Ümmetin Önderliği
 


Üstad Ca'fer SÜBHANÎ


Çeviri:Kadri ÇELİK


Tatbik:Nurî DÖNMEZ


Tashih:Cafer BENDİDERYA


Orijinal Adı: Rehberi-i Ümmet


Yazan: Cafer Subhanî


İkinci Baskının Önsözü

İslam’da önderlik meselesi, ümmetin saadet ve mutluluğunun kendisinde düğümlendiği çok önemli konulardan biridir. Zira Peygamber-i Ekrem (s.a.a) dinin temellerini dökmüş, binasını yükseltmiş,

kamil bir şekilde bu ümmete teslim etmiş ve onu koruma ve muhafaza etme sorumluluğunu da kendi yerine geçecek olan kimselere havale etmiştir. Şüphesiz Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine geçecek olan bu şahısları tanımanın Müslümanların kaderinde çok önemli bir rolü ve etkisi vardır.

Henüz Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) tertemiz bedeni toprağa verilmeden ümmet arasında rehberlik konusunda ayrılık ortaya çıkmış, Sakife toplantısının teşkiliyle iki farklı görüş sergilenmiş ve sonunda özel bir oyunla Muhacir cephesi beş kişi veya üç kişinin temsilciliği ile rehberlik makamını ele geçirmiştir.

Burada söz konusu olan soru şudur: “Rehberlik meselesinde ilahî hüküm sadece o iki görüşle mi özetlenmektedir; yoksa Peygamber, Muhacir ve Ensar henüz önderlik fikrine bile düşmeden ümmetin sorumluluğunu ilahî vahiy yoluyla mı belirlemiş ve ümmete hiç bir zaman bu hassas ve kader belirleyici konuda meşveret etmesine ve çekişmesine izin vermemiş midir?

Bu kitap işte bu soruya cevap vermek amacıyla kaleme alınmıştır. İleride göreceğiniz gibi sağlam delillere, Kur’an ayetlerine ve nebevi hadislere istinat edilerek

“İslam’da rehberlik meselesi” beyan edilmiş ve bu konudaki ilahî hükmün Sakife toplantısında beyan edilen iki görüşten tamamen farklı olduğu açık bir şekilde ispat edilmiştir.

Rehberlik makamı, sahip olduğu kutsallık ve azameti nedeniyle sadece ilahî terbiye ile terbiye olmuş, Allah tarafından Peygamberi vasıtasıyla tanıtılmış, temiz ve masum insanlara lâyıktır.

Elinizdeki kitap bundan yirmi yıl kadar önce bu konuya ilgi duyan gençler için kaleme alınmıştır. Bu kitapta yer alan konular Tahran’da birbiri ardınca gerçekleştirilen toplantılarda ders kitabı olarak okutulmuş,

şimdi de yeni bir inceleme, değiştirme ve ilavelerle okuyuculara takdim edilmiştir. Hakikati arayan kimselerin yoluna bir ışık olması ümidiyle.

Ca’fer Sübhani



Birinci Baskının Önsözü


Bu Kitabın Hedefi Nedir?


Aziz İslam Peygamberi’nin vefatından sonra ümmetin önderliği meselesi sakin bir ortamda her çeşit bağnazlık ve kasıttan uzak bir şekilde incelenmesi gereken İslam’ın en temel meselelerinden biri olmuştur.

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra gündeme gelen ve hakkında tartışmalar yapılan ve hâlâ da hakkında inceleme ve araştırmalarda bulunulan ilk ve tek mesele,

Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra Müslümanların siyasi ve toplumsal önderliği meselesidir. Zira hiç şüphesiz İslam Peygamber’i (s.a.a) Müslümanların kapsamlı ve çok boyutlu liderliğini üstlenmişti.

Aziz Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) bu kapsamlı ve çok boyutlu önderliğine delalet eden bir çok ayet mevcuttur; biz bu ayetlerden bazısını burada hatırlatmak durumundayız:

1- “Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.”[1]

2- “Peygamber, müminler için kendi nefislerinden daha evladır”[2]

Bu kapsamlı ve çok boyutlu önderliğin dallarından biri de İslam toplumunun adalet icra kadrosunun idaresidir. Peygamber (s.a.a) Medine’de ikamet ettiği süre içerisinde İslam’ın adalet sistemini gerek şahsen kendisi,

gerekse de dışarıda adil yöneticiler tayin ederek idare ediyordu. Kur’an-ı Kerim anlaşmazlık ve hukuki işlerde Müslümanlara, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hakemliğini hiç itirazsız kabul etmelerini emretmiştir. Nitekim ayette şöyle buyurulmaktadır:

“Rabbine and olsun aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra da senin verdiğin hükme içlerinden hiç bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”[3]

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) toplumsal önderlik alanındaki görevlerinden biri de İslam’ın mali ve ekonomik işlerinin idaresiydi. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hayatı döneminde bu işi bizzat idare etmişti.

Nitekim Kur’an-ı Kerim Resulullah’ı (s.a.a) şu emre muhatap kılmıştır: “Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş ve arındırmış olursun.”[4] Diğer bir ayette ise onların vergi miktarı ve harcama yerleri de açıkça tayin edilmiştir.

Bu tür ayetlerin izahı olarak aktarılmış rivayetlerin içeriği ve aynı şekilde Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hayatta iken takip ettiği metot esasınca, Peygamber Müslümanların önderi, toplumun hakimi,

halkın yöneticisi ve ümmetin siyasetçisi idi ve bir toplumun mutlak yöneticisinin yapması gereken her şeyi yapıyordu. Şu farkla ki, bu makam halkın tayin etmesi söz konusu olmaksızın, direkt olarak Allah tarafından verilmiş bir ayrıcalıktı.

Burada hassas nokta, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ümmetin önderliğiyle ilgili işlerin idaresinin kime ait olduğu ve her türlü karışıklık, çöküş ve geri kalmışlıktan korunabilmesi için İslam toplumunun toplumsal ve siyasi önderlik makamını kimin üstlenmesi gerektiğidir.

Şüphesiz İslam dini gibi evrensel ve ebedi bir din de, bu konu için bir şeyler düşünmüş, risaletinin bu hassas noktasını görmezlikten gelmemiş ve bu konuda bir proje sunmuştur.

O projede “emir sahipleri”[5] ve yöneticilere itaati bizlere farz kılmış ve bunu hiç kimse tartışma konusu da yapmamıştır. Yapılması gereken tek şey, Müslümanların itaat edilmesi farz kılınan bu yöneticilere itaat edebilmeleri için onları iyi bir şekilde tanımalarıdır.

Müslümanlardan bir grubu, aziz Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), Allah’ın emriyle kendisinden sonraki önder ve liderleri tayin edip toplumun siyasi ve toplumsal işlerinin idaresini onlara havale ettiğine inanmaktadırlar.

Bu grup karşısında diğer bir grup da Allah’ın, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra kendi liderlerini seçme hususunda halkı serbest bıraktığına inanmaktadırlar. Şia dünyası birinci görüşü, Ehl-i Sünnet ise ikinci görüşü savunmaktadır.

Müslümanların imamet ve önderlik meselesi hakkındaki tartışmaları, örneğin sadece “İslam’ın siyasi ve toplumsal makamını Peygamber’den (s.a.a) sonra kim idare etti, bu şahsın tayini ne şekilde oldu;

Peygamber (s.a.a) bu iş için birini tayin etti mi, yoksa halk tarafından belirlenen bir şahıs mı bu makama seçildi?” çerçevesinde kalacak olursa, bu durumda konu tarihi bir boyut kazanır ve on dört asırdan sonra bu konuda yapılan her türlü araştırma her ne kadar

o zamanki insanlar için bu şahısları tanımak zarurî ve gerekli konulardan sayılsa da günümüz insanı için pek de öğretici ve yapıcı olmayacaktır.

