Ümmetin Önderliği
 


4- İlahi tekliflerin akıl, zeka, kudret, güç ve yaş açısından buluğa erme koşuluna bağılı olduğunu bilmeyen çok az kimse vardır. Buna rağmen Ömer’in hilafeti döneminde kötü bir işe bulaşan deli bir kadını onun yanına getirdiler ve Ömer onun taşlanmasını emretti.

İcra memurları onu taşlamaya götürdüklerinde olaydan tesadüfen haberdar olan Ali (a.s) onlara geri dönmelerini emretti. Hz. Ali (a.s) halifeyle karşılaşınca da ona şöyle dedi:

“Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu hatırlamıyor musun: Deliden, baliğ olmayandan... kalem kaldırılmıştır. (Delinin yükümlülüğü yoktur)?” Bu esnada Ömer yüksek sesle tekbir getirerek kendi verdiği hükmü geri aldı.

Bu tür doğru olmayan hükümler ikinci halifenin hayatında oldukça çok göze çarpmaktadır. Merhum Allame Emini el-Gadir kitabının 6. cildinde halifenin İslam dininin hükmünü bilmediği yüz hususu kesin delilerle ortaya koymuş ve hepsini “Nevadir’ul Eser fi İlm-i Ömer” (Ömer’in ilmindeki ilginçlikler) adı altında bir araya getirmiştir.

Bütün bu konuların araştırması İslam toplumun önderlik dizginlerini, delinin bir yükümlülüğünün olmadığını bilmeyecek düzeyde İslami fıkıh, Peygamber-i Ekrem’in hadisleri ve Kitap’tan nasibi olmayan böylesi kimselere asla verilemeyeceğini açık bir şekilde göstermektedir.

Acaba akıl ve zeka halkın namusunun ve İslam toplumun haklarının, verdiği hükümlerde akıllı ve deliyi ayırmayan bu tür insanlara teslim edilmesini caiz görüyor mu?

Akıl ve zeka adil olan Allah’ın; insanların mal ve canının kadının altı ayda eşi için çocuk doğurabileceğini ve böyle bir kadının asla zinakâr olmadığını ve taşlanmayacağını bilmeyen bir kimseye teslim edilmezini câiz görebilir mi?[110]
Üçüncü Halifenin Bilgi Düzeyi

Üçüncü halifenin ilahî hükümler hakkındaki bilgi düzeyi de iki halifeden daha iyi değildir. Üçüncü halifenin peygamberden rivayet ettiği hadislerin toplamı 146 hadisi geçmemektedir.[111]

Osman'ın İslam’ın temel ve fer’î hükümleri hakkında kayda değer fazla bir ilmi yoktur. Değerli okuyucuları bilgilendirmek için üçüncü halifenin bilgi seviyesini gösteren birkaç örneğe işaret etmek istiyoruz:

İslam’ın açık hükümlerinden biri de kafirin kanının Müslümanın kanıyla eşit olmadığıdır. Nitekim Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman kafir dolayısıyla öldürülmez (kısas edilmez). Dolayısıyla katil olan Müslüman bu durumda kafirin diyetini ödemek zorundadır.”

Ama buna rağmen Osman’ın hilafeti döneminde böyle bir olay vuku bulunca Osman katilin öldürülmesini emretti. Allah Resulü’nün ashabından bir grubun hatırlatması üzerine bu durumdan vazgeçti.[112]

Üçüncü halifenin hayatında bu tür örnekler çoktur. Sözü kısa tutmak için detaya girmekten sakınıyor ve bu konu hakkında son olarak şunu hatırlatmak istiyoruz:

İslam ümmetinin dinî önderliği için temel şart semavî hükümler hakkında geniş bir bilgi sahibi olmaktır. Böyle bir bilgi edinmek ise masumiyet ve her tülü günah ve hatadan korunmuşluk dışında mümkün değildir. Ama maalesef her ilk üç halife de bu ilahî bağıştan mahrum idiler.


ON ALTINCI BÖLÜM


Peygamber-i Ekrem’in Ashabı Günah ve Hatadan Masum Değillerdi


Bizim Muhacirler ve Ensar'dan bir grubu kınamamız belki de Ehli-i Sünnet’ten bir grup için ilginç ve şaşırtıcı sebebi olacak ve dolayısıyla da ‘sahabenin söz ve davranışlarını hatalı görmenin ve onların hata üzere olduğunu söylemenin nasıl mümkün olur; oysa Kur’an-ı Kerim onları iki konuda övmüştür’ diyeceklerdir:

1- “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”[113]

2- Başka bir surede ise Hudeybiye bölgesinde ağacın altında Peygambere biat eden kimseler hakkında şöyle buyurulmuştur: “And olsun ki Allah iman edenlerden, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir.”[114]

Özetle Kur’an-ı Kerim ilk ayette başkalarından önce İslam’ı kabul eden kimseleri ve onlardan sonra da onlardan birine tabi olan kimseleri övmektedir.

İkinci ayette ise Allah, hicri yedinci yılda Hudeybiye bölgesinde Resulullah’a (s.a.a) biat eden kimselerden hoşnutluğunu ortaya koymakta ve onlara sükunet indireceğini ve Mekke’nin fethedileceğini haber vermektedir.

Bu övgülere ve hoşnutluğa rağmen ashabın Peygamber-i Ekrem’in vefatından sonra aldığı kararlarda hatalı olduklarını ve hatta günahkâr olduklarını söylemek nasıl mümkün olabilir?

Yukarıdaki ayetlerin anlamını açıklamadan önce bir takım konulara işaret etmek zorundayız ve o da şudur: Ehl-i Sünnet grubu bu iki ayette kendilerine işaret edilen sadece bu iki grubu (Muhacir - Ensar ve onlara tabi olanlar) adil ve iffetli bilmiyorlar; onların çoğunun inancına göre Peygamber-i Ekrem’in bütün ashabı tümüyle adil, takva sahibi ve sakınan kimselerdir. Sadece herhangi bir hususta fıskı veya sapıklığı kesin bir şekilde sabit olanlar bunun dışındadır.

Özetle peygamber ile birlikte olmuş herkesi aksi belli oluncaya dek adil ve iffetli kabul etmek gerekir.

Bu cümleden de anlaşıldığı üzere onlara göre sayıları yüz bini bulan Peygamber-i Ekrem’in ashabı çok ayrıcalıklı kimselerdir. Onlara göre bir insan Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) huzurunda olma fayzine vardığı zaman ruhî bir devrim geçirmekte ve ondan sonra hayatında dürüstlük ve temizlik dışında hiç bir şey meydana gelmemektedir.

