Ümmetin Önderliği
 


Hac merasimi sona erdi ve Peygamber (s.a.a) Medine’ye doğru yola koyuldu. Yol esnasında büyük bir topluluk onu uğurladı, sürekli Mekke’de kalanlar dışında hepsi Peygamber ile birlikte hareket etti.

Kervan Gadir-i Hum diye adlandırılan ve Cuhfe’nin üç mil ötesinde bulunan susuz çöle eriştiğinde aniden vahiy elçisi geldi ve Peygamber’e durmasını emretti. Resulullah (s.a.a) da herkese, geride kalanların da gelip kendisine ulaşması için durmasını emretti.

Kervanla hareket edenler Peygamber-i Ekrem’in bu sıcak ve susuz bölgede, hem de güneşin en fazla yakıcı olduğu bu gün ortasında aniden durmasına şaşıp kaldılar. Onlar kendi kendilerine şöyle dediler:

“Allah tarafından büyük bir emir nazil olmuştur. Peygamberin bu müsait olmayan şartlar altında tüm insanları, kendilerine Allah’ın emrini tebliğ etmek için durdurması da bu ilahî emrin önemini göstermektedir.”

Resul-i Ekrem (s.a.a) için Allah’ın emri şu ayet ile beyan edildi: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”[149] Bu ayetin anlamına dikkat edilecek olursa şu önemli konular elde edilir:

Birinci olarak Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) tebliğ etmekle emrolduğu husus o kadar büyük ve önemliydi ki her ne kadar imkansız bir varsayım da olsa Peygamber bu konuyu ulaştırma hususunda en küçük bir korkuya kapılarak onu tebliğ etmemiş bulunsaydı adeta risaletini yapmamış olacaktı.

Hatta daha sonra da göreceğimiz gibi, bu görevi yerine getirmek onun risaletini kemale erdirmiştir.

Başka bir tabirle “ma unzile ileyk” (sana nazil olan şey) cümlesinden maksat, Kur’an ayetleri ve İslamî emirlerin toplamı olamaz. Zira açıkça bilindiği üzere eğer Peygamber ilahî emirlerin toplamını tebliğ etmemiş olsaydı,

zaten risaletini yerine getirmemiş olacaktı ve böyle açık bir şeyi yeniden söylemeye ve bu konuda bir ayetin nazil olmasına gerek yoktu. Dolayısıyla bu tebliğden maksat çok önemli bir konuydu. Bunun tebliğ edilmesi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risaletinin tamamlayıcısı sayılmış ve tebliğ edilmediği müddetçe de önemli risalet görevi kemale ermemiş ve eksik kalacağı bildirilmiştir.

O halde bu görev İslam’ın diğer temel ve fer’î ilkeleriyle bağlantılı olup, Allah’ın birliği ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risaleti gibi çok önemli ilkelerinden biri olmalıydı.

İkinci olarak, toplumsal değerlendirmeler açısından Peygamber bu görevi yerine getirme hususunda kendisine bir zarar geleceğine ihtimal veriyordu. Allah da Peygamber’in iradesini güçlendirmek için şöyle buyurmuştur: “Allah seni insanlardan koruyacaktır.”

Şimdi de İslam müfessirlerinin bu görevin konusunu tayin hususunda ortaya koydukları ihtimallerden[150] hangisinin ayetin anlamına daha yakın olduğuna bir bakalım.

Şii muhaddisler ve hakeza Ehl-i Sünnet muhaddislerinden otuz kişi[151] bu ayetin Gadir-i Hum günü nazil olduğunu söylemişlerdir. Yani Allah Teala’nın Peygamber-i Ekrem’i (s.a.a), Ali’yi (a.s), “Müminlerin mevlası” olarak tanıtmakla görevlendirdiği gün nazil olmuştur.

Hz. Ali’nin as Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) halifesi olarak ümmet üzerindeki yöneticiliği o kadar önemlidir ki onu tebliğ etmek gerçekten de risaleti kemale erdirici bir konumdadır ve bu önemli görevi tebliğ etmemek ise risalet hususunda bir eksiklik sebebi ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) çektiği bütün zahmetlerin ortadan kalkması anlamındadır.

Hakeza; Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) toplumsal değerlendirme açısından endişeye kapılması da normaldir. Zira henüz otuz üç yaşlarında olan Ali (a.s) gibi birisinin yaş açısından kendisinden büyük olan kimseler üzerindeki vesayet ve hilafeti bir çoğu için zor ve ağır bir şeydi.

[152] Ayrıca geride kalanları daha sonra Müslümanların zümresinden olan bir çok kimseleri de Hz. Ali (s.a.a) savaş sahnelerinde öldürmüştü. Tabiatıyla böyle birinin toplumdaki hakimiyeti o kinli ve kompleksli kimselerin şiddetli muhalefetiyle karşı karşıya kalacaktı.

Bundan da öte; Ali (a.s) Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) amcasının oğlu ve damadıydı. Böyle birisini hilafet için tayin etmek, toplumda sayıları hiç de az olmayan akılsız kimseler nezdinde bir tür aile bağnazlığı olarak değerlendirilip doğru bulunmayabilirdi.

Ama bütün bu olumsuz koşullara rağmen Allah’ın hikmete dayalı iradesi, hareketin devamlılığını halifenin tayini ile garantilemiş, Peygamber’inin evrensel risaletini rehber tayin ederek kemale erdirmiştir.

Şimdi de hep birlikte bu tarihi olayın detaylarını inceleyelim.


ON DOKUZUNCU BÖLÜM


İkinci Kısım-


Tarihî Gadir Olayı Ebedî ve Ölümsüz Bir Olaydır


Zilhicce ayının 18. günün öğlen vakti, sıcak ve yakıcı bir güneş Gadir-i Hum topraklarına tüm şiddetiyle yansıyor ve ışınlarıyla çölü adeta yakıyordu. Tarihin,

sayılarını yetmiş ila yüz yirmi bin arasında kaydettiği kalabalık bir topluluk Allah Resulü’nün emriyle o bölgede konakladı ve o günün tarihî olayını beklemeye başladı. Onlar şiddetli sıcaklıktan dolayı abalarını ikiye ayırmış, yarısını başlarına çekmiş, diğer yarısını ise altlarına sermişlerdi.

Bu hassas durumda tüm çölü öğlen ezanının sesi kapladı ve insanlar öğlen namazını kılmak için hazırlandılar. Peygamber öğlen namazını Gadir-i Hum topraklarının bir benzerini görmediği o muhteşem toplulukla cemaatle yerine getirdi.

Sonra topluluğun arasına geldi. Deve hörgüçlerinden yapılmış yüksekçe bir noktaya çıkarak yüksek bir sesle aşağıdaki hutbeyi okudu:

“Hamd Allah’a mahsustur. Ondan yardım dileriz, O’na iman ederiz, O’na tevekkül ederiz ve kötülüğü emreden nefsimizin kötülüğünden, sapmışlar için yegane hidayetçi ve kılavuz olan Allah’a sığınırız.

Tanıklık ederiz ki Allah kimi hidayet ederse hiç kimse O’nu saptıramaz ve yine tanıklık ederiz ki Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.

