Ümmetin Önderliği
 




İmamet ve Nübüvvet Makamları İç İçedir


Mütevatir hadisler ve İslam’ın kesin tarihi de nübüvvet ve imamet makamının insanlar için aynı günde tayin edildiğine ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risaletini akrabalarına ilan etmekle görevlendirildiği gün, halife ve yerine geçecek şahsı da tayin ettiğine tanıklık etmektedir.

Değerli İslam muhaddisleri ve müfessirleri bu konuda şöyle demektedirler: “Yakın akrabalarını uyar”[20] ayeti nazil olduğunda Peygamber (s.a.a), Ali’ye (a.s) tamamının akrabalarından oluştuğu bir grup misafir için yemek hazırlamasını emretti.

Ali de (a.s) Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) emri üzerine bir yemek hazırladı ve Haşimoğulları’nın şahsiyetlerinden oluşan kırk beş kişi bu ziyafet toplantısına katıldı.

İlk gün Ebu Leheb’in temelsiz ve dayanaksız sözleri üzerine Peygamber (s.a.a) risaletini ilan edemedi. Ertesi gün bu program aynı şekilde tekrarlandı. Misafirler yemeklerini yedikten sonra Peygamber ayağa kalkarak Allah’a hamd ve senada bulundu, O’nun birliğine tanıklık etti ve ardından da şöyle buyurdu:

“Ben Allah’ın size ve bütün dünya insanlarına gönderdiği elçisiyim. Sizler için dünya ve ahiretin hayrını getirdim. Allah bana sizleri bu dine davet etmemi emretti. Sizden her kim bu konuda yardımcım olursa o benim halifem ve vasim olacaktır.”

Bu esnada Ali bin Ebi Talib (a.s) dışında hiç kimse ayağa kalkıp kendisini savunduğunu ilan etmedi. Peygamber (s.a.a) bunun üzerine Ali’ye oturmasını emretti.

Ardından yeniden önceki cümleyi aynı şekilde ikinci ve üçüncü defa tekrarladı ve sonraki defalarda da Ali dışında hiç kimse Peygamber’i desteklediğini ve Peygamber-i Ekrem’in hedefi yolunda her türlü fedakarlığa hazır olduğunu ilan etmedi.

Bu durumda Peygamber (s.a.a) akrabalarına dönerek şöyle buyurdu: “Şüphesiz bu Ali benim kardeşim, vasim ve aranızdaki halifemdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin.”[21]

Tarihin bu bölümü o kadar kesindir ki, herkes tarafından Peygamberin Ehl-i Beyt’inin (a.s) faziletini inkâr etmedeki inadıyla tanınan İbn-i Teymiyye dışında doğruluğu konusunda hiç kimsenin en küçük bir şüphesi yoktur.

Bu hadis, Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) imametinin delillerinden biri sayılmakla birlikte imamet meselesinin ümmetin iradesi altında olmadığının da en büyük tanığıdır ve yine Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) halifesinin,

Resulullah’ın (s.a.a) peygamberliğiyle (nübüvvet ve imamet) aynı günde akrabalarına ilan edilmesi, bu konunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu olay bi’setin üçüncü yılında meydana gelmişti ve o güne kadar Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) daveti bireysel düzlemde gerçekleştirdiği özel temaslar vesilesiyle yapılmış ve o güne kadar yaklaşık elli kişi Peygamber’e (s.a.a) iman etmişti.


BEŞİNCİ BÖLÜM


3-İslam Kanunları ve Semavî Kitap İçin Masum Kişilerin Tefsiri Gerekmektedir


İslam hukuk ve kanunları her ne kadar açık ve belirgin olsa da yine de yorum ve açıklamadan müstağni değildir. Tıpkı günümüzdeki gibi; ülkelerin kanunları her ne kadar günün diliyle düzenlenmiş olsa,

yine de belirsiz noktalarını açıklığa kavuşturacak uzman yorumculara ihtiyaç duymaktadır. Semavî kitap, hükümler ve İslamî hukuk da, hatta Peygamber-i Ekrem’in diliyle ifade edilen miktarı bile yorum ve açıklamadan müstağni değildir.

Bu konunun tanığı ise, Müslümanlar arasında Kur’an ve İslami hadisler çerçevesinde ortaya çıkan onlarca ve yüzlerce görüş farklılıklarıdır.

Acaba ebedi ve her zaman canlı olan İslam dini, Peygamber-i Ekrem’in ilimlerinin varisi olan, bu konudaki görüşleri herkes için uyulması gereken ve hüccet sayılan seçkin bir öndere muhtaç değil midir?

Acaba ihtilafları ortadan kaldırmak, ayrılıkları ve gruplaşmaları azaltmak ve İslami birliği gerçekleştirmek için böyle bir şahsın halife olarak tayini gerekli değil miydi?

Ömer’in hilafeti döneminde bir şahıs İslam mahkemesine şikayette bulunup şöyle dedi: Eşimle kurduğum cinsel ilişki altı ayı geçmemektedir. Şu anda eşim bir çocuk dünyaya getirmiştir.” Mahkeme hakimi,

“Gidiniz ve onu taşlayınız” diye emretti. Yol esnasında kadın Ali’yi (a.s) gördü ve feryat ederek şöyle dedi: “Ey Ebe’l Hasan! İmdadıma yetiş. Ben iffetli bir kadınım.

Eşimden başka hiç kimseyle ilişkide bulunmadım.” Ali (a.s) olaydan haberdar oldu ve mahkeme hakiminin yanlış yaptığını anladı. O kadını taşlamakla görevlendirilen kimselere mescide geri dönmelerini emretti.

Sonra halifeye vararak şöyle dedi: “Bu verdiğin hüküm nasıl bir hükümdür?.” Halife şöyle dedi: “Eşiyle cinsel ilişkide bulunması altı ayı geçmemektedir. Altı ayda salim bir çocuk dünyaya gelebilir mi?” Ali (a.s) ona şöyle buyurdu: “Kur’an, “Çocuğun hamilelik ve süt emme müddeti otuz aydır”[22] diye buyurmuyor mu?!

Halife, “Evet” deyince Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Kur’an sadece süt emme müddetinin tam iki yıl olduğunu belirtmemiş midir? Nitekim Kur’an şöyle buyurmuştur:

“Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler.”[23] Halife, “Evet” dedi. Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Süt emme dönemi olan yirmi dört ayı toplam otuz aydan çıkarırsak geriye altı ay kalmaktadır ve bundan da anlaşılmaktadır ki hamilelik dönemi en az altı aydır ve bu müddet dolunca kadın salim bir çocuk dünyaya getirebilir.”

Müminlerin Emiri bu iki ayeti birbirine ekleyerek bütün sahabe için meçhul ve gizli olan bir hükme istinbat etti. Acaba Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), canlı bir meşale ve ebedi bir kanun olan semavî kitabı için herhangi bir şeyi (beyan edici) düşünmediğini söylemek mümkün müdür?

Elbette burada şöyle denilebilir: “Yaşam boyunca çok nadir bir şekilde ortaya çıkan bu tür meseleler İslam toplumunun birlik ve beraberliğine zarar veremez.”

Buna cevap olarak şöyle demek gerekir: “İhtilafa düşülen konular bu tür nadir olaylara özgü değildir. Müslümanların bir çok hayati ve günlük vazifeleri hususunda da bu tür ihtilaflar göze çarpmaktadır.

Dolayısıyla Müslümanların her gün karşılaşmış oldukları konulardaki ayrılık ve ihtilaflarını görmezlikten gelmek ve bu tür olaylar hakkındaki ihtilafların Müslümanların birlik ve beraberliğine zarar vermediğini iddia etmek mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim surelerinin birinde[24] Müslümanlar için abdest alma şeklini beyan etmiştir ve her gün de Müslümanlar kendi gözleriyle Allah Resulü’nün nasıl abdest aldığını görmekteydiler.

Ama Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra Kur’an uzak bölgelere de yayıldı ve ilahî ayetler hakkında içtihat, düşünce ve tefekkür kapısı alimlerin yüzüne açıldı.

Fıkhi hükümlerle ilgili ayetler yavaş yavaş tartışılmaya başlandı. Sonunda abdestin nasıl alınacağı ile ilgili ayetin anlayışı hususunda ihtilaf ortaya çıktı ve nitekim de şu anda da bu ihtilaf vardır ve öylece devam etmektedir.

Zira Şii alimleri, kolları yukardan aşağıya doğru yıkayıp ayakları meshetmektedirler. Ama Ehl-i Sünnet alimleri ise bunun tam karşısında yer almışlardır.

Ümmet arasında herkesin sözlerine itaat ettiği, İslam’ın tüm temel ve fer’î meselelerinden haberdar ve masum bir önder olduğu takdirde şüphesiz Müslümanları açıkça iki gruba ayıracak bu tür ihtilaflar vücuda gelmez ve İslam toplumundaki bireyler günlük farzları yerine getirme hususunda bir tek şekil ve renk içinde olurlardı.


