TUHEF'UL UKUL AN ÂLİR RESUL
 



HİKMETLİ SÖZLERİNDEN BAZILARI


Nafile namazlar, her mü’minin Allah’a yaklaşma vesilesidir. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Her şeyin bir zekâtı vardır, bedenin zekâtı da müstehap oruçlardır.

Allah’ı tanıdıktan sonra, en büyük ibadet kurtuluşu (İmam Mehdi’nin zuhurunu) beklemektir.

Allah’a hamd-u sena etmeden ve peygambere salat gönder­meden önce dua eden kimse, kirişsiz kemanla ok atan kişiye ben­zer.

Allah’ın vereceği mükâfata yakini olan, cömertçe bağışta bu­lunur.

Mutedil davranan, muhtaç olmaz.

Tedbir, maişetin yarısıdır.

İnsanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır.

Çok gam, ihtiyarlık getirir.

Acelecilik, cehaletin ta kendisidir.

Aile azlığı, iki kolaylıktan biridir.[1]

Anne ve babasını üzen, onlara asilik etmiştir.

Kim musibette, elini dizine veya elini eline vurursa mükâfattan mahrum kalır. Musibetin sevabı, ancak musibet sahibinin sabret­mesine ve musibet vakti, "inna lillah ve inna ileyhi raciun" (biz Allah’tanız ve O’na döneceğiz) demesine bağlıdır.

İhsan, ancak dindar ve şerefli kimse için yapılırsa ihsan sayılır.

Allah, ihtiyaç miktarınca yardım eder ve musibet miktarınca da sabır verir.

Kim ifrat ve tefritten sakınır ve kanaat ederse nimeti baki kalır. Kim de savurgan olur ve israf ederse nimeti yok olur.

Emaneti eda etmek ve doğruluk, rızık getirir.

Hıyanet ve yalan, fakirlik ve nifak doğrur.

Allah bir karıncayı, belaya mübtela etmek isterse ona iki kanat verir, o da uçar, kuşlara yem olur.

İhsan ancak üç şartla kâmil olur: Küçük saymak, gizlemek ve acele etmek. İyiliğini küçük sayan, kardeşini büyütmüştür; onu büyük sayan da kardeşini küçültmüştür. Kim yaptığı ihsanı gizlerse, işi değer kazanır. Kim sözünü verdiği şeyi yerine getir­mekte acele ederse, verdiği şey daha da hoş olur.

[1]- Diğer kolaylık ise, kişinin zengin olmasıdır. (Çev.)


HARUN-üR ReŞİD İLE YAPTIĞI UZUN KONUŞMASINDAN BİR BÖLÜM


Harun kendisine ulaşan birtakım yalan sözler üzerine İmam Musa ibn-i Cafer aleyhi’s-selam’ın tutuklanmasını emretti. İmam aleyhi’s-selam, Harun’un meclisine girdiğinde Harun,

İmam’ın taraftarlarının yakışmaz eylemlerle suçlandığı uzun bir şikayetnameyi İmam aleyhi’s-selam’a verdi. İmam aleyhi’s-selam onu gözden geçirdikten sonra şöyle buyurdu:

Ey Emir-el Mü’minin,[1] biz daima aleyhimize isnat edilen ifti­ralarla denenip sınanan bir aileyiz. Rabbimiz bağışlayan ve (sırları) örtendir. Kullarının sırlarını, hesap vaktine kadar açmak iste­memiştir; o gün ne mal ve ne de çocuklar bir fayda sağlayacaktır; ancak Allah’a salim bir kalple gelenler hariç.

Daha sonra İmam aleyhi’s-selam şöyle buyurdu:

Babam babasından, o da Ali aleyhi’s-selam’dan, o da Peygam­ber salla’llâahu aleyhi ve alih’den şöyle naklediyor: "Akraba akra­bayla buluşup musafaha ettiklerinde önce ıztırap meydana gelir. Sonra bu ıztırap yatışır. Eğer Halife uygun görüyorsa benimle görüşüp musafaha etsin.

Harun tahtından aşağı inip sağ elini İmam’a uzatarak İmam’ın sağ elinden tuttu, sonra İmam’a sarıldı ve sağ tarafında oturtup şöyle dedi:

“Şehadet ediyorum ki siz doğru konuşansınız, babanız doğru konuşandır, dedeniz doğru konuşandır ve Resulullah salla’llâahu aleyhi ve alih de doğru konuşandır.

İçeriye girdiğinizde hakkınızda ulaşan haberlerden dolayı size çok sinirlenmiştim. Fakat konuştuğunuzda ve el verdiğinizde artık her şey kalbimden silindi ve size karşı olan öfkemin yerini hoşnutluk aldı."

Harun bir müddet sustuktan sonra şöyle dedi: "Abbas ve Ali hakkında soru sormak istiyorum.

Abbas, Resulullah’ın amcası ve babasının öz kardeşi ol­masına rağmen neden Ali, Peygamber’in mirasına ondan daha evla oldu?"

İmam aleyhi’s-selam, Harun’a:

"Beni cevap vermekten muaf kıl" buyurdu.

Harun: "Vallahi muaf kılmam, cevap ver." dedi.

İmam aleyhi’s-selam: "Eğer beni muaf kılmıyorsan, öyleyse bana güvence ver." buyurdular.

Harun: "Güvence verdim." dedi.

İmam aleyhi’s-selam buyurdu ki:

Peygamber salla’llâahu aleyhi ve alih, hicret etmeye gücü olup da hicret etmeyen kimseyi, mirastan mahrum kılmıştır. Senin baban Abbas iman etti, fakat hicret etmedi. Ama Ali aleyhi’s-selam hem iman etti ve hem de hicret etti...

Allah-u Teala (Kur’an’da) buyurmuştur ki: "İman edip de hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlarla hiçbir velayet (ve miras) ilişkiniz yoktur."[2]

Harun’un rengi değişip şöyle dedi:

"Neden siz, babanız Ali’ye intisab edilmiyor da (anne tarafın­dan) ceddiniz olan Resulullah salla’llâahu aleyhi ve alih’e intisab ediliyorsunuz (kendinizi peygamberin evladı biliyorsunuz)?"