Ey insanlar! Latif ve habir olan Allah bana her Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risaletinin, risaletten önceki ömrünün yarısı kadar olduğunu haber vermiştir ve ben de çok yakında Allah’ın davetine icabet edeceğim, aranızdan gideceğim. Ben sorumluyum. Sizler de sorumlusunuz. Benim hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Ashabı şöyle dediler: “Şehadet ederiz ki sen Allah’ın dinini tebliğ ettin, bizim için hayır diledin, bizlere nasihat ettin, bu yolda çaba gösterdin.


Allah sana mükafat versin.


Resulullah -s.a.a- (topluluk susup sessiz kalınca şöyle buyurdu:) “Acaba sizler Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve Peygamberi olduğuna, cennet, cehennem ve ölümün hak olduğuna, kıyamet gününün şüphesiz gelip çatacağına, Allah’ın toprağın altına defnedilmiş kimseleri dirilteceğine tanıklık ediyor musunuz?”

Ashabı, “Evet! Evet! Tanıklık ediyoruz” dediler.

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ben sizler aranızda iki değerli şeyi hatıra olarak bırakıyorum. Onlarla nasıl muamele edeceksiniz?”

Yabancı birisi, “Bu iki değerli şeyden maksat nedir?” diye sordu.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sıkl-i Ekber (büyük olan değerli şey) Allah’ın Kitabı’dır ve onun bir tarafı Allah’ın, diğer tarafı ise sizin elinizdedir. Sapıklığa düşmeyesiniz diye Allah’ın Kitabı’na sarılın.

Sıkl-i Asgar (daha küçük olan değerli şey) ise itretim ve Ehl-i Beytim’dir. Allah bana bu iki emanetimin kıyamet gününe kadar birbirinden ayrılmayacağını haber vermiştir.

Ey insanlar! Allah’ın Kitabından ve benim itretimden öne geçmeyin; onlardan geri de kalmayın. Aksi taktirde helak olursunuz.”

Bu esnada Resul-i Ekrem (s.a.a) Ali’nin (a.s) elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık gözükecek şekilde yukarı kaldırdı. Bütün topluluk Ali’yi (a.s) Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yanında gördüler.

Onu iyi bir şekilde tanıyıp bu toplantıdan maksadın Ali ile ilgili bir husus olduğunu anladılar. Hepsi tam bir hazırlık içinde Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sözlerine kulak astılar.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Müminlere kendi nefislerinden daha evla olan kimdir?”

Ashabı, “Allah ve Resulü da iyi bilir” dediler.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah benim mevlam, ben de müminlerin mevlası ve onlara kendi nefislerinden daha evlayım. Ey insanlar! Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır.” Resulullah (s.a.a) bu cümleyi tam üç defa tekrar etti.[153]

Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım! Ali’yi seveni sev ve Ali’yi düşman bileni sen de düşman bil. Allah’ım! Ali’ye yardım edenlere yardım et, Ali’nin düşmanlarını hor ve zelil kıl.

Allah’ım! Ali’yi hakkın merkezi karar kıl.” Devamla şöyle buyurdu: “Burada hazır bulunanlar olayı burada olmayanlara bildirsin, diğerleri de bu olaydan haberdar olsun.”

Henüz Gadir-i Hum’daki o muhteşem topluluk dağılmamışken vahiy meleği indi ve Peygamber-i Ekrem’i (s.a.a) Allah’ın şu buyruğu ile müjdeledi: “Bugün, size dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size -kemale ermiş- din olarak İslam’a razı oldum.”[154]

O anda Peygamber-i Ekrem (s.a.a) yüksek sesle tekbir getirdi ve şöyle buyurdu: “Dinini kamil kılan, nimetini tamamlayan, benim risaletimden ve Ali’nin benden sonraki velayetinden hoşnut olan Allah’a şükürler olsun.

” Resul-i Ekrem (s.a.a) bulunduğu yerden aşağı indi. Ashabı gruplar halinde Ali’yi (a.s) tebrik ettiler ve onu kendilerinin ve iman sahibi bütün kadın ve erkeklerin mevlası olarak kutladılar.

Bu esnada Allah Resulü’nün şairi olan Hassan b. Sait ayağa kalktı ve bu tarihi olay hakkında bir şiir okuyarak bu hadiseye ebedi bir renk kazandırdı. Onun okuduğu şiirin sadece iki beytini burada tercüme etmek istiyoruz:

“Peygamber Ali’ye şöyle buyurdu: “Kalk! Ben seni kendimden sonra insanların önderi ve kılavuzu kıldım.

Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.

Ey insanlar! Siz de Ali’nin gerçek dostları ve takipçileri olun.”

Buraya kadar söylenenler Ehl-i Sünnet kaynaklarında da yer alan Gadir olayının özetidir. Şia kitaplarında da bu olay daha detaylı bir şekilde beyan edilmiştir.

Merhum Tebersi, İhticac adlı kitabında Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hutbesini detaylı bir şekilde nakletmektedir. İlgi duyanlar o kitaba müracaat edebilirler.[155]


Gadir Olayı Ölümsüz ve Ebedidir


Allah-u Teala’nın hikmete dayalı iradesi, tarihî Gadir olayını tarih ve asırlar boyunca kalplerin yöneldiği canlı bir tarih şeklinde kalmasını dilemiş, her asır ve zamanda İslamî yazarların,

kendi tefsir, hadis, kelam ve tarih kitaplarında bu olay hakkında konuşmalarını, dini konuşmacıların vaaz ve hitabe toplantılarında onun hakkında konuşma yapmalarını ve bunu Hz. Ali’nin (a.s) inkâr edilmez faziletlerinden saymalarını taktir buyurmuştur.

Hatipler, konuşmacılar ve şairler de bu olaydan ilham alarak edebi zevklerini, bu olay hakkındaki tefekkür ve düşünceyle alevlendirip Hz. Ali’ye (a.s) karşı ihlaslarını dile getirip çeşitli şekillerde ve farklı dillerdeki en güzel beyitleri hatıra bırakmışlardır.

Tarih boyunca Gadir olayı kadar alimlerin, muhaddislerin, müfessirlerin, mütekellimlerin, filozofların, hatiplerin, şairlerin, tarihçilerin ve siyer yazarlarının teveccüh ettiği ve hakkında bu kadar inayette bulunduğu çok az olaya rastlanması sebepsiz değildir.

Şüphesiz bu olayın ebedi kalışının sebeplerinden biri de bu konuda Kur’an’ın iki ayetinin nazil olmasıdır. Kur’an ebedi bir kitap olduğu için bu tarihî olay da ebedileşmiş ve asla hatıralardan silinmemiştir.

İslam toplumu hem önceki asırlarda ve hem de çağdaş Şii toplumunda bu günü bir bayram olarak kabul etmekte ve her yıl bu münasebetle muhteşem merasimler düzenlemektedir.

Şüphesiz tarihî Gadir olayı ebedi bir renk kazanmıştır ve asla hatıralardan silinecek değildir. Tarihten de anlaşıldığı üzere Zilhiccet’il-Haram ayının 18. günü Müslümanlar arasında Gadir bayramı olarak meşhur olmuştur. Nitekim İbn-i Hallikan, Fatımi halifesi, Müsta’la bin Mustansır hakkında şöyle diyor: “487 yılında 18 Zilhiccet’il-Haram’a tesadüf eden Gadir bayramında halk kendisine biat etti.”[156]

el-Mustensirbillah hakkında ise el-Ubeydî şöyle yazıyor: “O, 487 yılında, zilhicce ayının sonuna on iki gün kala öldü. Bu gece Zilhicce ayının 18. günü ve Gadir bayramının gecesidir.[157]

Bu geceyi bayram gecesi olarak adlandıran tek kişi İbn-i Hallikan değildir. Mes’udî[158] ve Sa’lebî[159] de Gadir gecesini, İslam Ümmeti arasında meşhur olan gecelerden biri saymıştır.