Kur’an Tefsiri Hususunda İhtilaf


İslam’ın ceza kanunlarından biri de fıkhî kitaplarda beyan edilen özellik ve şartlarıyla hırsızın elini kesmektir. Daha yakın bir geçmişe kadar İslam daha büyük bir azamete sahipti;

İslamî devletler kanunlarını Kur’an’dan alıyorlardı ve batılı kanunlar henüz İslam ülkelerine ithal edilmemişti. Hırsızın tek cezası elinin kesilmesi idi.

Ama ne yazık ki bu konu da, İslam’ın ömründen on dört asır geçmesine rağmen henüz mü henüz İslam alimlerinin haddini tayin konusunda görüş birliği elde edemediği konulardan biridir.

Abbasî halifesi Mu’tasım zamanında hicretten henüz iki yüz yıl geçtiği halde İslam alimleri hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili ayetin tefsiri hususunda görüş ayrılığına düştüler ve hırsızın elinin nereden kesilmesi gerektiğini bilmez oldular. Birisi, “Bilekten kesilmelidir” derken, diğeri, “Dirsekten kesilmelidir” diyordu.

Üçüncüsü ise... Sonunda zamanın halifesi, İmam Cevad’a (a.s) sarılmak zorunda kaldı. İmam şöyle buyurdu: “Hırsızın dört parmağı kesilmelidir.” İmam’a (a.s), “Bunun sebebi nedir?” diye sorulunca da şöyle buyurdu: “Allah Kur’an-ı Mecid’de şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz secde yerleri Allah’a aittir” (İmam şöyle devam etti:) Secde yerlerinden biri de secde esnasında yere konulan elin ayasıdır. Dolayısıyla Allah’a ait olan bir şey kesilmemelidir.”

Ümmet arasında Müslümanların fikri sığınağı olabilecek böylesine Kur’an-i Kerim’i tanıyan ve Kur’an-i Kerim’in sayısız incelik ve zerafetlerini bilen birisi olduğu taktirde tabiatıyla bir çok ihtilaflar sona erecek ve ümmet bir tek noktaya ve bir tek hedefe doğru yönlendirilmiş olacaktır.

Böylece de ümmetin değerli vakti faydasız tartışmalar ve öldürücü çatışmalar içinde zayi olmayacaktır.

Kur’an-ı Mecid, doğru bir İslamî anlayış ve her türlü istinbat için temel bir kaynaktır. Hiç bir şey bu büyük Kitab’a denk değildir. Eğer diğer kaynaklar birbiriyle çelişirse, örneğin Peygamber’den (s.a.a) zahiri birbiriyle çelişen iki hadis nakledilirse bu durumda Kur’an ile uyumlu ve mutabık olan hadisi almamız gerekir.

Ama Kur’an ayetlerinin tümü delalet ve ifade açısından aynı konumda mıdır? Ve gerçekten Kur’an-ı Kerim’de Masum İmamlar’ın (a.s) tefsirine ihtiyaç duymayacağımız bir ayete var midir?

Kur’an-i Kerim’in masum birinin yorumlarına ihtiyacının olmadığını iddia etmek sadece Kur’an-ı Kerim ile fazla bir ünsiyeti olmayan, ruhî ve fikrî Kur’an-ı Kerim ile kaynaşmamış olan kimseler tarafından dile getirilebilir.

Evet, Kur’an-i Kerim’in bir çok ayetlerinin delalet açısından açık olduğu ve muhkem ayetlerden sayıldığı, belirsiz olan diğer bir kısım ayetlerin ise açık olan ayetler vesilesiyle teşhis edildiği ve açıklığa kavuştuğu doğrudur.

[25] Ama buna rağmen Kur’an-i Kerim’de var olan bir takım ayetler ya nüzul zamanında da belirsizlik içindeydi veya vahiy zamanından uzaklaşıldıkça belirsizlik içine girmişlerdir.

Her ne kadar sayıları az olsa da bu tür ayetlerin hükmü nedir? Acaba ümmet arasında bazı örneklerini okuduğumuz bu tür ayetlerin belirsizliğini ortadan kaldıracak fikri bir sığınağın varlığı gerekli değil midir?

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) İbn-i Abbas’ı Haricilerle tartışmak için onlara gönderdiğinde İbn-i Abbas’a şöyle emretmiştir: “Onlarla tartışırken Kur’an’la tartışma.

Şüphesiz Kur’an farklı ihtimalleri barındırmaktadır. Sen ayetlerin bir bölümünü söylersin, onlar da (seni reddetmek için) ayetlerin başka bir bölümünü söylerler.”[26]

Şüphesiz İmam’ın (a.s) bu sözü Kur’an-i Kerim’in tüm ayetleriyle ilgili değildir. İmam’ın (a.s) görüşü daha çok tümüyle iki boyutlu olan, zahiren açık ve belirgin olmayan ve kesin bir anlam ifade etmeyen ayetlerle ilgilidir.

Bu açıdan İslam’ın temel ve fer’i hükümlerinden haberdar olan ve semavî Kitabı çok iyi bilen ümmet arasında ayrılıkları azaltacak ve sözü son söz olacak masum bir imamın fikrî ve ilmî bir sığınak şeklinde varlığının lazım ve zarurî olduğu hissedilmektedir.

Aksi taktirde her gün bu ayrılıklar gittikçe artmakla kalmaz, bir takım Kur’an ayetleri ve hükümleri hakkında doğru olmayan yorumlar da yapılır ve böylece Müslüman’ların Kur’an-i Kerim’in gerçek hakikatlerinden uzak düşmesine neden olur.


Hişam bin Hakem Hakkında


Hişam bin Hakem İmam Sadık’ın (a.s) seçkin bir öğrencisiydi. Tartışma tekniğinin ve Hicri ikinci asırda kelam ilminin üstadı olan Hişam bin Hakem, ihtilafları ortadan kaldırmak ve ümmet arasında doğru bir hakemlikte bulunmak açısından imamın varlığının zaruretini aşağıda nakledilen tartışmada çok güzel bir şekilde beyan etmektedir:

“Bir gün Hişam bin Hakem, Mu’tezile fırkasının reisi ve Basra İmamı olan Amr bin Ubeyd ile ümmet arasında masum imamın varlığının gerekliliği hakkında tartışmaya başladı. Ondan aşağıdaki şu apaçık ve besbelli sorulara cevap vermesini istedi. O da kabul etti. Hişam bin Hakem ona şöyle sordu:

- Gözün var mı?

- Evet.

- Onunla ne yapıyorsun?

- Renkleri ve şahısları görüyorum.

- Kulağın var mı?

- Evet

- Onunla ne yapıyorsun?

- Onunla sesleri işitiyorum

- Burnun var mı?

- Evet, var.

- Onunla ne yapıyorsun?

- Etrafımdaki kokuları alıyorum.

Hişam daha sonra tatma ve dokunma organlarıyla el ve ayak gibi diğer organların varlıklarının hikmetini ve insanın vücudundaki fonksiyonlarını sordu. Amr’dan doğru cevaplar işitince de şöyle devam etti:

“Kalbin de var mıdır?” O cevap olarak, “Evet, kalbim vardır” dedi. Hişam, “Kalbin insandaki fonksiyonu nedir?” diye sorunca o şöyle dedi: “Kalp vesilesiyle bedenimdeki organların durumlarını algılayıp birbirinden ayırt ediyorum”

Hişam şöyle dedi: “Duyu organlarımdan biri görevi hususunda hata edince veya şüpheye düşünce kalbe müracaat ediyor ve o da şüphesini ortadan kaldırıyor.”

Bu esnada Hişam bin Hakem şu sonuca vardı: “Bedendeki organların ve duyuların şek ve şüphesini ortadan kaldırmak için böyle bir sığınak yaratan Allah’ın insan toplumunu kendi haline bırakması ve şek, hayret, şaşkınlık ve hatalarını ortadan kaldıracak bir önder tayin etmemesi mümkün müdür? [27]

İmam Sadık (a.s) ise Peygamber-i Ekrem’in gerçek halifesinin ve vasisinin makamını şöyle nitelendirmektedir: “Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra Allah’ın dinini her türlü tahriften, her çeşit eksiklik ve artıştan koruyup kollayacak bir imamın varlığı gereklidir.”[28]

Hişam bin Hakem bir gün İmam Sadık’ın (a.s) huzurunda Şamlı bir bilginle münazaraya başladı ve onunla yaptığı çok detaylı bir tartışmasında ona şöyle dedi:

“Acaba Allah, Peygamber-i Ekrem’in (a.s) vefatından sonra Müslümanlar arasında her türlü ihtilafı ortadan kaldıracak bir delil ve hüccet tayin etmiş midir?” O şöyle dedi: “Evet, o delil ve hüccet Kur’an ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) sözleridir.

” Hişam bin Hakem şöyle dedi: “Acaba Kur’an ve hadisler bütün bu ihtilafları ortadan kaldırmak için yeterli midir?” O, “Evet” diye cevap verince Hişam bin Hakem şöyle dedi:

“Eğer kafi ise o halde neden bir dinin iki üyesi ve bir ağacın iki dalı olan ben ve sen birbirimizle ihtilaf içindeyiz? Neden her birimiz diğerinin tam karşısında bambaşka bir yolu tercih etmiş durumdayız.