İmam Musa Kazım aleyhi’s-selam şöyle buyurdu:

Allah-u Teala, Meryem oğlu İsa Mesih’i, Hz. İbrahim peygambere, insan eli dokunmayan bakire annesi Meryem vasıtasıyla isnat etmiştir. Allah Kur’an’da buyuruyor ki:

Onun (İbrahim’in) soyundan Davud’u, Süley­man’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u doğru yola hidayet ettik ve biz, iyilik edenlere böylece mukafat­landırırız.

Ve Zekeriyya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da (hidayet ettik). Onların hepsi salihlerdendir."[3]

Allah-u Teala Hz. İsa’yı, yalnız annesi vasıtası ile Halili İbrahim’e isnat etmiştir. Nitekim Davud, Süleyman, Eyyub, Musa ve Harun aleyhi’s-selam da baba ve anneleri yoluyla Hz. İbrahim’e isnat edilmiştir.

Allah-u Teala’nın Hz. İsa’yı, yalnız anne vesilesi ile Hz. İbrahim’e isnat etmesi, Hz. İsa için yüce bir makam ve fazilettir. Allah-u Teala, Hz. Mer­yem kıssasında da şöyle buyurmuştur: "Melekler, ya Meryem, Allah gerçekten de seni seçti, arıttı ve alemlerdeki kadınlara üstün kıldı."[4]

(Bu üstünlük) başka insan aracılığı olmaksızın Hz. İsa vesile-siyle olmuştur. Böylece Rabbimiz Hz. Fatıma’yı da seçti, onu tertemiz kıldı ve cennet ehlinin gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyin vesilesi ile de onu alemlerdeki bütün kadınlardan üstün kıldı.

Harun bu sözlerden rahatsız olup şöyle dedi: “İnsanın humusu sahibine vermemesi sebebiyle annesi veya babası tarafından ona (nütfesine) bir bozukluğun dahil olduğunu nerden çıkarıyor­sunuz.?"

İmam aleyhi’s-selam:

"Bu öyle bir meseledir ki senden başka hiçbir sultan bundan sual etmemiştir. Ey Emir-el Mü’minin, ne Teym, ne Adiy (Ebu Bekir ve Ömer) ve ne de Beni Ümeyye halifelerinden hiçbir kimse, bu meseleden suâl etmemiştir; bu sırrın açılmasını benden isteme."

Harun: "Eğer sırrın senin tarafından açıldığını öğrensem, verdiğim güvenceyi geri alırım." dedi.

İmam aleyhi’s-selam da:

"Bunu kabul ediyorum." buyurdu.

Harun:

"Zındıklar (Allah ve ahirete inanmayanlar) İslam’da çoğalmıştır, bize ulaşan haberlere göre onlar sizlere mensuptur; siz Ehl-i Beyt’in nazarına göre "Zındık kimdir?" dedi.

İmam aleyhi’s-selam:

"Zındık Allah’ı ve Resulünü inkar eden yani Allah'a ve Re-sul'üne ile düşmanlık eden kimselerdir. Allah-u Teala buyuruyor ki:

"Allah’a ve ahiret gününe inanan bir topluluğu Allah ve peygamberine karşı düşmanlık ve muhalefet eden birisini sever bulamazsın ve isterse onlar, babaları, yahut oğulları, ya­hut kardeşleri, yahut da aşiretlerinden olsun..."[5]

Mülhid de, tevhidden ilhada (dinsizliğe) yönelen kimselerdir."

Harun: "Söyle bakalım, ilk mülhid ve zındık olan kimdir?" dedi.

İmam aleyhi’s-selam:

"Gökte, ilk mülhid ve zındık olan, şeytan-ı laindir; Allah’ın seçkin kulu olan Hz. Adem’e karşı kibirlenip şöyle dedi: "Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten halkettin, onu ise balçıktan yarattın."[6] Şeytan, Rabbinin emrinden çıkıp mülhid oldu. Ve onun soyu bu ilhadı, kıyamete kadar birbirlerinden miras aldılar."

Harun: "Şeytan’ın soyu da var mıdır?" deyince, İmam aleyhi’s-selam: "Evet vardır." buyurdu. "Allah’ın (şu) kelamını duy­mamış mısın?

An o zamanı ki biz meleklere, Adem’e secde edin dedik ib­listen başka hepsi secde etti; o, cin taifesindendi ve Rabbinin emrinden çıktı. Beni bırakıp da onu ve soyunu, dost mu edini­yorsunuz?

Halbuki onlar, size düşmandır; Allah’ı bırakıp şey­tanı dost edinmek, zalimler için ne de kötü bir muame­ledir. Ne göklerle yerin yaratılışına tanık ettik onları ve ne de kendilerinin yaratılışına; insanları doğru yoldan saptıranları da yardımcı edinmem."[7]

Onlar, Hz. Adem’in soyunu, yaldızlı saçma sözleri ve yalanları ile saptırıyorlar, (bununla birlikte) Allah’ın birliğine de şehadet ediyorlar. Nitekim Allah-u Teala onlar hakkında şöyle buyur­muştur:

"Eğer onlardan, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan elbette "Allah" diyecekler. De ki, bütün hamdlar Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler."[8]

Yani onların cevabı, telkin, âdet ve dilde söylemekten başka bir şey değildir. İlmi olmayan bir kimse, şehadet etse de yine şek, hased ve inat içerisindedir.

Bunun için araplar şöyle diyor: "Bir şeye cahil olan, ona karşı düşman olur. Bir şeyi aczinden terkeden de onu ayıplar ve onu inkâr eder." Bu onun cahilliğinden kay­naklanır.

(İmam aleyhi’s-selam’ın, Kadı Eb-u Yusuf ile de uzun bir konuşması vardır, fakat kitabın mevzusuna uygun olmadığı için onu nakletmedik.)

Daha sonra Harun şöyle dedi:

"Babalarının hakkı hürmetine, işlerimizin akışı hakkında kap­samlı ve kısa (yani her konuda sorunlarımıza çözüm yolu olabile­cek bazı) sözler buyurunuz."