Gadir günü yapılan kutlama merasimleri o gün Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yaptığı amellerden esinlenmiştir. Zira o gün Peygamber, Muhacirlere ve Ensar’a, hatta kendi eşlerine, Ali’nin yanına gidip onu böyle büyük bir fazilet sebebiyle kutlamalarını emretmiştir.

Zeyd b. Erkam şöyle diyor: “Ali’ye biat eden Muhacirlerden ilk kişi Ebu Bekir, Ömer, Osman, Talha ve Zübeyr idiler. Tebrik ve biat merasimi o gün güneş batıncaya kadar devam etti.”


Bu Ebedi Olayın Diğer Delilleri


Bu tarihi olayın ehemmiyeti konusunda sahabeden yüz on kişinin bu hadisi nakletmiş olması yeterlidir. Elbette bu cümle onca insan arasından sadece bu kimselerin Gadir hadisini naklettiği anlamında değildir.

Bunlar sadece Ehl-i Sünnet alimlerinin kitaplarında göze çarpan yüz on ravidir. Gerçi Peygamber bu konuşmasını, yüz bin kişilik bir toplantıya yapmıştır.

Ama onlardan büyük bir grubu, Hicaz’dan uzak bölgelerden gelmişlerdi ve onlardan hiç bir hadis nakledilmemiş veya nakledilmişse de bizim elimize ulaşmamıştır. Onlardan bir grubu da bu olayı nakletmişler, ama tarih onları kaydetme hususunda başarılı olamamıştır.

Tabiinin asrı olarak bilinen İslam’ın ikinci asrında, onlardan seksen dokuz kişi bu hadisi nakletmiştir.

Hadis rivayet edenlerin çoğu sonraki asırlarda Ehl-i Sünnet alimlerindendir. Onlardan üç yüz altmış kişi bu hadisi kendi kitaplarında nakletmiştir; büyük bir grubu da bunun sıhhat ve doğruluğunu itiraf etmişlerdir.

Ehl-i Sünnet ulemasından üçüncü asırda doksan iki, dördüncü asırda, kırk üç, beşinci asırda yirmi dört, altıncı asırda yirmi, yedinci asırda yirmi bir, sekizinci asırda on sekiz,

dokuzuncu asırda on altı, onuncu asırda on dört, on birinci asırda on iki, on ikinci asırda on üç, on üçüncü asırda on iki, on dördüncü asırda ise yirmi kişi bu hadisi nakletmiştir.

Bu cemaatten bir grubu sadece hadisi nakletmekle yetinmemiş, bu hadisin senetleri ve anlamı hakkında da bağımsız kitaplar yazmışlardır.

Büyük İslam tarihçisi Taberî, “el-Velayet fi Tarik-i Hadis’il-Gadir” adında bir kitap yazmış, bu hadisi yaklaşık yetmiş yolla Resul-i Ekrem’den (s.a.a) nakletmiştir.

İbn-i Ukde-i Kufi de “Velayet” adlı risalesinde bu hadisi yüz beş kişiden nakletmiştir. Cuani olarak bilinen Ebu Bekir Muhammed bin Ömer-i Bağdadî de bu hadisi yirmi beş yoldan nakletmiştir.

Bu tarihî olayın hususiyetleri hakkında kitap yazan kimselerin sayısı yirmi altıdır. Bu olay hakkında broşür veya kitap yazan bir çok kişinin eserlerinin de tarihte kaydedilmemiş olması mümkündür veya biz yaptığımız araştırmalarımızda onların adını elde edememişiz.

Şii alimleri de bu tarihi olay hakkında değerli kitaplar yazmışlardır. Bu kitaplardan en kapsamlısı el-Gadir kitabıdır. Bu kitap meşhur İslam yazarı, Mücahid Allame Merhum Emini tarafından yazılmıştır. Biz de Hz. Ali’nin (a.s) hayatının bu bölümünü yazarken o kitaptan çok istifade ettik.


YİRMİNCİ BÖLÜM


(2) Gadir Hadisi


Üçüncü Kısım-


Gadir’de Muhteşem Bir Toplantı Düzenlemenin Hedefi Neydi?


Geçen konulardan da açıkça anlaşıldığı üzere Gadir olayı, hakkında şüphe edilmesi, en açık ve belli hususlarda şüphe edilmesi mesabesinde olan kesin tarihî bir olaydır ve İslami hadisler arasında tevatür ve kesin olma açısından,

bu hadisin konumunda olan çok az hadis vardır. O halde bu hadisin senedi hakkında daha fazla araştırma ve incelemede bulunmayacağız. Bu bölümde daha çok Gadir hadisinin anlamını açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.

Hadisi anlamanın kilit noktası, “men kuntu mevlahu fe Aliyyun mevlahu” (Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır) cümlesinde geçen mevla kelimesinin anlamını elde etmektir. Bu kelimenin anlamını anladıktan sonra da hadisin anlamı kendiliğinden açıklığa kavuşacaktır.

Daha önce şunu bilmek gerekir ki “mevla” lafzı Kur’an-i Kerim’de “evla” ve “veliyy” anlamında kullanılmıştır. Örneğin:

1- “Bugün sizden ve küfredenlerden fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir ve mevlanız (evlâ ve layığınız) orasıdır; ne kötü bir dönüştür.”[160]

Büyük İslam müfessirleri bu ayetin tefsirinde şöyle demişlerdir: “Bu ayetteki “mevla” kelimesi “evla/layık” anlamındadır. Zira işledikleri çirkin ameller sebebiyle bu kimseler ateşe girmeye lâyık ve müstahak olmuşlardır.[161]

2- “Kendisine zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. Yalvardığı şey ne kötü mevla (veli, yardımcı) ve ne kötü yoldaştır.”[162]

Bu ayet anlamı ve önceki ayetin tanıklığıyla müşriklerin ve putları kendilerine veli kabul eden, onlara veli olarak yönelen ve onları veli olarak çağıran putperestlerin ameline işaret etmektedir.

Bu iki ayet ve nakletmekten sarf-ı nazar ettiğimiz diğer bir çok ayetler özetle “mevla” kelimesinin anlamlarından birinin de “evla” ve “veli” olduğunu ispat etmektir.

Şimdi de “men kuntu mevlahu fe haza Aliyyun mevlahu” (Ben kimin mevlasıysam bu Ali de onun mevlasıdır) cümlesinden maksadın ne olduğuna bir bakalım. Acaba maksat bir kimsenin insan üzerindeki mutlak velayetinin gereği olan nefislerdeki tasarrufta evleviyet anlamında mıdır?

Yoksa hadisin anlamı başka bir şey midir? Nitekim bazıları Gadir hadisindeki “mevla”dan maksadın dost, yardımcı ve benzeri şeyler olduğunu düşünmüşlerdir.