Ashap hakkında böyle bir söz söylemek onlardan bir gurubun çirkin ve uygunsuz işlerini görmezlikten gelmeyi ifade etmektedir. Zira bu tür kimselerin Uhud ve Huneyn savaşlarında olduğu gibi kaçış ve gevşeklikleri aslında onların iman temellerinin gevşekliklerini,

risalet sahibine ve yüce hedeflerine duydukları ilginin azlığını göstermektedir. Onların Uhud savaşında Peygamber’e karşı kötü hareketleri hakkındaki ayetleri inceleyerek hakikati çok yakından görmek mümkündür.

Bütün sahabenin adil ve iffetli olduğunu söylemek nasıl mümkün olur? Oysaki Kur’an onlardan münafıkların zümresinden olan bir grup hakkında şöyle buyurmuştur: “Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar:

“Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundu” diyorlardı.”[115] Bu sözlerin sahibi kimseler nasıl adil olabilir? Oysa bu cümleyi söyleyen kimseyi gerçek bir Müslüman saymak bile mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim ashaptan bir grubu “Semmaun” olarak adlandırmaktadır. Bu kelimeden maksat ise münafıkların sözünü hemen kabul eden ve onlara icabet eden kimselerdir.

Nitekim Kur’an şöyle buyurmaktadır: “Aranızda -savaşa- çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir.”[116]

Nasıl olur da bütün bu grubu adil ve iffetli kabul etmek mümkün olabilir? Oysa Ehl-i Sünnet yazarlarının bir grubunun inancına göre Peygamber-i Ekrem’in “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) olarak adlandırdığı Halid bin Velid Mekke fethinde korkunç bir cinayet işledi.

Benî Huzeyme kabilesinden bir gurubu hileyle ve aldatarak bir çok söz ve antlaşmalara rağmen kılıçtan geçirdi. Öyle ki Resulullah (s.a.a) bu olaydan haberdar olduğu zaman kıbleye dönerek ellerini gökyüzüne kaldırdı ve Allah’a şöyle yakardı: “Allah’ım! Ben Halid’in yaptığı şeyden beriyim.”[117]

Sözde Allah’ın kılıcı olan Halid bin Velid’in bu siyah dosyası burada kapanmamış ve Peygamber-i Ekrem’in vefatından sonrada Malik bin Nuveyre ve kabilesi hakkında işlediği cinayetler tarih sayfalarında yer almıştır. Halid bin Velid Müslüman bir şahıs olan Malik bin Nuveyre’yi öldürdü ve sonrada eşine tecavüz etti.


Hak ve Batılı Tanımanın Yolu


Esasen yapılan en büyük yanlışlıklardan biri de hak ve batılı şahıslar yoluyla tanımamız ve onların şahsiyetlerini söz ve davranışlarını hakkaniyet ölçüsü olarak kabul etmemizdir. Oysa şahsın inancı ve amelleri, şahsiyetinin, yol ve işinin hakkaniyetinin nişanesidir. Bunun tersi doğru değildir.

Bernart Russel büyük bir matematikçi, büyük bir bilgindir. Onun matematik dalındaki görüşleri göz alıcı ve bilginlerin özel ilgi alanındadır. Ama aynı zamanda Allah’ı ve tüm semavî mukaddesatı inkar eden birisidir.

“Neden Hıristiyan değilim” adlı kitabında Allah’ın birliğine inananların delillerinden haberdar olmadığı için açık bir şekilde şöyle yazmaktadır: “Ben bir zamanlar Allah’a tapan biriydim ve Allah’ı bütün sebeplerin sebebi olarak kabul ediyordum; ama daha sonra inancımdan vazgeçtim. Zira her şeyin bir sebebi ve yaratıcısı varsa, o halde Allah’ın da yaratıcısı olması gerek.”[118]

Akıl ve zeka bizlere Russel’in matematikçi şahsiyetini onun, varlığına alemdeki tüm zerrelerin delalet ettiği Allah hakkındaki felsefi görüşünün sağlamlığına şahit tutmamıza izin verir mi?

Şüphesiz biz hüküm ve hakemliklerimizde şahısların siyasî ve ilmî kişiliklerini görmezlikten gelmeliyiz; fikir, inanç, söz ve davranmışlarını her türlü sevgi ve öfkeden uzak bir ortamda sadece akıl ve mantık ölçüleriyle tartmalıyız.

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) bu konu hakkındaki sağlam ve kalıcı sözünü burada hatırlatmak çok uygun olacaktır. Cemel savaşında bir grup Hz. Ali’nin (a.s) ve diğer bir grup ise Talha, Zübeyr ve Ümmü’l-Müminin Aişe’nin taraftarıydı.

Bu esnada Müminlerin Emiri, muttakilerin mevlası Hz. Ali’nin (a.s) şahsiyetinden haberdar olan kararsız kimselerden birisi ileri çıkarak şöyle dedi: “Bu grubun batıl olması nasıl mümkündür?

Oysa onlar arasında Talha, Zübeyr ve Ümmü’l-Müminin Aişe vardır? Bunların batıl yola koyulduklarını söylemek mümkün müdür?” Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) çok tarihi bir söz söyledi. Nitekim Mısırlı çağdaş ve meşhur bilgin Dr. Tâhâ Hüseyin şöyle demektedir: “Vahyin kesilmesinden sonra insanın kulağı bundan daha yüce bir söz işitmiş değildir.”

İmam (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sen hak ve batılı tanıma hususunda yanlışlık içindesin. Hak ve batıl insanların şahsiyetleriyle tanınmaz. Sen hakkı tanı ehlini de tanırsın ve aynı şekilde batılı tanı, ehlini de tanırsın.”

Mısırlı alimin de dediği gibi ilahî vahyin kesilmesinin ardından beşer kulağının işitmediği böylesine azametli bir söz şüphesiz Ehl-i Sünnet bilginleri arsındaki bir ilkenin (Peygamber-i Ekrem’in ashabı hususunda asıl olan adalettir; yani hepsi ilk etapta adildir) temelsizliğini açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır.


Şimdi geri dönüp geçen iki ayet hakkında söz etmemin zamanı geldi.


Şüphesiz birinci ayet Allah’ın iki gruptan razı ve hoşnut olduğu ve onlar için cenneti hazırladığını ifade etmektedir. Bu iki grup şunlardan ibarettir:

1- İman ve İslam’a yönelişte diğerlerinden önce davranan ve hassas anlarda din yolunda fedakârlık eden Ensar ve Muhacirlerden bir grup.

2- Muhacir ve Ensar’ı hakkıyla taklit eden kimseler.

Kur’an birinci grubu “essabikun’el-evvelun” ve ikinci grubu ise “ve’l-lezine ittebeuhum bi-ihsan” tabiriyle ifade etmiştir.

Ama burada şu iki noktaya dikkat edilmesi gerekir: Acaba Allah’ın kendilerinden razı olmasını gerektiren sebep sadece onların İslam’daki öncelikleri ve Resulullah’a (s.a.a) yönelişleri midir? Bu gruptan hoşnut olmanın devamı için hiç bir kayıt ve şart söz konusu değil midir?

Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse: “Bu insanlar daha sonraki dönemlerde fikrî veya ahlakî bir takım sapıklıklara düşmüşlerse, zulüm ve tecavüze yeltenmişlerse,

yine de Allah’ın rızasını kazanmış ve Allah’ın gazabına uğramamış olabilirler mi? Yoksa bu rızanın devamı ve İslam’da önceliğin faydalı olması için hayatın tüm dönemlerinde bir iman ve salih amelin varlığı gerekli midir? Eğer hayatın bazı kesitlerinde bu iki şart yoksa İslam’da önceliğin veya Muhacir ve Ensar olmanın hiç bir faydası yoktur.

Kur’an-i Kerim’in diğer ayetlerini incelenmesi de ikinci görüşü kesinleştirmekte, kurtuluş ve Allah’ın kullarından rızasının devamının sürekli bir iman ve hayatın tüm dönemlerinde yapılması gereken salih amele bağlı olduğunu bildirmektedir.

Şimdi bu ayetlerden bazı örnekler verelim: Kur’an, Haşr Suresinde[119] hayat, mal ve evlatlarından el çekerek Medine’nin yoluna koyulan Muhacir grubu övmekte ve sonra da onları övmesinin nedenini şu ifadeyle beyan etmektedir. “Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamber’ine yardım eden...”

Bu ayet de Muhacir adını taşımanın, yar, diyar, mal ve evladı terk etmenin insanların kurtuluşu için yeterli olmadığını ifade etmektedir. Dolayısıyla sürekli Allah’ın rızasını elde etme sebeplerinin peşinde olmak ve salih amellerle Allah ve Peygamber’ine yardım etmek gerekir.

Kur’an-ı Mecid şöyle buyurmuştur: Arşın etrafında Allah’ı tesbih eden melekler iman sahibi kimselere mağfiret diler ve şöyle derler: “Senin yoluna dönen ve senin yoluna uyan kimselere mağfiret et.”

Kur’an-ı Mecid Peygamber-i Ekrem’in ashabının arasından kafirlere şiddetli ve birbirlerine karşı merhametli olan, rüku ve secde eden, Allah’ın kerem ve rızasını dileyen ve yüzlerinde secde eserleri gözüken grubu övmektedir.[120]

Hakeza; Kur’an-ı Kerim büyük bağışlama ve mağfiretin Peygamber-i Ekrem’in ashabından, Allah’a iman eden ve salih amelde bulunanlara özgü olduğunu kabul etmektedir.[121]

Bu ve diğer ayetler Muhacir ve Ensar veya sabikin (imanda öncelikli olanlar) ve tabiin (sonradan gelip tabi olanlar) adlarının insanın saadet ve kurtuluşunun yeterli bir şartı olmadığına tanıklık etmektedir. Bu faziletlerin yanı sıra insanın iyilik etmek, çirkin işlerden sakınmak gibi bir takım faziletlere de sahip olması gerekir. Aksi taktirde aşağıdaki ayetlerin muhatabı olur:

1- “Şüphesiz Allah fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz.”[122]

2- “Allah zalimleri sevmez”[123]

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ahlak ve faziletin örneği olarak imanın en üstün derecesinde bulunuyordu. Ama Allah-u Teala açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.”[124]

Şüphesiz Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) güçlü imanı ve masumiyeti onun bir an olsun şirke düşmesine engel olmaktadır. Ama Kur’an ona hitap ederek diğer insanları da uyarmakta ve bir avuç iyi amellere aldanmamalarını söylemektedir. Aksine insanlar ölünceye kadar bu halet üzere olmak için çalışmalıdırlar.

O halde biz asla Peygamber-i Ekrem’in ashabından olmanın veya sabikin veya tabiinden sayılmanın bu tür insanlara, eğer sonradan bir takım doğru olmayan yönelişlere kapılsalar bile yine de Allah’ın rızasına mazhar olacakları bir dokunulmazlık ve korunmuşluk bağışlayacağını asla düşünmemeliyiz.

Bu Muhacir ve Ensar veya sabikin veya tabiinden bir grup bizzat Allah Resulü zamanında irtidat yoluna koyulmuş, peygamber tarafından en şiddetli cezaya mahkum edilmişlerdir. Buna rağmen hiç kimse itiraz ederek, “Ey Peygamber! Allah onlardan razı olmuştur. O halde sen onları neden en şiddetli bir şekilde cezalandırıyorsun?” dememiştir.


İşte bu kara listeden bazı örnekler:


1- Abdullah bin Sa’d bin Ebi Sarh Muhacirlerden ve vahiy katiplerden biriydi. Sonra irtidat yoluna koyuldu ve, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indiririm” dedi.[125]

Mekke fethinde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) birkaç kişinin kanının dökülmesini emretti ve şöyle buyurdu: “Onları nerede görürseniz öldürün.” İşte onlardan biri de bu Abdullah adlı şahıstı.

Ama o Mekke fethedildikten sonra süt kardeşi olan Osman’a sığındı ve Osman'ın ısrarları sebebiyle Resulullah (s.a.a) onun günahını affetti. Resulullah (s.a.a) bu şahıstan o kadar nefret ediyordu ki onu affettikten sonra da dostlarına şöyle dedi: “Benim o şahsı bağışlamaktan imtina ettiğimi gördüğünüz zaman neden onu öldürmediniz?”[126]

2- Ubeydullah bin Cahş. Bu şahıs da İslam’a ilk girenlerden ve Habeşistan’a hicret edenlerden biriydi; ama Habeşistan’a hicret ettikten sonra İslam’ı terk etti ve Hıristiyanlık dinini seçti.

3- Hakem bin (A.s). Bu şahıs da tabiinden olup Mekke fethinde Müslüman oldu; ama peygamber bir takım sebeplerden dolayı onu Taif'e sürgün etti.

4- Horkus bin Züheyr de Rıdvan ağacının altında biat edenlerdendi. Ama ganimetler bölüştürülünce Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) çok ağır bir şekilde konuştu ve Resulullah (s.a.a) da ona öfkelenerek şöyle dedi:

“Eyvahlar olsun sana! Eğer ben adalete riayet etmezsem o halde kim adalete riayet edecektir.” Sonra onun tehlikeli geleceğinden haber vererek şöyle buyurdu: “Horkus okun yaydan çıktığı gibi İslam dininden çıkan bir gurubun reisi olacaktır.”[127]

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) bu öngörüsü vefatından yıllar sonra gerçekleşti; bu şahıs sonunda Haricilerin önderi oldu ve Nehrevan savaşında da Ali’nin (a.s) kılıcıyla öldürüldü.