İmam aleyhi’s-selam: "Evet olur." dedi. Kağıt kalem getirdiler ve İmam şöyle yazdı:

"Bismillahirrahmanirrahim.

Dinlerin bütün meseleleri dört kısımdır:

1- İhtilafı olmayan ve ümmetin de zaruretine icma ettiği ve kendisine ihtiyaç duyduğu (kesin ve açık) meseleler.

2- İttifak edilmiş hadisler ki, her şüphenin sunulması gereken mercidir ve her hadisenin hükmü ondan çıkarılır ve bu ise bütün ümmetin ittifak ettiği hususlardandır.

3- Şek ve inkâr edilmesi mümkün olan meseleler ki bunların yolu, ehlinden izah istemektir. Bu çeşit meselelerde görüşünü izhar etmek isteyen, te’vil ve tefsirine ittifak edilmiş Allah’ın kitabından veya hiçbir ihtilafı olmayan sünnetten delil getirmelidir.

4- Akılların, doğruluğunu te’yid ettiği, ümmetin has ve ammesinin de onda hiçbir şekke ve inkâra gitmeyeceği bir kaide.

Bu iki mesele (icmai ve kesin olan meseleler ile şüpheli olan meseleler), tevhid ve tevhitten aşağıdaki meselelerin, sıyrık diyeti ve ondan üstteki meselelerin tümünü içermektedir.

Öyleyse karşılaştığın her dini meseleyi, delili senin için sabit olursa kabul

et; doğruluğu gizli kalan meseleleri ise reddet. Kim bu üç me­seleden (icma edilen mesele, ittifak edilen sünnet ve aklın, doğru­luğunu te’yid ettiği kaideden) birini sözünün isbatı için ikame ederse en üstün ve açık bir delil ikame etmiştir.

Allah, Teala Pey­gamber’ine şöyle buyurmuştur: "De ki en üstün ve apaçık delil, Allah’ındır. Eğer o dileseydi elbette hepinizi doğru yola sevk ederdi."[9]

Apaçık bir delil cahile sunulsa alimin, ilmi ile onu anladığı gibi cahil de cehaleti ile onu anlar. (Fıtrata uygun kesin delillerin doğruluğunu herkes bilir ve tasdik eder.)

Çünkü Allah adildir; zulüm yapmaz; kullarına bildikleri şeyle kanıt getirir ve onları an­ladıkları şeye davet eder; bilmedikleri ve anlamadıkları şeye değil."

Bu görüşmeden sonra Harun, İmam’ı mükâfatlandırıp geri gönderdi.

(Bu konuyla ilgili hadis çok uzundur. Fakat biz bu miktarıyla yetindik).


[1]- Bu tabir, büyük bir ihtimalle ravilerdendir.

[2]- Enfal/72..

[3]- En’am/84-85.

[4]- Âl-i İmran/42.

[5]- Mücadele/22.

[6]- A’râf/12.

[7]- Kehf/50,51.

[8]- Lokman/25.

[9]- Enam/149.



HİKMET,ÖĞÜT,ZÜHT ve Takva HAKKINDAKİ KISA SÖZLERİ


1- Allah’ı tanıyan kimsenin, Allah’ı rızık vermeyi geciktiren bilmemesi, kaza ve kaderinde de O’nu suçlamaması gerekir.

2- "Yakin nedir?" diye sorduklarında şöyle buyurdular:

"Allah’a tevekkül etmek, O’na teslim olmak, kaza ve kadere rıza göstermek ve işleri Allah’a bırakmaktır."

3- Abdullah ibn-i Yahya şöyle diyor:

Bir mektupta İmam’a: "Allah’ın ilminin nihayeti miktarınca O’na hamd olsun." diye yazdım. İmam aleyhi’s-selam da cevapta bana şöyle yazdılar: "İlminin nihayeti miktarınca deme! Çünkü Allah’ın ilminin (haddi ve) nihayeti yoktur. Fakat rızasının nihayeti mik­tarınca de!"

4- Bir adam: "Cömert kimdir?" diye sorduğunda, şöyle buyurdu­lar:

"Sorunun iki şıkkı vardır. Eğer sorun mahluk hakkında ise cömert, Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyi ödeyen kimsedir. Cimri de Allah’ın farz kıldığı şeyi cimrilik yaparak ödemeyen kimsedir.

Eğer bu sorudan Allah’ı kasdediyorsan Allah bağışta bulunsa da, bulunmasa da, verse de vermese de cömerttir. Çünkü bağışta bulunursa, hakketmediğin bir şeyi bağışlamıştır; bağışta bulunmasa da yine hakketmediğin bir şeyi esirgemiştir."

5-Dostlarından birine şöyle buyurdular:

Ey adam, Allah’tan kork. Helak olmana sebep olsa bile hakkı söyle. Çünkü (gerçekte) kurtuluşun ondadır. Ey adam, Allah’tan kork; kurtulmana sebep olsa bile batılı terket. Çünkü (gerçekte) helakın ondadır!

6- İmam aleyhi’s-selam’ın vekili kendisine: "Vallahi ben size hıyanet etmedim." dediğinde şöyle buyurdular: "Hıyanet etmen de, malı korumaman da benim için aynıdır (Çünkü her halukârda mal senin elinde zayi olmuştur.) Ama hıyanet senin için çok kötüdür."

7- Sakın Allah’a itaat yolunda malını esirgeme. Çünkü onun iki katını Allah’ın masiyetinde (günah yolunda) harcarsın.

8- Mü’min, (iman ve bela açısından) terazinin iki kefesi gibidir; imanı arttıkça belası da çoğalır.

9- Bir kabrin kenarında durup şöyle buyurdular:

Sonu böyle olan bir şeyin (dünya hayatının) evvelinden ona gönül bağlamamak gerekir. Evveli de böyle olan şeyin (ahiretin) sonundan korkmak gerekir.

10- Kim Allah’ın künhü hakkında konuşursa helak olur. Kim ri­yaset talep ederse helak olur. Kim de bencilliğe kapılırsa helak olur.