Bir çok delillerin de tanıklık ettiği üzere “mevla” kelimesinden maksat, alimlerin velayet-i mutlaka olarak tabir ettikleri birinci anlamdır. Kur’an-i Kerim Resulullah (s.a.a) hakkında şöyle buyurmuştur: “Peygamber müminlere kendi nefislerinden daha evladır.”[163]

İnsana kendi canından (tasallut ve tasarruf açısından) daha lâyık ve müstahak olan bir kimse tabiatıyla onun malı hakkında da aynı hakka sahiptir. Canı ve malı hakkında insana kendi nefsinden daha evla olan birisi,

onun üzerinde mutlak bir velayet sahibi de olmalıdır ve bu yüzden insan onun emirlerini en ince ayrıntısına kadar yürürlüğe koymalı ve sakındırdığı şeylerden uzak durmalıdır.

Bu makam ve mevki, Allah tarafından Peygamber’e (s.a.a) verilmiştir ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a) zatı gereği böyle bir makama kendiliğinden sahip olmamıştır.

Daha açık bir ifadeyle Resulullah (s.a.a) imanlı kimselerin canına ve malına hakim kılan, onlara her türlü emir ve nehiyde bulunma hususunda yetkili kılan ve onun emirlerinden sapmanın bir tür Allah’ın emirlerinden sapma olduğunu kabul eden bizzat Allah’tır.

Kesin delillerle ispat edildiği üzere bu hadisteki “mevl┠kelimesi, ayette geçen “evl┠kelimesiyle aynı anlamı ifade etmektedir. Tabiatıyla Müminlerin Emiri Ali (a.s) da Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ayet-i şerifenin nassıyla sahip olduğu makama sahip bulunmaktadır. Yani kendi asrında ümmetin önderi,

toplumun rehberi ve insanların canı ve malı hakkında tasarrufta bulunmaya en evla kimsedir. Bu da bazen “velayet-i ilahiyye” diye tabir edilen yüce imamet makamıdır. (Allah tarafından özel kimselere verilen geniş velayet makamıdır.)

Şimdi de açık bir şekilde hadiste geçen mevla kelimesinden maksadın tüm işlerde tasarrufta evleviyet anlamında olduğunu açıkça ispat eden delil ve şahitlere bir göz atalım. İşte bu delillerden bazısı:

1- Tarihî Gadir olayının meydana geldiği gün, Allah Resulü’nün şairi Hassan b. Sabit Resul-i Ekrem’den (s.a.a) izin alarak ayağa kalktı ve o hazretin sözünü bir şiir kalıbında ebedileştirdi. Burada dikkat edilmesi gereken ilginç bir husus da şudur ki fesahat ve belagat sahibi, Arap dilinin rumuzlarını yakından bilen bu şair “mevla” kelimesi yerine “imam ve hidayetçi” kelimesini kullanmış ve şöyle demiştir.

“Peygamber (s.a.a) insanlara yöneldi ve Ali’ye (a.s) şöyle dedi: “Ayağa kalk ki ben seni kendimden sonra insanların imamı ve hidayetçisi kıldım.”[164]

Açıkça görüldüğü gibi Hassan b. Sabit, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) buyruğunda geçen “mevla” kelimesinden, imamet ve yöneticilik, hidayet ve ümmetin rehberliği dışında başka bir şey anlamamıştır.

Mevla kelimesinden bu anlamı anlayan tek kişi sadece Hassan değildir. Ondan sonra da Arap toplumunun birinci sınıf edebiyatçıları ve şairlerinden olan büyük İslam şairleri ve hatta bazıları Arap edebiyatının üstadı sayılan birçok büyük İslam şairleri de bu lafızdan Hassan b. Sabit’in telakki ettiği anlamı, yani imamet ve ümmetin önderliğini anlamışlardır.

2- Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Muaviye’ye yazdığı şiirlerinde Gadir hadisi hakkında şöyle buyurmuştur:

“Allah Resulü Gadir günü benim velayetimi sizlere farz kılmıştır.”

Hadisin gerçek anlamını bizlere açıklama hususunda bizzat imamdan daha güvenilir kim vardır? İmam Ali (a.s) Şii ve Sünni tüm Müslümanların, ilim, emanete riayet ve takvası hususunda görüş birliğinde olduğu bir kimsedir.

Burada da görüldüğü gibi Hz. Ali (a.s) Gadir hadisine sarılmış ve şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü Gadir günü benim velayetimi sizlere farz kılmıştır.” Acaba bu açıklama Gadir olayında hazır bulunan herkesin o gün dini önderlik ve toplumsal rehberlik dışında hiç bir şey düşünmediklerini açık bir şekilde beyan etmiyor mu?

3- Hadiste yer alan bir takım kanıtlar da Peygamber-i Ekrem’in bu cümleden maksadının Ali’nin (a.s) “tasarrufta evleviyet” konusu olduğuna tanıklık etmektedir. Zira Peygamber, “men kuntu mevlahu” (Ben kimin mevlasıysam) cümlesini buyurmadan önce şöyle buyurmuştur: “Ben sizlere kendi nefislerinizden daha evla değil miyim?”

Bu cümlede Peygamber, “Nefse evleviyet” kelimesini kullanmış ve tüm insanların canları hakkında onların kendilerinden daha evleviyetli olduğu hususunda kendilerinden itiraf almıştır.

Sonra da hemen ardından şöyle buyurmuştur: “Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır.” Bu iki cümlenin birbirine yakın zikredilmesinin hedefi nedir? Peygamber-i Ekrem’in hadisteki Ali’nin mevla oluşundan maksadı daha önce kendisi için ispat ettiği nefse evleviyet değil midir?

Peygamber aslında, “Ey insanlar! Benim sahip olduğum her makama Ali (a.s) de sahiptir” demek istememiş midir?” Eğer Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) maksadı bundan başka bir şey olsaydı, artık kendisinin onlara evleviyeti hususunda itiraf almasına gerek kalmazdı.

4- Peygamber (s.a.a) sözünün başında insanlardan üç önemli İslamî konuda, (tevhit, nübüvvet ve ahiret) itiraf almış ve şöyle buyurmuştur: “Siz Allah’tan başka ilah olmadığına,

Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna tanıklık etmiyor musunuz?” Bu itirafı almaktan maksat nedir? Peygamber-i Ekrem (s.a.a), daha sonra Ali (a.s) için sabit kılacağı makam ve mevkiyi önceki ilkeler gibi düşünmeleri ve Ali’nin hilafet ve velayetini ikrar etmenin,

herkesin ikrar ve itirafta bulunduğu üç temel ilkenin düzeyinde olan bir ikrar olduğunu bilmelerini sağlamak için insanların zihinlerini hazırlamaktan başka bir şey kastetmiş olabilir mi? Eğer “mevla” kelimesinden maksat, dost ve yardımcıysa cümlelerin ilişkisi bozulur ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sözü belagat ve sağlamlığını kaybederdi.

Zira Ali (a.s) velayet makamı dışında o günkü toplumda yetişmiş seçkin bir Müslümandı. Bırakın Ali gibi bir mümini, imanlı herkesle dost olmanın gerekliliği Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) büyük bir topluluk içinde büyük bir teşrifatla ilan edeceği ölçüde gizli bir iş değildi ve ayrıca bu konu üç ilkenin sırasında yer alacak ölçüde önemli bir konu da değildi.

5- Peygamber-i Ekrem (s.a.a) konuşmasının başında kendi vefatının yaklaştığından söz etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Yakında hakkın davetine icabet edeceğim.

