Ümmetin Önderliği
 


Başka bir tabirle, Sekaleyn hadisinin içeriğini ve senedini kabul ettiğimiz taktirde itretin bireyleri ve kim oldukları kendiliğinden ortaya çıkar, gizli ve örtülü kalmaz.

Zira Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) evlatları veya akrabaları arasında bu hadisin mısdakı olabilecek yegane grup, her türlü hatadan münezzeh olan guruptur.

Bu gurubun ümmet arasındaki temizliği, paklığı, faziletleri, ahlaki üstünlükleri, ilim ve sonsuz bilgisi herkesçe bilinmekte ve bütün Müslümanlar onları adı ve özellikleriyle tanımaktadırlar.


Bir Noktanın Hatırlatılması


Hakkında ittifak edilen meşhur Sekaleyn hadisinin metni beyan edildi. Burada açıkça belirttiğimiz gibi İslam’ın değerli Peygamberi (s.a.a) her yerde kitap ve itreti iki değerli emaneti olarak zikretmiş ve bu iki ilahî hüccet arasında kopmaz bir bağ olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Ama bazen bazı Ehl-i Sünnet kitaplarında her ne kadar nadir de olsa “Kitabullah ve itreti” (Allah’ın Kitabı ve Ehl-i Beyt’im) yerine “Kitabullah ve sünneti” (Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim) cümlesi yer almış ve muteber olmayan bir rivayet şeklinde nakledilmiştir.

İbn-i Hacer Askalanî kendi kitabında[184] hadisi ikinci şekilde de nakletmiş daha sonra da bu hadisi yorumlarken şöyle demiştir: “Gerçekte, Kur’an ayetlerinin müfessiri olan Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sünneti de Allah’ın Kitabının kendisine dönmektedir ve her ikisine de uymak lazım ve farzdır.”

Biz şu anda bu yorumun doğru olup olmadığıyla ilgilenmiyoruz. Burada önemli olan şey İslam muhaddislerinin genelinin naklettiği Sekaleyn hadisinin nakledildiği şekliyle oluşudur.

Eğer “Kitabullah ve sünneti” cümlesiyle Resulullah’tan (s.a.a) sahih bir senetle nakledilmişse, bu ayrı bir hadistir ve Sekaleyn hadisiyle en küçük bir aykırılığı bulunmamaktadır. Kaldı ki bu tabir hadis kitaplarında asla itimat edilir bir senetle nakledilmemiş ve ilk hadisin şöhret ve tevatürüne sahip değildir.


Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) İtreti Nuh’un Gemisi Gibidir


“Sefine” (gemi) hadisi Sekaleyn hadisine eklenecek olursa bu iki hadisin içeriği Peygamber-i Ekrem’in özel hanedanı için bir dünya dolusu fazilet ve üstünlükleri ispat edeceklerdir.

Süleym b. Kays şöyle diyor: “Hac mevsiminde Mekke’de idim. Ebuzer-i Gıffari’nin Kabe kapısının halkasını tutup yüksek bir sesle şöyle dediğini işittim: “Ey insanlar!

Her kim beni tanıyorsa tanıyor, her kim de tanımıyorsa tanıtayım: Ben Cündeb bin Cünade Ebuzer’im. Ey insanlar! Peygamberinizden (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Şüphesiz ümmetim arasında Ehl-i Beytim’in misali, kavmi arasında Nuh’un gemisi misalidir. Kim ona bindiyse kurtuldu ve kim de ondan ayrıldıysa boğuldu.”[185]

Sefine hadisi de Gadir ve Sekaleyn hadisinden sonra mütevatir İslami hadislerden olup mühaddisler arasında büyük bir şöhrete sahiptir.

Abakat[186] adlı kitabın yazarı merhum Mir Hamid Hüseyin bu hadisi doksandan fazla meşhur Ehl-i Sünnet alimli nakletmiştir.[187]
Sefine (Gemi) Hadisinin İçeriğinin İncelenmesi

Ehl-i Beyt’in (a.s) makam ve konumunu bir örnek ile (Nuh’un Gemisi) ile şekillendirerek beyan eden Sefine hadisinden de anlaşıldığı üzere Peygamber-i Ekrem’in Ehl-i Beytine (a.s) uymak kurtuluş ve onlara muhalefet etmek helak olma sebebidir.

Şimdi de bakalım acaba onlara sadece helal ve haram konusunda mı uyulması gerekiyor; siyasî ve sosyal meselelerde onların söz ve görüşüne uymak gerekmiyor mu? Yoksa bütün konularda onlara uymak ve sözlerini istisnasız canı gönülden kabul etmek mi gerekiyor?

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) uymanın sadece dinin hükümleri, helal ve haramlarıyla ilgili olduğunu söyleyen kimseler hiç bir delil olmaksızın tabi olma konusunu sınırlandırmış ve itaatin genişliğini azaltmışlardır. Oysa hadiste böyle bir kayıt ve şart mevcut değildir.

O halde Sefine hadisi de bu konuda nakledilen diğer hadisler gibi Ehl-i Beyt’in (a.s) İslamî yöneticilik konusundaki liyâkat ve üstünlüklerine tanıklık eden şehitlerden biridir.

Bundan da öte; söz konusu hadis Ehl-i Beyt’in (a.s) her türlü hata, yanlışlık, sürçme ve günahtan masum olduğunun da en açık tanığıdır. Zira uçurumun kenarında ve helak vadisinin ağzında bulunan günahkâr ve hatalı bir insan nasıl olur da başkalarını hidayet edip onları sapıklıktan kurtarabilir?

Müminlerinin Emiri Ali’nin (a.s) velayetinin, yerine geçen temiz kimselerin ve onların İslam ümmetinin önderliği hususundaki liyakatlerinin delilleri bizim bu çalışmaya sığdırabileceğimizden çok daha fazladır. Bu yüzden biz bu kadarıyla yetiniyoruz ve tartışmayı ilahî önderliğin temel şartı olan masumiyet konusuna getiriyoruz.


YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM


Bir İnsan Nasıl Olur da Günah Karşısında Masum Olabilir?


Acaba bir toplumun önderliği makamından daha önemli ve sorumluluk gerektiren bir mevki ve makam var mıdır? Acaba bir birey, bir dizi bedensel ve ruhsal ayrıcalıklara sahip olmaksızın bırakın semavî önderlerin özel makamında olan maddî ve manevî tüm boyutlarda insanlara önderlik etmeyi,

hatta hayatın belli bir bölümünde bile toplumun önderliğini üstlenebilir mi?

Ülkenin sadece siyasî meselelerini idare eden siyasî önderler veya iktisadî dizginleri ve ülkenin gelirlerini elinde bulunduran ekonomi uzmanları kendilerinin başkalarından üstünlüğünü ispat eden bir dizi sıfatlar ve şartlar olmaksızın ülkenin ekonomik veya siyasî önderlik makamına hiçbir zaman oturamazlar.

Bu böyle olduğuna göre semavî peygamberlerin ve aynı şekilde tüm boyutlarda toplumun gerçek önderleri olan peygamberlerin gerçek vasilerinin de mevki ve makamlarını ispat eden bir takım üstün ve yüce sıfatlara sahip olmalarının gerekliliğine daha fazla inanmak gerekir.

Zira gerçekte bu ayrıcalık ve üstünlükler sebebiyle bu önemli makam kendilerine bırakılmıştır. Onların en önemli gerekli ayrıcalıklarını aşağıdaki başlıklar altında özetleyebiliriz:

1- Günahtan ve Allah’a isyandan masum olmak,

2- Allah’ın hükümlerini öğrenme ve onları insanlar arasında tebliğ etme hususunda her türlü hata ve yanlışlıktan masum olmak.