Bunlar Peygamber-i Ekrem’in ashabından bir çoğunun (Muhacirler ve Ensar’dan) adının yer aldığı kara listeden bazı örneklerdir. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabının durumlarını incelerken İslam’ın aleyhine casusluk eden Hatip bin Ebi Beltea veya Kur’an-ı Mecid’in Hucurat Suresinde[128] fasık saydığı Velid bin Ukbe veya tüm dosyası karanlıklarla dolu Halid bin Velid gibi bir takım şahıslara da rastlamaktayız.[129]

Acaba ashap arasında bu tür insanların varlığına rağmen yine de Allah’ın sabıkin ve tabiinden razı olduğunu, artık hiç kimsenin onlara en küçük bir itirazda bulunamayacağını söylemek mümkün müdür?

Buna özetle şöyle cevap verilebilir: “Allah’ın hoşnutluğu ve rızası onların belli amelleri ile ilgilidir. Yani Allah İslam’ı taraftarlarının az ve zayıf olduğu zamanda destekleyen ve Allah Resulü’ne yardım eden kimselerden hoşnut ve razı olmuştur; ama bu hoşnutluğu ifade etmek Allah’ın rızayetinin ölüm anına kadar bakî kaldığı anlamında değildir.

Allah’ın hoşnutluğunun bekası onların o durumda ve imanları üzere bakî kalması koşuluna bağlıdır. Yani küfür, irtidat ve fısk veya salih amellerinin batıl olacağı herhangi bir şey yapmamış olmalıdırlar.

Başka bir tabirle Ensar ve Muhacirlerin iman ve ihlası, diğer gerekli şeyler gibi sonradan bu gerekliliği ortadan kaldıran bir şey yapmamış olmalarına bağlıdır. Aksi taktirde bu sebepler de etkisiz kalacaktır.

Alimlerin tabiriyle bu ayette sözü edilen mükafat (rızayet ve cennet) izafi ve göreceli bir mükafattır. Yani onlar bu açıdan bir mükafata sahiptirler; ama bu şahısların sonradan Allah’ın gazabına ve cehennem ateşine sebep olacak bir takım işlere bulaşmaları ile hiç bir aykırılık içinde değildir.

Evet, bu tür ayetler Allah Resulü’nün ilk ashabına korunmuşluk ve masumiyet bağışlamamaktadır. Bu, Allah kendilerinden razı oldu diye canlarının istedikleri her işi yapabilecekleri anlamında değildir.

Dolayısıyla onlarda görülen gayr-i meşru işler bu ayetler sebebiyle tahrif ve tevil mecburiyeti doğurmamaktadır; bu ayetlerin onlar hakkında kesin bir hüküm verdiği düşünülmemelidir. Hayır, Allah böyle bir korunmuşluğu peygamberlerine, evliyalarına ve hatta Resul-i Ekrem’e bile vermiş değildir.

Kur’an, İbrahim ve onun İshak, Yakub, Musa ve Harun gibi çocukları hakkında da şöyle buyurmuştur: “Eğer şirk koşarlarsa amelleri boşa çıkar.”[130]


ON YEDİNCİ BÖLÜM


Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) Önderliği Hakkındaki Naklî Deliller


Daha önceki konulardan da ispat edildiği üzere imamın Allah tarafından tayin edilmesi durumu diktatörlükten çok farklı bir olaydır. Allah tarafından semavî kanunlarla insanlar arasında hükmetmek üzere tayin edilen yöneticilik, yeryüzünde düşünülebilen en adil, en dürüst ve en sağlam bir idare biçimidir.

Zira bu hakimiyet biçiminde yönetici Allah’ın seçtiği kimsedir ve Allah da hikmete dayalı iradesiyle her zaman önderlik makamına en iyi ve en lâyık kimseyi seçmektedir. Burada, Allah’ın ilim ve teşhisinde hiç bir yanlışlık ve hata, mantıksız temayüller ihtimali söz konusu değildir.

Allah insanı mükemmel bir şekilde tanımaktadır. Kullarının maslahat ve ihtiyaçlarını kendilerinden bile daha iyi bilmektedir. İlahî kanun ve emirler en iyi ve en yüce hüküm ve emirler olmaları ve hiç bir kanunun,

ilahî kanunla boy ölçüşemeyeceği gibi Allah tarafından tayin edilen bir önder de, en iyi ve en lâyık bir önderdir. Hiçbir zaman hayatı binlerce hata, yanlışlık ve nefsanî arzularla dolan bir yönetici, Allah tarafından tayin edilen bir yöneticiyle aynı olamaz.

Geçen konulardan da anlaşıldığı üzere masum ve semavî hüküm ve kanunlardan haberdar olan bir imam, ümmetin ilmî ve fikrî sığınağıdır. Müslümanlar sürekli böyle bir şahsa muhtaçtırlar ve esasen Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra İslam ümmeti ilmî ve fikrî tekamül açısından kendi kendisini idare edebilecek ve böyle bir semavî önderden müstağni olacak dereceye ulaşmış değildi.

Şimdi de bütün bu söylediklerimiz ışığında semavî Peygamber’in İslami yöneticilik için kimi tayin ettiğini ve her iki tarafın konuşmalarına son verdiğini görmenin zamanıdır.

Burada mecburen önce naklî delilleri ele almak zorundayız. Bu deliller İslam Peygamberi’nin (s.a.a) ifade ettiği ve kavram olarak mütevatir diye adlandırılan kesin rivayetlerdir.

Bu rivayetlerde yalan ve uydurma ihtimali söz konusu değildir. Bunun yanı sıra bu rivayetlerin bir şahsın veya şahısların önderliğine delaleti ve ifadesi de her türlü şek ve şüpheyi kalplerden çıkaracak şekilde açık olmalı ve insaf sahibi hiç kimse için soru işareti ve şüphe taşımamalıdır.

Bu açıdan biz burada Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ifade ettiği ve maksada açıkça delalet eden bir takım kesin naklî delillere işaret edeceğiz. Ama bu kitabın sayfaları ve değerli okuyucuların vakti kısıtlı olduğundan, insanların önderi, Hz. Ali (a.s) hakkında nakledilen sayısız rivayetlerden mecburen bir demet sunmakla yetiniyoruz:


1-Menzilet Hadisi


Şam’dan Hicaz’a giren ticaret kervanı, Peygamber’e (s.a.a) Rum ordularının Medine’ye saldırmak için hazırladığını haber verdi. Olayın meydana gelmesini önlemek, olaya mukabele etmekten daha iyidir.

Peygamber (s.a.a) tarafından Medine ve etrafında genel bir seferberlik ilan edildi ve kılıç sallayan otuz bin kişi Medine’nin çok sıcak olduğu ve meyve ve hurmaları toplama zamanının geldiği bu çok zor durumda bu büyük cihada katılmaya hazır olduklarını ilan edip İslam karargâhında bir araya toplandılar.