” Bu sözler üzerine Şamlı bilgin Hişam bin Hakem’in sözlerinin doğruluğunu itiraf etmekten ve onun mantığı karşısında susmaktan başka bir çare bulamadı.[29]


ALTINCI BÖLÜM


4-Tehlike Üçgeni veya İslam’ın Üç Çeşit Düşmanı


Yüce İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) vefat ettiği zaman İslam’ın üç düşmanı içeriden ve dışarıdan genç İslam’ın varlığını tehdit etmeye başladılar.

Her an bu düşmanların el ele vermelerinden ve küçük ve büyük güçlerini farklı açılar şeklinde bir üçgen haline getirecek İslam toplumuna karşı toplu bir saldırıya geçmelerinden korkuluyordu.

Üçgenin İlk Açısı


İç tehlike Medine ve etrafındaki münafıkların varlığıydı. Bu münafıklar defalarca İslam Peygamber’inin canına kastetmiş ve Tebuk savaşından dönerken tarihte tümüyle yansıtıldığı şekliyle özel bir komployla Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) devesini ürküterek hayatına orada son vermek istemişlerdi.

Peygamber (s.a.a) onların kötü niyetinden haberdar olduğu için bir takım tedbirler aldı ve bu tedbirler sayesinde onların komploları başarısızlıkla sonuçlandı. Ayrıca İslam’ın genel maslahatlarını korumak için de kendi hayatı döneminde Huzeyfe gibi sayılı birkaç kişi dışında onları diğerlerine tanıtmaktan sakındı.

Zahirde dost kılığına giren bir grup İslam düşmanı da Allah Resulü’nün vefat etmesini bekliyordu. Gerçekte onlar bu ayetin içeriğinin muhatabı konumundaydılar. Kur’an risalet dönemindeki kafirlerin şöyle dediğini nakletmektedir: “Şairliği sona ersin diye onun ölümünü gözetlemekteyiz.”[30]

Bir grup da Allah Resulü’nün ölümüyle İslam’ın yayılmasının duracağını, diğer bir grup ise Peygamber-i Ekrem’in vefatı sayesinde İslam’ın zayıflayacağını ve kendilerinin yeniden cahiliye dönemindeki batıl inançlarına geri dönebileceklerini zannediyorlardı.

İslam Peygamberi’nin vefatından sonra Ebu Süfyan ihtilaf çıkararak Kureyş ile Benî Haşim arasında ikilik ve saflaşma yaratarak İslam birliğinin bedenine öldürücü bir darbe indirmek istedi ve bu amaçla sözde acıyarak ve büyük bir ilgi ile Hz. Ali’nin (a.s) evine gelip ona şöyle dedi:

“Elini bana ver de sana biat edeyim. Ben biat ettikten sonra Taym ve Adiyy kabileleri sana asla muhalefet etmeyecektir.” İmam (a.s) tam bir bilinçle onun asıl maksadının ihtilaf çıkarmak olduğunu,

cahiliye dönemindeki hesaplaşmayı yaratmaya çalıştığını ve Müslümanların kanını dökmekten başka bir şeyi arzulamadığını anladı. Bu yüzden onu reddederek Peygamber-i Ekrem’in gusül ve defnedilmesi işiyle uğraştı. [31]

Hicri dokuzuncu yılda yapılan Mescidi Dırar daha sonra Peygamber-i Ekrem’in emriyle ve Ammar’ın kazmalarıyla yerle bir edildi. Bu da münafıkların Peygamber-i Ekrem’in hayatının son dönemlerindeki gizli faaliyetlerini ve onların,

Allah düşmanı olan İbn-i Amir ile çok yakın ilişkisini ortaya koymaktadır. İbn-i Amir Mekke’nin fethinden sonra Rum’a kaçtı ve oradan kendi taraftarlarını yönlendirmeye çalıştı.

Hicri dokuzuncu yılda Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Tebük’e gitmek üzere Medine’den ayrıldı. Aynı zamanda iç güvenliğin bozulmasından ve münafıkların ihtilaf yapmasından da endişe ediyordu.

Bu yüzden de Ali’yi (a.s)Medine’de kendi yerine tayin etti ve onun hakkında şu tarihi sözü buyurdu: “Sen bana oranla Harun’un Musa’ya olan oranı gibisin.”[32] Daha sonra da ona şöyle buyurdu: “Güvenliği, düzeni ve iç emniyeti sağlamak için Medine’de kalmalı ve toplum düzenini bozanların ve karışıklık yaratanların önünü almalısın.”

Münafıklar hakkındaki ayetler ve onların tahrip edici komploları Kur’an-i Kerim’in çeşitli surelerinde çokça yer almıştır. Bunların hepsi onların İslam’a karşı köklü düşmanlıklarını ortaya koymaktadır. Toplumda karışıklık yaratmaya çalışan bu unsurlar henüz Medine’deyken Peygamber-i Ekrem’in vefat durumu ortaya çıktı.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) vefat ettikten sonra Arap kabilelerinden bir topluluk irtidat yoluna koyuldular ve zekat memurlarını dışarı çıkararak muhalefet bayrağını kaldırdılar.

Onlar her ne kadar münafık olmasalar da iman açısından her rüzgar karşısında eğilen zayıf kimselerdi. Dolayısıyla ortam küfür ve şirk ile uyumlu bir hale gelecek olsaydı onlar hemen tevhid dininden el çekecek ve böylece de küfür ve şirke yuvarlanacak, genç İslam toplumundan kopmuş olacaklardı.

Acaba İslam’a pusu kurmuş olan bu kan içici düşmanların varlığına ve onların İslam aleyhine bir isyan, devrim ve değişiklik yaratma çabalarına rağmen akıl ,

zeka ve uzak görüşlülük sahibi bir Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), bu kötü ve tatsız olayları engellemek için, kendisi için bir halife tayin etmemesi ve ümmeti, düşmanlar arasında, her grubun, “Emir bizdendir, emir bizdendir” sözleri arasında başı boş bırakması mümkün müdür?


Üçgenin Diğer İki Köşesi


Bu düşman üçgeninin diğer iki köşesi dünyanın iki büyük imparatoru (Rum ve İran) idi. Müslümanların Hıristiyan Rum ordusuyla ilk askeri karşılaşması hicri sekizinci yılda Filistin topraklarında gerçekleşti.

Bu savaşta İslam ordusunun kahraman komutanı Cafer-i Tayyar, Zeyd bin Harise, Abdullah bin Revaha şehid edildi ve ardından İslam ordusu acı bir yenilgiye uğrayarak Halid bin Velid önderliğinde Medine’ye geri döndü.

Küfür ordusu karşısında bu kadar açık bir geri çekilme Kayser ordusunun küstahlaşmasına sebep olmuştu. Dolayısıyla onların genç İslam merkezine her an saldırıya geçmelerinden endişe ediliyordu.

Bu açıdan Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hicri dokuzuncu yılda yaklaşık otuz bin kişilik büyük bir orduyla Şam kıyılarına doğru harekete geçti. Peygamber böylece hem askeri bir manevra gerçekleştirerek düşman ordusunun muhtemel saldırırlarını püskürtmeyi ve hem de bazı kabilelerle birbirlerine saldırmazlık veya işbirliği antlaşması imzalamayı amaçlıyordu. Allah Resulü bu çok ağır ve zahmetli yolculuktan Rumlarla askerî bir taarruza geçmeden geri döndü.

Bu tür zafer İslam Peygamberi’ni ikna etmemişti ve bir an olsun o yenilgiyi telafi etme düşüncesini kafasından atamıyordu. Bu yüzden vefatından bir kaç gün önce Üsame bin Zeyd’in eline sancağı vererek ashabına onun komutası altında Şam kıyılarına doğru harekete geçmelerini ve düşman kendilerini gafil avlamadan savaş ve savunmaya hazırlıklı olmalarını emretti.

Bütün bu hareketler Peygamber-i Ekrem’in kuzey tarafından büyük bir endişe içinde olduğunu gösteriyordu. Peygamber Kayser’in kuklaları tarafından İslam’a karşı büyük bir saldırının yapılabileceğini tahmin ediyordu.

Bu düşmanlığın diğer bir açısı da İran’daki Sasanî imparatorluğuydu. Öyle ki Hüsrev Perviz şiddetli rahatsızlığından dolayı Peygamber-i Ekrem’in mektubunu yırtmış, Allah Resulü’nün elçisini öldürmüş ve Yemen’deki komutanına yeni ortaya çıkan peygamberi öldürüp başını Medain sarayına göndermesini emretmişti.

Hicaz ve Yemen toprakları uzun yıllardır İran devletinin sömürgesi durumundaydı. Ama şimdi İslam dini sayesinde bu topraklar bağımsızlığına kavuşmuş ve kendi kaderini kendisi tayin edecek bir duruma gelmişti. Hatta işin tümüyle değişmesinden, mahrum ve mazlum halkın bütün İran’a musallat olmasından korkuluyordu.

Gerçi Hüsrev Perviz Allah Resulü zamanında öldü. Ama Yemen, Hicaz ve sahillerinin ayrılığı konusu onun yerine geçecek kimselerin düşünce ufkundan uzak kalacak bir konu değildi. Bireylerinin iman, ihlas ve fedakârlık gücüyle donandığı böyle bir gücün varlığı onlar için tahammül edilmez bir şeydi.