Semavî önderlerde masumiyetin gerekliliğinin delillerini beyan etmeden önce masumiyetinin hakikati ve bir insanın günahlar karşısında nasıl korunabildiği hakkında kısaca açıklama yapmamız hiç de yersiz olmayacaktır:

Masumiyetin Hakikati Nedir?


Masumiyet, masum insanı, bırakın günah işlemekten, hatta günah düşüncesine kapılmaktan bile koruyan deruni bir güç ve nefsanî bir sıfattır.

Başka bir tabirle, insanı günah ve hatta günahı düşünme ve günah işlemek için karar alma karşısında sigortalayan batınî bir Allah korkusu haletidir.

Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Nasıl olur da bir şahıs, bırakın günah işlemeyi, hatta günah ve isyan düşüncesine kapılmaktan bile korunacak bir şekilde bütün günahlar karşısında masum olabilir?

Bu sorunun cevabı şudur: Günah karşısında masum olmak, günahın zararlarını bilmenin gereklerindendir. Elbette bu, günahın her türlü sonuçlarını bilmenin masumiyet ve korunmuşluğa sebep olacağı anlamında değildir.

Aksine bu ilmin göstergesi o kadar güçlü olmalı ve günahın uğursuz etkilerini insanın gözünde o kadar açık bir şekilde canlandırmalıdır ki, insan yaptığı işlerin kötü sonuçlarını açık bir şekilde gerçekleşmiş olarak görmelidir.

Bu durumda böyle bir insanın günah işlemesi, artık sıradan bir imkansızlık haline gelmektedir. Bunu daha iyi kavrayabilmek için aşağıdaki konuya dikkat ediniz:

Hepimiz canımız pahasına gerçekleşecek olan bir takım dış ameller hususunda masumuz. Bu tür bir masumiyet bizim, bu tür amellerin sonuçları hakkındaki ilmimizden kaynaklanmaktadır.

Örneğin, birbirine düşman olan iki komşu ülkenin askerleri, çok kısa mesafelerde, yüksek burçlarda, güçlü dürbünler, güçlü projektörler ve uzman köpekler aracılığıyla sınırları dikkatle korumakta,

özellikle de taraflardan birbirlerine geçiş hususunda dikkatli olmaktadırlar. Öyle ki sınır çizgisinden bir adım öteye geçmek, insanın kesin ölümüne ve öldürülmesine sebep olmaktadır.

Bu taktirde hiç bir akıllı insan, bırakın ameli olarak teşebbüs etmeyi, hatta sınırdan geçme düşüncesine bile kapılmaz ve bu amel hakkında bir tür masumiyet elde eder.

Çok uzaklara gitmeyelim; kendi hayat ve yaşamını seven akılı başında herhangi bir kimse, içmesi canını kaybetmesine sebep olacak her türlü öldürücü zehir karşısında veya dokunduğu taktirde insanı kurutup kömür haline çeviren çıplak bir elektrik kablosu karşısında veya cüzam ve abraş hastalığına yakalanan birinin artığını yediğinde bu hastalığın kendisine de bulaşacağını kesin olarak bilen kimse o yemek karşısında bir tür masumiyete sahiptir. Yani ne pahasına olursa olsun asla bunları yapmaz.

Bu işleri yapmak kendisi için sıradan imkansız bir iş haline gelir. Bu masumiyetin sebebi ise bu amellerin kötü sonuç ve etkilerinin tecessüm etmesidir.

Amelin öldürücü etkileri o insanın gözünde öylesine canlanmakta ve akıl gözünde öylesine kesin ve var gözükmektedir ki, hiç bir insan bu ilme rağmen bırakın böyle bir işi yapmaya teşebbüs etmeyi, aklından bile geçirmez.

Hakeza; biz bazı kimselerin fakir yetimin malını yemek hususunda hiç bir şeyden çekinmediklerini görmekteyiz. Ama buna rağmen bazılarının da bir haram tanesini bile yemekten sakındıklarına şahit olmaktayız. Neden birincisi tam bir korkusuzluk içinde yetim malını yerken, ikincisi en küçük bir tasarruftan bile sakınmaktadır?

Bunun sebebi şudur: Birinci gruptaki bir kişi ya bu tür isyan ve günahların sonuçlarına inanmamaktadır ya da ahirete az bir imanı varsa da geçici maddî lezzetler,

kalp gözüyle bu amelin uğursuz etkileri arasına kalın bir perde çekmiş ve dolayısıyla da akıl gözü bu etkilerin sadece bir karartısını görmektedir. Ama ikinci gruptaki bir kişi bu günahın uğursuz etkilerine öyle bir yakinle inanmıştır ki yetim malının her parçası kendi gözünde ateşin bir parçasına denktir. Hiç bir akıllı ve zeki insan ise ateş yemeye teşebbüs etmez.

Zira böyle bir insan ilim ve basiret gözüyle bu malların nasıl yakıcı ateşlere dönüştüğünü bizzat görmektedir. Bu sebeple de bu amel karşısında bir tür masumiyet elde etmektedir.

Birinci kimseye de böyle bir ilim ve görüş nasip olursa şüphesiz o da ikincisi gibi yetim malında her türlü zalimce tasarrufta bulunmaktan sakınır.

Kur’an-ı Kerim altın ve gümüşü hazine haline getirip Allah yolunda farz olan hakları ödemeyen kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacaktır. “Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın” denecek.”[188]

Şimdi eğer bu hazine sahiplerinden bazıları bu manzarayı, meslektaşlarının nasıl da amellerinin cezasına duçar olduklarını gözleriyle müşahede edip görseler, bu servetlerini bir hazine olarak sakladıklarında, bu, sonunda kendileri de bu akıbete uğrayacakları hususunda kendilerine bir uyarı olur ve yeraltında gizledikleri servetlerini serbest bırakırlar.

Bazen bir takım kimseler ilahî cezalandırma sahnesini müşahede etmeksizin bu ayetin içeriğine öyle bir iman ederler ki, bu imanın etkileri o günahın etkilerini görmekten daha az değildir.

Öyle ki, dünyevi perdeler gözlerinin önünden kaldırılacak olsa onların imanında en küçük bir değişiklik olmaz. Böyle bir taktirde bu insan söz konusu günah (altın ve gümüşü hazine olarak saklamak) karşısında bir tür masumiyet elde etmektedir. Yani asla altın ve gümüşlerini hazine haline getirmez.

Şimdi eğer bir fert veya gurup alemin hakikatleri hakkında kesin ve kamil bir tanıma sayesinde bütün günahların cezasına oranla böyle bir halet içerisine girerlerse ilahî cezanın sonuçları onlara o kadar açık olacaktır ki zaman ve mekan gibi mesafelerin ortadan kalkması ve perdelerin kaldırılması iman ve inançlarında en küçük bir değişiklik yaratmayacaktır.

Bu taktirde bu fert veya gurup bütün günahlar karşısında bir tür yüzde yüz masumiyet ve ismet elde ederler ve neticede hiç bir günah işlemedikleri gibi günah düşüncesine bile kapılmazlar.

O halde bir hususta veya tüm hususlarda masumiyet şiddetli imanın direkt etkisidir ve amelleri, cezasına kesin bir ilim sahibi olmaktır. Her birey bazı hususlarda bir masumiyete sahiptir.