Ancak eğer araştırmanın şekli değiştirilir ve “Söz konusu olan sadece Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonraki İslam toplumunun siyasi ve toplumsal önderliği değildir;

asıl mesele Peygamber’in (s.a.a) bu makamın yanı sıra “usul ve füruda mercilik” makamına da sahip olduğu, bu esas üzere Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra bu mektebin önderliğinin kime ait olduğu ve İslam’ın gerçekleri hususunda görüş ve sözleri kıyamete kadar hüccet olması için kimlerin haram ve helallerin,

emir ve yasakların beyan mercii olması gerektiğidir” denirse bu taktirde imamın tanınması ile imamet ve dini önderlik hakkındaki tartışmanın, her Müslüman’ın yaşamında çok önemli bir yeri olur ve hiç kimse onları tanımaktan müstağni olamaz. Şimdi de konunun açıklamasına geçelim.


İslamî Hüküm ve Öğretilerde Mercilik


Şüphesiz İslam Peygamberi’nin (s.a.a) önderliği sadece siyasi ve toplumsal işleri kapsamıyordu. O Kur’an ayetlerinin de şahitliğine göre; semavî kitabın öğretmeni[6] Kur’an-i Kerim’in zor ayetlerinin beyan edicisi[7] ve ilahî ahkam ve sünnetin açıklayıcısı idi.

[8] Bu nedenle İslam toplumunun ittifakıyla ve Kur’an nasları esasınca kulların vazifeleri ve İslam’ın yüce öğretileri hakkında Peygamber-i Ekrem’in amel ve sözleri senet ve hüccettir.

Bu kitabın dördüncü bölümünde de açık bir şekilde ispatlandığı gibi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra da halkın eğitim ve öğretime olan ihtiyacı son bulmamış,

İslam’ın ilmî ve amelî hareketi toplumu masum önderlerden müstağni kılacak bir kemal aşamasına ulaşmamıştı. Bu nedenle inkılabın başarıya ulaşması ve toplumda tomurcuklanması için Resulullah’ın (s.a.a) vefatından

sonra mutlaka bir kimse veya grubun, ahkamda mercilik makamını ve İslam’ın pedagojik, fikri ve ilmi temellerinin önderliğini üstlenmesi gerekirdi.

Şimdi de İslam toplumunun tüm asırlarda fikir, görüş, söz ve amellerinden yararlanabilmesi, kılavuzlukları sayesinde Allah’ın helalini haramından, farzını farz olmayandan ayırt edebilmesi ve neticede dinî görevlerini yakından tanıyabilmesi için kimlerin bu makama daha lâyık olduğunu tespit etmek gerekir.

Bu kimselerin tanınması, öğreti ve kılavuzluklarının yakından tanıyabilmesi her Müslüman için zaruridir. İşte bu kitap okuyucuyu Peygamber-i Ekrem’in (a.s) bu gerçek ve lâyık vasileriyle tanıştırmayı amaçlamış bulunmaktadır.

Açıktır ki, “Peygamber’den sonra ümmetin önderliği” bahsinin ele alınmasından maksat, şimdiki böylesine hassas bir durumda mezhebi ihtilafları körüklemek veya bağnaz ve faydasız konuları devam ettirmek değildir.

Zira bu hassas durumda sadece ayrılıkların artmasını engellemekle kalınmamalı, hatta eksiltmeye ve en asgariye indirgemeye çalışılmalıdır. Aslında insanın ömrü, eline kalem alıp bağnazlık ile karışık konuları yazarak kendisinin ve diğerlerinin ömürlerini zayi etmesinden daha değerlidir.

Buradaki hedef, araştırmacı, gerçekleri gören bir mantık, her türlü bağnazlık ve kinden uzak ilmi bir tartışmayla önemli temel bir meseleyi aydınlatmak; neticede Müslümanların safları arasında bir uyum ve yakınlık oluşturmak ve bilgili düşman ile cahil dostların bu konudaki zehirli propagandalarına son vermektir.

Bu nedenle ümmetin önderliği meselesiyle ilgili konuları ortaya koyarken hep şu iki temel ilkeyi göz önünde bulunduracağız:

1- Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vasiliği ile ilgili hakikatleri tanımak.

2- Müslümanların vahdet ve uyumuna yardım etmek, yanlış anlamaların etkilerini düşmanın kötü istifadelerini ortadan kaldırmak.

Bu kitabın içeriği daha önce de 1351 ve 1352 (1972 ve 1973) yıllarında Cuma geceleri Tahran’ın, Emir Kebir caddesindeki Benî Fatıma Hüseyniyesi’nde fazilet sahibi üniversiteliler ve gençler için ders olarak okutulmuş ve imkanlar el verdiğince bir grubun Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) değerli Ehl-i Beyt’inin (a.s) kıvanç dolu mektebi ve gerçek vasileri ile tanışması sağlanmıştır.

Bu dersler daha önce her ne kadar geniş çapta teksir edilerek dağıtılmışsa da ilgili kimseler tarafından defalarca basılıp yayınlanması istenmişti. Bu yüzden söz konusu derslerin iki bölüm halinde basılıp yayınlanması kararlaştırıldı.

Şimdi bu derslerin birinci bölümü 24 bölüm halinde ilgili kimselere takdim edilmektedir. Velayetin gerçeklerini tanımakla ilgili çok hassas konuları içeren bu kitabın diğer bölümünün ise çok yakında yayınlanmasını ümit ediyoruz.

Başarı sadece Allah’ın yardımıyladır; O’na tevekkül ederim ve O’na dönerim.

Ca’fer Sübhanî


Kum / İlmiye Havzası


14 Rebiüssani 1395


16 Ordibeheşt 1354


(6 Mayıs 1975)




BİRİNCİ BÖLÜM


İmamı (a.s) Tanımanın Felsefesi


Müslümanların birlik ve vahdetinin, zaruret ve gerekliliği hiç bir akıl sahibinin tereddüde düşmeyeceği kadar açık ve aşikar olan meselelerden biridir.

Çünkü bir kitaba (Kur’an’a) tabi olan ve temel meselelerde aynı görüşü benimseyen bir topluluk, neden muhtelif cemiyet ve gruplara ayrılarak, zıt kutuplar halinde birbirlerinin kanına susamış olsunlar?

Her ne kadar önceleri, halkın çoğunluğu için böyle bir vahdet zarurî ve hissedilir bir gerçek olarak bilinmiyorduysa da İslami ülkelerin kalbine kadar sızmış olan ve gün geçtikçe de güç ve nüfuzunu artıran sömürgeci şeytani güçlerin bulunduğu şu zamanda birlik ve beraberliğin lüzumu,

her akıllı insan için kolayca anlaşılır ve hissedilir bir gerçek konumundadır.

Hangi gayret sahibi bir Müslüman Filistin, Bosna-Hersek, Keşmir, Çin ve dünyanın diğer noktalarındaki Müslümanların içler acısı hallerini görüp de kan ağlamaz ve bu ayrılıklardan dolayı gözyaşı dökmez?!

Dünyadaki Müslümanlar, yeryüzündeki insanların dörtte birini teşkil etmektedirler.