Acaba öylesine güçlü ve pusuda bekleyen düşmanların karşısında Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) İslam ümmeti için fikrî ve siyasî bir halife tayin etmeden öldüğünü söylemek doğru muydu? Şüphesiz ki akıl,

vicdan ve toplumsal değerlendirmeler Peygamber-i Ekrem’in böyle bir müsamahada bulunacağına izin vermemektedir. Dolayısıyla, “O, bütün bu olayları görmezlikten geldi ve tedbir alıcı ve bilinçli bir yöneticilik sayesinde bir savunma çizgisi oluşturmadan bu dünyaya gözlerini kapadı” dememiz mümkün değildir.


YEDİNCİ BÖLÜM


5:Masum İmam’ın Varlığı Sayesinde Ruhsal ve Manevi Gelişim


Bu alemdeki her varlık belli bir hedef için yaratılmıştır. Her varlığın kemali ve yaratılış hedefi ise o hedefe ulaşmanın ipoteği altındadır. Yaratılış sistemi varlıkların istenilen kemale ulaşması için onların gelişiminde etkili olan her tür araçları hizmetlerine sunmuş ve bu yolda sadece zarurî araçlarla yetinmemiş,

cüz’î ve zarurî olmayan araçları bile onlar için temin etmiştir. Ne mutlu ki tabii bilimler, çağımızdaki bütün gelişimi ve ilerleyişi ile bizleri bu konuda her türlü açıklamadan ve örnek vermekten müstağni kılmaktadır.

Görme, işitme ve her biri açık bir şekilde, yaratılış sisteminin her varlığın yaratılışında amaçlanan kemaline ulaşması için özel bir ilgi ve inayet içinde olduğuna tanıklık eden insan bedenindeki diğer ilginç sistemler bir kenara dursun, genellikle gaflet edilen ve önem açısından diğer kemal araçlarına oranla ikinci derecede yer alan kemal araçlarını düşünelim.

Örneğin yaratılış sistemi insanın yolda kolayca gidebilmesi için ayağının altında özel bir çukur ve özel bir boşluk yaratmıştır. Öyle ki, normalin aksine anadan doğma düz tabanlı olan kimseler cerrahi bir yolla ayak tabanında bir çukur oluşturmak mecburiyetini hissetmektedirler.

Parmaklarımız uzunluk ve kalınlık açısından birbiriyle apaçık bir farklılık içindedir. Zira eğer onların hepsi aynı şekilde olsaydı insanın onlar vesilesiyle yaptığı çeşitli işler yapılamazdı.

Ayrıca da bu farklılık sebebiyle insan zarif sanatları icat etmekte ve güzel sanatlar ortaya koymaktadır. İnsanın avucunda ve parmaklarının ucunda da nesneleri tutmada büyük bir katkısı olan çeşitli çizgiler vardır.

Herkesin parmak ve avuç içindeki çizgiler kendine özgü bir şekilde olması sebebiyle de parmak izi alma işlemlerinde bu çizgilerden tümüyle istifade edilmektedir.

Bu ve benzeri örnekleri incelediğinizde şu neticeye varmaktayız: Yaratılış sistemi ister zarurî olsun, ister gayri zaruri, insanın gelişiminde katkısı bulunan her türlü aracı onun hizmetine sunmuş ve bu yolda hiç bir bağış ve lütuftan geri kalmamıştır.

Şimdi ortaya şu soru çıkmaktadır: Bu derece insanın kemal ve saadetini isteyen bir Allah nasıl olur da insanın manevi gelişimi ve tekamülünde çok büyük katkısı olan bazı şeyleri görmezlikten gelebilir?!!

Bu açıklama, Allah tarafından ilahî elçilerin gönderiliş ve peygamberlerin bi’setini farz kıldığı gibi, masum ve dinî hükümler ile maarifin tüm sırlarından haberdar olan bir imamın tayin edilmesi gerektiğini de gözler önüne sermektedir. Zira böyle bir imam ve liderin ilahî vahiy ile tayin edilmesi, İslam toplumunun geri kalmasına,

çatışmasına ve bozulmasına sebep olan bir çok sürtüşmelere de son verecek, Müslümanları tek bir ümmet haline getirerek, rehber ve halifenin seçime dayalı olmasından kaynaklanan her türlü ihtilaf ve ayrılıklardan kurtaracaktır.

Neticede Müslümanlar artık Sakife-i Benî Saide’de yapıldığı gibi bölünmeyecek ve sır dolu şuralar ile karşı karşıya kalmayacaklardır.

Müslümanlar, bu ilahî tayin meselesini görmezlikten geldikleri veya Ehl-i Sünnetin inandığı şekilde, ilahî tayinin olmadığına inanmaları sebebiyle, Resulullah’tan (s.a.a) sonra aradan on dört asır geçmesine rağmen uğursuz etkileri bir türlü silinemeyen o şiddetli ihtilaf ve ayrılıklara düştüler.

Ne yazık ki bugün de sömürgeci uşakları ve Müslümanların ilişkilerinin bozulmasını isteyen karanlık güçler, sürekli olarak bu ayrılık ateşinin üzerine benzin dökmektedirler.

Ama eğer Müslüman toplumun lideri Allah tarafından tayin edilirse ve öte yandan Müslümanlar da kendi ham düşüncelerini ilahî tayinden öne geçirmezlerse, şüphesiz Müslümanların durumu her dönemde daha farklı olurdu ve olacaktır da.

Bundan da öte, günahlardan masum, her türlü hata ve kötülük karşısında korunmuş ve şeriatın hüküm ve öğretilerinin sırlarından haberdar bir imamın varlığı,

toplum ve insan bireylerinin ruhsal gelişimi yönünde atılacak büyük bir adımdır. Acaba böyle bir imamın varlığının etkisinin, parmaklardaki ve avuç içindeki çizgiler, ayak tabanındaki çukur ve gözün üzerindeki kaş kadar olmadığını söylemek mümkün müdür?!

Bu taktirde alemlerin Rabbinin, insanın bedensel gelişimi için gerekli olan her şeyi onun için temin ettiğini, ama onu, ruhsal gelişiminde büyük bir katkısı olan manevî şeylerden mahrum kıldığını nasıl söyleyebiliriz?!

Şeyh’ur Reis İbn-i Sina, “Şifa” adlı kitabında nübüvvet konusunda yukarıdaki beyan esasınca peygamberlerin bi’setinin gereğini ispat etmiştir.[33] Ama daha önce de belirttiğimiz gibi bu açıklama,

peygamberlerin gönderilişinin gereğini açıkça ortaya koyduğu gibi, masum ve şeriatın tüm sırlarından haberdar olan ve aynı zamanda da insanların ruhî gelişimine neden olan bir imamın tayin edilmesinin gerekliliğini de apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır.


SEKİZİNCİ BÖLÜM


Acaba Şia’nın İmamet Hakkındaki Görüşü Özgürlüğün Temel İlkelerine Karşı mıdır?


Hürriyet ve özgürlük insanın duymuş olduğu en güzel ve heyecan verici kelimelerdendir. Özgürlük kavramı özel ses ve uyumuyla insanın içinde bir sevinç, vecd ve mutluluk duygusu uyandırmaktadır.

Düşünür bir insan için esaret bağını koparmak, sömürgecilikle savaşmak ve özgürlüğün yüce kulesini fethetmek, en büyük ideal ve ülküdür. İnsan, özgürlüğe olan ilgisi sebebiyle tarih boyunca bir çok kurbanlar vermiş ve nitelendirilmesi zor fedakarlıklarda bulunmuştur.

İnsanın, kesin ve etkili bir görüşe sahip bir yönetici olmaksızın toplumsal hayatını devam ettirmesinin mümkün olmadığını hissettiği doğrudur. Ama öte yandan insan hiç bir zaman kendi kader ve geleceğini,

kendisini azıl ve tayin etme yetkisine sahip olmadığı birine bırakmaya da yanaşmamaktadır. Bu yüzden de özellikle asrımızda sorumlu bir makam tayini için var olan yol ve metotlardan sadece liderini tayin etme hususunda özgür olma yolunu doğru kabul etmektedir.

Sadece insanların seçtiği yöneticinin bir milletin kaderini tayin etme yetkisine sahip olmasını istemektedir. Aksi taktirde bir ferdin kurduğu hakimiyeti özgürlüğe aykırı görmekte ve onun zorba bir idareci olduğunu düşünmektedir.

Dolayısıyla şimdi de imamet hakkındaki iki görüşten hangisinin demokrasi ilkeleriyle uyumlu olduğuna bakmamız gerekir. İmamet makamının seçime dayalı olması ve imamın kamuoyuna müracaat veya yüce İslamî şura ile tayin edilmesi gerektiğini söyleyen görüş ile insanların Peygamber-i Ekrem’in halifesini tayin etme hususunda yetkilerinin olmadığını,

bu makamın yüzde yüz Allah tarafından tayin ile gerçekleştiğini ve önder olacak kimsenin Allah ile Peygamber tarafından seçilmesi gerektiğini söyleyen görüşten hangisi demokratik ilkelerle uyum içindedir?

