldi.

"Ya Resulallah! Hangi amel daha üstündür?" diye sordu.
Resulullah (S.A.V.): "Allah'ın ilmi ve onun ahkâmı" buyurdular. Adam gitdikden sonra tekrar döndü geldi: "Ya Resulallah! Ben size ilimden değil, amelden sordum" dedi. Resulullah (S.A.V.) cevaben: "Amelin azı da çoğu da ilim ile faydalıdır.
Cehl ile sana amelin çoğu da azı da fayda vermez" buyurdular.

"Maarif'de Resulullah (S.A.V.):
Ya Ali! Kapıyı tut, kimse girmesin, melekler beni görmek içün geliyorlar, beni sıkıştırıyorlar" dedi. Melekler gitdikden sonra Hz. Ali: "Ya Resulallah! Seslerini duydum, onlar üç yüz otuz melek idiler" dedi. Fahr-i Âlem: "Bunu nasil bildin?" deyince, Hz. Ali: "üç yüz otuz değişik ses duydum" dedi.

Ve sonra Resulullah (S.A.V.), elini Hz. Ali'nin göğsüne koydu ve: "Allah ilmini artdirsin" diye dua buyurdu.
Molla'dan, Muhibb'itTaberi'den: Hz.Ali'den(K.V.):

Resulullahın şöyle dua etdiğini duydum: "Allahım! İşte bunlar, senin Resulünun zürriyetidir.
Zürriyetimden, kıyamete kadar gelecek olanlardan, hata yapanların hatalarını,hayırlarına bağışla ve hepsini de bana bağışla." Sonra buyurdu ki: "Rabbim dediğimi yapdı ve yapacak." Hz.Ali: "Ya Resulallah! Rabbin ne yapdı ve ne yapacak?"

Resulullah (S.A.V.): "Rabbim, sizin içün, kendisinden istediğimi kabul etdi ve sizden sonra gelecekler içün de kabul etdi."
Hafız Cuani'den, imam Hüseyn'in (R.A.) oğlu Ali'nin oğlu Zeyd (R.A.) Hz.lerinden:

Cenab-ı Hakk (c.c.) bizi sevenlerden, bizim velayetimizden ayrılmayacaklarına dair, babalarının zahrında iken söz aldı. Onlar bizi asla terk etmezler, çünki Allah bizi onlara sevdirdi.

"Savaik-i Muhrıka"dan:
Emirel Mü'minin imam Ali (K.V.), bir gün bir cemaatin yanından geçerken, hemen ayağa kalkdılar ve kendisine ta'zim ve tevkirde bulundular.
İmam Ali onlara: "Siz kimlerdensiniz?" diye sordu. Onlar: "Biz seni sevenlerden ve senin yolunda olanlardanız." Hz. Ali onlara: "Hayırda olasınız" dedikden sonra: "Siz böyle söylüyorsunuz, ama niçin ben sizin simalarınızda bu sevginin ve bu bağlılığın alametlerini ve beşaretlerini göremiyorum" dedi.

Hitab etdiği bu cemaat, hayâlarından dolayı, imamın bu sözü karşısında susdular.
İmamın yanında olanlardan bir zat: "Ya Emirel Mü'minin! Siz Ehl-i Beyte ikram-ı hassı ile ikram eden ve sizi sevmeyi, ayat-i Sübhanisiyle müminlere farz kılan Allah hakki içün, bize söylermisin.

Sizi sevmenin ve size tabi' olmanın alametleri ve vasıflarınelerdir?" dediği zaman, imam Ali (K.V.):
"Bizim yolumuzda olanlar ve bize tabi' olanlar; Hakka arif, Allah'ın emrine amil, doğruyu söyleyen, ehl-i fazilet,yiyecekleri az, giyecekleri sade, yüruyuşleri mutevazi, Allah'a taatlarında huşulu, ibadetlerinde hudulu, harama gözleri kapalı, kulakları yalnız Rablerinin ilmine acık, Allah'ın kazasına razı. Eger Allah onların ecellerini tayin etmemiş olsaydi, Rablerine kavuşmanın şevki ile ruhlanı bedenlerinde bir an durmazdı.

Halık-ı a'zamı içlerinde ta'zim eder, Hakkın gayrını, gözlerinde küçük görürler Cenneti görmüş ve tahtlarında oturmuş gibi fehmederler ve Cehennemi de azabını tatmış, sabretdikden sonra, felah-ı ebediye kavuşmuş gibi bilirler. Dünya onları ister; onlar dünyayı istemez.
Gecelerine gelince... Diz çöküp Kur'an okurlar, onun mesellerinden ibret alırlar. Ba'zan onda, belalarına şifa bulurlar, ba'zan da secdelere kapanıp gözyasları dökerek Cebbar-ı Azim'i tebcil eder, ahrardan olmak içün ona iltica ederler.

Gündüzlerine gelince... Gündüzleriâlimdirler, hâkimdirler, ebrardırlar ve muttakldırler. Bütün amelleri, ivazsız garazsız Allah içindir. Yapdıklarının azına razı olmazlar, çoğunu da çok görmezler. Her zaman kendi nefislerini itham ederler. Allah korkusu ve Allah sevgisi ile kalpleritir titrer.
Onlardan herhangi birisine bakdığınız zaman, dininde kuvvetli, hazminde yumşak, imanında yakin, ilminde haris, fehminde fakih, hulkunda halim, niyyetinde sağlam, varlıkda cömert, yoklukda mütehammil, meşakkatde sabırlı, ibadetde husulu, herkese karşı merhametli, ihsanında adil, kazancında helale talib, Hakk ile neşit, şehvetine sahib, ameli zikr, hemmi şükr.