İnsan, insan gücü, yer altı zenginlikleri ve asil İslam kültürü açısından dünyanın en zengin topluluklardan biridir. Böyle bir cemiyet bu maddi ve manevi güç sayesinde siyaset sahnesinin en ağır temel taşını oluşturabilir; dünyanın siyasi,

iktisadi ve kültürel önderliğini üstlenebilir; sömürgecilerin ve İslami vahdet karşıtlarının ortaya çıkardığı coğrafi sınırları görmezlikten gelerek birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya koşabilir;

iktisadî ve kültürel alış-veriş yoluyla durumlarını düzeltebilir ve büyüklüğünü yeniden elde edebilir. Ama böyle bir vahdetin ehemmiyetine göz önünde bulundurarak kesinlikle imamın tanınması mevzusu İslamî birlik yolunda bir engel olarak düşünülmemeli ve hepimizin zaruretine inandığı vahdete engel kabul edilmemelidir.

Bazen bir takım saf gençlerin ve zaman zaman da aldatılmış kimselerin, İslamî vahdet meselesini Osman’ın kanlı gömleği yaparak talebelerin hakiki ilmi çabalarını eleştirip şöyle dedikleri görülmektedir:

“Ebu Bekir ve Ali’nin (a.s) hilafetleri ve onlardan hangisinin halife olduğu konusu faydasız bir konudur. Zira zaman geriye dönmez ve hakkı kendisine iade etmek,

onu hilafet koltuğuna oturtmak ve muhalifi cezalandırmak için Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hak halifesini hayata geri döndürmek şansına da sahip değiliz. O halde bu dosyayı ebedi olarak kapatarak onun yerine başka bir konuyu ele almamız daha iyidir.”

Bu fikrin sahipleri bu bahsin aydınlatıcı sonuçlarından gaflet ettikleri için bunu önemsiz, faydasız veya İslamî vahdet yolunda bir engel olarak görmüşlerdir.

Ancak biz bu fikrin, imamı tanıma felsefesinden gaflet etme dışında bir sebebi olmadığını ve bunun “Sünnilik” ve “Vahhabilik” düşüncesinden kaynaklandığını düşünüyoruz.

Zira eğer bu tartışmadan maksat sadece Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) gerçek halifesini bu makamın yalancı iddiacılarından ayırmak olsaydı, bu durumda haklı olarak bu tür konular faydasız sayabilir ve her türlü ilmi ve mantıki konuları İslami birliğe aykırı kabul eden fanatikler gibi bunu da birlik yolundaki bir engel olarak kabul edebilirdik.

Zira on dört asırdan sonra inceleme yaparak haklıyı haksızdan ayırmanın ve zorba hakkında fiilen hiç bir icra garantisi olmayan gıyabi bir hüküm vermenin ne faydası vardır?

Ancak bu problem daha çok, İslami hilafet ve imameti, İslam sınırlarının muhafazası, savunma sanayinin güçlendirilmesi, adaleti yayma, ilahî hududun icrası ve mazlumların haklarını geri almak...

şeklinde özetledikleri bir çeşit geleneksel makam bilen Ehl-i Sünnet alimleri gibi düşünüldüğü taktirde geçerlidir. Zira bu durumda bu tür tartışmalar, “Miladi on beşinci asırda İngiltere’yi kim yönetiyordu veya beşinci Lui’'den sonra hakimiyet koltuğuna kim oturmalıydı” demeye benzerdi.

Ancak imameti risaletin bir uzantısı ve nübüvvetin manevi feyzinin devamı olarak kabul eden Şia açısından bu konuların işlenmesi zarurî ve lâzımdır. Zira bu durumda imamın vazifeleri adı geçen işlerle özetlenemez.

Aksine bunların yanı sıra, aynı zamanda imam, Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra ilahî ahkamın açıklayıcısı, Kur’an-i Kerim’deki gizliliklerin müfessiri ve helal ile haramın yegane mercisidir de.

Bu takdirde de şu soru ile karşılaşılır; Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra helal ile haramın tanınmasında ve ahkamı öğrenmede Müslümanların mercisi kimdir?

Hakkında Kur’ani açıklamalar ve Peygamber’den (s.a.a) bir hadis bulunmayan yeni meselelerde kime müracaat edelim ve kimin sözü bu meselede bizler için açık bir delil olabilir?”

Bir ilke olarak Müslümanlar Kur’an hususundaki sorunlarında ve maalesef sayıları haddi hesabı aşmış olan ihtilaflı meselelerde hangi makama müracaat etmeli ve kimin söz ve davranışlarını “hayatlarının hücceti” ve “yollarının meşalesi” kılmalarıdır?

İşte burada Resulullah’ın (s.a.a) ilmî vasiliği konusundaki tartışmalar zaruret rengini almakta ve tamamen hayatî önem taşıyan canlı bir mesele haline gelmektedir.

Zira bu varsayım esasınca imam; maarif, usul, ahkam ve ayrıntılar hususunda ümmetin lideridir ve böyle bir makam kesin deliller ile tanınıp ispatlanmadığı taktirde asla istenilen bir sonuca ulaşılamaz.

Eğer Müslümanlar asli ve feri meselelerin tümünde aynı görüşe sahip olsalardı, bu durumda imamet meselesi bu derece zarurî ve gerekli görülmezdi. Ancak maalesef bilindiği gibi Müslümanların aynı görüşleri paylaştıkları çok az mesele vardır.

O halde Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından on dört asır sonra varlık alemine ayak basan bizlerin görevi nedir? Yeni meselelerde, Kur’an-i Kerim’in anlaşılması zor hususlarında ve ihtilaflı durumlarda şu-bu sahabeye örneğin,

Ebu Hanife’ye ve Şafii’ye mi, yoksa Şia’nın iddia ettiği gibi fazilet, masumiyet, taharet, geniş ilim ve derin görüşlerine ve Resul-i Ekrem (s.a.a) tarafından imamet makamına atandıklarına aklî ve naklî delillerin şahadet ettiği Hz. Ali (a.s) ve muhterem evlatlarına mı müracaat etmeliyiz?

İşte bu sorunun cevabını hemen bu velayet ve imamı tanıma mevzusu vermektedir ve bu konudaki araştırma ve incelemenin neticesi ise söz konusu meselelerdeki şaşkınlığın ortadan kalkmasıdır.

Hatta eğer biz hilafet meselesini bir kenara bırakıp masum imama ait olan Peygamber’den (s.a.a) sonra Müslümanların önderliği konusunu görmezlikten gelsek bile,

sadece Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra dinî ve ilmî mercinin kim olduğu meselesini araştırmak da tek başına büyük bir önem taşır ve bu, Müslümanların saadeti ve geleceğiyle de yakından ilişkilidir.

Bu nedenle ileride genişçe açıklayacağımız konuları burada özetle zikretmemiz gerekmektedir: Şimdilik hilafet ve önderlik meselesinden vazgeçsek bile, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) mükerrer açıklamalarında da yer aldığı üzere dünya Müslümanlarının kendisinden sonra dinî ve ilmî mercilerinin Kur’an-ı Kerim’den sonra onun pâk itreti ve Ehl-i Beyt’i (a.s) olduğunu tam bir güvenle söyleyebiliriz.

Çünkü o hazret muhtelif zamanlarda Kitap ve itretin ayrılmaz bir bütün olduğunu açıkça beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey Müslümanlar! Benim Allah’ın davetine icabet etme zamanım çok yakındır. Ben sizin aranızda çok değerli ve ağır iki emanet bırakıyorum: Biri Allah’ın Kitabı diğeri de benim itretim.