Bazıları birinci görüşün özgürlüğün temel ilkeleriyle uyum içinde olduğunu sanmaktadırlar. Onlara göre Peygamber-i Ekrem’in hilafetini seçime dayalı bir makam olarak kabul edecek olursak, bu taktirde liberalizm ve özgürlüğün batıda tomurcuklanmasından çok daha önce doğuda ve Müslümanlar arasında hayata geçirilmesi ve uygulamaya koyulması ile övünmek mümkündür.

Bu yolla ikinci görüşün sahip olmadığı bir kıvanç ve övünç elde etmektedirler.

Bu gün Ehl-i Sünnet camiasının bazı yazarları imamet makamının tayini konusunda Şia’nın görüşünü eleştirirken Peygamber-i Ekrem’in hilafet makamının tayin ile olmasının çağdaş toplumsal görüşlerle ve özgürlükçü ruhla pek uyuşmadığını sanmakta ve iddia etmektedirler.[34]

Cevap: İmamın bir seçime dayalı olduğu görüşü için ortaya koyulabilecek ve insanların gözünde çağdaş toplumsal görüşlerle uyum içinde olduğunu gösterebilecek en çarpıcı mantık, belki de yukarıda dediğimiz mantıktır.

Bunu az çok bazı kimseler dilleriyle ve kalemleriyle ifade etmektedirler. Elbette ki bu tür istidlale verilecek geniş bir cevaba geçmeden önce bu konudaki üç temel noktanın tümüyle açıklığa kavuşması gerekmektedir:

1- İmamet makamının tayin ile olduğu meselesi, diktatörlük meselesinden apayrı bir şeydir.

2- Çoğunluğun azınlığa hakimiyetini ifade eden batılı demokratik rejimler, çağdaş insanın çaresizlikten dolayı sığındığı adil olmayan siyasi sistemlerden biridir.

3- Hakim ve yöneticinin tayininde böyle bir metodun doğru ve sağlam olduğunu farz etsek bile, acaba İslam’ın ilk yıllarında halifelerin seçiminde bu metot takip edilmiş midir yoksa edilmemiş midir?

Bu üç dört konu özellikle de ikinci ve üçüncü konu çok detaylı ve kapsamlı bir şekilde ele alınması gereken konulardandır. Sözü fazla uzatmamak için her birine kısaca işaret edeceğiz.

a- İmamın Tayin Edilmesi Diktatörlük Değildir


Diktatör devrimler, beşerin hatırasında bulunan en zalim sistemlerden biridir. Diktatörlük ve istibdat rejimi çok eskiden beri insanlığın küçük ve büyük toplumlarının başına bela kesilen en acı sistemlerden biridir ve beşer hayatının tarihi boyunca da çok farklı şekilde (köy ağasının ve kabile hanının diktatörlüğünden tutun,

yeryüzünün büyük bir bölümünde ve bir çok halklar üzerinde egemenlik kuran zalim bir yöneticinin monarşist saltanatına kadar) kendisini ortaya koymuştur.

Büyük diktatörlüklerde bir şahıs, ihtilal veya iç isyan yoluyla önceki yöneticiyi kenara itip, kendisi onun yerine geçmekte veya galebe yoluyla ve askeri güç örtüsü altında bir topluma musallat olup hakim şahsın görüşü dışında başka hiç bir şeyin etkili olmadığı bir yönetim sistemini teşkil etmektedir. Kendinden sonraki yöneticinin tayini hususunda da kendi görüşü dışında başka hiç bir etken söz konusu değildir.

Şia’nın, Peygamber-i Ekrem’in hilafeti hakkındaki görüşü, bu tür devlet metotlarından kilometrelerce uzak bulunmaktadır. Şia’nın imamet makamının tayin ile olduğunu söylemesinden maksadı şudur:

Yaratıcı olması esasınca insanların tümünün üzerinde öncelik ve hakimiyet hakkı bulunan Allah tarafından en lâyık ve uygun bir kimse her türlü kötülüklerden, ruhî ve cismî kirlilik ve sürçmelerden tertemiz ve baştan ayağa ilahî emirlere kulak kesilen bir kimse Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra Müslümanların önderi olarak tayin edilmektedir.

Şüphesiz böyle bir kimse tayin edildikten sonra, her türlü diktatörlük ve kendi görüşüyle amel etmekten uzak kalacak ve toplumu Peygamber-i Ekrem’in getirdiği ve tüm insanların can ve gönülden kabul ettiği kanunlarla yönetecektir.

Allah’ın yaratılış hükmüyle doğal olarak hepimiz üzerinde hükümet hakkına sahip olması ve bütün ümmet onun kanunlarını can-ı gönülden kabul etmiş olması ve ayrıca imam da o kanunlar esasınca hakimiyet edip masumiyet gücüne sahip olma vasıtasıyla, her türlü kasti ve yanlışlıkla yapılacak saldırılardan uzak durması nedeniyle böyle bir hakimiyet,

düşünülebilecek en makul bir hakimiyettir. Bu hakimiyet türünde tabiatıyla azınlık ve çoğunluk (ve dolayısıyla çoğunluğun diktatörlüğü) diye bir şey düşünülemez ve Allah’ın rızası ve yaratıkların maslahatı dışında bir hedef (ne bir şahsın iradesinin zorlaması ve ne de kendisini o makama getiren kimselerin rızayetini elde etme endişesi) mevcut değildir.

Bütün bu diktatörlük türlerinin fatihasının okunduğu bu semavî hakimiyet nerede, o zalim ve diktatör hakimiyetler nerede?! Bu ikisi birbirinden o kadar uzaktır ki aralarında bir tek ortak yön düşünebilmek bile çok zordur.


b-Demokratik Hükümetlerin Zayıf Noktaları


Çağdaş demokratik hükümetlerin zayıf noktaları burada geniş bir şekilde incelenebilecek kadar bir iki tane değildir. Ama değerli okuyucuları bu konuda bilgilendirmek için sadece en önemli iki hususa işaret etmek istiyoruz:

1- Bu hakimiyet tarzında bir parti veya kamuoyu tarafından seçilen lider, kendisini seçen kimselerin rızasını elde etmeye çalışmak zorundadır. Onların hidayet ve önderliğini değil. Bir parti veya başka bir gücün ortaya çıkardığı bir siyasetçi için hakkı savunup savunmaması önemli değildir; önemli olan insanların taraftarlığını kaybetmemektir.

Bu açıdan bazen kendisinin kesin olarak inandığı şeyleri ve gerçekleri de görmezlikten gelmektedir. Bu konu, uzun yıllar siyaset sahnelerinin aktörleri olan büyük dünya siyasetçilerin de kabul ettiği bir gerçektir.

Nitekim Amerika eski Cumhurbaşkanı John F. Kennedy kendi eserlerinin birinde şöyle yazmaktadır: “Bazen senatör açık oturumlarda bile hemen orada önemli bir konu hakkında görüşünü belirtmek zorundadır.

Onun bu konuda düşünme ve değerlendirme fırsatının olmasını istediği şüphe götürmez bir gerçektir. Zira o bu yolla bir kaç kelime konuşarak veya küçük bir değişiklikle mümkün olduğu kadar sorun ve ihtilafları ortadan kaldırmakla sorumludur.

Ama bu konuda ne bir derinleşme fırsatına sahiptir, ne kendisini gizleyebilir ve ne de görüş belirtmekten kaçabilir. Adeta tüm müvekkilleri kendisine göz dikmiş ve siyasetinin kaderini belirtecek görüşünün ne olacağını beklemektedirler.


İşte bu yüzden bazı senatörler, hatta kendileri bile fark etmeden daha kolay ve tehlikesiz olan yolu seçmektedirler. Yani kendi vicdanları ve kararları arasında bir ayrılık ortaya çıktığında, bir mantık üreterek vicdanlarını ikna etmekte ve kendilerini müvekkillerinin görüşlerinin çoğunluğu ile uyumlu kılmaktadırlar. Bunları korkak olarak adlandırmak mümkün değildir.

Aksine bunlar yavaş yavaş çoğunluğun fikrine adet edinmiş ve kendi çıkarlarının, halkın genelinin görüşüne göre hareket etmekte olduğunu kabul etmiş kimselerdir. Ama büyük siyasi şahsiyetler arasında,

vicdanlarını ayakları altına alan kimseler de vardır. Onlar, kamuoyuna hizmet hususunda etkili olmak için büyük bir sadakatle bazen vicdanlarımızı ayaklarımızın altına almamız gerekir sözüyle amellerine geçerlilik kazandırmaya çalışmaktadırlar.

Frank Conte’nin dediği gibi siyaset ve politikacılığı ahlaka aykırı meslek olarak adlandırmak doğru değildir; aksine, “Siyaset ahlakı olmayan bir meslektir” demek gerekir.[35]

Siyasi bir yazar olan Frank Conte şöyle yazmaktadır: “Daha fazla oy elde etme gerekliliği meselesi çok önemli ve ciddi bir konudur. Bunu elde etmek için hiçbir şekilde ‘ahlak’, ‘hak ve batıl’ gibi gereksiz konuların engel teşkil etmesine izin verilmez!...”

1920 seçim propagandalarının yapıldığı günlerde Mark Eshcal’ın dostlarından birine yaptığı en önemli nasihat şuydu: “Sizler halkı aldatmak istemiyorsunuz.