Geceleyin ğaflet uykusundan hazer ederek uyur, Allah'ın kendisine ihsan etdiği fazl u rahmetine sevinerek uyanır. Faniden yüz çevirir, Baki'ye rağbet eder. İlmi ameli ile beraberdir ve ilmi hilm iledir, Tembelliği çok az, çalışması pek çokdur. Emeli az'dır, hatadan çok çekinir. Kalbi, Rabbine şakir, nefsine mani', dinine harisdir, gayzına hâkimdir.

Komşusu kendisinden emindir. İşikolay, kibri yokdur, sabrıaşıkardır. Zikri çok, yapdığı hayırda riya yokdur, hayâsından dolayı hayrı terk etmez. Bizi sevenler ve bize tabi' olanlar işte bunlardır.
Bunlar bizdendir ve bizimle beraberdir. Ah... Onlara kavuşacağım günü hasretle beklerim."

Orada bulunan, imam-i Ali'nin dostlarından Hamam bin Abbad bin Heysem, bir sayha ile yere düşdü. Bakdılar ki ruhunu Hakka teslim etmiş.
Emirel-mü'minin ve beraberindekiler, techiz u tekfini yapip namazını kıldılar.
Şeyh imam Abdurrahman bin Muhammed bin Ali bin Ahmed'il Bestami'nin "Durrefül Maarif kitabında ilm-i huruf ve ilm-i cefr'den ba'zi noktalar:
Cenab-ı Hakk harflerde, esrar-i ilahisini gizledi:

"Ve alleme ademel esma'e külleha..." (Bakara: 31). (Meali: Bütün esmayıÂdem'e ta'lim etdi, sonra esmayı meleklere arz etdi. Şayet sözünüzde sadık iseniz, bunları (eşyanın hakıkatını) bana haber veriniz dedi.) Ayet-i kerime-sindeki beyan ileÂdem'e (A.S.) bu harfler, nurani kalıplarla, Levh-i Mahfuz'dan, kalem ile ögretildi. Bu harflerin ilmi, Hz. Âdem'e on sahife olarak indirildi. Bundan sonra, Cenab-ı Muhammed'e (A.S.) kadar gelen peygamberlerin ba'zılarına da indirildi.

Hz. Muhammed'de (S.A.V.), Kur'an-ı Mübin'de, bu ilim ve esrar, kemali ile zahir oldu. ilm-i ilahinin menba' ve masdarı olan Hz. Muharnmed (A.S.), bu ilmi ve bu esrarı, vasisi olan imam Ali'ye (K.V.) verdi. İşte bu ilim "Ene medinetül ilmi ve Aliyyun babuha" (Ben ilmin şehriyim, Ali (ilmin kapısıdır) hadis-i Muhammedileri ve "...ve'tül buyute min ebvabiha..." (Bakara: 189) (Evlere kapılarındangiriniz I'iniz) ayet-i kerimesinin ma'na-i işarisiyle, bu ilim ve esrar, kıyamete kadar devam edecek ve en son zuhur eden Mehdi-i Muntazar'da, tamamiyle zahir olup, devr-i saadet yaşandıkdan sonra, Cenab-ı Hakk, bu kâinat kitabını dürecekdir.

Bu ilim öyle bir ilim ve bu esrar öyle bir esrardır ki imam Ali şöyle buyuruyorlar: "Eğer ben Ebel-Kasım'dan (S.A.V.) duyduğum şeyleri size söylemiş olsam, benim yanımdan, 'Bu Ali yalancıların en yalancısı ve fasıkların en fasıkı" diyerek çıkardınız."
Bu inceliğe işareten Cenab-ı Hakk Kitab-ı Keriminde şöyle buyuruyor:

"Bel kezzebu bima lem yuhiytu bi'ilmihi ve lemma ye'tihim te'viluhu" (Yunus: 39). (Meali: Hayir! Onlar, ilmini ihata etmedikleri ve te'vili kendilerine hiç gelmemiş olan bir şey'i tekzib etdiler.)

Bu hususda imam Zeynel-Abidin (R.A.) şöyle buyuruyor: "Ben bu ilmin cevherini ketm ederim, cahiller fitneye düşmesin diye. O öyle bir ilim cevheridir ki, ben onu faş etsem bana putperest derlerdi ve Müslümanlar kanımı helal kılarlardı."
Ben bu kitabda Hz. Ali'nin (K.V.) ilm-i cefrinden nebze zikretdim, o da ilm-i ledünnun anahtarıdır.

Bu ilmi Cenab-ı Hakk âlimlerden gizledi. Alimlerin büyüklerine, bu esrarın ba'zilarını verdi.
işte bu ilimden nasiblerini almak için bab-i Ali'ye toplandılar. Ben sizlere onun esrarından, en ziyade şamil olanını ve amel cihetinden ekmel olanını seçdim.
Tarikat ulemasi ve hakıkat şeyhlerince, nakl-i sahih ve kesf-i sarih ile sabit olmuşdur ki Emirel-mü'minm Ali bin; Ebi Talib (A.S.), Küfe'de minbere çıkdı ve "Hutbe-i Beyan ismiyle maruf şu hutbeyi beyan etdi.