11- Dünya ve din için çalışmak zorlaşmıştır; dünyaya gelince elini ona uzatmadan, senden önce bir facirin ona sahiplendiğini görürsün. Ahiret azığına gelince de onu elde etmek için sana yardım edecek bir yardımcı bulamazsın.

12- Dört şey vesveseden (nefs ve şeytanın meydana getirdiği ruhî ıztıraptan) kaynaklanır: "Toprak yemek, balçığı ufalamak (onunla oynamak) dişlerle tırnağı kesmek ve sakalı ağıza almak."

Üç şey gözü aydınlatır: Yeşilliğe bakmak, akar suya bakmak ve güzel yüze bakmak.

13- Güzel komşuluk, komşuya eziyet etmemek değildir; güzel komşuluk, eziyete tahammül etmektir.

14- Kendinle kardeşin arasındaki saygınlığı yok etme; on­dan birazını baki bırak. Çünkü saygınlığın yok olması, hayânın yok olmasıdır.

15- Çocuklarından birisine şöyle buyurdular: "Aziz evlâdım, Allah-u Teala’nın seni nehyettiği masiyette görmesinden ve seni emrettiği itaatte görmemesinden sakın.

(Allah’a kulluk etmede) Gayretli ve ciddi ol. Yine de Allah’ın ibadet ve itaatında kendini kusursuz görme. Çünkü Allah’a gerektiği şekilde ibadet etmek mümkün değildir.

Şaka yapmaktan sakın. Çünkü şaka, imanın nu­runu giderdiği gibi yiğitliğini de hafifletir. Usanmak ve tembel­likten sakın. Çünkü bunlar dünya ve ahiret nasibinden seni alı­koyar.

16- Zulümün hakka galip olduğu zamanda hiç kimsenin başka birisine, -onda iyilik görmedikçe- iyi zanda bulunması doğru değildir.

17- Eşin ve küçük çocuk hariç diğer hiçbir kimsenin ağzından öpmek câiz değildir.

18- Zamanınızı dörde ayırmaya çalışın: Bir bölümünü Allah’la münacat etmeye, bir bölümünü geçiminizi sağlamaya, bir bölümünü ayıplarınızı size bildiren kardeşlerinizi ve

gönüllerinde size karşı samimiyetleri olan güvenilir insanları ziyaret etmeye ve bir bölümünü de haramlar dışındaki zevklere ki, bu (sonuncu) bölümle, diğer üç bölümü yapmaya kadir olursunuz.

Kendinize fakirliği ve uzun ömrü telkin etmeyin. Çünkü kendisine fakirliği telkin eden cimri olur, uzun ömür telkin eden de ihtiraslı olur.

Yiğitliği lekelemeyecek ve israf da olmayacak miktarda helal şey­lerden yararlanmakla dünyadan kendiniz için bir pay ayırın; bunu da dini işleriniz için yardımcı kılın.

Çünkü şöyle bir hadis nakle­dilmiştir: "Kim dünyasını, dini için veya dinini dünyası için terk­ederse bizden değildir."

19- Allah’ın dininde fakih olun. (Dini iyice anlamaya çalışın.) Çünkü dinde fakih olmak basiretin anahtarıdır, ibadetin kemalidir, din ve dünyanın yüce makam ve derecelerine ulaşmak için de bir vesiledir.

Fakihin, abide olan üstünlüğü, güneşin yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Kim din hususunda fakih olmazsa Allah onun, hiçbir amelini, beğenmez.

20- Ali ibn-i Yaktin’e şöyle buyurdular:

Sultanın emrinde çalışmanın sadakası, mü’min kardeşlere yardımda bulunmaktır.

21- İnsanlar, önceden yapmadıkları yeni günahlar icat ettikçe Allah da onlara tanımadıkları yeni belaları musallat eder.

22- Yönetici adil olduğunda, onun (Allah katında) mükâfatı olur; senin de şükretmen gerekir. Yönetici zalim olduğunda da onun günahı olur; senin de sabretmen gerekir.

23- Eb-u Hanife şöyle diyor: "Hz. Cafer Sadık’ın zamanında hacca gittim. Medine’ye varınca İmam Sadık’ın evine gittim. Salonda oturup içeriye giriş iznini bekliyordum.

Bu esnada yeni yürümeye başlıyan bir çocuk dışarı çıktı. Ona: "Ey çocuk, sizin şehrinizde yabancı birisi nerde dışarı çıkabilir?’’ dedim.

Çocuk bana: "Müsaadenizle" dedi. Daha sonra duvara yasla­narak oturdu ve şöyle dedi:

"Nehir kıyılarından, ağaçların meyvasının döküldüğü yerden, camilerin avlusundan ve caddenin ortasından sakın; bir duvarın arkasına saklan, elbiseni yukarı topla, yüzün ve arkan kıbleye doğru olmasın da artık istediğin yere otur."

Çocuğun sözleri beni şaşırttı. “(Bunun üzerine) ismin nedir?" diye sordum.

"Ben, Musa ibn-i Cafer, ibn-i Muhammed, ibn-i Ali, ibn-i Hüseyn, ibn-i Ali, ibn-i Ebi Talib’im" dedi.

Ona: "Ey çocuk, günah kimdendir?" dediğimde de şöyle dedi:

"Günah üç durumdan hariç değildir. Ya Allah’tandır, oysa ki O’ndan değildir. Çünkü yaratıcının, kula yapmadığı bir işten dolayı azap etmesi O’na yakışmaz. Veya hem Allah’tandır,

hem de kuldan; oysa ki böyle de değildir. Çünkü güçlü ortağın, güçsüz ortağa zulüm yapması yakışmaz. Ya da kuldandır; doğrusu da budur. Eğer Allah affederse, O’nun kerem ve bağışıyladır. Ama cezalandırırsa, kulun günah ve suçundan dolayıdır."

Ebu Hanife diyor ki: "Artık Hz. Sadık ile görüşmeden geri döndüm ve bununla yetindim.

24- Ebu Ahmed el-Horasani, İmam Kâzım aleyhi’s-se­lam’a şöyle arzetti: "Küfür mü daha kadimdir, yoksa şirk mi?"