Elbette peygamberler amellerin cezası hakkındaki ilmi ihata, Allah’ın azameti hakkında tam bir bilinç ve bütün günahlar karşısında kapsamlı veya kamil bir ismet sahibi idiler.

Bu ilim ve yakin esasınca günahın bütün davetçileri ve insani isyancı içgüdülerin tümü onlarda dizginlenmiştir ve Allah’ın kendileri için tayin ettiği çizgiyi bir an olsun aşmamaktadırlar.

Son olarak şu noktayı hatırlatmak zorundayız: Gerçi peygamberler günahlar ve her türlü isyan hususunda masumdurlar ve hepsi de buna oranla garanti edilmişlerdir. Ama bu masumiyet, günah işleme gücüne sahip olmadıkları ve Allah’ın emrine itaate mecbur oldukları anlamında değildir.

Belki onlar da diğer insanlar gibi amelde özgürlük ve hürriyete sahiptirler. İtaat ve isyan hususunda da güç ve kudret sahibidirler; ama onlar, varlık alemindeki hakikatler hususundaki geniş ilimlerinin neticesi

olan batınî gözle amellerin sonuçlarını görmektedirler ve şeriat dilinde kendilerine mükafat ve ceza denilen bu sonuçlara vakıf ve haberdardırlar. Bu yüzden her türlü günah işleme ve isyandan sakınmaktadırlar. Örneğin aşağıdaki şu konuya teveccüh ediniz:

Şüphesiz Allah, her türlü çirkin ve kötü işi yapmaya kadirdir; ama adalet ve hikmete aykırı olan bu tür uygunsuz işlere geri dönüp çirkin iş yapmaz. Ama aynı zamanda bu tür işleri yapmaması da onun kudretinin yokluğu anlamında değildir.

Masum kimseler de günah hakkında aynı halete sahiptirler. Onlar da günah hususunda bu kudret ve güce sahip oldukları halde günahın tozuna bile bulaşmazlar.


YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM


Semavî Önderlerde İsmet Delilleri


Akaid alimleri semavî rehberlerin özellikle de peygamberlerin masumiyeti hakkında çeşitli deliller beyan etmişlerdir ki biz sadece bunlar arasında iki delili takdim ediyoruz:

Onlar her ne kadar bu delilleri peygamberlerin masumiyeti hakkında beyan etmişlerse de, bu deliller, semavî peygamberlerin delillerini sabit kıldığı gibi imamların ve imamet makamını üstlenen kimselerin de masumiyetini garantilemektedir.

Zira imamet Şia’ya göre risalet ve nübüvvetin devamıdır. Şu farkla ki, peygamberler nübüvvet makamının sahibi ve vahyin muhatabıdırlar. İmamlar ise bu üstünlük ve makamdan yoksundurlar. Dolayısıyla bu temel farkı geçecek olursak diğer hususiyetlerde onlar arasında göz alıcı bir farklılık yoktur.

Şimdi bu iki delili beyan edelim:


1-Amel Sayesinde Terbiye


Hiç şek ve şüphe yoktur ki peygamberlerin bi’setinin hedefi insanları terbiye etmek ve hidayete erdirmektir. Terbiyenin önemli etkenlerinden biri de insanların mürebbiye (terbiye ediciye) yöneliş sebeplerinin onda toplanmasıdır.

Örneğin, eğer terbiye edici kimse tatlı bir söze, güzel bir konuşmaya ve güçlü bir mantığa sahip olur da buna rağmen varlığında ve yaşam sayfasında nefret edilecek sebepler bulunursa bu durum insanların etrafından dağılmasına ve ondan uzaklaşmasına sebep olur. Bu durumda da bi’setin hedefi temin edilmemiş ve maksat elde edilmemiş olur.

İnsanların bir rehberden nefret etmelerinin en büyük sebeplerinden biri de söz ve davranışlarının birbiriyle tezat ve çelişki içinde olmasıdır. Bu taktirde rehberin yol göstericiliğinin bir değeri kalmadığı gibi nübüvvetinin temeli de sarsıntıya uğrar.

Büyük Şia alimi Seyyid Murteza yukarıda zikrettiğimiz bu delili şöyle ifade etmektedir: “Temiz olmama ihtimalini verdiğimiz ve günah işlemeyeceğine güvenmediğimiz kimsenin sözlerine huzur dolu bir kalple asla kulak asmayız ve yüzde yüz sözlerine uygun amel etmediğini bildiğimiz kimsenin sözleri ruhumuzda gerekli etkiyi yaratmaz.

İnsanların gözünde günah işlemenin kötü etkileri, terbiye edici kimsenin aklının az oluşundan, hayasızlığından ve laubaliliğinden daha az değildir. Bu tür hususiyetler insanları terbiye edici kimseye yönelişten alı koyduğu gibi aynı şekilde günah işlemek, söz ve amellerde çelişki olması da insanların gözünde aynı olumsuz etkiyi yaratmaktadır.”

Eğer bir doktor alkolün zararları hakkında bir kitap yazar veya etkili bir film gösterir de, insanların gözü önünde ayakta duramayacak kadar sarhoş olursa, bu durumda bütün söz ve zahmetleri etkisiz kalır, kısırlaşır ve hiç bir sonuç elde edemez.

Farz edin ki bir grubun rehberi her gün konuşma kürsüsüne çıkmakta, taraftarlarına adalet ve eşitlik etrafında konuşmalar yapmaktadır. Ama kendisi amelde insanların malını yağmalamakta ve yağmacılığı meslek edinmektedir. Bu durumda onun amelleri, sözlerinin etkisini ortadan kaldıracak ve onu sonuçsuz kılacaktır.

Allah-u Teala da bu maksadı temin etmek ve elçilerini önce bütün günahlara karşı sigortalamak için gerekli ilim, iman ve takva ile donatmalıdır.

Bu esas üzere peygamberler ve semavî önderler, sadece bi’setten sonra günahtan sakınmakla kalmamalı, hatta bi’setten önce de hayat sayfaları nurani olmalı ve her türlü zayıf noktadan ve kara lekeden uzak bulunmalıdır.

Zira ömrünün bir bölümünü günah ve isyan yolunda tüketen ve insanların nezdinde kara ve zayıf noktalarla dolu bir dosyası bulunan kimsenin, insanlar arasında parlak bir geçmişi bulunan kimseye oranla, kalplerdeki manevî nüfuzu daha az olacaktır.

Allah’ın kamil hikmeti de Peygamber ve elçisinde nüfuz etme sebeplerini vücuda getirmesini, onu nefret doğuracak her türlü işten uzak kılmasını gerektirmektedir.

Şüphesiz insanın geçmişindeki utanç dolu amelleri ve kötü sabıkası, onun insanların ruhundaki tesir gücünü ve nüfuzunu azaltmaktadır ve bu yüzden de insanlar, “Daha düne kadar kendisi de bu işleri yapıyordu. Bu gün nasıl olur da bu işlerden bizleri alıkoymaktadır?!” diyeceklerdir.


2-Güven Elde Etme


Peygamberlerin ve semavî rehberlerin önemli hedeflerinden olan terbiye ve talimin şartlarından biri de terbiye edinilmesi düşünülen şahsın, terbiye edicinin sözlerinin doğruluğuna iman etmesidir.

Zira insanın bir işe temayülü, o işin sıhhati hakkındaki itikat ve imanının miktarına bağlıdır. Ekonomik veya sağlık ile ilgili bir program yüksek ilmi şuranın onayını alırsa, insanların büyük bir teveccühü ile karşı karşıya kalır.