Haberciler Peygamber’e (s.a.a) Medine münafıklarının da Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yokluğundan istifade ederek Medine’de bir ihtilale kalkışacaklarını, bir grubu öldürüp, bir grubu da rahatsız kılacaklarını haber verdiler. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) her türlü olayı önlemek için Ali’yi (a.s) kendi yerine tayin etti. Ona Medine’de kalmasını ve Peygamber dönünceye kadar duruma kontrol altında bulundurmasını, insanların dinî ve dünyevî işlerine bakmasını emretti.

Ama münafıklar Ali’nin (a.s) Medine’de kaldığını öğrenince, komplolarının suya düştüğünü gördüler ve İmam’ın (a.s) Medine’den hareket etmesini sağlayacak bir çare aramaya koyuldular.

Bu esas üzere Ali’nin (a.s) Peygamber (s.a.a) ile ilişkilerinin kötüleştiğini ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendisini fazla sevmediğini yaymaya başladılar. Onlara göre de bunun en büyük şahidi ve delili, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ali’nin (a.s) bu cihada katılmasına izin vermemesiydi.

Doğduğu günden o güne kadar Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sevgisi ve himayesi altında büyüyen Hz. Ali hakkında Medine’de yayılan bu söylentiler, Ali (a.s) ve dostlarının rahatsızlığına sebep oldu.

Bu yüzden bu söylentiyi yalanlamak için Hz. Ali (a.s) henüz Medine’den birkaç mil öteye gitmemiş bulunan Peygambere ulaşıp o hazreti olaydan haberdar kıldı. Bu esnada Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) duygularını izhar ederek onun kendisine olan nisbetini aşağıdaki şu tarihi cümleyle beyan etti:

“Sen bana oranla, Harun’un Musa’ya olan oranı gibi olmaktan razı değil misin? Şu farkla ki benden sonra Peygamber yoktur. Sen benim halifem olmadıkça benim bu dünyadan gitmem doğru değildir.”

Muhaddislerin literatüründe menzilet hadisi olarak adlandırılan bu hadis hiç bir şüphe taşımayan mütevatir hadislerden biridir.

Merhum Muhaddis Behranî, Gayet’ul Meram adlı kitabında bu hadisi kendi kitaplarında nakleden kimselerin adlarını zikretmiş ve dakik araştırmalarında muhaddislerin bu hadisi yüzü Ehl-i Sünnet uleması ve muhaddislerine varan toplam yüz yetmiş yoldan naklettiğini göstermiştir. [131]

Merhum Şerefuddin Amulî de el-Müracaat[132] adlı kitabında bu hadisin senedini Ehl-i Sünnet muhaddislerinin kitaplarından nakletmiştir ve bu hadisin Ehl-i Sünnetin on tane hadis ve rical kitaplarında nakledildiğini göstermiştir.

Bu hadisin sıhhati hususunda, Ehl-i Sünnet dünyasının sahih yazarlarından olan Buharî ve Müslim gibi kişilerin onu kendi sahih kitaplarında nakletmiş olmaları yeterlidir.[133]

Yine Hz. Ali’nin düşmanı sayılan Sa’d-i Vakkas’ın bu hadisi Hz. Ali’nin (a.s) hayatındaki üç parlak noktadan biri olarak adlandırmış olması onun sağlamlığı hususunda yeterlidir.

Muaviye insanlardan oğlu Yezid için biat almak üzere Mekke’ye girdi. “en-Nudbe” adlı yerde bir toplantı kurdu; o toplantıya Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabından olan bazı şahsiyetler katıldı.

Muaviye, Ali (a.s) hakkında kötü söz söylemeye başladı ve Sa’d’ın da bu konuda kendisi ile aynı tavrı takınacağını bekleniyordu. Ama Sa’d Muaviye’ye dönerek şöyle dedi: “Ben ne zaman Ali’nin (a.s) hayatının parlak noktalarından üç konuyu hatırlasam, samimi bir şekilde, “Keşke bu üç fazilete ben sahip olsaydım” diyorum. Bu üç fazilet ise şunlardır:

1- Bir gün Peygamber (s.a.a), Ali’ye (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sen bana oranla, Harun’un Musa’ya olan oranı gibisin. Şu farkla ki benden sonra Peygamber yoktur.”

2- Hayber savaşında bir gün Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Yarın bu bayrağı Allah ve Resulü’nün kendisini sevdiği bir kimsenin eline vereceğim. O, Hayber kalesinin fatihidir. Asla kaçmak nedir bilmez.” (Sonra da bayrağı Ali’ye (a.s) verdi.)

3- Necran Hıristiyanlarıyla mübahale edildiği gün Peygamber (s.a.a); Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) etrafına toplayarak şöyle buyurdu: “Ey Rabbim! Bunlar benim Ehl-i Beytim’dir.”[134]

O halde bu sözü Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) buyurduğu hakkında hiç bir şek ve şüpheye düşmemeliyiz. Aksine bir adım öne geçmeli ve bu hadisin anlam ve hedefi hakkında az da olsa düşünmeliyiz.

İlk aşamada, kavram olarak istisnai cümlesi (içinde istisna bulunan cümle) diye adlandırılan “İlla ennehu la nebiyye be’di” (ancak benden sonra Peygamber yoktur) cümlesine çok dikkat etmemiz gerekir.

Genellikle birinin durumunu başkasına benzettikleri ve, “Bu iki kişi makam açısından aynıdırlar” dedikleri zaman dil bilimcileri bu cümleden bu iki kişinin toplumsal makam açısından eşit olduğunu anlamaktadırlar. Eğer bu teşbih ve tenzilden sonra herhangi bir makamı istisna edecek olurlarsa, bu da o iki kişinin, konuşmacının sözünde istisna edilen bu makam dışında her açıdan eşit olduklarının başka bir delilidir.

Bu hadiste de Resulullah (s.a.a) Ali’nin (a.s) kendisine nisbeten konumunun Harun’un Musa’ya olan nisbeti gibi olduğunu belirtmiş ve Harun’un makamları arasından sadece bir makamı istisna etmiştir.

Aradaki fark da Harun’un Peygamber olması, ama “Hatem’un- Nebiyyin” (peygamberlerin sonuncusu) hükmü gereğince Resul-i Ekrem’den (s.a.a) sonra peygamberin gelmeyeceği ve Ali’nin (a.s) nübüvvet makamına ulaşamayacağıdır.

Şimdi de, Ali’nin (a.s) de sahip olduğu Kur’an hükmünce Harun’un makam ve mevkilerinin neler olduğunu (Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) söz konusu hadisle istisna ettiği Peygamberlik makamı dışında) kısaca görmek gerekir.