İmam aleyhi’s-selam buyurdular ki: "Senin bu sorularla ne işin vardır? Senin insanlarla tartışman kararlaştırılmamıştı."

"Hişam ibn-i Hakem, bu soruyu sizden sormamı emretti." dedim.

İmam aleyhi’s-selam buyurdular ki:

"Ona de ki: Küfr, şirkten daha kadimdir; ilk kâfir olan, İblis’tir. Nitekim Kur’an şöyle buyuruyor: "(Şeytan) secde etmekten çekindi, tekebbür etti ve kâfirlerden oldu." Küfür bir şeydir; ama şirk, birini (yani Allah’ı) isbat ederek diğerini O’na ortak koşmaktır."

25- İmam aleyhi’s-selam iki kişinin birbirlerine sövdüğünü görünce şöyle buyurdular: "Sövmeyi ilk başlatan daha zalimdir; kendi günahı ve arkadaşının günahı -mazlum olan kendi haddini aşmadıkça- onun üzerinedir."

26- Kıyamet günü bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, mükâfatı Allah’a ait olan kimse ayağa kalksın". Başkalarını af ve kendisini ıslah eden kimseden başka hiç kimse ayağa kalkmaz; işte böyle bir kimsenin mükâfatı Allah’a aittir.

27- Güzel ahlaklı cömert, Allah’ın sığınağındadır; Allah onu cennete dahil etmedikçe ondan vazgeçmez. Allah cömert olmayan hiçbir peygamber göndermemiştir. Babam vefat edinceye kadar daima cömert ve güzel ahlaklı olmayı bana tavsiye ediyordu.

28- Sindi ibn-i Şahik[1] İmam aleyhi’s-selam’ın vefat vakti ulaşınca: "Müsaade edin ben sizi (kendi malımdan) kefenliyeyim." dedi. İmam aleyhi’s-selam buyurdular ki:

Biz öyle bir Ehl-i Beyt’iz (öyle bir ailedeniz) ki yaptığımız ilk hac (masrafları), hanımlarımızın mihirleri ve kefenlerimiz en temiz mallarımızdan olmalıdır.

29- İmam Musa Kâzım aleyhi’s-selam Fazl ibn-i Yunus’a şöyle buyurdular: "Hayır ulaştır, hayır söz söyle ve taklitçi olma."

“Taklitçi ne demektir?” dediğinde buyurdular ki:

"Ben bu insanlarlayım ve onlardan biriyim, deme. (Yani müstakil düşünmeye çalış.) Resulullah şöyle buyurmuştur: Ey insanlar, iki yol vardır: Hayır yolu ve şer yolu; şer yolu, senin nazarında hayır yolundan daha sevimli olmamalıdır.

30- Rivayet olunmuştur ki, İmam Kâzım aleyhi’s-selam (bir gün), çirkin ve siyah bir köleyle karşılaştı, ona selam verip yanında oturdu ve bir müddet onunla konuşmaya daldı. Ayağa kalkıp ayrılmak istediğinde ondan, bir ihtiyacı olduğunda kendisine müracaat etmesini istedi.

Bir adam İmam’a: "Ey Resulullah’ın oğlu, siz böyle bir adamın yanında oturup onun ihtiyacını mı soruyorsunuz? Oysa ki o size daha muhtaçtır (yani onun, sizin yanınıza gelmesi gerekir)." dedi.

İmam şöyle buyurdu: "O adam da Allah’ın kullarından bir kul­dur, Allah’ın kitabında bir kardeştir, Allah’ın mülkünde bir komşudur, biz onunla, babaların en iyisi olan Hz. Adem ve dinlerin de en üstünü olan İslam dininde ortağız.

Zamanın, bir gün de bizi ona muhtaç etmesi ve ona tekebbür ettikten sonra karşısında boyun eğmeyi bize göstermesi mümkündür." Sonra şöyle buyurdu: "Biz, bizimle ilişki kurmaya layık olmayan bir kimseyle, arkadaşsız kal­mayalım diye ilişki kurarız.’’

31- Üç şeyin dışında diğerine ağız açmak uygun değildir: "Ödenilmeyecek kan parası, ağır borç, zelil ve perişan olmaya se­bep olan ihtiyaç."

32- Güçsüze yardım etmen en iyi sadakadır.

33- Akıllının cahile şaşırmasından daha çok cahil akıllıya şaşırır (ve onun davranışlarına hayret eder).

34- Musibet, sabreden kimseye birdir, sabretmeyen kimseye ise ikidir.

35- Zulmün zorluğunu, (ancak) zulme uğrayan kimse anlar.

[1]- Harun Reşid’in, Musa ibn-i Cafer aleyhi’s-selam’ı hapiste göz altında tutması için görevlendirdiği şahıstır.


İmam Ebu-l Hasan Ali Rıza (a.s)’dan Hikmet, Nasihat, Güzel Ahlak, Takva, Züht Hakkında Nakledilen Hadisler


İslam Şerİatinin Küllİyati Hakkindakİ Me’mun’un Sorularina Verdİğİ Cevap


Rivayet olunmuştur ki: Me'mun, Zürriyaseteyn lakabıyla tanınmış olan Fazl ibn-i Sehl'i şu mesajla İmam Rıza aleyhi's-selam’ın yanına gönderdi: ''İslam'ın helal ve haramlarını, farz ve müstehaplarını benim için bir araya toplamanı istiyorum. Çünkü siz Allah'ın halka olan hücceti ve ilim kaynağısınız."

İmam aleyhi's-selam bunun üzerine, mürekkep ve kağıt isteyip Fazl'a: "Yaz" diye buyurdular:

Bismillahirrahmanirrahim.