” Bu cümle de Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendisinden sonra bir çare düşündüğünü ve vefatından doğan boşluğu doldurmak istediğini ifade etmektedir. O halde açık olduğu üzere bu boşluğu doldurabilecek tek şey de Peygamber’den sonra işlerin dizginlerini eline alabilecek olan Ali’nin hilafet ve imamet makamıdır, Ali’nin dostluğu, sevgisi veya ona yardım etmek değil.

6- Peygamber (s.a.a), “Ben kimin mevlasıysam” cümlesinden hemen sonra şöyle buyurmuştur: “Allah’a dinini kemale erdirdiği, nimetini tamamladığı, risaletimden hoşnut olduğu ve Ali b. Ebi Talib’in velayetinden razı olduğu sebebiyle tekbir getiriyorum.”

7- Bundan daha açık bir delil ne olabilir ki, Ebu Bekir, Ömer ve Allah Resulü’nün ashabından bir çok kimse, Peygamberin hitap makamından aşağı inmesinden hemen sonra hep birlikte Ali’yi tebrik etmiş ve akşam namazına kadar süren bir kutlama merasimi düzenlemişlerdir.

İlginç olanı şudur ki, İmam’a, “Bu makam sana hayırlı olsun ey Ali b. Ebi Talib! Zira sen her mümin erkek ve kadının mevlası oldun” diyen ilk kişiler Ebubekir ve Ömer idiler.

Ali (a.s) o gün nasıl bir makama sahip oldu ki böylesine tebrik ve kutlamalara lâyık görüldü?! Bu makam o güne kadar İslam ümmetinin yüce toplumunda böylesine bir teşrifatla tebliğ ve ilan edilmemiş olan ümmetin rehberliği ve önderliği makamından başka bir makam değildi.

8- Eğer maksat sadece Ali’nin dostluğu olsaydı, artık bu meseleyi böylesine sıcak bir havada yüz bin kişilik kervanı yoldan alıkoyacak, insanları o sıcak toprakta, çölün kum ve çakıl taşları üzerine oturup detaylı bir hutbe okuyacak şekilde beyan etmesine gerek kalmazdı.

Kur’an-ı Kerim imanlı toplumun bireylerini, birbirlerinin kardeşi olarak nitelendirmemiş midir ki?! Nitekim şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz müminler birbirlerinin kardeşidir.”[165]

Kur’an zaten iman sahibi kimseleri birbirlerinin dostu olarak tanıtmamış mıdır ki? Nitekim şöyle buyurmuştur: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar, bazısı bazısının dostudur”[166]

O halde Ali de o imanlı toplumun bir üyesiydi ve Resulullah’ın (s.a.a) bütün bu hazırlıklarla birlikte ayrıca Ali’nin (a.s) dostluğu ve sevgisi hakkında konuşmasına gerek yoktu.

Bütün bu söylediklerimizden de açıkça anlaşıldığı üzere bazı kimselerin Gadir hadisinden maksadın Ali (a.s) ile dostluk ve ona yardım etmek olduğu ve Peygamber-i Ekrem’in sözündeki “mevla” kelimesinin de “seven ve yardımcı olan” anlamını taşıdığı iddiası hakikatte doğru olmayan bir yorum ve çocukça bir bahane peşinde koşmaktır.

Bu da körü körüne bağnazlıktan kaynaklanmaktadır. Açıkça söylemek gerekir ki, yukarıdaki delillerin ve hutbeden elde edilen diğer şahitlerin hükmüyle Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sözündeki “mevla” kelimesinin tek bir anlamı vardır ve o da ihtiyar ve tasarrufa evleviyet sahibi kimse anlamıdır.

Eğer mevla kelimesinin efendilik ve yücelik anlamını ifade ettiği ve “efendi” anlamında olduğu söylenecek olursa, şüphesiz bu durumda da bundan maksat imama itaat etmelerini başkaları için farz ve gerekli kılan ilahî ve dinî efendiliktir.


YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM


İki Soruya Cevap


İki Soru:


Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) kendinden hemen sonraki hilafet ve vasiliğini Gadir-i Hum günü ilan edip ona itaat edip uymayı tüm Müslümanlara gerekli ve farz kıldı. Burada iki soru mevcuttur:

1- Eğer Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) hilafet ve vasiliği böyle bir günde ilan edildiyse, o halde neden Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabı, Peygamber vefat ettikten sonra Ali’nin vesayet ve hilafet makamını görmezlikten gelip başka birisine uydular?

2- Neden İmam Ali (a.s) ömrü boyunca bu hadisi kendi imametini ispat etmek için delil olarak ortaya koymadı?

Birinci soruya cevap:


Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabından bir grubu Ali’nin (a.s) vasiliğini unutmuş, Gadir günündeki ilahî emri görmezlikten gelmiş ve her toplumda örnekleri çokça görülen lakayt kimseler de onlara uymuşlarsa da onların karşısında seçkin şahsiyetler Ali b. Ebi Talib’in imamlık ve önderliğine vefalı kalmış ve ondan başka hiç kimseye uymamışlardır.

Bu kimseler her ne kadar ilk gruba oranla az olsalar ve vesayet açısından azınlıkta kalsalar da, keyfiyet ve şahsiyet açısından Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) seçkin ashabından sayılan kimselerdi.

Örneğin Selman-i Farisi, Ebu Zer Gıffari, Mikdad bin Esved, Ammar-i Yasir, Ubeyy bin Ka’b, Ebu Eyyub Ensari, Huzeyme bin Sabit, Büreyde-i Eslemi, Ebu Heysem bin Teyhan,

Halid bin Sait ve adları hayatlarının hususiyetleri, hilafet makamını eleştirmeleri ve Müminlerin Emiri Ali'ye (a.s) vefakarlıkları ile dikkatle İslam tarihinde kaydedilmiş olan onlarca kişi...

İslam tarihi hepsinin de Hz. Ali’nin (a.s) vefalı takipçileri olan iki yüz elliye yakın sahabiyi kaydetmiştir. Bunlar ömürlerinin son nefesine kadar Hz. Ali’nin (a.s) yanından ayrılmamışlardır. Hatta onlardan bazısı İmam Ali’nin (a.s) yanında şehadete erişmişlerdir.[167]

Maalesef hatırlatmak gerekir ki, Resulullah’ın (s.a.a) açıkça söylemesine rağmen bazı ashabının muhalefet ettiği ve görmezlikten geldiği tek konu sadece Hz. Ali’nin (a.s) hilafet ve vesayet konusu değildir.

Tarihî sayfalarının tanıklık ettiği üzere bizzat Peygamber (s.a.a) zamanında bazen bazı kimseler, Peygamber-i Ekrem’in apaçık emirlerini görmezlikten gelmişler veya emirleri karşısında görüş belirtmişler ve ona muhalefete kalkışmışlardır.

Başka bir tabirle Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabından bazısı Resul-i Ekrem’in (s.a.a) emirlerini kendi derunî arzuları ve siyasî fikirlerine aykırı görmedikleri taktirde can-u gönülden kabul ediyorlardı.

Ama eğer Allah Resulü’nün (s.a.a) öğretileri az da olsa kendi siyasî düşünceleri ve makam düşkünlüklerine aykırı olsaydı Resulullah’ı (s.a.a) o işi yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlardı.

Peygamber (s.a.a) vazgeçmediği taktirde de o hazretin emrinin uygulamaya geçirilmesi hususunda ihmalkârlık ediyor veya en azından itirazda bulunarak Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendilerine uyması hususunda ısrarda bulunuyorlardı.