Zira alimlerin toplu görüşlerinde hata ihtimali çok azdır. Ama eğer dini rehberler hakkında günah işleme ihtimalini verecek olursak, şüphesiz yalan ve hakikatleri tahrif ihtimalini de veririz.

Böyle bir ihtimal olduğunda da o şahsın sözlerine güvenemeyiz ve dolayısıyla da insanların hidayet ve terbiyesinden ibaret olan bi’setin istenilen hedefleri elde edilmemiş olur.

Burada şöyle denilebilir: “Din rehberlerinin güven elde etmek için yalan söylememeleri ve insanların güvenini elde etmek için böyle bir günaha bulaşmamaları yeterlidir. Diğer günahlardan sakınması da gerekmez. Zira başka bir günah hakkında masum olup olmama durumunun, itimat ve güven meselesiyle bir ilişkisi yoktur.”

Bu sözün zayıflığı ve gevşekliği açıktır. Zira bir kimsenin, hiç bir şekilde yalan söylemeye yanaşmaması, ama adam öldürmesi, hıyanet ve takva iffetine aykırı amellere bulaşması nasıl mümkün olabilir? Esasen maddi dünyanın geçici lezzetleri için her türlü pisliği yapabilen kimse, nasıl olur da onlara ulaşmak için yalandan sakınabilir?![189]

Aslında şuna dikkat etmek gerekir ki, insanı her türlü günahtan alıkoyan şey, insanı günah türleri karşısında sigortalayan nefsani bir hakimiyet, Allah korkusu ve batıni bir güçtür.

O halde yalan hakkında böylesine bir halet ve nefsani hakimiyet mümkün olduğu halde genel durum ve vicdan baskısı açısından yalandan daha şiddetli olan diğer günahlar hakkında böyle bir halet de nefsanî hakimiyetin olmaması nasıl mümkün olabilir?

Dolayısıyla bu ayrımı sabit olma açısından kabul etsek bile isbatı ve insanların kabullenişi açısından bir problemle karşı karşıya kalırız. Zira genel olarak insan böyle bir ayırımı asla kabullenemez.

Bundan da öte; bir dizi günahların ortaya çıkması insanların nefretine sebep olduğu gibi konuşmacı hakkında güven ve itminanın ortadan kalkmasına da sebep olur.

Dolayısıyla, “Söyleyene değil söylenilene bak”[190] mantığı sadece konuşmacının şahsiyetiyle sözünü birbirinden ayırt eden kimseler hakkında etkilidir. Ama sözün değerine konuşmacının şahsiyeti, temizliği, tahareti ve kutsallığı açısından bakan halk türü nezdinde bu mantık asla etkili değildir.

Bu açıklama rehberlik makamından sonra masumiyetin gerekliliğini ifade ettiği gibi bu makama ulaşmadan önceki dönem için de masumiyetin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Zira ömrünü günah, laubalilik, cinayet ve hıyanet içinde geçiren, uzun süre zulüm ve fuhuş davetçisi olan bir şahıs her ne kadar daha sonraları tevbe edip ruhî ve manevî bir devrim gerçekleştirse ve daha sonra takva, ihsan ve iyilik davetçisi olsa bile geçmişteki acı davranışlarının hatıraları zihinlerde kaldığı

için insanlar onun davetine karşı şüpheli ve kötümser yaklaşacak ve hatta çoğu zaman onun bu iddiasında riyakârca davrandığını ve bu yolla yeni bir av peşinde koştuğunu zannedeceklerdir. Bu kötümserlik özellikle de ibadi konularda ve akıl ve tecrübenin herhangi bir müdahalesinin olmadığı hususlarda daha çok gerçekleşecektir.

Sözün kısası, bir şeriatın akaid ve ahkam boyutunda metinlerinin tümü semavî önderin bir filozof veya öğretmen gibi girip istidlal ışığında sözlerini kabullendirebileceği şekilde istidlal ve tecrübe esasına dayalı değildir. Aksine şeriat asırlar boyunca insanların sırlarını ve nedenlerini yavaş yavaş derk ettiği öğretiler ve semavî vahiy esasına dayalıdır.

İnsanların bu tür öğretileri kabul etme ve bağlılık gösterme şartı ise, duydukları şeyin ilahî vahiy ve gerçeğin tâ kendisi olduğunu düşünecek kadar semavî öndere karşı takipçilerinin kalbinde yüzde yüz bir güven ve itimadın oluşmasıdır. Açıktır ki bu halet hayatı baştan sona parlak ve açık olmayan bir önder hakkında asla vücuda gelemez.[191]

Bu iki delil sadece peygamberlerin masum olması gerektiğini ispat etmekle kalmamakta, peygamberlerin vasilerinin de tıpkı kendileri gibi masum olması gerektiğini de ispat etmektedir.

Zira imamet makamı Ehl-i Sünnet düşüncesinin tam aksine sıradan bir yöneticilik makamı değildir. Aksine daha önceden de beyan ettiğimiz gibi[192] imamet makamı ilahî ve semavî bir makamdır ve imam (nübüvvet ve vahiy algılama dışında) tüm makamlarda peygamberle aynı konumdadır.

İmam, apaçık dinin koruyucusu, Kur’an’ın genel ilkelerinin açıklayıcısı ve peygamberin yayamadığı bir çok hükümlerin beyan edicisidir.

O halde imam Müslümanların hem hakim ve yöneticisi ve hem de can, mal ve namuslarının koruyucusudur. Hem şeriatın açıklayıcısı ve hem de ümmetin semavî bir terbiye edicisi ve öğretmenidir.

Terbiye edici bir insan ise mutlaka masumiyet gücüyle donanmış olmalıdır. Zira küçük ve ya büyük herhangi bir günah, terbiyenin etkilerini ve insanların onun söz ve davranışlarının sıhhati hususundaki itimat ve güvenini ortadan kaldırmaktadır.


YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM



Büyük Sorumlulukların Çok Ağır Şartları da Vardır


Şüphesiz büyük sorumlulukları yerine getirmenin çok ağır şartları vardır ve sorumluluklar her ne kadar büyük ve önemli olursa şartları da aynı ölçüde zor ve ağır olur. Bir cemaat imamının şartları, insanların can ve malını elinde bulunduran mahkeme hakiminin şartlarıyla eşit değildir.

Nübüvvet ve imamet insanlara nasip olan en önemli ve büyük bir makamdır. Böylesine önemli bir makama erişen kimseler Allah tarafından insanların can ve malı hususunda tam bir hakimiyete sahiptirler ve onların iradesi toplum bireylerinin hayatının tüm boyutlarında etkilidir.

Kur’an-ı Mecid Peygamber (s.a.a) hakkında şöyle buyurmaktadır: “Peygamber müminlere kendi nefislerinden daha evladır.”[193]

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Gadir hadisinin hutbesinde kendisinin ve Ali’nin (a.s) müminlerin nefislerinden daha evlâ olduğunu bildirmiştir. Acaba buna rağmen hikmet ve tedbir sahibi Allah’ın, böylesine önemli ve büyük bir makamın dizginlerini masum olmayan sıradan birine havale etmesi mümkün müdür? “Allah risaletini nerede taktir kılacağını daha iyi bilir.”[194]

Kur’an-i Kerim’in Kılavuzluğu


Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hakeza emir sahipleri[195] Kur’an-i Kerim’in apaçık emri esasınca itaat edilmesi farz olan kimselerdir. Onlara Allah’a itaat edildiği gibi itaat etmek gerekir. Nitekim Kur’an-i Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Allah’a itaat edin, peygambere (s.a.a) ve sizden olan Emir sahiplerine de itaat edin.”[196]

Bu ayet apaçık bir şekilde emir sahipleri denilen bir gruba hiç bir kayıt ve şart olmaksızın itaat etmemiz gerektiğini bildirmektedir. Bu grup, yüzde yüz hata ve günahtan korunmuş ve sigortalanmış olduğu taktirde Allah Teala’nın, hiç bir kayıt ve şart olmaksızın mutlak bir şekilde onlara itaat edilmesini emretmesi doğru olacaktır.