Her şeyden önce, Allah'tan başka ilah olmadığına, birliğine, muhtaçların sığınağı olduğuna, eşi ve çocuğu olmadığına, kayyum (her şeyi koruyan ve kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan), işiten, gören, güçlü, kaim, baki ve nur olduğuna, cehli olmayan alim, aczi olmayan kadir, muhtaç olmayan zengin ve zulmetmeyen adil olduğuna,

her şeyi yarattığına, hiçbir şeyin onun gibi olmadığına, benzeri, zıddı, misli ve dengi olmadığına ve Muhammed salla'llâhu aleyhi ve alih’in, O'nun kulu, elçisi ve emini olduğuna, insanlar arasından onu seçtiğine,

elçilerin efendisi, peygamberlerin sonuncusu ve âlemlerin en üstünü olduğuna ve O'ndan sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğine, şeriatının değişmiyeceğine, getirdikleri bütün şeylerin apaçık hak olduğuna şehadet ederiz. Onu (Peygamber'i) ve ondan önceki Allah'ın bütün resullerini, peygamberlerini ve hüccetlerini tasdik ederiz.

O’nun sadık kitabını doğrularız. O kitap ki, "Ne önünden, ne de arkasından batıl ona nüfuz edemez. Hüküm ve hikmet sahibi, hamda layık mabud tarafından indirilmiştir."[1] Bütün kitapları koruyandır; evvelinden sonuna kadar hepsi haktır. Muhkem ve müteşabihine, husus ve umumuna, vaad ve vaidine, nasih ve mensuhuna ve bütün haberlerine iman ederiz.

Yaratıklardan hiçbir kimse onun mislini getiremez. Şehadet ederiz ki, Peygamber’den sonra mü’minlere hüccet ve kılavuz olan, müslümanların işlerini idare eden, Kur'an'dan konuşan, ahkâmına alim olan, Peygamber’in kardeşi,

halifesi ve vasisi olan, Peygamber’e olan nisbeti, Harun'un Musa'ya olan nisbeti gibi olan Ali ibn-i Ebi Talib aleyhi's-selam 'dır. Mü’minlerin emiri, muttakilerin rehberi, elleri, ayakları ak, yüzleri nurlu olanların (kıyamet günü abdest uzuvları parlayanların) imamı, mü’minlerin reisi ve peygamberlerin vasilerinin en üstünüdür.

Ondan (Hz.Ali'den) sonra da Hasan ve Hüseyin aleyhime's-selam ve günümüze kadar birbiri ardınca gelen diğer imamlardır. Onlar Peygamber'in zürriyeti, kitap ve sünnete herkesten daha alim,

yargıda herkesten daha adil, her asır ve zamanda imamete herkesten daha layık olanlardır. Onlar, sağlam kulp ve hidayet imamlarıdır; varislerin en hayırlısı olan Allah, yer ve ehline mirasçı oluncaya dek dünya ehline hüccettirler. Onlara muhalefet eden sapıktır ve sapıklığa davet edendir; hak ve hidayeti terketmiştir.

Onlar Kur'an'ın tercümanı, Peygamber’in sözcüleridirler. Kim onları, isimleri ve babalarının isimleriyle tanımadan ve velayetlerini kabul etmeden ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüştür.

Takva, iffet, sıdk, salah, gayret, iyiye de kötüye de emaneti iade etmek, secdeleri uzatmak, geceleri (ibadet için) kalkmak, haramlardan kaçınmak, sabırla fereci (kurtuluşu) beklemek, güzel arkadaşlık ve güzel komşuluk yapmak,

ihsanda bulunmak, eziyet etmemek, güler yüzlülük, mü’minlere nasihat etmek, acımak ve Yüce Allah’ın kitabında emrettiği gibi, yüzü ve elleri yıkayıp, başa ve ayaklara meshederek abdest almak onların dinî tavır ve gidişatlarıdır.

Abdestte, yüz ve elleri yıkamanın bir defası farz, ikincisi ikmaldır ve fazlası günahtır, sevabı yoktur. Abdesti ancak (bağırsaktan çıkan) gaz, bevl (idrar), gait (dışkı), uyku ve cünüplük bozar.

Kim mestin üzerine meshederse Allah’a, Peygamber’e ve Kur'an'a muhalefet etmiştir; abdesti de batıldır. Çünkü Ali aleyhi's-selam mestin üzerine meshetmede diğerlerine muhalefet etmiştir.

Ömer:[OA1] "Ben Peygamber’in (mest üzerine) meshettiğini gördüm." dediğinde Ali aleyhi's-selam şöyle buyurdular: "Maide suresi[2] inmeden önce mi yoksa indikten sonra mı?" Ömer: "Bilmiyorum." dedi. İmam Ali aleyhi's-selam: "Ama ben biliyorum, Resulullah, Maide suresi indikten sonra artık mestlerinin üzerine meshetmedi." buyurdular.

Cenabet, ihtilam ve hayızdan dolayı gusletmek ve ölüyü yıkayanın gusletmesi farzdır. Cuma, kurban ve fıtır bayramı guslü, Mekke ve Medine'ye girme guslü, ziyaret, ihram ve arefe gününün guslü, Ramazan ayının birinci, on dokuzuncu, yirmi birinci ve yirmi üçüncü gecelerinin gusülleri ise sünnettir.

(Günlük) Farz namazlar: Öğle dört rek'at, ikindi dört rek'at, akşam üç rek'at, yatsı dört rek'at ve sabah 2 rek'at olmak üzere toplam 17 rekattır. Sünnet namazlar da 34 rek’attır:

Öğleden önce 8 rek’at, öğleden sonra 8 rek’at, akşamdan sonra 4 rek'at, yatsıdan sonra oturarak kılınan iki rek’at -ki 1 rek’at sayılır-, seher vakti 8 rekat, 3 rek’at vitir (iki rek’atı şef’,

bir rek'atı da vitir niyetiyle kılınır) ve vitirden sonra da 2 rek’at (sabah namazı nafilesi). Namaz, vaktin evvelinde kılınmalıdır. Cemaatle kılınan her rek’at, ferdî kılınan iki bin rek’ata bedeldir.

Fâsıkın arkasında namaz kılma ve velayet ehlinden başkasına iktida etme. Murdar ve yırtıcı olan hayvanın derisinde namaz kılma. Gidişi bir menzil, dönüşü de bir menzil olan dört fersahlık yolda namaz seferidir;

namaz seferî kılındığı yerde orucu da yersin. Dört namazda kunut vardır: Sabah, akşam, yatsı, cuma ve öğle namazlarında.[3] Bütün kunutlar, rükudan önce ve kıraattan sonradır.