Allah’ın Kitabı ilahî bir vahiy ve gökyüzünden yere uzatılmış bir kurtuluş ipidir; diğeri ise benim itretim, Ehl-i Beyt’imdir. Latif olan Allah bana bu ikisinin asla birbirinden ayrılmayacağını haber vermiştir.”

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu iki hüccetin ayrılmazlığını veda haccının, Arefe gününde veya Gadir gününde, minber üzerinde veya ölüm döşeği ve hasta yatağında odası sahabe ile doluyken açıkça bildirmiş ve sonra da şunu eklemiştir:

“Ali Kur’an ile, Kur’an da Ali iledir; o ikisi asla birbirinden ayrılmaz.”[9]

Sekaleyn hadisinin senetleri hepsini burada zikredebileceğimiz ölçüde bir iki tane değildir. Bu hadisin senetlerini merhum Allame Mir Hamid Hüseyin Hindi

“Abekat’ul Envar” adlı değerli ve büyük kitabının on ikinci cildinde nakletmiş ve Hindistan’da yayınlanmıştır. Ne mutlu ki, bundan bir kaç yıl önce de bu kitap İsfahan’da altı cilt olarak bastırılmıştır.

Ayrıca Mısır Dar’ut Takrib kurumu tarafından bu konuda bir de fasikül yayımlanmış ve bunun üzerine Şeyh Şeltut (Ezher’in müdürü) sadece dört mezhebe bağlılığın gerekliliğini kaldırmış ve İmamiye (Şia) fıkhına uymanın da insan için yeterli bir hüccet olduğuna dair fetva vermiştir. Şeyh Şeltut’un verdiği fetvanın metni şöyledir:

Ona, “Bazılarına göre her Müslümanın ibadet ve muamelatının sahih olması için meşhur dört mezhepten birine uyması gerekir Ancak İsna Aşeriyye Şiası ve Zeydiye mezhebi bu dört mezhepten değildir. Acaba siz de bu genel inançta mısınız? Örneğin İsna Aşeriye mezhebine uymaktan men ediyor musunuz?” diye sorduklarında o cevap olarak şöyle demiştir:

“1- İslam hiç kimseye (fer’î hükümlerde) belli bir mezhebe uymayı farz kılmamıştır. Biz, her Müslüman’ın başlangıçta sahih senetlerle nakledilmiş ve ahkamı belli kitaplarda tedvin edilmiş her mezhebe uyma hakkı vardır” diyoruz.

Aynı zamanda mezheplerden birine (hangi mezhep olursa olsun ) uymuş kimselerin diğer bir mezhebe geçmelerinin de hiç bir sakıncası yoktur.

2- İmamiyy-i İsna Aşeriye olarak bilinen Caferî mezhebi de diğer Ehl-i Sünnet mezhepleri gibi şer’i açıdan taklit edilebilecek bir mezheptir.

Bu yüzden tüm Müslümanlar bu hakikati anlamalı ve belli bir mezhep için bağnazlık etmekten sakınmalıdır. Zira Allah’ın dini belli bir mezhebe bağlı değildir ve belli bir mezhebe özgü de olamaz.

Hepsi (İslam mezheplerinin imamları) müçtehit ve şanı yüce olan Allah katında makbuldürler. İçtihat ve görüş ehli olmayanların onları taklit etmeleri ve fıkıhlarında karar kıldıkları şeylerle amel etmeleri câizdir. Bu konuda ibadetler ile muameleler arasında hiç bir fark yoktur.”[10]


İKİNCİ BÖLÜM


İmamet Hakkındaki İki Görüş


Ehl-i Sünnet alimleri açısından hilafet, belli bir hedef için uzmanlık dışında hiç bir şartın olmadığı toplumsal bir makamdır.

Oysa İmamiye mantığında imamet mutlaka Allah tarafından tayin edilmesi gereken, pek çok şartlar ve sorumluluklar açısından peygamberlik makamı ile eş değer olan ilahî bir makamdır.

İmamet hakikati hakkında alimler arasında biri Ehl-i Sünnet alimlerine, diğeri de Şia alimlerine ait olmak üzere iki görüş vardır:
1- Ehl-i Sünnet Alimlerinin Görüşü

Ehl-i Sünnet alimlerinin akait ve kelam kitaplarında yer aldığı bilgiler ışığında onlara göre imamet, Müslümanların dinî ve dünyevî işlerinde geniş bir yöneticilik makamıdır ve imam olan şahıs,

Ehl-i Sünnet’in deyimiyle halife, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra önderlik makamına sahip olan ve Müslümanların her çeşit dinî ve dünyevî sorunlarını kendi çabalarıyla çözen kişidir.

Ehl-i Sünnet, “İmamet” makamının tanımını şöyle yapmaktadırlar: “İmamet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine din ve dünya işlerine bakılan genel bir başkanlık makamıdır.”[11]

Ehl-i Sünnet’e göre bu büyük dinî ve toplumsal sorumluluk makamı, halk tarafından halifeye takdim edilen bir bağıştır ve halife, seçim yoluyla bu makama nail olmaktadır.

Halifenin sorumluluk hududu da aktardığımız tanımlamada tümüyle belirgin kılınmıştır.

a- Din işlerinin yöneticiliği: Bu cümleden maksat halkın dini problemlerinin halife tarafından çözüme kavuşturulmasıdır. Mesela İslam’ın cihad yoluyla dünyadaki genişleyişi imamın sorumlu olduğu dini işlerden biridir.

b- Dünyevi işlerin yöneticiliği: İmam ve halife genel güvenliği güç ve kudret yoluyla sağlamalı; halkın namus ve mallarını ve ülke sınırlarını muhafaza etmelidir.

Yukarıdaki tanım ve halifeye verilmiş sorumluluklara dikkat edildiği taktirde bir gerçeği ifade ettiği görülür ve o gerçek de şudur: Onlara göre imam, ülke kanunlarının icrası,

genel güvenliğin korunması ve toplumsal adalet için seçilen geleneksel bir hakim ve toplumsal bir yöneticidir. Dolayısıyla böyle bir önderlikte liyakat ve uzmanlık dışında hiç bir şart söz konusu değildir.

(Ne İslam hükümleri hakkında geniş ve tümel bir ilim ve ne de hata ve yanlışlıklar hususunda masumiyet ve ilahî korunmuşluk gereklidir.)

Başka bir tabirle, her toplum her ne kadar temiz olur, günah ve kirlilikten uzak olursa olsun, yine de o toplumda fesat ortadan kalkmaz ve neticede toplumun köşe ve bucağında günahkâr ve kirli insanlar bir takım günahlara bulaşırlar.

Kumar oynar, şarap içerler veya insanların mallarını ve kamuoyuna ait servetleri zorla yağmalarlar, ya da insanların namuslarına tecavüz etme düşüncesine kapılırlar.

Bu açıdan Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra, günahkârları ve saldırgan kişileri ilahî hadleri icra yoluyla cezalandırarak, bu tür saldırı ve pisliklerin önünü alacak, lâyık ve uzman bir kişinin varlığı zaruridir.

Bunlar ve benzeri hususlar insanların dünyalarıyla ilgili bir takım işler olup bu işlerin sorumluluğu Peygamber’den sonra “İmam” olan şahsa bırakılmıştır.