Zira onların masumiyetini kabul ettikten sonra hiç bir kayıt ve şart olmaksızın masuma itaat sakıncasızdır. Ama kayıtsız-şartsız itaat etmemiz farz olan emir sahiplerinin masum olmadıklarını, aksine, günahkâr ve hata işleyen kimseler olduklarını kabul edecek olursak, bu taktirde Allah bu gruba kayıtsız-şartsız itaat etmemizi nasıl emredebilir?!

Allah Resulü’nün (s.a.a) vasisi, halifesi hususunda ismet ve masum olmanın şart olduğunu kabul etmezsek ve böyle bir şahsın bir mazlumun öldürülmesini ve günahsız kimselerin malının yağmalanmasını emrettiğini farz edecek olursak da, bu durumda Kur’an-i Kerim’in emri gereğince onun emirlerini yerine getirmemiz gerekir.

Ama eğer Kur’an-i Kerim’in ulu’l emre itaati, Allah’a ve Resulü’ne itaatin yanında zikrettiğini ve her üçüne itaati de kayıtsız-şartsız gerekli saydığını söyleyecek olursak, bu durumda da emir sahibinin tıpkı Allah Resulü gibi her türlü günah ve hatadan masum olması gerektiğini anlamış oluruz. Bu durumda da şöyle söylememiz gerekir. : “Emir sahibi kimse hiçbir zaman bir suçsuzun öldürülmesini veya mazlumların mallarının yağmalanmasını emretmez.

Bir Soruya Cevap


Burada şöyle denilebilir: “Emir sahiplerine itaat, nurlu şeriata, Allah ve Resulü’nün apaçık emrine göre amel ettiği taktirde bizlere farz olmaktadır. Aksi taktirde onlara böyle bir itaat farz olmadığı gibi hatta onlara karşı çıkmak da gerekir.”

Bu sorunun cevabı da açıktır; çünkü:


Bu konu tüm insanların ilahî hükümleri tamamen bildikleri ve helal ve haramı birbirinden teşhis ettikleri durumda geçerli olacaktır. İkinci olarak, hakimin tank ve topundan ve kızgınlık ve öfkesinden korkmayacak bir şekilde tam bir cesaret ve yürek sahibi olmalıdırlar ve neticede mutabık olduğu durumlarda da ulu’l-emr’in emirlerini yerine getirmelidirler.

Aksi taktirde onunla mücadele etmelidirler. Ama ne yazık ki insanların, emir sahiplerinin verdiği emirler hakkında görüş belirtebilecek ölçüde ilahi hükümlerle kamil bir tanışıklıkları yoktur.

Aksine insanların çoğu onların aracılığıyla ilahî hükümleri bilmek istemektedirler. Ayrıca hakim güce muhalefet etmek de kolay ve dertsiz bir iş değildir. Herkes bunun acı sonuçlarını kabul etmeye hazır değildir.

Bundan da öte; halka böyle bir özgürlük vermek, kalplerde muhalefet ve inat ruhunu diriltir ve neticede düzen ve intizamı bozar. Her grup herhangi bir sebeple emir sahibine itaatten kaçınır ve böylece önderlik makamı büyük bir kargaşa içine girer.

İşte burada, bu ayetin ışığında, emir sahiplerinin makamının, kendilerine itaat ve uymanın gerekliliğinin hiç bir kayıt ve şartının olmadığı kimselere mahsus olduğuna yakin edilebilir. Böyle kimseler ise, hiç bir şekilde günaha bulaşmamış ve her türlü hata ve sürçmeden münezzeh olan masum şahsiyetlerden başkası değildir.

Kur’an-i Kerim’in Diğer Bir Kılavuzluğu


Kur’an-i Kerim’in kılavuzlukları arasında, imamet hakkında nazil olan aşağıdaki ayet tam bir belagat içinde imam hakkında zulümden uzaklaşmayı şart koşarak şöyle buyurmaktadır:

“Hani Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, “Seni insanlara imam kılacağım” demişti. O “Soyumdan da” deyince, “Zalimler benim ahdime erişemez” buyurmuştu.”[197]

İmamet makamı da nübüvvet makamı gibi ilahî bir makamdır ve bu makam sadece salih ve lâyık kimselere verilir. Bu ayette İbrahim (a.s), çocuklarının da bu büyük makamdan nasibinin olmasını istemektedir. Ama hemen şu ilahî hitapla karşı karşıya kalmaktadır ki, zalimler grubunun bu makamdan hiç bir nasipleri yoktur.

Açıkça bilindiği gibi yukarıdaki ayette geçen zalimden maksat, günaha bulaşmış kimlerdir. Zira insanın bulaştığı her türlü günah, bir tür kendisine zulmetmesi ve ilahî mukaddes dergah karşısında küstahlık ve saldırganlık anlamındadır.

Şimdi de bu ayetin hükmünce zalimlerden hangi grubun bu makamdan mahrum olduğuna bir bakalım.

Usulen insanların önderliğini ve işlerinin dizginlerini eline alan şahsiyetler dört kısma ayrılmaktadır:

1- Bütün ömürleri boyunca zalim olanlar. İster yöneticiliklerinden önce olsun, ister sonra;

2- Ömürleri boyunca günah işlemeyenler;

3- Yöneticilik makamına erişmeden önce zalim, ama imamet ve önderlik makamına erişince temiz olanlar;

4- Üçüncüsünün tam tersi, yani liderlik döneminde günahkâr, ama yöneticilik makamına ulaşmadan önce temiz ve münezzeh olanlar.

Şimdi Halil’ur Rahman İbrahim’in (a.s) bu dört gruptan hangisi için önderlik makamını arzu ettiğine bir bakalım.

İbrahim’in (a.s) böyle önemli bir makamı birinci ve dördüncü grup için arzu ettiği asla tasavvuf edilmez. Çünkü idarecilik döneminde günah ve zulme bulaşan böyle bir gurup hiç bir salih insan nezdinde bu makama lâyık görülemez; nerede kaldı İbrahim Halil (a.s) gibi birisinin nezdinde.

Kendisi bir çok ağır imtihanlardan geçip bir ömür tertemiz yaşayıp kötülüklerle savaştıktan sonra bu makama erişmiş birisi asla bu grup için imamet makamını arzu edemez.

Tabiatıyla İbrahim’in (a.s) maksadı diğer iki grup idi. Bu durumda üçüncü grubun, “Ulaşamaz” cümlesiyle bunun dışında tutulması da imamlık makamının, tüm ömrü boyunca günah işlememiş kimselere özgü olduğunu ortaya koymaktadır.


YİRMİ ALTINCI BÖLÜM


Kitabın son bölümüne ulaştığımız bulunuyoruz; burada iki konuyu hatırlatmamız gerekiyor.