Cenaze namazı beş tekbirdir; cenaze namazının ne rükuu vardır, ne de secdesi. Ölünün mezarı dört köşeli (ve düz) olmalıdır; (deve hörgücü gibi) tümsek yapılmamalıdır. Fatiha suresinin besmelesi namazda sesli olarak okunur.

Her iki yüz dirhemin (gümüş paranın) farz olan zekâtı beş dirhemdir; bundan azının zekâtı yoktur. Bundan fazlasının her 40 dirheminden bir dirhem zekât verilir; 40 dirhemden az artışın zekâtı yoktur;

üzerinden bir yıl geçmedikçe de zekât farz olmaz. Zekât ancak velayet ve marifet ehline verilir. Her yirmi dinar (altın paran)ın zekâtı, yarım dinardır. Humus, bütün mallarda sadece bir defa farz olur.

Buğdayın, arpanın, hurmanın, kuru üzümün ve yerden bitip beş vask'a (yaklaşık 850 kg.) ulaşan diğer bütün hububatın zekâtı, (yağmur, ırmak ve nehir gibi) akar sularla sulanırsa onda birdir.

Ama kuyu suyuyla sulanırsa onda yarımdır (yani yirmide birdir). Bu hüküm fakir ve zengin için aynıdır. Diğer hububattan da bir iki avuç verilir. (Buğday, arpa, hurma ve kuru üzümde zekât farzdır,

ama diğer hububatta müstehaptır.) Çünkü Allah hiç kimseyi, gücünün yeteceğinden fazla bir şeyle yükümlü kılmaz; kulunu, gücünü aşan bir şeye zorlamaz. Vask 60 sa’dır, her sa’ 6 rıtl veya dört muddur, her mud Irak rıtlına göre iki rıtl ve rıtlın dörtte biridir.

Hz.Sadık aleyhi's-selam şöyle buyurmuştur: Sa’, Irak rıtlıyla dokuz, Medine rıtlıyla da altı rıtl'dır. (Bir sa’ yaklaşık üç kg'dır, mud da yaklaşık 750 gramdır, beş vask ise yaklışk 850 kg’dır.)

Fıtır zekâtı, küçük, büyük, hür ve köle olan herkes için farzdır. Fıtır zekâtı buğdaydan, yaklaşık yarım sa’ (1,5 kg) hurma ve kuru üzümden de bir sa’dır.[4] Fıtır zekâtının, velayet ehlinden başkasına verilmesi caiz değildir. Çünkü fıtır zekâtı farz (olan sadakalardan)dır.

Hayız on günden çok, üç günden de az olmaz. Müstehaze kadın, gusül edip namaz kılmalıdır. Hayız olan kadın, namazı terkeder, kazası da yoktur; orucu da terkeder, ama daha sonra kazasını tutar.

Ramazan ayının orucu, Ramazan hilalinin görülmesiyle başlar ve Şevval hilalinin görülmesiyle de sona erer. Teravih namazı (Ramazan ayı gecelerinde kılınan müstehap namazlar, diğer müstehap namazlar gibi) cemaatla kılınmaz.

Her ay üç gün oruç tutmak müstahaptır; her on günden birini; ilk on günde perşembe, ikinci on günde çarşamba, son on gününde de yine perşembe günü. Şaban ayının orucu güzeldir, sünnettir de.

Resulullah salla'llâhu aleyhi ve alih buyurmuştur ki: "Şaban ayı benim ayımdır, Ramazan ayı Allah'ın ayıdır." Ramazan ayının kaza olan oruçları ardarda tutulmasa da olur.

Hacca gitmeye gücü yeten kimsenin gidip Allah'ın evini ziyaret etmesi farzdır. Gitmeye gücü yetmekten maksat, azık ve binektir. Uzaktan gelenler için Temettu haccından başkası caiz değildir;

diğerlerinin yaptığı gibi Kıran ve İfrad haccı câiz değildir. Mikattan önce ihram câiz değildir. Allah Teâla buyurmuştur ki: "Hac ve Umreyi Allah için tamamlayın."[5] Enenmiş (hayaları çıkarılmış) hayvanın kurban edilmesi câiz değildir. Çünkü o nakıstır. Ama hayası burulmuş hayvanın kurban edilmesi câizdir.

Cihad, adil imamın emriyle yapılır. Kim, mal, mülk ve canını savunmak yolunda savaşıp da öldürülürse şehittir. Takıyye halinde hiçbir kâfiri öldürmek câiz değildir. Ancak can tehlikesi olmazsa ve (o kâfir) katil veya bağî olursa o başka. Muhalif veya muhalif olmayan kimselerin mallarını (haksız yere) yemek câiz değildir.

Takıyye yerinde (düşmanın egemen olduğu ve karşı koymanın mümkün olmadığı bir yerde) takıyye etmek farzdır. Zalimin zulmünü uzaklaştırmak için takıyye olarak yemin edip de yemininin üzerinde durmayan kimseye, yemini bozma keffareti yoktur.

Talak, Allah'ın emri ve Peygambersalla'llâhu aleyhi ve alih’in sünnetine göre olmalıdır. Sünnete uygun olmayan talak, doğru değildir. Kur’an'a muhalif olan talak, talak değildir. Aynı şekilde, sünnete muhalif olan nikah da nikah değildir.

Bir erkeğin, aynı zamanda hür kadınlardan dörtten fazla hanımı olamaz. Bir kadına, sünnete uygun olarak üç defa talak verilirse başka birisiyle evlenip boşanmadıkça (önceki kocasına) helal olmaz.

Emir-ül Mü’minin Hz.Ali aleyhi's-selam şöyle buyurmuştur: "Üç talaklı (bir mecliste üç defa talak verilen) kadınlardan sakının. Çünkü (talakları sahih olmadığı için) onların kocaları vardır."

Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih'e her yerde, (özellikle) rüzgar estiğinde, aksırıldığında ve diğer zamanlarda salavat getirilir.