Bu tür işler karşısında bir de İslam’ın ilerlemesi ve dünyada yayılması ile yakından ilgili insanların diniyle alakalı bir takım işler de vardır. Örneğin imamın görevlerinden biri de,

sadece İslam ülkelerinin sınırlarını her türlü saldırıdan korumakla kalmayan, mümkün olduğu taktirde cihat vasıtasıyla tevhit dinini de bütün dünyaya yaymaya çalışan disiplinli ve güçlü silahlarla donanmış bir ordu vücuda getirmektir.

Burada, “İnsanlar helal ve haramı ve bilimsel problemlerini kimden öğrenmelidir ve hangi makam bu sorumluluğu taşımaktadır?” diyeceksiniz. Onlar (Ehl-i Sünnet) cevap olarak şöyle diyorlar: “Peygamberden helal ve haramı ve dini hükümleri öğrenen sahabiler bu tür konularda ümmetin yegane merciidirler.”

İmam’ın görevi Ehl-i Sünnet alimlerinin dilinden naklettiğimiz bu işleri yönetmekle sınırlı olduğu takdirde doğal olarak bırakın geniş bir ilmin veya günahlardan mutlak masumiyet ve korunmuşluğu, hatta liyakat ve uzmanlık dışında hiç bir çeşit ahlakî fazilet ve insanî kemaller de şart olmaz.

Maalesef Ehl-i Sünnet’in görüşünde imamın manevi makamı, yavaş yavaş Kadı Bakalanî gibi bir şahsın Peygamber-i Ekrem’in halifesi ve vasisi hakkındaki sözlerine kadar indirilmiş oldu.

Kadı Bakalani’nin dediklerine göre imam ahlakî hasletlerin aşağılık bataklığına saplansa ve simsiyah siyasî bir karnesi olsa bile buna rağmen ümmetin rehberi olarak kalabilir.

Nitekim Kadı Bakalanî şöyle diyor: “İmam fıskı, zulmü, malları gasbetmesi, haram olan nefislere kıyması, hakları zayi etmesi ve ilahî hadleri uygulamaması sebebiyle de olsa azledilemez.”[12]

İmam asla Allah’a isyan, insanların malını gasbetmek, masum insanları öldürmek, hakları zayi etmek ve ilahî hadleri uygulamamak sebebiyle makamından azledilemez. Hatta bu durumda bile ümmet onların yanlışlıklarını düzeltmeli, ona kılavuzluk etmeli ve yol göstermelidir!

Hakezâ, bu yüzden Muhakkık Taftazanî gibi bir Ehl-i Sünnet aliminin Peygamber-i Ekrem’in halifesi hakkında şöyle demesine şaşmamaktayız:

“İmamın asla sürçme ve günahlardan münezzeh olması veya ümmetin en üstünü olması gerekmez. Ve imamın Allah’a isyanı, İslami ve ilahî hükümleri bilmeyişi asla onun azledilmesine sebep olamaz.”[13]

İslam halifesi hakkındaki bu tür hükümler, tamamen önceden dökülmüş bir temelden ve imamı geleneksel bir yönetici olarak düşünmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü örfen hakimde bulunması gereken temel şart,

toplumda emniyet ve düzeni sağlayacak ve zorba insanları yerine oturtacak kuvvet noktasına sahip olmalıdır; imamın günaha bulaşması ve yanlışa düşmesi seçildiği amaç için bir engel teşkil etmemektedir.


2-Şia Alimlerinin Görüşü


Bu söylediklerimizin dışında Şia alimlerinin kendisine dayandıkları başka bir görüş daha vardır. Bu görüş şudur: İmamet, imam denilen şahsa Allah tarafından verilmiş bir çeşit ilahî velayettir. Daha açık bir tabirle, imamet nübüvvette olduğu gibi, görevi üstlenecek şahsın Allah tarafından tayin edildiği seçkin bir makamdır.

Bu esas üzere imamet risaletin bir uzantısıdır. Şu farkla ki Peygamber şeriatın kurucusu ve semavî elçinin muhatabıdır. İmam ise şeriatın açıklayıcısı, koruyucusu ve bekçisidir.

İmam vahiy nüzulü meselesi dışında tüm işlerde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ile eşit şartlara sahiptir. Peygamber için zarurî ve gerekli görülmüş tüm şartlar (İslam’ın öğretileri,

genel ilkeleri, detayları ve hükümleri hususunda bilgi sahibi olma ve her türlü günah ve hatadan korunma gibi hususlar) aynı şekilde imam için de zarurî ve gereklidir.

Bu görüş sahiplerinin inançlarına göre her ne kadar Peygamber-i Ekrem (s.a.a), insanlar için kamil bir din getirmiş, hak din ve öğretilerin tümel ilkelerini insanlara sunmuşsa da,

Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra da lâyık ve güçlü bir kimsenin, bu tümel ilkelerden cüz’i (tikel) hükümleri istinbat etmesi gereklidir ve böyle bir iş kamil bir ilahî ilim olmaksızın asla gerçekleşemez.

Gerçi Peygamber-i Ekrem (s.a.a) döneminde İslam’ın bütün hükümleri teşri’ edilmiş (yasanmış) ve vahiy elçisi vesilesiyle kendisine bildirilmiştir. Ama şartların olmaması veya gün aşırı problemlerin varlığı sebebiyle bir dizi hükümlerin beyanı imamın sorumluluğuna bırakılmıştır.

Böyle bir makamın yöneticiliği ise sadece ilahî vahye bağlı ve belgesel bir ilim olmaksızın mümkün değildir. Bu yüzden Şiiler imamın şeriatın tüm işlerinden haberdar olması gerektiğine inanmaktadırlar.[14]

Ama imam neden masum olmalıdır? Onlar (Şii alimleri) imamı ümmetin öğretmeni ve terbiye edicisi olarak kabul etmektedirler. Terbiye ise her şeyden önce pratik bir boyuta sahip olup terbiye eden kimsenin ameli vesilesiyle şekillenmektedir.

Dolayısıyla terbiye eden kimsenin kendisi bizzat kanun çiğneyen ve sınır tanımayan birisi olursa, insanlar üzerinde istenilen etkileri nasıl bırakabilir? Velhasıl bu görüş şunu ifade etmektedir:

Ümmetin bu ilahî ve kamil ilme ve tüm boyutlarıyla masumiyet makamına sahip birini kendiliğinden tanıması mümkün değildir ve dolayısıyla da imam Allah tarafından seçilerek tayin edilmelidir.

Bu iki görüş, iki grubun (Ehl-i Sünnet ve Şia’nın) alimleri tarafından beyan edilen görüşlerdir. Şimdi de bu iki görüşten hangisinin doğru ve sağlam olduğuna ve aynı zamanda Kur’an ayetlerinin içeriği ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) muteber hadisleriyle uyum içinde olduğuna bakmamız gerekiyor.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM


Şia’nın Görüşünün Doğruluğunun Delilleri


Aklî ve naklî delillerin de tanıklık ettiği üzere imamet makamı da tıpkı peygamberlik makamı gibi ilahî bir makamdır ve imam olan şahıs Allah tarafından tayin edilmelidir.

Dolayısıyla peygamberde muteber olan şartlar (vahiy meselesi ve şeriatın tesisi dışında) imam hakkında da muteberdir. Bunun delilleri de şunlardır:

1:Yeni Olaylar


Aziz İslam Peygamberi (s.a.a), kendi hayatı döneminde İslam’ın temel ilkelerini ve detaylarının özetini beyan etmiş ve böylece mukaddes İslam dini Resulullah (s.a.a) vesilesiyle kemale ermiştir.