1- Sekaleyn hadisinden söz ederken Ehl-i Sünnet’ten bir grup, “itreti” (Ehl-i Beytim) lafzı yerine “ve sünneti” (sünnetim) kelimesini nakletmekte ve, “Allah’ın Kitabı ve sünnetim” demektedirler.

2- Resulullah’a (s.a.a) selam gönderirken onun Ehl-i Beyt’ini zikretmemektedirler.

Bu iki konu iki grubun ihtilafı için açık bir noktadır. Şimdi bu konuyu açıklığa kavuşturmak için her ikisini de incelemek istiyoruz:
1- İki Tabirden Hangisi Doğrudur: “Allah’ın Kitabı ve İtretim, Ehl-i Beytim mi, Yoksa, “Allah’ın Kitabı ve Sünnetim” İfadesi mi?

Soru: Şeyh Saduk, Şeyh Mufid ve Şeyh Tusî gibi (Allah hepsinden razı olsun) Şii mütekellimler kelamî konuların bir çok yerinde Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin (a.s) ve itretinin hadislerini delil göstermekte ve bu konuda Sekaleyn hadisine dayanmaktadırlar.

Oysa bazı muhaddisler mezkur hadisi, “itretim” yerine, “sünnetim” şeklinde nakletmektedirler. Metindeki bu ihtilafa rağmen, bu hadisi kelamî görüşlerde delil olarak kabul etmek nasıl mümkün olabilir?

Sorunun Açıklaması:


İmamiye Şiası usul ve akaitte burhan ve delil taraftarı olmakla birlikte sahih bir şeklide nakledildiği taktirde usul ve fûru konularında Peygamber-i Ekrem’in itretinin hadis ve sözlerini hüccet olarak kabul etmektedirler.

Şu farkla ki fer’i ve amelî meselelerde her ne kadar haberi vahid de olsa mutlak bir şeklide sahih bir rivayeti hüccet kabul etmektedirler. Ama usul ve akaid ile ilgili konularda hedef, itikat ve düşünce olduğu için ve haberi vahid de yakin ifade etmediği için sadece yakin ifade eden ve ilim vücuda getiren kesin rivayetleri hüccet kabul etmektedirler.

Ehl-i Beyt’in (a.s) sözlerinin hüccet olduğunun delilerinden biri de muhaddislerin kabul ettiği Sekaleyn hadisidir. Nitekim Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “Şüphesiz ki ben sizlere iki paha biçilmez şey bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve itretim. Bunlara sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız.”

Ama bazı rivayetlerde, “itretim” yerine “sünnetim” kelimesi yer aldığından bu iki rivayet naklinden hangisinin doğru olduğu sorulmaktadır. Neticede de kelamî konular alanında itret hadisinin delil olarak gösterilmesi bir takım sorulara yol açmıştır.

Bu konuda Şii alimleri tarafından bir çok risaleler yazılmıştır ki, bunların en hulasası ayrı bir şeklide Kahire’de basılıp dağıtılan Dar’ut Takrip Beyne’l - Mezahibi’l - İslamiyye dergisidir.

Son dönemlerde Ürdünlü yazar ve alimlerden Şeyh Hasan bin Ali Sakaf bu soruya cevap vermiştir. Biz bu cevabın tercümesini değerli okuyuculara sunuyor ve bu cevap yüzde yüz araştırmaya dayalı olduğundan biz de bununla yetiniyoruz. Sadece sonunda değerli yazarına küçük bir hatırlatmada bulunacağız:


Soru:


“Benden Sekaleyn hadisini sordular ve dediler ki: “Hangi tabir daha doğrudur: ‘Ehl-i Beyt’im’ lafzı mı, yoksa ‘Sünnetim’ lafzı mı? Lütfen bu hadisin senet açısından açıklanmasını yapın.

Cevap:


Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a.) nakl edilen sabit ve sahih hadis “ve Ehl-i Beytim” lafzıdır. Dolayısıyla “Ehl-i Beytim” yerine “Sünnetim” lafzının yer aldığı rivayetler senet açısından batıldır.

Şimdi de, “Ve Ehl-i Beytim” hadisinin senedinin sahih olduğunu açıklığa kavuşturmak ve diğerinin senedinin batıl ve kabul edilmez olduğunu ortaya koymak için her iki metnin senetleri hakkında şu bilgileri vermek istiyoruz:“Ve Ehl-i Beytim” Hadisinin Senedi

Bu metni iki büyük muhaddis nakletmiştir:


1- Müslim kendi Sahih’inde efendimiz Zeyd bin Erkam’dan (r.a) şöyle nakletmektedir: “Resulullah (s.a.a) bir gün Mekke ve Medine arasındaki “Humm” suyunun kıyısında bir hutbe okudu ve bu hutbede Allah’a hamd-u senada bulunup insanlara nasihat ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Bilin ki, şüphesiz bende bir insanım. Yakında Rabbimin elçisi bana gelecek ve ben de onun davetine icabet edeceğim.

Ben sizler arasında iki değerli şey bırakıyorum. Onların birincisi, içinde hidayet ve nur bulunan Allah’ın Kitabıdır. O halde Allah’ın Kitabını tutun ve ona sarılın.”

-Resul-i Ekrem (s.a.a) kitap ile amel etme konusunu önemle vurgulayarak şöyle buyurdu:- “Ve Ehl-i Beyt’im. Sizlere Ehl-i Beyt’im hakkında Allah’ı hatırlatırım. Sizlere Ehl-i Beyt’im hakkında Allah’ı hatırlatırım. Sizlere Ehl-i Beyt’im hakkında Allah’ı hatırlatırım.”

Bu metni Müslim kendi Sahih kitabında[198] ve Daremî kendi Sünen’inde[199] nakletmişlerdir. Her ikisinin senedi de güneş gibi açık ve ortadadır. Senedi hususunda en küçük bir zayıflık yoktur.

2- Tirmizî de bu metni, “ve itretim ve Ehl-i Beytim” lafzıyla nakletmiştir. Hadisin metni şöyledir: “Ben sizler arasında kendilerine sarıldığınız müddetçe benden sonra sapmayacağınız iki şey bırakıyorum ki, birincisi diğerinden daha büyüktür:

Gök ile yer arasında sarkıtılmış bir ip olan Allah’ın Kitabı ve itretim Ehl-i Beytim’dir. Bunlar havuzda yanıma gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar. O halde emanetime karşı nasıl davranacağınıza bakın.”[200]

Ehl-i Beyt lafzını önemle vurgulayan bu iki metin bu konuda yeterlidir. Her ikisinin senedi de çok sağlamdır ve hiç bir tartışma ve münazaraya gerek yoktur. Bu hadisi nakledenler özel bir itibara sahip olan sünen ve sihah kitaplarının yazarlarıdır.
“Ve Sünnetim” Metninin Senedi

“Ehl-i Beytim” lafzı yerine “sünnetim” lafzının yer aldığı rivayet uydurulmuş bir rivayettir. Hem senedi zayıftır ve hem de Emevi uşakları tarafından uydurulmuştur. Şimdi de onun senetlerini inceleyelim:

Hakim’in Rivayetinin Birinci Senedi


Hakim Nişaburi Mustedrek adlı kitabında aşağıda zikredeceğimiz senetle mezkur metni nakletmiştir:

1- “İsmail” İbn-i Ebi Uveys,

2- Ebi Uveys’ten

3- O da Sevr bin Zeyd-i Deylemî’den

4- O da İkrime’den

5- O da İbn-i Abbas’tan Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ey insanlar! Şüphesiz ben sizlere iki değerli şey bırakıyorum. Onlara sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamber-i Ekrem’in sünneti.”[201]

Bu metnin senedinin afeti senedin başında yer alan baba ve oğuldur.