Bu uygunsuz davranışlardan bazısına işaret edelim:


1- Resulullah (s.a.a) hayatının son günlerinde bir takım şeyler yazmak için kalem ve mürekkep istedi ve ümmetin yazacağı şeylere uyduğu taktirde asla sapmayacağını bildirdi.

Ama orada hazır bulunanlardan bazıları özel bir siyasi hisle bu mektubun yazılışından maksadın halife tayini olduğunu anlamış ve bu yüzden de Peygamber-i Ekrem’in açık emrine muhalefet ederek kalem ve kağıt getirilmesine şiddetle engel olmuşlardır.

İbn-i Abbas ağlayarak şöyle demiştir: “Müslümanların musibet ve sıkıntıları Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hastalığının ağırlaştığı ve İslam ümmeti kendisinden sonra sapmasın diye bir şey yazmak için kağıt ve kalem istediği gün başladı.

Zira bu durumda orada hazır bulunanlardan bazısı buna karşı çıkmış, muhalefet ettiler. Bazıları, “Kalem ve kağıt getirin” dedilerse de, diğer bazıları, “Getirmeyin” dediler. Sonunda da Peygamber bu ihtilafı görünce istediği işi yapmaktan vazgeçti.”[168]

2- Müslümanların komutanı Zeyd b. Harise Rumlarla yapılan savaşta öldürüldü. Bu olayın ardından Resul-i Ekrem (s.a.a) ömrünün son günlerinde bir ordu düzenledi. Muhacir ve Ensar’dan büyük şahsiyetleri de bu ordunun içine kattı.

Resulullah (s.a.a) bu ordunun komutanlığını Üsame’ye verdi ve kendi elleriyle ona sancağı teslim etti. Aniden o gün şiddetli bir ateşe yakalandı.

Bu şiddetli ateş, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) çok hasta olduğunu gösteriyordu. Bu esnada ashaptan bazıları muhalefet edip, çekişerek Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) emri karşısında görüş belirtmeye başladılar. Bazıları Üsame gibi genç birinin komutanlığına kızmış ve itiraz ederek Peygamber’den onun azlini istemişlerdi.

Bir grubu da Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kesin olarak öleceğini anlamış ve cihada gitmekten sakınarak kendi kendilerine şöyle demişlerdi: “Böyle bir durumda, Medine’den çıkmak İslam ve Müslümanların menfaatine değildir!”

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ashabının müsamahasından ve ordunun ertelenmesinden haberdar olunca, alnında ve yüzünde kızgınlık belirtileri ortaya çıkıyordu.

Ashabını harekete geçirmek için sürekli tekrar tekrar vurguda bulundu ve şöyle buyurdu: “Bir an önce Medine’yi terk edip Rum sınırlarına doğru harekete geçin.” Ama bütün bu önemli vurgulara rağmen daha önce söylediğimiz bir takım sebeplerden dolayı zikredilen şahıslar Allah Resulü’nün apaçık emrini görmezlikten gelip kendi şahsi görüş ve maslahat değerlendirmelerini Resul-i Ekrem’in (s.a.a) defalarca açıklamasından ve beyanından öne geçirdiler.

3- Ashaptan bazılarının Peygamber-i Ekrem’in emrine muhalefet etmeleri sadece bu iki konu ile sınırlı değildi. Bu tür kimseler Hudeybiye topraklarında da Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Kureyş ile barış anlaşmasını imzalayınca şiddetle Resulullah’a (s.a.a) muhalefet ve itiraz ederek eleştirmişlerdi.

Onların Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) apaçık emrine muhalefetleri, o hazretin vefatından sonra bu saydıklarımızdan çok daha fazladır. Zira bu kimseler bir takım sebeplerden dolayı,

namaz ve ezanın keyfiyetini de değiştirdiler ve mut’a nikahını görmezlikten geldiler. Ramazan ayı gecelerinin nafileleri fürada olarak kılınması gerektiği halde cemaat halinde kıldırdılar ve miras hükümleri hususunda da bir takım değişiklikler yaptılar.

Bu tahrif ve değiştirmeleri beyan etmek, bu sapmaların hedefini ve nass karşısında içtihatta bulunmaları açıklamak bu makalenin kapasitesini aşmaktadır. Bu hususta “el-Müracaat” adlı değerli esere (s. 218 - 282) ve “en-Nas ve’l - İçtihat” adlı kitaplara müracaat edilebilir.

Sahabenin Resulullah’a (s.a.a) muhalefet ve başkaldırmaları, Kur’an-ı Kerim’in şiddetli bir tonla onları Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) emirlerine muhalefetten ve ondan öne geçmekten sakındırması aşamasına gelmişti

Bunun üzerine Kur’an şöyle buyurmuştur: “Onun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”[169] Hakezâ, Kur’an şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’tan ve Peygamber’inden öne geçmeyin; Allah’tan sakının; doğrusu Allah işitir ve bilir.”[170]

Allah-u Teala Peygamber-i Ekrem’e kendi görüşlerine uyması hususunda ısrar edenlere de şu uyarıda bulunmaktadır: “Bilin ki, içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, bir çok işlerde size uymuş olsaydı şüphesiz kötü duruma düşerdiniz.”[171]

Bu hadis ve ayetlerin tümü Peygamber-i Ekrem’in ashabından bir grubun onun karşısında göstermeleri gereken teslimiyet ve itaate sahip olmadıklarını, kendi fikir ve düşünceleriyle uyumlu olmayan ilahî emirlere uymamaya çalıştıklarını hatta Peygamber’i bile kendi peşlerine takma hususunda çaba gösterdiklerini ifade etmektedir.

Ne yazık ki Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra siyaset sahnesinin yönetmenleri, Sakife sahneleri ve buyruk şuralarını düzenleyenler Peygamber-i Ekrem’in Gadir-i Hum günü ortaya koyduğu apaçık delilleri batıni arzularına aykırı görerek çok çabuk bir şekilde unutmuşlardır.


İkinci Soruya Cevap:


Sorunun metninde işaretle iddia edilen şeyin tam aksine hatırlatmak gerekir ki Hz. Ali (a.s) ömrü boyunca çeşitli yerlerde Gadir hadisini kendi hakkaniyet ve hilafetinin delili kabul etmiştir.

Hz. Ali (a.s) durumu uygun gördüğü her yerde Gadir hadisini muhaliflerin önüne koyarak bu yolla kendi konumunu halkın kalbinde güçlendirmiş ve hakikati taliplerine gerçekleri apaçık bir şekilde ortaya koymuştur.

Sadece Hz. Ali (a.s) değil, bizzat Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kızı, Fatıma (s.a) ve çocukları İmam Hasan-i Mücteba ve şehitlerin efendisi İmam Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Cafer, Ammar Yasir,

Esbağ b. Nebate, Kays b. Sa’d gibi İslam’ın bazı büyük şahsiyetlerden oluşan bir grup ve hatta Ömer b. Abdulaziz gibi Emevî ve Memun gibi Abbasi halifeleri ve bundan da öte, Amr b. As gibi Hz. Ali’nin (a.s) meşhur muhalifleri bile Gadir hadisini delil olarak göstermişlerdir.