Ama acaba bu temel ilkeler ve tümel hükümler, bir merci olmaksızın ümmetin ihtiyaçlarını giderme hususunda yeterli midir? Şüphesiz ki hayır! Aksine Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra, geniş ve yaygın ilmiyle Kur’an-i Kerim’in tümel hükümleri ve onun sünnetinin temel ilkeleri ışığında ümmetin çeşitli olaylarda ihtiyaçlarını giderebilecek masum bir önderin varlığı gereklidir.

Özellikle de Peygamber (s.a.a) zamanında görülmeyen ve benzeri olmayan olaylar hususunda, böyle bir imamın varlığı daha da gereklidir.

Başka bir tabirle Peygamber-i Ekrem (s.a.a), peygamberliğe seçildikten sonra risalet ömrünün on üç yılını Mekke’de putperestlerle savaş yolunda harcadı.

Bu müddet boyunca ortamın oluşmaması sebebiyle ilahî hükümleri ve yasamaları beyan etme hususunda başarılı olamamıştı. Bu yüzden tüm gücünü İslam’ın temel ilkeleri,

yaratılış ve ahiret ile ilgili meseleler hususunda kamuoyunu aydınlatma yolunda harcamış, helal ve haramları ve ilahî sünnet ve farzları beyan etme hususunda gerekli ortam olmadığı için bu bölümdeki hükümlerin beyanını daha sonraya havale etmiştir.

Peygamber (s.a.a) Medine’ye ayak basınca bir çok sorunlarla karşı karşıya kaldı. Medine’de kaldığı müddet on yılı geçmedi. Ama bu müddet boyunca yirmi yedi defa şahsen putperestlerle Medine ve Hayber’deki Yahudilerle savaştı. Öte yandan münafıkların oyunları ehl-i kitabın tartışma ve mücadelesi de onun değeri vaktinin büyük bir bölümünü aldı.

Bu olaylar Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risalet dönemi boyunca daha çok İslami hükümlerin ve ayrıntıların sadece genel ilkelerini beyan etmesine ve hükümlerin diğer bölümlerinin istinbat edilmesinin ise başka bir şahsa bırakılmasına sebep oldu.

Eğer Kur’an, “Bugün size dininiz tamamladım”[15] diyorsa bundan maksat, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) durumu ve bu ayetin indiği hicri onuncu yıldaki İslami konum göz önüne alındığında yaratılış, ahiret,

temel ilkeler ve ayet nazil olana kadar tüm genel hükümlerin Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şahsı vesilesiyle tamamlanmış olması ve bu açıdan dinin esaslarında hiç bir eksikliğin bulunmamasıdır. Zira bu tümel ilkeler ümmetin kıyamet gününe kadar ihtiyaç duyacağı tüm hükümleri çıkarma hususunda bir kaynak teşkil etmektedir.

Şimdi bu tümel ilkeler ve hükümler aracılığıyla İslam toplumunun tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve ihtiyaç duyduğu hususları temin edebilecek kimsenin kim olabileceğine bakmak gerekir.

Kıyamet gününe kadar meydana gelecek sayısız olayların hükümlerini Kur’an-ı Kerim’deki hükümler hakkındaki ayetlerden veya hükümler hakkında Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sınırlı çapta nakledilen hadislerden çıkarmak oldukça zor ve karmaşık bir iş olup sıradan bir insanın gücünün çok üstündedir.

Çünkü Kur’an-i Kerim’de fıkhi ve şer’i hükümleri barındıran ayetlerin sayısı üç yüzü geçmemektedir ve hakeza Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) helal ve haramlar ile farz hükümler hakkında nakledilen rivayetler de dört yüz hadisten fazla değildir.

Sıradan bir insanın, sınırlı ilmiyle, bu sınırlı kaynaklardan İslam toplumunda gittikçe artan olayların ve konuların hükmünü çıkarabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu, ilahî ve gaybi öğretilerle bu tür olayların hükümlerini sınırlı kaynaklardan çıkarabilecek ve ümmetin hizmetine sunabilecek lâyık ve seçkin bir insanın varlığını gerektirmektedir.

Bundan da öte, tabiatıyla böyle bir şahsın geniş ilmiyle, insanların güvenini elde etmesi için de her türlü hata ve günahtan masum olması gerekir ve böyle bir kimseyi de Allah’tan başka hiç kimse tanıyamaz; bu yüzden Allah bizzat böyle bir kimseyi tayin etmiş olmalıdır.
Dinin Kemale Erdiği Hakkında Başka Bir Açıklama

Burada şunu da söyleyebiliriz: Dinin kemale erdiğini ifade eden ayet, risaletin devamı ve bekası açısından İslam’ın kemale erdiğiyle ilgilidir. Çünkü bu ayet İslam muhaddisleri yoluyla nakledilen mütevatir rivayetler esasınca da Gadir günü Hz. Ali’nin (a.s) velayet ve hilafete tayin edilmesinden sonra nazil olmuştur.

Buna da şöyle bir açıklama getirebiliriz: İslam dini Müslümanlar için bir merci tayin edilmeksizin baki kalacağı garantilenen bir konumda değildi. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatıyla bu yanan meşale bir anda sönüp düşmanların saldırısına uğrayabilirdi.

Bu takdirde İslam dini Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ayakta kalabilecek kamil bir din şeklinde değildi. Bu yüzden bu eksiklik de Hz. Ali’nin (a.s) Peygamber’den (s.a.a) sonra ümmetin yöneticiliği için tayin edilmesiyle ortadan kaldırılmış oldu.

Ama dinin; farzlar, haramlar ve diğer fer’i hükümlerin beyanı açısından kemale erdirilmesi ise ayetin maksadının dışında kalmaktadır. Bu konuda da İslam’ın diğer kesin hükümlerini göz önünde bulundurarak şöyle demek mümkündür:

Hiç şüphesiz Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatı ile semavî vahyin inişi sona erdi. Ondan sonra vahiy elçisi İslam hükümlerinden herhangi bir hüküm getirmeyecektir.

Vahiy elçisi kıyamet gününe kadar insanın ihtiyaç duyabileceği her şeyi Allah Resulü için getirmiş ve ona bildirmiştir. Ama öte yandan gördüğümüz gibi fıkhi deliller, kıyamete kadar İslam toplumunda ortaya çıkan tüm olayların hükümlerini de beyan etmeye kafi değildir.

Konuların sadece bir bölümünün hükümleri Kur’an-i Kerim’de ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hadislerinde yer almamıştır.

Bu iki konu göz önünde bulundurulduğu taktirde şöyle demek zorundayız: Bütün ilahî hükümler Allah Resulü (s.a.a) zamanında teşri olmuş ve ona öğretilmiştir.

Ama var olan bir gerçek de şudur ki Peygamber, risalet müddetinin kısa sürmesi ve de toplumda ortaya çıkan ve sürekli artan sorunlar sebebiyle kendisine öğretilen her şeyi tebliğ etmeye imkan bulamamıştır.

Bu yüzden böylesi bir durumda ilahî hükümler ve İslam’ın fer’i meseleleri hakkında vahiy aleminden elde ettiği her şeyi tümüyle, kendinden sonra yavaş yavaş ümmetin hizmetine sunması için tıpkı Peygamber-i Ekrem (s.a.a) gibi her türlü hata ve yanlışlıktan masum olan vasisisine ve gerçek halifesine öğretmek zorunda kalmıştır.