Yani sizler, millet vekilliğine ulaşmak için vicdanınızı ayaklar altına almak istemiyorsunuz. Sizler siyasi bir insanın da bazen vicdanını görmezlikten gelme durumunda kaldığını bilmek durumundasınız.”[36]

İşte bu sözler aslında, çağdaş dünyadaki demokratların mantığı hususunda söylenmiş en adilane sözlerdir. Bu kısa sözden gerekli dersleri çıkarmak gerekir. Özgür ülkelerdeki devletlerin gerçek mahiyeti işte budur.

Acaba akıl ve mantık da, bazı açılardan peygambere benzemesi gereken peygamberin halifesinin kamuoyuna müracaat etme veya “Ehl-i hal ve’l akdin” biatiyle veya Muhacir ve Ensar’ın seçimiyle seçilmesi gerektiğine hükmedebilir mi? Asla! Zira hakimiyet bu tarz bir hükümette seçilen kimsenin fikrî bir bağımsızlığı yoktur.

Çünkü seçilen kimse gerçekte vekillerinin düşünce ve temayüllerinin mikrofonu konumundadır. Kendi popülerliğini ayaklar altına alabilen, kamuoyunun öfke ve hışmından korkmayan ve ümmetin maslahatına uygun gördüğü her kararı alan büyük şahsiyetler çok azdır.

Elbette burada şöyle de düşünülebilir: “Müvekkillerin rızayetini elde etme meselesi, yöneticiliğin bir kaç yılla sınırlı olduğu durumda geçerlidir. Ama eğer imam devamlı olur ve bazı ülkelerde olduğu gibi ömür boyu devam ederse, artık hilafet makamını elde ettikten sonra halkın rızayetini elde etme düşüncesi de ortadan kalkar.”

Bu düşünce de oldukça ham ve yersiz bir düşüncedir. Zira evvela o ömür boyu süren yöneticiliklerde de müvekkil ve seçmenlerin görüşlerini görmezlikten gelmek mümkün değildir. Çünkü buna dikkat gösterilmediği taktirde,

yönetici kimse, devrim, patlama ve genel isyanla karşı karşıya kalabilir. İkinci olarak, çeşitli adayların olduğu bir yerde, bir grupla aynı fikri taşıyıp işbirliği yapacağını vaad etmeyen bir kimsenin o grup tarafından seçilmesi mümkün değildir.

Bu konuyu göz önünde bulundurarak, seçimden sonra seçilen kimse verdiği sözlerini tutmazsa, bu daha büyük bir sorun teşkil edecektir. Zira bu taktirde de toplumu terbiye edecek olan yönetici, pratik olarak sözleşmeleri ayaklar altına almış ve bunu başkalarına da öğretmiş olur.

Ömer’in kendi vefatından sonra, halife seçmek için tayin ettiği altı kişilik şurada herhangi bir tarafa meylettiği taktirde, o tarafın güçleneceği bir konumda olan Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’ye (a.s) dönerek şöyle dedi: “Allah ve Resulü’nün sünneti ve ilk iki halifenin sireti (amelleri) esasınca hareket etmek şartıyla sana biat ediyorum.

” Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Ben Allah’ın ve Resulü’nün sünneti ve kendi görüşlerim üzere amel ederim.” Bu durumda Abdurrahman Osman’a döndü ve aynı cümleyi tekrarladı.

Osman da onun ilan ettiği şartlara bağlı olacağını belirtti ve böylece halife olarak seçildi. (Ama sonradan da gördüğümüz gibi Osman kendi metodunu takip etti ve Ümeyyeoğulları’nı halka musallat kıldı.)

Özetle; seçmenler bazen seçmek istedikleri kimseleri, öyle bir takım şartlarla yükümlü kılmaktadırlar ki iman ve vicdan sahibi bir kimse için onlarla amel etmek çok zor ve acıdır.

Tabiatıyla hakkı bilen insanlar, bu şartların yükü altına girmez ve dolayısıyla da seçilmezler. Onların yerine salih olmayan kimseler ortaya koyulan her türlü şartları kabul ederek seçilirler.

Amerika Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de en özgür insan bile dünya Siyonizm’ine yardım meselesini asıl görevi olarak programına almalı, oy yaratan teşkilatlara, seçildiği taktirde İsrail’e yardım edeceğini vaad etmelidir. Her ne kadar bu amelin adalet ve insanlık ilkeleriyle uyuşmadığını bilse de bu sözleri vermek zorundadır.

2- Batılı demokratik rejimlerin diğer bir sorunu da, bu rejimlerin bir tür zulüm ve diktatörlük haline (sayısal diktatörlük ve çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü) dönüşmesidir.

Zira seçimler, doğru ve şüphesiz bir şekilde gerçekleşmiş olsa bile sonunda çoğunluk, çoğu kez bir tek oy fazlalığıyla işbaşına gelmekte ve bir tek oyu olmadığı sebebiyle siyaset sahnesinden geri çekilmek zorunda kalan azınlığa hükmetmektedir.

Oysa bir çok durumlarda azınlık haklı olabilir. Bunun da anlamı, bazen bir tek oy için halkın menfaat ve maslahatlarının ortadan kalkmasıdır. İşte bu yüzden,

elli bir kişinin kırk dokuz kişiye hükmetmesi de insanın çaresizlik ve daha iyi bir yol olmamasından veya İslam’ın halklara sunduğu yoldan haberdar olmamasından dolayı, ister istemez boyun bükmek zorunda olduğu zalim hakimiyet türlerinden biridir.

Ama Allah tarafından Peygamber için halife tayin edilmesi hususunda, beyan edildiği üzere bu tür adaletsizliklere yer yoktur. Zira imamı, herkesin, hakimiyet hakkına güçlü bir imanı olduğu kimse (Allah) seçmektedir ve o seçilen kimse de herkesin kabul ettiği birinin (Allah’ın) kanunları esasınca hükmetmektedir. Dolayısıyla da azınlık ve çoğunluk diye bir mesele söz konusu değildir.

Bütün bunlardan da öte demokratik rejimlerde esasen, çoğunluğun nefsani arzuları kanun şeklinde ortaya çıkmakta ve onların kararları kesin bir görüş ve sağlam bir hüküm olarak çoğunluklara yüklenmektedir.

Ama sürekli olarak toplumun maslahatını yasamanın ölçüsü olarak alan İslam kanunlarının ruhu, böyle bir görüşün doğruluğunu kabul etmemektedir.

Sürekli kamuoyunun düşüncelerini hatalı gören ve çoğunluk türleri hakkında, “Onların çoğu düşünmez” ve “Onların çoğu bilinçsizdir” diye buyuran Kur’an-ı Kerim, nasıl olur da toplumun çoğunluğunun eğilimlerini en önemli dinî konunun seçiminde,

yani imamet ve ümmetin önderlik meselesinde etkili ve geçerli kabul edebilir. Bakınız zaten Kur’an şöyle buyurmuyor mu: “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir.”[37]

Toplumun çoğunluğunun nefsani arzularını açıkça hatalı gören ve çoğu zaman insanların nefsani arzularının yelkovanının tümüyle tehlikeli ve zararlı olan işlere yöneldiğini ve bazen de yüzde yüz kendi menfaatlerine olan işlerden uzak durmaya doğru hareket ettiğini söyleyen bir din, Peygamber’den sonra en büyük ve yüce dinî makam olan imamın seçimi ve tayini hususunu çoğunluğun zararlı görüşüne havale edemez.
c- İslam’ın İlk Yıllarında Halifelerin Seçimi Çoğunluğun Seçimiyle mi Olmuştur?

Bazı yorumlar, olay gerçekleştikten sonra, olayı tevil etme gayretlerinden kaynaklanmaktadır. Bazen toplumsal bir olay, belli bir şekilde veya bir takım şartlar ve sebeplerin etkisiyle ortaya çıkmaktadır.

Ardından hakemliklerinin temelini bir avuç tahmin ve zanların teşkil ettiği gelecek nesiller ise gereksiz iyimserlikleri sebebiyle, o olay hakkında onları meydana getirenlerin bile haberleri olmadığı bir takım ahlakî, ruhsal ve toplumsal sebepler uydurmaktadırlar!

İşte halifelerin hakimiyetini demokrasi ve halkın halka hükmetmesi veya çoğunluğun azınlık üzerindeki hakimiyeti şeklinde yorumlamak da bu kaidenin apaçık bir örneğini teşkil etmektedir.

Esasen İslam’ın ilk yıllarında halifelerin seçimi hususunda olmayan şey, halifenin halk kitleleri tarafından seçilmiş olmasıdır. Zira ne Ehl-i Sünnet’in araştırmacı bilginleri halife seçiminde böyle bir ilkeye inanmaktadırlar ve ne de halifelerin seçimi bu yolla gerçekleşmiştir. Maalesef bazı çağdaş yazarlar, halifelerin hilafetini tevil etmek için demokrasi,

Batılı Liberalizm, halkın halka hükmetmesi, çoğunluğun görüşünün azınlığa egemenliği gibi bir takım yeni kavramlara sarılmışlardır. Oysa bu tür teviller, olay gerçekleştikten sonra uydurulan ve sadece hayal aleminde var olan bir dizi sebeplerdir; hilafet konusu ise asla buna dayalı değildir.