O halde Gadir hadisini delil saymak, Hz. Ali’nin (a.s) zamanından günümüze kadar sürekli devam etmiş, her asırda Hz. Ali’nin (a.s) taraftarları Gadir hadisini İmam’ın (a.s) velayet ve imamet delillerinden saymışlardır. Biz burada bu istidlallerden bazı örnekler zikretmek istiyoruz:

1- Bildiğimiz gibi altı kişilik şuranın üyeleri ikinci halifenin emriyle tayin edildi. Şura öyle bir düzenlenmişti ki herkes hilafetin Ali’ye (a.s) verilmeyeceğini biliyordu.

Zira Ömer, Osman'ın yakın akrabalarından ve büyük sermayedarlardan olan Abdurrahman b. Avf’a veto hakkı vermişti. Onun Hz. Ali (a.s) ve muhalif olan grup ile ilişkisinden de açıkça anlaşıldığı üzere bu hak (veto hakkı) Ali’nin (a.s) zararına sonuçlanacaktı.

Evet Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şura günü hilafetin adeta Abdurrahman b. Avf tarafından Osman’a atıldığı zaman, İmam Ali (a.s) şura görüşünü iptal etmek için bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:

“Ben sizlere asla inkar edemeyeceğiniz bir delil göstereceğim.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah’ınıza yeminle söyleyin! Acaba sizler arasında Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), hakkında, ‘Ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır! Allah’ım Ali’yi sevenleri sev, ona yardım edenlere yardım et. Burada olanlar,

bunu, burada olmayanlara ulaştırmalıdır’ dediği biri var mıdır?” Bu esnada şuranın bütün üyeleri, Ali’yi tasdik etmeye kalkıştılar ve şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki bu fazilete senden başka hiç kimse sahip değildir.

”[172] Elbette Hz. Ali’nin (a.s) Gadir hadisini hüccet göstermesi sadece bununla sınırlı değildir. Diğer bir takım yerlerde de İmam bu hadisi delil olarak göstermiştir. Bu hususlardan bazısına işaret edelim:

2- Bir gün Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Kufe’de bir konuşma yaptı. Sözünün arasında topluluğa dönerek şöyle buyurdu: “Sizleri Allah’a ant içiririm! Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a)

beni kendisine halife ve vasi tayin ettiğini duyan herkes ayağa kalkıp tanıklıkta bulunsun.” Ama sadece bu konuyu bizzat kulaklarıyla Resulullah’tan (s.a.a) işiten kimseler ayağa kalksınlar; başkalarından duyanlar değil.” Bu esnada otuz kişi ayağa kalkarak Gadir hadisine tanıklıkta bulundular.

Dikkat etmek gerekir ki o tarihte Gadir olayından yirmi beş yıl geçmişti. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabından bazıları Kufe’de değillerdi veya ondan önce vefat etmişlerdi. Bazıları da bir takım sebeplerden dolayı tanıklık etmek hususunda kusur işlediler.

Merhum Allame Emini, kendi nefis kitabında bu istidlalin bir çok kaynağını bir araya toplamıştır. İlgi duyanlar söz konusu kitaba müracaat edebilirler.[173]

3- Osman'ın hilafeti döneminde Muhacir ve Ensar’ın ileri gelenlerinden iki yüze kişi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) mescidinde bir araya gelip farklı konularda konuşmaya ve tartışmaya başladılar.

Sonunda söz Kureyş’in faziletlerine, öncelikli oluşuna ve hicretlerine varınca, Kureyş boylarından her birisi kendi seçkin şahsiyetleriyle övünmeye başladı.

Günün ilk saatlerinden başlayarak öğlen vaktine kadar devam eden ve şahsiyetlerin konuşmalar yaptığı toplantı boyunca Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) susarak sadece insanların sözlerini dinliyordu.

Bu esnada aniden topluluk Hz. Ali’ye (a.s) yönelerek ondan konuşmasını istediler. İmam Ali (a.s) insanların ısrarı karşısında ayağa kalkıp Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hanedanıyla olan ilişkisini ve parlak geçmişini detaylı bir şekilde anlattı ve sonunda şöyle buyurdu:

“Gadir günü Allah’ın, Peygamber’ini, namaz, zekat ve hac merasimini kendilerine açıkladığı gibi benim insanlara önderliğimi de ilan etmesi için görevlendirdiğini hatırlıyor musunuz?

Bu işi yapmak için de Resulullah (s.a.a) bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: “Allah beni bir işle görevlendirmiştir ve ben de insanların ilahî mesajı ulaştırırken beni yalanlamalarından sakınıyordum. Ama Allah onu tebliğ etmemi emretti ve insanların şerrinden güvende olduğumu müjdeledi.

Ey insanlar! Allah benim mevlamdır ve ben de müminlerin mevlasıyım. Onlara kendilerinden daha evlayım; bunu biliyor musunuz? Onlar hep birlikte, “evet” dediler. Bu esnada Peygamber şöyle buyurdu:

“Ey Ali! Ayağa kalk!” Ben de ayağa kalktım. Sonra o topluluğa dönerek şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlasıysam, bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sev ve ona düşmanlık edene düşman ol!”

Bu esnada Selman Resulullah’tan (s.a.a), “Ali’nin bize velayeti nasıldır?” diye sordu. Resulullah (s.a.a) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ali’nin size velayeti aynen benim size velayetim gibidir. Ben kimin canı hakkında evleviyete sahipsem ali de onun canı hakkında evleviyete sahibidir.[174]

4- Gadir hadisini muhaliflerine delil gösteren sadece Ali (a.s) değildir. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) değerli kızı da kendi hakkını elde etmek için konuştuğu tarihî günde ashaba dönerek şöyle buyurmuştur: “Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ali hakkında Gadir günü, ‘Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır’ dediğini unuttunuz mu?”

5- Hasan b. Ali (a.s) da Muaviye ile meşhur anlaşmayı imzalamayı kararlaştırdığı zaman ayağa kalktı ve şu hutbeyi irad etti: “Allah, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ini (a.s)

İslam vesilesiyle yüce kılmış, bizi seçmiş ve her tür pisliği bizden uzaklaştırmıştır...” Sonra da şöyle buyurdu: “Bütün ümmet Resulullah’ın (s.a.a) Ali’ye (a.s) yönelerek, ‘Sen bana oranla, Harun’un Musa’ya olan oranı gibisin’ buyurduğunu işitmiştir.

Bütün insanlar gördüler ve işittiler ki Resulullah (s.a.a) Gadir günü Ali’nin elinden tutarak insanlara şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onun dostuna dost ve düşmanına düşman ol!”[175]

6- Hüseyin b. Ali (a.s) de aralarında Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabının da olduğu Mekke topraklarındaki muhteşem topluluğa şöyle buyurmuştur: “Sizleri Allah’a ant içiriyorum! Resulullah’ın (s.a.a) Gadir günü Ali’yi hilafet ve velayete seçtiğini, daha sonra ‘Burada hazır olanlar, olmayanlara duyursun’ diye buyurduğunu biliyor musunuz?” O topluluğun tümü, “Şehadette bulunuruz” dedi.