Tabiatıyla böylesine geniş bir ilme sahip ve her türlü günah ve hatadan korunmuş birisini tanımak, bizzat Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) bildirmesi ve Allah’ın tayini dışında mümkün değildir. Ümmet asla seçim yoluyla böyle bir şahsı tanıyamaz.

Ayrıca şuna da dikkat etmek gerekir ki, “Peygamber-i Ekrem (s.a.a) beyan etme imkanını bulamadığı hükümleri vasisine öğretmiştir” sözünden maksadımız öğrencinin zamanla üstadından öğrendiği sıradan öğretiler değildir.

Zira eğer böyle olsaydı Peygamber (s.a.a) vaktini sadece bir kişiyi terbiye etmek için harcayacağına onu bir çok grupları terbiye etme yolunda harcardı.

Dolayısıyla bu eğitim normal olmayan ve kısa bir müddette İslam’ın tüm gerçek ve öğretilerinden haberdar edecek ve gözünden hiç bir şey kaçmayacak bir şekilde vasisinin kalp ve ruhunda tasarruf şeklinde gerçekleşmiştir.

Burada son olarak şu önemli bir noktayı da hatırlatmak zorundayız. Müslümanlar İslam’ın dünyanın çeşitli noktalarına yayılmasından sonra Peygamber-i Ekrem (s.a.a) zamanında var olmayan yeni bir takım olaylar ve hadiselerle karşı karşıya gelmişlerdir. Peygamber (s.a.a) bu tür yeni olaylar hakkında hiç bir açıklama yapmamış ve herhangi bir beyanda bulunmamıştır.

Bu tür olayların hükümlerini Kur’an-i Kerim’in genel ve tümel ilkelerinden ve hadislerden elde edebilmek oldukça karmaşık ve ihtilafa sebep olabilecek bir konudur.

Bu konuda şeriatın kemale erdirilmiş olması da, vahiy hanedanına bağlı bir ferdin bu tür olayların hükümlerini Kur’an ve hadislerden istinbat etmesini veya onca olayların hükmünü Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendisine aktardığı ilahî ilimden istifade ederek beyan etmesini gerektirmektedir.

Ehl-i Sünnet toplumlarının sıkıntılarından biri de İslam’ın tüm hükümlerini, hükümler hakkındaki Kur’an-i Kerim’in sayılı ayetlerinden ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) dört yüz kadarki hadislerinden çıkarmak istemeleridir.

Ama bir çok konuda acizlik duygusuna kapılınca ve sözü edilen delilleri tüm hükümlerin beyanı için yeterli olmadığını görünce bu defa da sağlam bir temeli olmayan kıyas ve istihsan (aklın güzel ve doğru görmesi) yoluyla ümmetin ihtiyaçlarına cevap bulmaya çalışmaktadırlar.

Elbette bir konunun diğer bir konuyla kıyasının veya fıtrî istihsan yoluyla bir konu hakkında hüküm beyan etmenin sağlam bir temeli olmadığını kendileri de bilmektedirler.

Oysa ümmet arasında geniş ilmiyle bu konuların hükümlerini özel bir yolla Peygamber’den (s.a.a) alarak, ümmetin hizmetine sunan ve bu düzensizliklere, şek ve şüphe ile amel etmelere son vererek lâyık bir ferdin olması kemale erdirilmesi ve insanların hakikate ulaşmasında çok daha etkili olacaktır.

Yine de ihtiyaç hususları ve kıyas ve istihsana itimat etmek nadir ve parmakla sayılacak kadar az olsaydı böylesi cüz’î durumlarda İslam’ın işi kolaylaştırmak için sözü edilen kaynaklarla amel edilmesine izin verdiğini söylemek de mümkün olurdu. Ama şeriat binasını tahmin ve zanna dayandırır ve temelini bir avuç tahmin,

istihsan ve bir hükmün diğer bir hükme kıyasının teşkil ettiği kanunları dünyaya sunacak olursak bu taktirde İslam dinini ve İslam’ın hukukî ve cezaî mektebi ile ahlaki sistemini doğru dürüst bir temeli olmayan güçsüz bir din olarak tüm dünyaya tanıtmış oluruz.

Bu durumda insanların İslam’ın cezaî ve hukukî ilkeleriyle amel etmesini beklemek mümkün müdür acaba? Çünkü bu esasa göre onların ilahî vahiyden kaynaklandığı hususu, şek ve şüpheye dayanmış olacaktır.


Ümmetin Başında Bulunanların Cehaleti


Tarih, İslam ümmetinin yöneticilerinin İslam’ın temel ve fer’î meseleleri hakkındaki cehaletleri hususunda bir çok olaylar nakletmiştir. İlmi değerlendirmeler de ümmet arasında ilahî hükümlerin koruyucusu ve hazinedarı olacak ve semavî öğretileri sürekli insanlara takdim edecek bilinçli ve alim imamın varlığını gerektirmektedir. Şimdi de halifelerin bilgisizlik ve beceriksizlikleri hususunda bir takım anekdotlar nakletmek istiyoruz:

1- Ömer, sahabenin huzurunda hamile olan evli bir kadının recmedilmesini (taşlanarak öldürme) emretti. Ama sonunda mahkeme kararı, Müminlerin Emiri Ali bin Ebi Talib (a.s) sayesinde ortadan kaldırıldı. Zira her ne kadar anne günaha duçar olmuşsa da kendisi suçludur ve rahminde taşıdığı çocuk bir günah işlememiştir.

2- Halife, evli olan ve kendisi bir şehirde karısı ise başka bir şehirde yaşayan bir erkeğin de günaha bulaştığı gerekçesiyle recmedilmesini (taşlanmasını) emretti.

Oysa karısı kendisinden uzak olan böyle bir şahsın ilahî hükmü taşlamak değil, yüz kırbaçtır. Bu defa da mahkemenin verdiği karar Hz. Ali’nin (a.s) yol göstericiliği sayesinde bertaraf olmuştur.

3- Günah işlemiş beş kişiyi halifenin huzuruna getirip onların zina ettiklerine tanıklıkta bulundular. Halife, “Götürün ve hepsine yüz kırbaç vurun” diye emretti. Orada hazır bulunan İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Bu beş kişinin hükmü birbirinden farklıdır.

Birisi zımmi bir kafir olmasına rağmen zimmet şartlarıyla amel etmediği için öldürülmelidir. İkincisi evli olan bir erkek olduğu için taşlanmalıdır. Üçüncüsü bekar ve özgür bir gençtir;

ona da yüz kırbaç vurulmalıdır. Dördüncüsü ise bekar bir köledir ve cezası da özgür insanın cezasının yarısıdır. Beşincisi ise deli olması nedeniyle ve serbest bırakılmalıdır.

4- Ebu Bekir zamanında bir Müslüman şarap içmişti ve çoğunluğunun şarap içtiği bir toplumda yaşadığından dolayı şarap içmenin İslam’da haram olup olmadığını bilmediğini iddia ediyordu.

Halife ile yardımcısı Ömer birbirlerinin yüzüne baktılar ve bu kör düğümü çözme hususunda çaresizliğe düşünce mecburen Hz. Ali’ye (a.s) müracaat ettiler. Hz. Ali (a.s) onlara şöyle buyurdu: “Bu şahsı Muhacir ve Ensar toplulukları arasında gezdirin.

Eğer onlardan biri şarabın haram olduğunu bildiren ayeti kendisine okumuşsa onun için hüccet tamamdır ve ona had uygulayın, aksi taktirde onu mazur sayınız.”