1- Yani İsmail bin Ebi Uveys

2- Ebi Uveys

Baba ve oğulun güvenilir oldukları ispatlanmadığı gibi yalan söyledikleri ve hadis uydurdukları da söylenmiştir. Şimdi de rical alimlerinin nass ve delillerini nakledelim:

Hafız Mezi, Tehzib’ul Kemal adlı kitabında İsmail ve babası hakkında rical ilminin araştırmacılarından şöyle nakletmektedir:

Yahya bin Muin (rical ilminin büyük alimlerindendir) şöyle diyor: “Ebu Uveys ve oğlu zayıftırlar. Ve yine Yahya bin Muin’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu iki kişi hadis çalan kimselerdendir.” Hakezâ, İbn-i Muin, oğul (İsmail) hakkında da şöyle demiştir: “Ona güvenilmez.”

Nesaî de oğul hakkında, “O zayıftır ve güvenilir değildir” demiştir. Ebu’l Kasım Lalekai’de şöyle demiştir: Nesaî onun aleyhine çok söz söylemiş ve hadisinin terk edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.”

İbn-i Adi (rical alimlerindedir) diyor ki: “İbn-i Ebi Uveys dayısı Malik’ten hiç kimsenin kabul etmediği ilginç hadisler rivayet etmiştir.”[202]

İbn-i Hacer Feth’ul Bari’nin önsözünde şöyle demiştir: “Asla İbn-i Ebi Uveys’in bu hadisini delil olarak göstermek mümkün değildir. Çünkü Nesaî onu güvenilir bulmamıştır.”[203]

Hafız Seyyid Ahmet bin Sıddık, Feth’ul Mulk’il Aliy adlı kitabında Seleme bin Şubeyb’den, İsmail bin Ebi Uveys’ten şöyle işittiğini nakletmektedir: “Medine ehli bir konuda iki gruba ayrılınca ben hadis uyduruyordum.”[204]

O halde oğul (İsmail bin Ebi Uveys) hadis uydurmakla itham edilmiştir. İbn-i Muin ise onun yalancı olduğunu söylemiştir. Bundan da öte; onun naklettiği hadisler Sahih-i Müslim, Tirmizî ve diğer sihah kitaplarının hiç birinde nakledilmemiştir.

Babası hakkında da Ebu Hatem Razi’nin “Cerh ve Ta’dil” adlı kitabında söylemiş olduğu şu söz yeterlidir: “Onun naklettiği hadisler yazılır; ama delil ve hüccet olarak kabul edilemez. Hadisi sağlam ve güçlü değildir.”[205]

Hakeza Ebu Hatem, İbn-i Muin’den, Ebu Uveys’in güvenilir olmadığını nakletmiştir.

Senetlerinde bu iki kişinin bulunduğu rivayetler asla sahih değildir. Bundan da öte; sahih ve sabit rivayetlere muhaliftir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir konu da bu hadisi nakleden Hakim Nişaburi’nin hadisin zayıflığını itiraf etmiş olmasıdır. Bu yüzden hadisin senedini düzeltmeye kalkışmamıştır. Lakin anlamının sıhhati hususunda bir takım şahitler ortaya koymuştur ki,

o şahitler de senet açısından zayıftır ve itibar edilecek bir makamda değildir. Bu açıdan hadisi güçlendireceği yerde onu daha da zayıf kılmaktadır. Şimdi de Hakim Nişaburî’nin doğru olmayan şahidi:

“Ve Sünneti” Hadisinin İkinci Senedi


Hakim Nişaburi aşağıda zikredilen senetle, Ebu Hureyre’den merfu’[206] olarak şöyle nakletmektedir:

“Şüphesiz ben sizlere iki şey bırakıyorum. (Böylece) Benden sonra asla sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve sünnetimdir. Bunlar havuzda yanıma gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar.[207]


Bu metni hakim şu senetle nakletmiştir:


1- el-Zebiyy

2- Salih b. Musa Telhi’den

3- O da Abdulaziz b. Refi’den

4- O da Ebi Salih’ten

5- O da Ebu Hureyre’den

Bu hadis de önceki hadis gibi uydurma bir hadistir. Senedin ravileri arasında özellikle Salih b. Musa Telhi’den söz etmek istiyoruz. Ve şimdi rical alimlerinin ileri gelenlerinin onun hakkındaki sözlerini nakledelim:

Yahya b. Muin şöyle diyor: “Salih b. Musa güvenilir birisi değildir.” Ebu Hatem Razî şöyle demiştir: “Onun hadisleri zayıf ve reddedilmiş hadislerdir. O reddedilen bir çok hadisleri güvenilir kimselerden nakletmektedir.” Nesaî ise şöyle diyor: “Onun hadisi yazılmaz.” Başka bir yerde ise şöyle diyor: “Onun hadisi terk edilmiştir.”[208]

İbn-i Hacer, Tehzib’ut-Tehzip kitabında şöyle yazıyor: “İbn-i Habban şöyle diyor: “Salih bin Musa, güvenilir kimselere onların sözlerine benzemeyen bir takım şeyleri isnat etmektedir.

Sonunda da şöyle demiştir: “Onun hadisi hüccet değildir.” Ve Ebu Nu’eym ise şöyle diyor: “Onun hadisi terk edilmiştir. Sürekli reddedilen hadisleri nakletmektedir.”[209]

Yine İbn-i Hacer, Takrib[210] adlı kitabında şöyle diyor: “Onun hadisi terk edilmiştir.” Zehebi ise Kaşif[211] adlı kitabında şöyle diyor: “Onun hadisi gevşektir (sağlam değildir).” Hakezâ, Zehebî, Mizan’ul-İtidal’de[212] söz konusu hadisi ondan nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadis reddedilen hadislerdendir.”

“Ve Sünneti” Hadisinin Üçüncü Senedi


İbn-u Abdilbirr, Temhid[213] adlı kitabında, bu metni aşağıda zikredilen senetlerle nakletmiştir:

1 - Abdurrahman b. Yahya

2 - Ahmet b. Said’den

3 - O da Muhammed bin İbrahim Dubeyli’den

4 - O da Ali bin Zeyd Feraizî’den

5 - O da el-Huneynî’den

6 - O da Kesir bin Abdullah b. Amr b. Avf’dan

7 - O da babasından ve o da dedesinden nakletmiştir.

Biz bu raviler arasında, Kesir bin Abdullah’dan söz etmek istiyoruz. İmam Şafiî şöyle diyor: “O, yalanın esaslarından biridir.”[214] Ebu Davud ise şöyle diyor: “O, yalancılardan biridir.”[215] İbn-i Habban şöyle diyor:

“Abdullah b. Kesir, babasından ve dedesinden esası yalan olan hadis kitabı nakletmektedir. O kitaptan şaşırtmak veya eleştirmek dışında Abdullah’tan rivayet etmek haramdır.”[216]

Nesaî ve Darkutnî şöyle diyorlar: “O’nun hadisi terk edilmiştir.” İmam Ahmet şöyle diyor: “O’nun hadisleri reddedilmiştir ve itimat edilecek bir şahıs değildir.” İbn-i Muin de onun hakkında aynı şeyi hatırlatmaktadır.