7- Bunlara ek olarak önceden de söylediğimiz gibi Peygamber-i Ekrem’in ashabından olan Ammar Yasir, Zeyd b. Arkam, Abdullah b. Ca’fer, Esbağ b. Nebate ve diğer bazı kimseler tümüyle bu hadisi İmam’ın hilafet ve liyâkatine delil olarak göstermişlerdir.[176]


YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM


3 ve 4 Sekaleyn ve Sefine Hadisi


Kur’an ve İtret Birbirinden Kopmaz Bir Bağa Sahiptirler


Sekaleyn hadisi[177] alim ve bilginlerin Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) naklettikleri mütevatir ve kesin hadislerdendir. Bu hadisin çeşitli dönem ve asırlardaki senetlerine müracaat edildiği taktirde Resulullah (s.a.a) tarafından süduru kesinlik kazanmaktadır.

Öyle ki insan her ne kadar zor inanan birisi olsa da bu hadisin sıhhat ve sağlamlığı hususunda hiç bir şek ve şüphe içinde kalmamaktadır.

Bu hadisin senedini Ehl-i Sünnet alimleri açısından inceleyecek olursak onlardan bazısının tanıklığını burada nakletmek zorundayız.

Münadî şöyle diyor: “Yirmiden fazla sahabi bu hadisi Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) nakletmişlerdir:[178]

İbn-i Hacer Askalanî de şöyle yazmaktadır: Sakaleyn hadisi yirmiden fazla yolla nakledilmiştir.[179]

Büyük Şiî alimi merhum Allame Mir Hamid Hüseyin (ki h.k. 1306 yılında vefat etmiştir) bu hadisin tamamını Ehl-i Sünnet alimlerinin yazdığı beş yüz iki kitaptan nakletmiştir. Onun bu hadisin senet ve anlamı hakkında yaptığı araştırmanın toplamı altı cilt halinde İsfahan’da basılmıştır. İlgi duyanlar bu kaynağa müracaat ederek hadisin azametini görebilirler.

Eğer bu hadisin Şiî ravilerini de Ehl-i Sünnet ravilerine ekleyecek olursak bu taktirde Sekaleyn hadisi, Gadir hadisi dışında hiç bir hadisin ulaşamayacağı çok yüce bir itibar ve tevatür derecesine ulaşır. Şimdi hadisin metnini aktaralım:

“Şüphesiz ben aranızda iki değerli şey bırakıyorum; bunlar Allah’ın Kitabı ve itretim Ehl-i Beytimdir. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız ve bunlar havuzda yanıma gelinceye kadar birbirinden asla ayrılmazlar.”

Elbette bu hadis bundan daha geniş şekillerde de nakledilmiştir. Nitekim İbn-i Hacer şöyle diyor: “Resulullah (s.a.a) bu hadisin sonunda şöyle buyurmuştur: ‘Bu Ali Kur’an iledir ve Kur’an da Ali ile. Bu ikisi birbirinden ayrılmazlar.’”[180]

Naklettiğimiz Şii ve Sünni mühaddislerin sıhhat ve sağlamlığına tanıklık ettikleri hadisin özet ve kısa şeklidir. Hadisin şekli hususundaki ihtilafın sebebi ise Peygamber-i Ekrem’in farklı yerlerde farklı tabirlerle insanlara Kur’an ve Ehl-i Beyt’in (a.s)

ayrılmazlığını hatırlatmada bulunmasıdır. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu iki hüccetin ayrılmazlığını Veda Haccında Gadir-i Hum’da,[181] Minberin üzerinde,[182] odası sahabeyle dolu olduğu halde hasta yatağında yatarken hatırlatmada bulunmuştur.

Hadisin kısalık ve uzunluk açısından farklılığı, yerlerin çeşitliliği ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) tabirlerinin farklılığından kaynaklanmıştır.

Hadis her ne kadar çeşitli şekillerde nakledilmiş ve peygamber bu iki emanetini bazen “sekaleyn”, bazen “halifeteyn” ve bazen de “emreyn” olarak ifade etmişse de buna rağmen hepsi bir tek hedefi takip etmektedir ve o da Kur’an ve Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyti arasındaki kopmaz bir bağın varlığıdır.

Sekaleyn Hadisinin İçeriğini İncelenmesi


Gadir hadisinin içeriğini dikkatle inceleyecek olursak Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) itretinin, bırakın masiyet ve günahı, hatta hata ve sürçmelerden bile masum oldukları açıklığa kavuşmuş olur.

Zira kıyamete kadar Kur’an'la aralarında ayrılmaz bir bağ olan kimseler tıpkı bu ilahî Kitab gibi (ki Allah onu her türlü tahriften korumayı garantilemiştir)

her türlü hata ve yanlışlıktan masum olmalıdırlar. Başka bir tabirle, Resulullah’ın (s.a.a) İslam ümmetine kıyamete kadar (ki bu iki değerli emanetin Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) kavuştuğu gündür) her ikisine itaat edip uymalarını bildiren apaçık emrinden de anlaşıldığı üzere bu iki ilahî hüccet ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) bu iki emaneti sürekli olarak hata ve yanlışlıktan masum olmuş ve her türlü eğrilik ve sapmadan uzak bulunmuştur.

Zira Allah’ın isyankâr ve günahkâr kula itaat etmeyi bizlere farz kıldığını veya hata eden bir grup ile Kur’an-ı Mecid arasında ayrılmaz bir bağ kurduğunu düşünmek asla mümkün değildir. Çünkü Kur’an ile aynı derece ve sırada yer alma liyâkatini elde edebilecek tek grup tertemiz ve her türlü sürçme, hata ve yanlışlıktan münezzeh olan gruptur.

Daha önce de söylediğimiz gibi imamet ve önderliğin önemli şartlarından biri de günah ve yanlışlıktan masum olmaktır. İlerideki sayfalarda da semavî önderlerde bu haletin gerekliliğini aklî deliller esasınca ispat etmeye çalışacağız.

Sekaleyn hadisi bu şekilde Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) itretinin de Kur’an gibi her türlü ayıp, noksanlık ve hatadan münezzeh olduğuna tanıklık etmektedir. Ve onlara tabi olmak da farz olduğundan onlar, her türlü günah ve hatadan münezzeh olmalıdırlar.

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) Sekaleyn Hadisini Delil Göstermesi


İhticac adlı değerli kitabın yazarı Ahmed b. Ali b. Ebi Talib, tabiinden ve Emirulmüminin Ali’nin (a.s) seçkin öğrencilerinden olan Süleym bin Kays’ın kitabından şöyle nakletmektedir:

“Osman'ın hilafeti döneminde Resulullah’ın (s.a.a) mescidinde Ensar ve Muhacirlerin katıldığı bir toplantı düzenlendi. O toplantıda hazır bulunanların her biri kendi övünç kaynakları, fazilet ve hizmetlerini başkalarına bildirmeye kalkıştı.

O toplantıda herkes bir şeyler konuşuyordu, ama sadece Hz. Ali (a.s) susmuş hiç bir şey demiyordu. Sonunda orada bulunanlar İmam’ın (a.s) da konuşmasını istediler.

İmam Ali (a.s) burada yaptığı uzun konuşmasında kendisi hakkında inen birkaç ayete işaret ederek şöyle buyurdu: “Sizleri Allah’a and içiririm (ki doğru söyleyin!),

Resul-i Ekrem’in (s.a.a) hayatının son günlerinde bir hutbe okuduğunu ve bu hutbesinde, ‘Ey İnsanlar! Şüphesiz ben aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Bunlar Allah’ın Kitabı ve itretim, Ehl-i Beyt’imdir. O halde bunlara sarıldığınız müddetçe sapmazsınız’ buyurduğunu biliyor musunuz?”[183]