5- Evli bir kadını işlediği kötü bir suç (zina) sebebiyle tutuklayıp taşlanmasına karar verdiler. İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Bu kadın hakkında daha fazla araştırma yapılmalıdır.

Belki de böyle bir günaha bulaşması hususunda geçerli bir özrü vardır.” Kadını yargılamak için çağırdılar ve o kadın bu günaha düşmesinin sebebi hususunda şöyle açıklamada bulundu: “Ben eşimin develerini otlatmaya götürmüştüm.

Çölün ortasında dayanılmaz bir susuzluğa yakalandım. O şahıstan her ne kadar su istediysem de bana su vermekten çekindi. Kendimi teslim etmedikçe su vermeyeceğini söyledi.

Susuzluktan ölmek üzere olduğum için onun şeytani fikirlerine teslim olmak zorunda kaldım.”

Bu durum karşısında İmam Ali (a.s) yüksek sesle tekbir getirdi ve şöyle buyurdu: “Allah-u Ekber! ‘Fakat, darda kalana, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere günah sayılmaz.’”[16]

Halifelerin tarihinde bu hadiseye benzer olaylar bu konuda ayrı bir kitap yazacak kadar çoktur. Acaba bu olayların hükmünün beyanından kim sorumludur? Bu tür olaylar Allah Resulü (s.a.a) zamanında meydana gelmediği için ümmet,

hükümlerini sorup vahiy kaynağından öğrenmemiştir. O halde Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra bu tür hükümleri beyan etmek hususunda kim ilahî hükümlerin koruyucusu, bekçisi ve hazinedarı olabilir?

Bu hususlarda, “Her ne kadar ümmetin cehaleti sebebiyle insanların kutsal değerleri tehlikeye düşse ve batıl hükümler ilahî hak hükümlerin yerine geçse de Allah ümmeti kendi haline bırakmıştır ve onlardan manevi feyzini kesip koparmıştır” demek mümkün olabilir mi acaba?[17]


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM


2-Peygamber, İmamet Makamını İlahî Bir Makam Olarak Kabul Etmekteydi


Hiç şüphesiz idarecilik ve yönetim meselesi İslam toplumu için en hayati ve hassas konulardan biridir. Nitekim bu mesele hakkında ihtilafa düşüldüğü için Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ümmet ikiye ayrıldı ve İslam toplumunda derin bir ayrılık vücuda geldi.

Şimdi burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Peygamber-i Ekrem (s.a.a) farz ve müstehaptan haram ve mekruha kadar her şey hakkında bir açıklama yaptığı halde yönetim şekli ve yöneticilerin taşıması gereken özellikler hakkında nasıl olur da bir açıklama yapmamış olabilir?

İnsan Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) böylesine önemli bir konuya hiç itina göstermediğine, bu önemli olay karşısında sustuğuna ve ümmeti bilinçlendirmediğine nasıl inanabilir?

Ehl-i Sünnet alimleri şöyle diyor: Peygamber-i Ekrem (s.a.a) yöneticiliğin şekli ve fertlerin imametinin biçimi hakkında olumlu veya olumsuz hiç bir şey söylememiş ve yönetim meselesinin seçimle mi, yoksa atamayla mı gerçekleşmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmamıştır.

Gerçekten de akıl, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) bu hayati ve hassas konu hakkında sessiz kalmayı tercih ettiğine ve olayın iki boyutundan birine (seçimle mi, yoksa tayinle mi olduğuna) işaret etmediğine nasıl inanabilir?

Bu konuda aklın hakemliğinin yanı sıra İslam tarihi araştırmaları da bu görüşün aksine tanıklık etmekte ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) farklı dönemlerde kendisinden sonra ümmetin rehberliği konusunun Allah’a ait olduğunu ve bu konuda kendisinin hiç bir iradesinin bulunmadığını beyan ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir. Şimdi bu konuda bir takım örnekler vermek istiyoruz:

Bir kabile başkanı olan Ahnes adında birisi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ümmetin yöneticilik makamını kendisine bırakması koşuluyla kendisini destekleyeceğini belirtince Peygamber (s.a.a) ona cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Yöneticilik konusu Allah’a aittir.

Allah onu (uygun gördüğü) kimseye verir.” Kabile reisi bu cümleyi duyduktan sonra ümitsizliğe kapıldı ve göndermiş olduğu mesajda şöyle dedi: “Sıkıntı ve zahmeti benim çekmem, rehberliğe ise başka birisine geçmesinin hiç bir anlamı yoktur.”[18]

Hakeza İslam tarihinde şöyle okumaktayız: Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Yemame kabilesinin reisine bir mektup yazdı ve onu İslam dinine davet etti. Kabile reisi de tıpkı Ahnes’in yaptığı teklifi öne sürünce Peygamber (s.a.a) yine bu teklifi kabul etmekten imtina etti ve ona cevap olarak şöyle buyurdu: “Hayır, bu izzet-i nefisten ve ruh yüceliğinden uzak bir konudur.”[19]

Bunlar ve benzeri bir çok deliller Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ümmetin önderliği konusunda susmayı tercih etmediğine, hatta olayın bir boyutuna, yani imametin atama ve tayinle olduğuna işaret ettiğine açıkça tanıklık etmektedirler.

Ümmetin yöneticilik ve liderlik konusunun önemi sadece bizim idrak ettiğimiz bir konu değildir. İslam’ın ilk yıllarında da bu mesele halkın çoğunluğu tarafından açık bir şekilde hissedilmişti.

Örneğin ikinci halife Ebu Lu’lu tarafından öldürülünce, oğlu Abdullah bin Ömer babasını ölüm döşeğinde görünce ona dönerek şöyle demiştir: “Bir an önce kendin için bir halife tayin et ve ümmet-i Muhammed’i çobansız bırakma.”

Bu mesajı Peygamber-i Ekrem’in eşi Aişe de ikinci halifeye iletti ve ondan ümmet-i Muhammedî için bir koruyucu ve gözetleyici tayin etmesini istedi. Acaba bu iki kişinin rehberlik meselesinin önemini çok yakından hissettiklerini, ama Resul-i Ekrem’in (s.a.a) olayın önemini bunlar kadar bile idrak etmediğini söylemek doğru mudur?

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’de ikamet ettiği on yıllık hayatına kısa bir bakışta; Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’yi herhangi bir yere gitmek için terk ettiği her defasında hemen birisini Medine’de kendi yerine tayin ettiğini

ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’de olmadığı bu kısa dönemde bile insanları yöneticisiz ve öndersiz bırakmamaya özen gösterdiğini ispat etmektedir.

Acaba kendisinin yerine geçecek birini tayin etmenin zaruretini ve önemini idrak eden ve kısa bir müddet için bile olsa Medine’yi yöneticisiz bırakmaması gerektiğini hisseden böyle bir Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), dünyayı terk etmek üzere olduğu halde kendisi için bir halife tayin etmemesi veya en azından önderliğin şekli ve yöneticiliğin biçimi hakkında hiç bir söz etmediğini iddia etmemesi uygun olur mu?

Peygamber (s.a.a) bir yeri fethedince, orayı terk etmek istediğinde hemen o fethedilmiş bölge için bir yönetici tayin ediyordu. Buna rağmen Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a)

kendisinden sonra İslam dünyasında ümmetin yöneticilik görevini eline alacak, genç İslam ümmetine önderlik edecek bir halifenin tayininden gaflet ettiğini ve bu konuda hiç bir düşüncesi olmadığını söylemek mümkün müdür?