İbn-i Hacer’in, et-Takrip adlı kitabında onun hakkında sadece, “zayıftır” cümlesiyle yetinmesi ve onu yalancılıkla itham eden kimseleri aşırılıkla suçlaması ilginçtir. Oysa rical ilminin önde gelenleri, onu yalancılık ve hadis uydurmayla itham etmişlerdir. Hatta Zehebî, “Onun sözleri boş ve gevşektir” demiştir.

4 -Senetsiz Nakil


Malik, el-Muvatta adlı kitabında onu senetsiz olarak ve mürsel bir şekilde nakletmiştir. Hepimizin bildiği gibi, böyle bir hadis hiç bir değer taşımamaktadır.[217]

Bu incelemenin de açıkça ispat ettiği üzere “ve sünneti” hadisi Emevi sarayının uşakları ve yalancı raviler tarafından, sahih olan “itreti” (ve Ehl-i Beytim) hadisinin karşısında uydurulmuş bir hadistir.

Bu yüzden mescit hatiplerinin, vaaz verenlerin ve imamların; Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) gelmeyen bir hadisi terk etmeleri ve onun yerine insanları doğru hadislerle tanıştırmaları ve bu hadisi Müslim’in Sahih’inde,

“Ehl-i Beyti” ve Tirmizî’nin ise “itreti ve Ehl-i Beyti” olarak naklettikleri şekliyle nakletmeleri gerekir. Öğrenciler de hadis ilmini öğrenmeye yönelmeli, sahih hadisi zayıf olanından ayırt etmelidirler.

Yazar son olarak şunu hatırlatmaktadır: “Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) zürriyeti de, “Ehl-i Beyti” lafzının kapsamındadır.

Zira Müslim, Sahih’inde[218] ve Tirmizi Sünen’inde[219] Ayşe’den şöyle nakletmişlerdir: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden her türlü pisliği gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister” ayeti Peygambere Ümmü Seleme’nin evinde nazil oldu. Peygamber (s.a.a), Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i (a.s) çağırdı. Onların üzerine bir örtü örttü.

Ali, Peygamber-i Ekrem’in arkasında duruyordu. Peygamber onu da örtüyle örttü ve şöyle buyurdu: “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i Beytimdir. Onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz kıl.

” Ümmü Seleme şöyle dedi: “Ben de onlardan mıyım ey Allah’ın Resulü!” Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sen yerinde dur (örtünün altına girme); sen hayır üzeresin.”[220]

Mütercim diyor ki: “Büyük alim Hasan bin Ali Sakkaf, verdiği cevabında, Peygamber-i Ekrem’in eşlerinin de bu ayetin kapsamına girdiğini kesin olarak kabul etmiş ve ayetin içeriğinin Peygamber-i Ekrem’in kızını ve çocuklarını da kapsaması hususunda büyük gayret göstermiştir.

Oysa bizzat Sahih-i Müslim ve Sünen-i Tirmizî’den naklettiği Ümmü Seleme’nin rivayeti onun görüşünün tam aksini ispat etmektedir. Eğer Resulullah’ın (s.a.a) eşleri de bu ayetin kapsamına girmiş olsalardı, Ümmü Seleme’nin örtünün altına girmesine engel olunmaz ve, “Sen yerinde dur” denilmezdi.

Bundan da öte, Peygamber-i Ekrem’in eşleri hakkında Kur’an ayetlerini inceleyen herkes, açık bir şekilde onlar hakkındaki ayetlerin dilinin kınama ve uyarma dili olduğunu görür. Böyle kimseler, Tathir ayetinin ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) duasının örnekleri olamazlar. Bu konunun detayını Menşur-i Cavid tefsirinde mütalaa ediniz.[221]

2- Resulullah’a (s.a.a) Nasıl Salavat Gönderelim?


Ehl-i Sünnet ve şia arasındaki ihtilaflı konulardan birisi de şudur: Onlar (Ehl-i Sünnet) Peygamber’e salavat gönderince, Ehl-i Beyt’inin adının zikretmemektedirler. Onların kitaplarında yer alan salavat şu şekildedir:

“Sallallahu aleyhi ve sellem” (Allah’ın salavatı ve selamı Peygamber-i Ekrem’in üzerine olsun.) Oysa Şia Resulullah’a (s.a.a) salavat gönderince, “âl-i” kelimesini de ona atfetmekte ve şöyle demektedirler:

“Sallallahu aleyhi ve âlih” (Allah’ın salavatı Resulullah ve Ehl-i Beytinin üzerine olsun). Şimdi bu iki salavattan hangisinin doğru ve sağlam olduğu sorulmaktadır.

Şüphesiz masum önderlerimiz ikinci şekli doğru görmüş ve sürekli olarak Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’nin arasını birleştirmeye çalışmışlardır. Burada söz konusu olan şudur: Ehl-i Sünnet rivayetleri arasında, salavat göndermenin keyfiyeti nasıldır ve onların rivayetleri bu ikisinden hangisini onaylamaktadır?

Daha önce, biz bu soru için kısa bir cevap yazmıştık. Şimdi de onun metnini burada aktarmak istiyoruz: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salavat gönderirler;

Ey iman edenler! Siz de ona salavat ve selam getirin”[222] ayeti nazil olunca Allah Resulü’nün ashabı ondan kendisine nasıl salavat göndereceklerini sorduklarında Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Bana kısır salavat göndermeyin.” Ashap, “Nasıl salavat gönderelim?” diye sorunca da Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allahumme salli ala Muhammed ve âl-i Muhammed” (Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine salat et).[223]

Âl-i Muhammed’in, salavat gönderme açısından konumu öyle bir şekildedir ki, Ehl-i Sünnet’in bazı fıkhî mezhepleri, “Âl-i” kelimesinin Peygamber’e ilave edilmesini gerekli görmüşlerdir. Nitekim bu konuda İmam Şafii şöyle demiştir:

“Ey Allah Resulü’nün Ehl-i Beyti sevginiz

Farz kılınmıştır Allah’ın indirdiği Kur’an’da

Sizlere yüce şanınızda şu yeter ki

Size salavat göndermeyenin namazı kabul olmaz.”[224]

Sahih-i Buhari, Ehl-i Sünnet nezdinde, Allah’ın yüce kelamından sonra en yüce kitaptır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet kardeşlerin dikkatini, Buharî’nin kendi Sahih’inde, tefsir kitabında, Ahzap Suresinin altında naklettiği bir hadise çekmek istiyorum:

Abdurrahman b. Ebi Leyla şöyle nakletmiştir: “Ka’b b. Mu’cire benimle görüştü ve şöyle dedi: “Sana bir hediye olarak bir hadis sunmamı ister misin?! O hadis şudur:

“Bir gün Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ashabının yanına geldi. Biz şöyle arz ettik: “Ey Allah’ın Resulü! Sana genel anlamda selam göndermenin niteliğini Kur’an’dan öğrendik. Şimdi sana nasıl salavat göndermemiz gerektiğini bize buyurun.

” Peygamber şöyle buyurdu: “Allahumme salli ala Muhammed ve âl-i Muhammed, kema salleyte ala İbrahim’e inneke Hemidun Mecid” (Allah’ım! İbrahim’e selam gönderdiğin gibi Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine selam gönder. Şüphesiz ki sen övülmüş ve azamet sahibisin).[225]

O halde İslamî edebe uygun olan ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) emri karşısında teslim olmaya yakışan, Peygambere nakıs ve kısır salavat göndermekten sakınmak ve Resulullah (s.a.a) ile tertemiz Ehl-i Beyti’nin arasını ayırmamaktır.