Daha fazla güven için bu konuda eski alimlerden bazısının görüşünü nakletmek istiyoruz:

Kadı İci meşhur kitabında şöyle yazmaktadır: “İmam seçiminde icma ve ümmetin bir şahsın hilafeti hakkında ittifak etmesine gerek yoktur; aksine Peygamber-i Ekrem’in ashabından bir-iki kişinin biat edip sözleşmesiyle bir şahsın hilafeti kanuni bir şekilde gerçekleşmektedir.

Bunun da delili, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ashabının dini işlerdeki tam bir sağlamlığına rağmen, kendisinden sonra hilafete Ömer’i seçen sadece Ebu Bekir’in görüşüne iktifa etmiş olmalarıdır.

Onlar, tüm Müslümanların görüş birliği içinde olmasını şart koşmadıkları gibi Medine’de yaşayan sahabelerin ittifakını bile gerekli görmediler.”[38]

El-Ahkam’us- Sultaniyye kitabının yazarı ise şöyle diyor: “Bazıları halife seçiminin, İslam şehirlerindeki İslam’ın dininin önde gelenlerinin onayı ile gerçekleştiğini sanmaktadırlar.

Oysa Ebu Bekir Sakife-i Benî Saide’de beş oyla hilafete seçilip iş başına geçti. Bu beş kişi şunlardı: “Ömer, Ebu Ubeyde, Useyd b. Huzeyr, Bişr b. Sa’d ve Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim.”[39]

İslam dininde hilafet tarihi de, Ömer’in hilafetinin sadece Ebu Bekir’in tayini ile resmiyet kazandığına ve Ömer’in de hilafet konusunu altı kişiden oluşan bir şuraya bıraktığına tanıklık etmektedir. Ömer şuradakilerden kendi aralarından birini halife seçmelerini istemiş ve böylece başkalarını seçilmekten mahrum kılmıştır.

Kadı Bakalanî şöyle yazmaktadır: “Ebu Bekir’in seçilmesi Ömer ve diğer dört kişinin çabasıyla gerçekleşmiştir.”[40]

Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) şehadetinden sonra da hilafet konusu Ümeyye ve Abbasoğulları hanedanında tıpkı miras yoluyla babadan oğla geçen bir saltanat halini almıştır ki bu olayın burada zikredemeyeceğimiz çok acı bir kıssası vardır.


DOKUZUNCU BÖLÜM


İslam’da Meşveret


Şüphesiz meşveret sayesinde ferdi ve toplumsal bir çok sorunların düğümü kendiliğinden çözülmektedir. İki fikrin çatışması elektrik akımı çıkartarak hayat yolunda insanın önünü aydınlatan negatif ve pozitif iki kablo gibidir.

Sorunları halletmede meşveretin taşıdığı önem sebebiyle Kur’an-ı Kerim Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) hayatın farklı işlerinde meşveret etmesini emretmektedir. Nitekim bir yerde şöyle buyurmuştur: “İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah tevekkül edenleri sever.”[41]

Allah-u Teala başka bir ayette ise iman sahibi kimseleri şöyle nitelendirmektedir: “Onlar Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlardır. Ve onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.”[42]

Dolayısıyla akil ve nakil el ele vererek meşveretin önemini ve hassas konumunu aydınlığa kavuşturmuştur. Müslümanların mutluluk temeli ve toplumun ilerleme sebebi olan İslam’ın bu büyük emrine uymaları ne de güzeldir!

Peygamber-i Ekrem (s.a.a), sadece insanlara bu metodu tavsiye etmekle kalmamış, hayatı boyunca bizzat kendisi de Allah’ın bu emrini bir çok hususlarda hayata geçirmiştir.

Henüz düşmanla karşılaşmadığı Bedir savaşında Bedir çölünde ilerlemek ve düşmana karşı koymak için ashabıyla meşveret etti ve onlara şöyle buyurdu: “Ey insanlar!

Benimle meşveret ediniz.” (Savaş konusundaki görüşlerinizi bana açıklayınız; ilerleyip düşmanla savaşalım mı? Yoksa buradan geri mi dönelim?) Muhacir ve Ensar’ın önde gelenleri iki farklı görüş ortaya koydular; ama Peygamber (s.a.a) sonunda Ensar’ın görüşünü kabul etti.[43]

Bedir savaşında yaşlılar kaleyi koruma ve Medine’de kalma taraftarı idiler. Onlar gözetleme kulelerinden ve damlardan düşmanı ok ve taş yağmuruna tutarak Medine’yi savunmak istiyorlardı.

Oysa gençler şehir dışında düşmanla savaşmak arzusu içindeydiler ve yaşlıların bu görüşünü kadınca bir metot olarak telakki ediyorlardı. Burada Resulullah (s.a.a) ikinci görüşü tercih etti. [44]

Hendek savaşında Peygamber (s.a.a) askeri şura teşkil etti ve Selman’ın Medine’nin düşmanın saldırması muhtemel yerlerinde hendek kazılması yönündeki önerisini kabul edip uygulamaya koydu.[45]

Taif savaşında ise bazı komutanların işareti ve onaylamasıyla ordunun karargâhı bir bölgeden başka bir bölgeye nakledildi.[46]

Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Acaba fikir alış-verişinde bulunmak ve meşveret etmek tek başına bütün işlerin düğümünü çözebilir mi? Yoksa etkili bir başkan böyle bir toplantı düzenlemeli, orada beyan edilen genel görüşlerden daha gerçekçi bulduğunu tercih ve icra mı etmelidir.

Genellikle meşveret toplantılarında farklı görüşler ve düşünceler ortaya konmaktadır. Her insan kendi görüşünü savunmakta ve başkasının görüşünü hatalı görmektedir.

Bu toplantıda bütün görüşleri yan yana koyacak ve onların genelinden tek ve kesin bir görüşü tercih edecek güçlü bir önderin varlığı gereklidir. Aksi taktirde meşveret toplantısı hiç bir sonuç elde etmeden sona erecektir.

Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) ashabıyla meşveret etmesini emreden ilk ayette de meşveret emrinden hemen sonra şöyle hitap edilmiştir: “O halde azmedince Allah’a tevekkül et”

Bu hitaptan maksat meşveret ettikten sonra karar alması ve bir tek görüşü tercih etmesi gereken tek merkezin sadece Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şahsı olduğunu bildirmektir. Böylece Peygamber de karar almalı ve Allah’a tevekkül etmelidir.

Meşveret toplantısını oluşturan topluluk lideri toplantıdaki ifade edilen görüşlere karşı kendi görüşüne göre daha doğru bulduğu üçüncü bir görüşü de tercih edebilir.

Nitekim Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Hudeybiye barışında ashabının genel fikirlerine karşı çıkarak, Müslümanlarla putperestler arasında anlaşma imzaladı. Onların barış anlaşmasına veya bazı maddelerine yaptıkları itirazlarını görmezlikten geldi ve geçen zaman da Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) bu davranışının Müslümanların lehine olduğunu ispat etti.[47]

İslam’daki meşveret, ülkedeki kanun ve kararların şura meclisi ve senatoya ait olduğu ve devlet başkanının sadece bu iki meclisin milletvekillerinin istediklerini uygulamakla görevli olduğu demokratik devletlerdeki meşveretten kilometrelerce uzak bulunmaktadır. Burada devlet başkanı olan Peygamber-i Ekrem (s.a.a),

çoğunluk veya azınlığın görüşüyle amel etmek zorunda değildir. Son karar ve son görüş seçimi, toplantı üyelerinin görüşleri ile uyumlu olsun veya olmasın bizzat Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendisine aittir.

Daha önceden de söylendiği gibi Peygambere, meşveret toplantısı düzenlendikten sonra Allah’a tevekkül ederek karar alması ve harekete geçmesi emredilmiştir.

İkinci ayet hakkındaki konu da aynı şekildedir. İkinci ayet görüş alış-verişini iman sahibi bir toplumun üstün özelliklerinden biri saymaktadır. Ama buna rağmen iman sahibi bu topluluk peygamber zamanında mutlak ve etkili bir liderden mahrum değildi. Dolayısıyla aklın hükmü gereğince de Peygamber-i Ekrem’in vefatından sonra ümmet bu liderden mahrum kalmamalıdır.

Dolayısıyla ayet daha çok lider seçimi meselesini geride bırakmış daha sonra diğer konularda meşveret edip görüş alış-verişinde bulunan ortamlarla ilgilidir.

Bu açıklamadan da, bazı Ehl-i Sünnet alimlerinin bu ayetler vesilesiyle halifenin meşveret yoluyla seçilmesinin doğru olduğu yönündeki delilleri tamamen yanlış olduğu anlaşılmaktadır.

Çünkü daha önce de ifade edildiği gibi, söz konusu ayetler lider sorununun halledildiği ve liderin emri ile Müslümanların diğer meselelerinde görüş alış-verişinde bulunmak üzere meşveret toplantısının düzenlendiği yerler ile ilgilidir.

Özellikle birinci ayet açık bir şekilde Müslümanların başında bulunan Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) hitap ederek, meşveretten sonra bizzat karar almasını ve onu yürürlüğe koymasını emretmektedir.