Kur’an’a müracaat ettiğimizde açıkça gördüğümüz gibi Hz. Musa (a.s), Harun için Allah’tan aşağıdaki makamları istedi ve Allah Teala da Hz. Musa’nın isteğini kabul ederek şu makamların tümünü Harun’a bağışta bulundu:

1- Vezaret makamı: Musa b. İmran Allah’tan Harun’u kendisine vezir kılmasını istedi. “Ailemden kardeşim Harun’u bana vezir yap.”[135]

2- Takviye ve teyit etmek: Hz. Musa (a.s) Allah’tan kendisini kardeşi Harun vesilesiyle teyit ve takviye etmesini istedi: “Beni onunla destekle.” [136]

3- Risalet makamı: Musa b. İmran Allah’tan onu risalet konusunda kendisine ortak kılmasını istedi: “Onu görevimde ortak kıl.”[137]

Kur’an-ı Kerim Allah’ın, Hz. Musa’nın bütün bu isteklerine olumlu cevap verdiğini ve bütün bu makamları Harun’a bağışladığını hatırlatmaktadır: “Ey Mûsa! İstediğin sana verildi.”[138]

Bundan da öte Hz. Musa gaybeti döneminde Harun’u, İsrailoğulları arasında kendi yerine halife ve vasi kılmış ve şöyle demiştir ki: “Mûsa, kardeşi Harun’a, “Kavmim içinde benim halifem ol” dedi.”[139]

Söz konusu ayetlere müracaat edildiği taktirde Harun’un sahip olduğu makam ve mevkiler kendiliğinden anlaşılmaktadır ve menzilet hadisinin hükmünce de bütün bu mevki ve makamlar (peygamberlik dışında) Ali (a.s) için de sabit olmalıdır.

Bu taktirde İmam Ali (a.s), Allah Resulü’nün insanlar arasındaki veziri, dostu yardımcısı ve halifesidir ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) gaybeti durumunda da insanların önderliğini üstlenmelidir.


Bir soruya cevap


Burada akla şu soru gelebilir: Ali’nin (a.s) Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine geçmesi olayı, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’yi terk ettiği günlere has bir olaydır ve bu da Hz. Ali’nin (a.s), Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonraki mutlak halifesi olduğundan çok farklı bir konudur.[140]

Ama Peygamber-i Ekrem’in hayatına kısaca bir müracaat edildiği taktirde bu sorunun cevabını da açıklık bir şekilde elde edebiliriz.

Birinci olarak, Ali (a.s) Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendisini gıyabında yerine geçirdiği ilk veya son kimse değildi. Resul-i Ekrem (s.a.a) Medine’de ikamet ettiği on yıl boyunca İslam merkezini terk etmek istediği zaman birini yerine geçiriyor ve işleri ona havale ediyordu.

Nitekim bu cümleden ve Hz. Ali’nin (a.s) Harun’a benzetilmesinden maksat İmam’ın Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) gaybeti boyunca yerine geçmesi kastedilmiş olsaydı, o halde neden bu cümleyi,

yerine geçen diğer şahıslar hakkında vurgulamamıştır? Oysa onlar da Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) cihat için veya Allah’ın evini ziyaret etmek için Medine’yi terk ettiği hassas durumlarda Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine geçmişlerdir. O halde bu ayrıcalığın sebebi nedir?

İkinci olarak, Ali’nin (a.s) çok kısa bir müddet için Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine geçmesi bu kadar uzun ve ayrıntılı bir şekilde ifade etmeyi ve sonra da sadece nübüvvet makamını istisna etmeyi gerektirmiyordu.

Ayrıca böyle bir şekilde yerine geçmek olayı, bu kadar da övülecek zarurî bir olay değildir. Bir kıvanç olduğu varsayılsa bile Ali’nin (a.s) yıllar sonra Sa’d-i Vakkas’ın arzu edeceği ve kızıl tüylü yüzlerce deveye değiştirmeye hazır olacağı ve sayısız faziletleri (Hayber’in fatihi ve Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı mübahalede Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ehl-i Beyti ve nefsi oluşu) arasında zikredeceği bir makam sayılmazdı.

Üçüncü olarak eğer Peygamber bu tarihi sözü sadece Tebük’e gittiği zaman için söylemiş olsaydı, yine de bazılarının bu düşünceye kapılması doğru olabilirdi.

Ama Resul-i Ekrem (s.a.a) Hz. Ali (a.s) hakkında bu cümleyi başka zamanlar da ifade etmiştir. Tarih ve hadis sayfaları bu olayları dikkatle kaydetmiştir. Biz burada onlardan önemli olan iki tanesine işaret etmek istiyoruz.[141]

1- Bir gün Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde b. Cerrah Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) huzurunda iken o hazret elini Ali’nin (a.s) omuzuna vurarak şöyle buyurdu: “Ey Ali! Sen bana iman eden ve İslam dinini kabul eden ilk kimsesin. Sen bana oranla Harun’un Musa’ya olan oranı gibisin.”[142]

2- Hicretin ilk günlerinde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Muhacir ve Ensar’ı bir araya topladı ve onları ikişer ikişer kardeş kıldı. Onların arasından sadece Ali’yi (a.s) kimseyle kardeş kılmadı.

Ali (a.s) yaşlı gözlerle Peygamber’e (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın Resulü! Ben bir hata mı ettim?! Herkes için bir kardeş seçtin, ama benim için bir kardeş tayin etmedin?!”

Peygamber (s.a.a) bu durumda da sahabeden bir grup karşısında o tarihi cümlesini şöyle beyan etmiştir: “Beni hak üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki senin adını sadece kendime kardeş kılmak için erteledim. Sen bana oranla Harun’un Musa’ya olan oranı gibisin. Ancak benden sonra Peygamber olmayacaktır ve sen benim kardeşim ve varisimsin.”[143]

Ali’nin (a.s) Harun’un sahip olduğu tüm makamlara sahip olduğunun diğer bir şahidi de Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Allah’ın emriyle çeşitli yollarla Ali’nin (a.s) konumunun kendisine oranla Harun’un Musa’ya olan oranı gibi olduğunu ve nübüvvet dışında hiç bir eksikliğinin olmadığını insanların bilmeleri için çaba ve gayret göstermesidir.

Bu yüzden Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) değerli kızı Fatıma (s.a), Ali için iki çocuk dünyaya getirince Peygamber (s.a.a) Ali’ye (a.s) adlarını Hasan ve Hüseyin koymasını istedi. Nitekim Harun’un çocuklarının adı da Şeber ve Şubeyr idi ve bunlar da İbrani dilinde Hasan ve Hüseyin’in dengi kelimelerdir.