Bundan da öte, kamuoyuna müracaat etmek Allah-u Teala tarafından Müslümanların görevlerinin ne olduğunun tayin edilmediği hususlarda geçerlidir. Ancak bu durumda ise böylece bu meşveret toplantısı vesilesiyle görüş alış-verişinde bulunarak görevlerinin ne olduğunu tespit edebilirler.

Ama naslar yoluyla tüm Müslümanların görevlerinin belirlendiği böylesi hususlarda artık meşveret imkanı mevcut değildir.

Bu açıdan Habbab Munzir Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) huzuruna vararak ordu karargâhının başka bir bölgeye nakledilmesini istedi ve şöyle dedi: “Eğer bu konuda ilahî emir varsa bizim söyleyecek bir şeyimiz yoktur.

Biz teslim olmuşuz. Ama eğer görüş belirtilebilecek hususlardan birisi ise bize göre ordu karargâhını düşman kalesinin sınırlarından geri çekmemiz daha doğrudur.”[48]

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti konusu bir çok naklî delillerin ispat edip açıklığa kavuşturduğu bir konudur. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Allah’ın emriyle bir çok yerde, örneğin, Yevm’ud Dar,

Gadir-i Hum ve hasta yatağında Hz. Ali’nin (a.s) halifelik ve vasiliğini açıkça ifade etmiştir. O halde halifenin tayini meselesini meşveret yoluyla çözmek nasıl mümkündür? Acaba bu iş nas karşısında içtihatta bulunmak, Allah’ın kesin hükmü ve delili karşısında şahsi görüşleri ortaya koymak demek değil midir?

Kur’an-ı Mecid bir ayette bu gerçeğe işaret etmektedir. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) üvey evladı olan Zeyd, eşi Zeynep’i boşayınca Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Allah’ın emriyle Zeyneb’le evlendi.

Bu konu Müslümanlara ağır geldi. Zira cahiliye döneminde oğulluk insanın bizzat kendi evladı hükmündeydi. Dolayısıyla da öz çocuğunun eşiyle evlenmek çirkin ve haram olduğu gibi oğulluğun eşiyle evlenmek de çirkin ve yanlış bir şey olarak telakki ediliyordu.

Onlar Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendi görüşlerine uymasını bekliyorlardı. Oysa Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu işi Allah’ın emriyle, hem de yanlış adet ve gelenekleri ortadan kaldırmak için yapmıştı. Şüphesiz Allah’ın emrinin olduğu yerlerde kamuoyuna müracaat etmenin hiç bir geçerliliği yoktur.

Bu yüzden Kur’an-ı Kerim aşağıdaki ayette ilahî emirlerin belli bir görev tayin ettiği hususlarda insanların müdahalede bulunmasını şiddetle kınamış ve şöyle buyurmuştur: “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman,

iman eden erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah’a ve Peygambere baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur.”[49]


ONUNCU BÖLÜM


Sadece Kadıya Gitmeyelim!


Muhacirler ve Ensar’ın ittifaka yakın bir çoğunlukla seçtikleri tek İslam halifesi Müminlerin Emiri Hz. Ali’dir (a.s). İslam hilafeti tarihinde bu iş tümüyle eşi olmayan ve ondan sonra da bir benzeri gerçekleşmeyen bir işti.

Bu arada Muaviye (ki yıllar öncesinden Şam’da hakimiyet ve imparatorluğunun temellerini kurmuş ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) karşı çok eskilere dayanan köklü bir düşmanlık beslemekteydi )

Muhacirler ve Ensar’ın Ali’yi (a.s) hilafete seçtiğini duyunca çok rahatsız oldu. İmam’a (a.s) biat etmeye yanaşmadı. O, İmam Ali’ye (a.s) sadece biat etmemekle kalmadı, onu Osman-ı öldürmek ve katillerini desteklemekle suçladı.

Hz. Ali (a.s) Muaviye’yi susturmak ve tüm özür ve bahane kapılarını onun yüzüne kapatmak için mektuplarının birinde Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a biat eden kimselerin kendisine de biat ettiklerini, eğer Muhacirler ve Ensar’ın onlara biat etmeleri onların hilafetlerini saygın kılıyorsa bu şartın kendi hilafetinde de varolduğunu hatırlatmıştır.

İşte İmam’ın Mektubunun Metni


“Şüphesiz Ebu Bekir’e, Ömer’e ve Osman’a biat edenler, onlara biat ettikleri şekilde bana da biat ettiler. Orada bulunanların (başkasını) seçme hakkı olmadığı gibi, bulunmayanın da reddetme hakkı yoktur. Şûra, ancak Muhacirler’e ve Ensar’a aittir; onlar, toplanıp birisine uyar ve imam olarak nitelendirirse, bu hoşnut olunan bir iştir.”[50]

Hz. Ali’nin (a.s) bu mektuptan hedefi Muaviye’yi susturmak, her türlü bahane ve garaz yolunu kapatmak ve Kur’an-i Kerim’in tabiriyle en güzel şekilde mücadele etmek içindir.

Zira Muaviye uzun yıllardır Şam bölgesinde önce Ömer’in ve daha sonra da Osman’ın valilik görevini yürütüyordu. Onları Allah Resulü’nün halifesi ve kendisini de halifelerin temsilcisi sayıyordu.

Eğer onların hilafetini sadece Muhacir ve Ensar tarafından seçildikleri için saygın kabul ediyorsa bu seçim İmam Ali (a.s) hakkında da açık ve kamil bir şekilde gerçekleşmişti ve dolayısıyla da birisini saygın kabul edip diğerini reddetmesinin hiç bir makul gerekçesi yoktu.

İmam Ali (a.s) Kur’an-ı Kerim’in emrettiği, “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış”[51] mücadele yoluyla Muaviye’nin kendi hilafetine muhalefetini kınamış ve sözüne şöyle başlamıştır: Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a biat eden kimseler bana da biat etmişlerdir. O halde benim hilafetimi neden resmen tanımıyorsun?”

Mücadelenin gerçeği de muhalif tarafın mukaddes ve saygın kabul ettiği şeyi delil olarak ortaya koymak ve onu kendi inançları esasınca mahkum etmektir. Bu esas üzere bu mektup Hz. Ali’nin (a.s) halifenin,


Muhacirler ve Ensar’ın şurası yoluyla seçilmesini yüzde yüz doğru olarak kabul ettiği anlamında değildir. Hz. Ali (a.s) asla halifenin mutlak olarak Muhacirler ve Ensar’ın seçimi ve meşvereti yoluyla seçilmesi gerektiğine ve dolayısıyla imamet meselesinin tayinle değil de, seçimle gerçekleştiğine inanmamıştır.

Eğer İmam Ali’nin (a.s) bu cümleden maksadı bu olsaydı mektubuna üç halifeye biat ile başlamaz belki üç kişinin hilafetini söz konusu etmeksizin sözüne şöyle başlardı:

“Muhacirler ve Ensar bana biat ettiler; onların biat ettiği bir kimse Müslümanların önderidir.” Dolayısıyla Hz. Ali’nin (a.s) sonraki cümlede, “Onlar, toplanıp birisine uyar ve onu imam olarak nitelendirirlerse,


bu hoşnut olunan bir iştir” diye buyurması da muhalif tarafın inançlarını delil olarak göstermek içindir. Allah lafzı Nehc’ul Belağa’nın sahih metnlerinde mevcut değildir. Sadece Mısır baskılarında parantez içinde kaydedilmiştir. (Yani bu Allah lafzının İmam Ali’nin (a.s) mektubunda yer aldığı şüphelidir.) Gerçekte Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Müslümanlar bir ferdi imam olarak seçme hususunda görüş birliği içinde olurlarsa böyle bir iş beğenilmiştir. Yani sizin razı olduğunuz bir iştir ve bu iş benim hakkımda da gerçekleşmiş bulunmaktadır. O halde neden bana biat etme hususunda muhalefet ediyorsunuz?”

Bu hutbeyi Ehl-i Sünnet’in görüşünü ispat için delil olarak kabul eden ilk kimse Nehc’ul Belağa’yı şerh edenlerden olan İbn-i Ebi’l Hadid’dir. İbn-i Ebi’l Hadid mektupta olan delilerden ve Nehc’ul Belağa’daki diğer hutbelerden gaflet ederek bu hutbeyi Ehl-i Sünnetin görüşünün sağlamlığına delil saymış ve Hz. Ali’nin (a.s) bu sözünü onun inancını ortaya koyan ciddi bir şey olarak telakki etmiştir.[52] Şii alimleri ise bu hutbeyi şerh etmek istediklerinde bizim burada ifade ettiğimiz gerçekleri dile getirmişlerdir.

İlginç bir nokta da şudur: Ahmet Kesrevî de bazı yazılarında bu hutbeye sarılmış ve bu hutbeyi Şia inancının temelsiz olduğunun delili kabul etmiştir! Bundan daha ilginç olanı ise,

bu ikisinden sonra onların sözlerini yeniden geviş getirerek yeni bir malmış gibi aldatılmışların pazarına süren kimselerin yaptığı iştir. Onlar her asır ve zamanda Şia’nın, düşmanlarının avucunu açan ve sırlarını ortaya döken koruyucuları olduğunu bilmiyorlar.