Her iki halifenin -Harun ve Ali (a.s)- hayatlarının incelemesi bizlere aralarındaki başka benzerlik ve ortaklıkları da göstermektedir. Ama biz sözü uzatmamak için onları açıklamaktan kaçınıyoruz. Merhum Şerefuddin el-Müracaat adlı kitabında bu konuda çok detaylı bir açıklamada bulunmuştur.[144]


ON SEKİZİNCİ BÖLÜM


2- Gadir Hadisi


Birinci Kısım-


İslam’ın evrensel hareketi daha başladığı ilk yıllardan itibaren Kureyş’in, hatta Arap yarımadasındaki putperestlerin genelinin muhalefeti ve diretmesiyle karşı karşıya kaldı. Onlar bu semavî meşaleyi söndürmek için çeşitli hile ve desiselerle işe koyuldular.

Ama her ne kadar çaba sarf ettilerse de bir netice alamadılar. Onların en son hayali arzuları ise bu büyük hareketin temellerinin önder ve koruyucunun vefatıyla yerle bir olması ve tıpkı Peygamberden önce yaşayıp insanları tevhide davet eden bazı kimseler[145] gibi sönmesiydi.

Kur’an-ı Kerim, bir çok ayetinde onların hilelerini ve kurdukları komploları yansıtmış ve bu defa da putperestlerin Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ölümüyle her şeyin biteceği yönündeki son boş arzularını aşağıdaki ayette ortaya koyarak şöyle buyurmuştur:

“Yoksa senin için, “Ölümünü gözetlediğimiz bir şairdir” mi diyorlar. De ki: “Gözleyin, doğrusu ben de sizinle berâber gözetleyicilerdenim.” Bunu onlara akılları mı buyuruyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midirler?”[146]

Putperestlerin yaptığı bozgunculuklardan ve onların risalet sahibine karşı giriştiği namertçe saldırılardan bazısını burada bir fihrist şeklinde yansıtmamız hiç de fena olmaz.

Ardından Allah-u Teala’nın onların son oyunlarını nasıl da bozduğuna ve bu konuda Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sevgi dolu kucağında büyümüş olan Ali (a.s) gibi lâyık ve uygun bir kimseyi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine geçirerek onların komplolarını nasıl etkisiz hale getirdiğine bir bakalım:

1- İftira Silahı


Kureyş kafirleri, şair, kahin, deli, sihirbaz ve benzeri uygunsuz iftiralarla Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sözlerinin etkisini azaltmaya çalışıyorlardı. Ama İslam’ın çeşitli sınıflar arasında göz alıcı ilerlemesi onun bu tür iftiralardan uzak ve yüce olduğunu herkes için sabit kılmış oldu.

2- Müslümanlara Eziyet


Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) taraftarlarına eziyet ve işkence etmek ve hatta onları öldürmek de putperestlerin uğursuz planlarından biriydi. Bu vesileyle İslam’ın nüfuzunun genişlemesini azaltmaya çalışıyorlardı.

Ama Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) takipçilerinin her türlü tehdit ve işkenceler karşısındaki direnişleri Kureyş başkanlarını bu uğursuz maksatlarına eriştirme hususunda başarısız etti.

Böylece hepsi Müslümanların ihlası ve Peygambere olan hayrete düşüren ilgi ve teslimiyetleri karşısında şaşkınlıktan parmaklarını ısırdılar. Öyle ki, sonunda Ebu Süfyan şöyle dedi:

“Ben Kayser ve Kisra’yı gördüm. Ama hiç birini taraftarları arasında Muhammed (s.a.a) kadar azametli bulmadım. Muhammed’in taraftarları onun hedeflerini ilerletmek için böylesine fedakarlık etmekte ve canlarından geçmektedirler.[147]


3- Arab’ın Büyük Hikayecisini Davet Etmek


Onlar Kur’an-i Kerim’in ruhsal cazibesi karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdi. Onlar insanların Kur’an ayetlerini dinlemek için yarattığı izdihamın sebebinin geçmiş kabilelerin bu büyük kitapta yer alan kıssa ve destanları ile ilgili bir husus olduğunu düşünüyorlardı.

Bu yüzden Nazr b. Haris adlı büyük Arap hikayecisini davet edip ondan belli bir dönem Mekke’nin sokak ve pazarlarında İran ve Irak şahlarının hikayelerini naklederek insanların Allah Resulü’ne yönelmesini engellemesini istediler. Onların bu komplosu da o kadar aptalca bir hareketti ki sonunda Kureyş’in kendisi onun bu hikayelerini işitmekten bıkıp etrafından dağıldılar.

4- Kur’an Dinlemeyi Yasaklamak


Kur’an dinlemeyi yasaklamak da Kureyş’in uğursuz oyunlarından biriydi. Bu oyun da ona ilgi duyanların direnişi sayesinde bozulmuş oldu. Kur’an-i Kerim’in güçlü ve tatlı çekiciliği onları o kadar etkilemişti ki Resulullah (s.a.a) gece namazı ve Kur’an okumak için kalktığında Kur’an-ı Kerim’i dinlemek için gece yarısı Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) evinin etrafında gizleniyorlardı.

Kureyş kafirleri sadece Kur’an’ı dinlemeyi yasaklamakla kalmamış, bütün bireylerin Peygamberle irtibata geçmesini de şiddetle yasaklamışlardı. Öyle ki, Arab’ın A’şa ve Tufeyl b. Ömer gibi bazı büyük şahsiyetleri Peygamberle görüşmek için Mekke’ye girdiklerinde çeşitli vesilelerle onların Peygamberle görüşmesine engel oldular.[148]

5- Ekonomik Ambargo


Kureyş bir bildiri yayınlayarak hiç kimsenin Haşimoğulları ve Muhammed’in dostlarıyla alış-veriş yapma hakkı olmadığını bildirdiler. Bu yüzden Peygamber tam üç yıl boyunca dostlarıyla birlikte Şi’b-i Ebi Talib adlı yerde içler acısı bir şekilde yaşamak zorunda kaldı.

Ama bu ambargo da Kureyş büyüklerinden bazılarının teşebbüsü ve bazı mucizelerin gerçekleşmesiyle ortadan kaldırıldı ve böylece ambargo halkası kırılmış oldu.
6- Peygamberi Öldürme Komplosu

Kureyş’in ileri gelenleri Kureyş gençlerinden her biri bir boya mensup olan kırk kişinin gece yarısı Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) evine saldırarak onu yatağında öldürmelerini kararlaştırdılar. Ama Allah-u Teala sürekli olarak Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) koruyucusu ve gözetleyicisiydi. Onu düşmanlarının komplosundan haberdar kıldı.

Peygamber de (s.a.a) Allah’ın emriyle Ali’yi (a.s) yatağına yatırarak şahsen Mekke’yi terk edip Medine’ye doğru yola koyuldu. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’ye hicreti ve Evs ile Hazrec kabilelerinin İslam’a yönelişi Müslümanlar için bir güvenlik noktası oluşturdu. Böylece İslam’ın dağınık güçleri bir tek yerde toplanmaya ve dini savunmaya başladılar.

7- Kanlı Savaşlar


Arap yarımadasındaki putperestler, Müslümanların Medine’de bir araya gelmesinden ve orada İslamî bir devlet başlatmasından dolayı şiddetli bir korkuya kapıldılar.

Bu defa da gürleyen hidayet meşalesini savaş ve katliamlar yoluyla söndürmeye çalıştılar. Kafirlerin Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn’de Müslümanlarla yaptıkları kanlı savaşlar da bütün iniş ve çıkışlarıyla birlikte sonunda İslam’ın askeri kudret üstünlüğüne sebep oldu ve putperestler yarımadada aşağılık ve zelil bir hale düştü.

8- Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Vefatı


Düşmanın en son dayanak ve ümit noktası Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatıydı. Onlar Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatıyla bu hareketin temellerinin yıkılacağını ve İslam’ın yüce sarayının altüst olacağını hayal ediyorlardı. Bu krizi ortadan kaldırıp bu komployu iptal etmenin iki yolu vardı:

1- İslam ümmetinin aklî ve fikrî gelişiminin, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra, İslam’ın yeni kurulmuş hareketine risalet dönemindeki gibi önderlik edebilecek, onu her türlü sağ ve sola sapmaklardan koruyabilecek ve dosdoğru yolda tutabilecek bir düzeyde olması gerekirdi.

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ümmetin çok kapsamlı önderliği bir takım şartlara bağlıydı ve ne yazık ki ümmet fertlerinin tümü de bu şartlara sahip değillerdi. Biz şimdi bu şartların var olup olmamasını tartışacak değiliz. Ama kısa olarak şöyle diyoruz:

“Bir milletin kalbindeki derin değişiklik ve çok kapsamlı bir ilerleme bir-iki günlük veya bir veya on yıllık kolay bir iş değildir. Kısa bir müddet zarfında bu hedeflere ulaşmak imkansızdır.

Devrimin temellerini güçlendirmek ve insanların kalbinin derinliklerine yerleştirmek için lâyık ve seçkin bir fert veya fertlerin olması gerekir. Böylece hareketin koruyucusunun vefatıyla işlerin dizginlerini eline alacak ve büyük bir dikkat ve sürekli bir tebligatla toplumu doğru olmayan her türlü yönelişten koruyacak ve neticede de eski nesil geçecek ve ilk günden itibaren İslam’ın ahlak ve adabıyla yetişen genç nesil önceki neslin yerini alacaktır. Aksi taktirde hareketin koruyucusu vefat eder etmez büyük bir grup eski gidişatlarına geri döneceklerdir.

Bundan da öte, semavî hareketlerin tümü karşısında İslam, farklı bir takım özelliklere de sahiptir. İslam hareketin devamlılığı açısından bu tür fertlerin varlığını gerekli ve zarurî kabul etmektedir.

İslam dini, dünya milletleri açısından en geri kalmış bir topluluk içinde vücuda geldi. Bu toplumda halk ilk önce ahlakî, toplumsal ve insanlık medeniyetinin diğer boyutlarının düzenlemesi açısından tam bir mahrumiyet içinde yaşıyordu.

Dini sünnetlerden, atalarından miras aldıkları hac merasimi dışında (o hac da bir çok hurafeler ve çirkinliklerle doluydu) başka bir şeyi tanımıyordu. Musa ve İsa’nın öğretileri onların topraklarına girememiş, Hicaz halkının çoğu onlardan nasipsiz kalmışlardı. Diğer taraftan cahiliye adet ve inançları da tümüyle kalplerinde yer etmiş ve onların adeta ruhlarına işlemişti.

Bu tür milletler arasındaki dinî ıslahat hareketinin oluşumu her ne kadar sorun olmasa da ruhlarında olumsuz etkilerin yuvalandığı bu bireyler arasında bu hareket korumak ve ayakta tutmak çok zor bir iş olup onları her türlü gericilik ve sapıklıktan koruyacak sürekli bir dikkat ve gözetmeye gerek vardır.

Hareket taraftarlarının (Müslümanların) savaşın tam kızıştığı bir anda risalet sahibinin etrafından dağılıp onu savaş meydanlarında yalnız bıraktıkları Uhud ve Huneyn sahnelerinin içler acısı olayları,

harekete iman etmiş ve bu yolda canını ve malını feda etmeye hazır kimselerin parmakla sayılacak kadar çok az olduğunun delilidir. Toplumun bireyleri aklî ve fikrî gelişim açısından Peygamber’i Ekrem’in (s.a.a) toplumun idaresini onların kendi ellerine bırakabileceği ve o hazretin vefat etmesini gözleyen düşmanın son komplosunu ümmetin hikmete dayalı iradesi ile suya düşürebileceği bir durumda değillerdi.

İşte bu sözde gelişmiş ümmet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından hemen sonra ihtilaf odağı haline gelmiş ve yavaş yavaş yetmiş üç millete bölünmüştür.

Bu söylediklerimizden de anlaşıldığı üzere İslam ümmeti Peygamber vefat ettiği zaman İslam düşmanlarının son komplosunu da etkisiz hale getirebilecek ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatını gözleyen kimselerin desiselerini bozabilecek, aklî ve fikri bir gelişim düzeyine erişmemişti. O halde bu konuda farklı bir çözüm bulmak gerekirdi. Bu çözüme aşağıda kısaca işaret etmeye çalışacağız.

2- Hareketin kalıcı olması için en kolay ve problemsiz çözüm, hareketin temel ve fer’î ilkelerine iman ve itikadı Peygamber gibi olan, lâyık ve uygun birinin Allah tarafından hareketin önderliği için seçilmesi; güçlü bir iman, geniş bir ilim ve her türlü hata ve sapmadan korunmuş olarak devrimin önderliğini üstlenmesi ve kalıcılığını sağlamasıdır.

İşte bu da Şia mektebinin sıhhat ve doğruluğunu iddia ettiği gerçektir. Bir çok tarihi tanıkların da tanıklık ettiği üzere İslam Peygamberi (s.a.a) on yedi Zilhiccet’il-Haram günü veda haccından dönerken,

Allah’ın emriyle bu problemi çözmüş ve Allah tarafından Peygamber-i Ekrem’in yerine geçecek vasisi tayin edilerek devrimin kalıcılığı Peygamber’den sonrası için de garanti altına alınmıştır.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hicretin onuncu yılında Müslümanlara hac merasimini öğretmek için Mekke’ye doğru yola koyuldu. Bu defa bu görevi yerine getirme aziz Peygamber-i Ekrem’in ömrünün son yılına rastladığı için bu hacca “Veda haccı” denmiştir. Tarihçiler Resulullah (s.a.a) ile birlikte yolculuk etme aşkıyla veya hac merasimini öğrenme niyetiyle Peygamber ile hacca gidenlerin yüz yirmi bine yakın olduğunu tahmin etmişlerdir.