Allah'ın dostlarını ve dostlarının dostlarını sevmek, Allah’ın düşmanlarından nefret etmek, onlardan ve önderlerinden beraat etmek dinî vazifelerdendir.

Anne ve babaya iyilik etmelisin. Müşrik iseler, onlara itaat etmeyerek, dünyada onlarla iyi geçineceksin. Çünkü Allah Teâla şöyle buyurmuştur: "Bana ve anne- babana şükret; dönüş yalnız banadır.

Onlar (anne ve baba), hakkında bilgin olmayan şeyi bana şirk koşman için çalışırlarsa, onlara itaat etme."[6] Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi's-selam şöyle buyurmuştur:

"Onlar (Ehl-i Kitap), alim ve rahipler için ne oruç tutuyor, ne de namaz kılıyorlardı; sadece Allah'a karşı masiyet etmelerini emrettikleri zaman, onlara itaat ediyorlardı."[7] Daha sonra buyurdular ki,

Resulullahsalla'llâhu aleyhi ve alih'ten duydum ki, şöyle buyuruyordu: "Kim Allah'a itaatin dışında bir mahluka itaat ederse kâfir olmuş, Allah'tan başkasını ilah edinmiştir."

Hayvanlarda cenininin boğazlanması, annesinin boğazlanmasıyladır (yani hayvanın başını kestiklerinde karnındaki yavrusu da helal olur).

Peygamberlerin günahları, nübüvvet makamının saygısı için bağışlanmış olan küçük şeylerdir.

Allah’ın emrettiği şekliyle faraizde (Allah’ın kitabında miktarı açıklanan paylarda) avl[8] yoktur. Anne, baba ve evladın olmasıyla, koca ve karıdan başka hiçbir kimseye miras ulaşmaz. Mirasda belli bir payı olan, payı olmayandan daha evladır. Asabe[9] de Allah'ın dininden değildir.

Yeni doğan erkek veya kız çocuğunun yedinci günü, akika kurbanı verilir, saçı kesilir, ismi konulur ve yine o günde saçının ağırlığı miktarınca altın veya gümüş sadaka verilir.

Kulların fiilleri, tekvin yaratılışıyla değil, takdir yaratılışıyla Allah’ın mahlukudur. Ne cebre[10] inan, ne de tefvize[11] Allah Teâla, suçsuzu günahkârın suçuyla hesaba çekmediği gibi evlat ve çocukları da babaların suçuyla cezalandırmaz. Çünkü Allah Teâla buyurmuştur ki:

"Doğrusu hiçbir kimse başkasının suçunu yüklenmez."[12]

"Doğrusu insana, kendi (emek ve) çabasından başkası yoktur."[13]

Allah Teâla bağışlar, zulmetmez. Allah Teâla, kullara zulmedeceğini ve onları saptıracağını bildiği kimseye, itaat etmeyi farz kılmaz. Kâfir olacağını ve Allah’ı bırakıp şeytana ibadet edeceğini[OA2]

bildiği kulları da peygamberliğe seçmez. İslam, imandan başkadır. Her mü’min müslümandır, ama her müslüman mü’min değildir. Hırsız, mü’min olduğu halde hırsızlık yapmaz. Şarab içen de mü’min olduğu halde şarap içmez.

Mü’min mü’min olduğu halde Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmez. Had (şer’i ceza’yı) hakkeden kimseler, ne mü’mindirler, ne de kâfir (yani müslümandırlar). Allah, kendisine cenneti ve orda ebedi kalmayı vaad ettiği bir mü’mini, cehenneme sokmaz.

Nifak, fısk veya büyük bir günahtan dolayı cehennem ateşini hakkeden kimse, ne mü’minlerle haşrolur ve ne de onlardan sayılır. Cehennem ancak kâfirleri kuşatır.

Sürekli işlenmesiyle sahibini cehenneme götüren her günah fıskdır. Allah’a şirk koşan, O’nu inkâr eden, munafık olan ve büyük günah işleyen herkes de fâsıktır. Şefaat, şefaat dileyenler için câizdir. Dil ile iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak farzdır.

İman, farzları yerine getirmek, haramlardan sakınmaktır. İman, kalple inanmak, dille ikrar etmek ve uzuvlarla da amel etmektir.

Kurban bayramındaki (özel) tekbirler, kurban bayramı gününün öğle namazından itibaren on (farz) namazdan sonra söylenir. Ramazan bayramındaki tekbirler ise, bayram gecesinin akşam namazından itibaren beş (farz) namazdan sonra söylenir.

Kadın, çocuk doğurduktan sonra yirmi günden fazla namazı terkedemez. Eğer bu müddetten önce temizlenirse namazını kılar; aksi takdirde yirmi günden sonra gusledip istihaze hükümlerine riayet ederek müstehaze kadın gibi namaza başlar.[14]

Kabir azabına, nekir ve münkere, öldükten sonra dirilmeye, hesaba (sorgu suale), teraziye ve sırata iman etmek, dalalet imamlarından ve onların takipçilerinden uzaklaşmak, onlardan beraat etmek, Allah’ın dostlarını sevmek, şarabın azını da çoğunu da haram bilmek dinimizdendir.

Her sarhoş edici şey şaraptır. Çoğu sarhoş eden şeyin, azı da haramdır. Mecburiyette kalan kimse bile şarap içmemelidir. Çünkü şarap onu ( aklini mahvederek ruhi yönden) öldürür.

Her azı dişli yırtıcı hayvanın ve her penceli kuşun etini, kan olduğu için dalağı, cirri'yi (bir çeşit uzun ve pulsuz yılan balığı), tafiyi (öldüğünde suyun yüzüne çıkan pis bir balık), yılan balığını, zimmiri (bir çeşit dikenli balık), pulsuz olan her çeşit balığı ve kursaksız olan her çeşit kuşu haram biliyoruz.

İki tarafı birbiriyle eşit olmayan her çeşit yumurtanın yenmesi helaldir. İki tarafı birbiriyle eşit olan her çeşit yumurtanın yenmesi de haramdır.

Kaçınılması gerekli olan büyük günahlar da şunlardır: Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı nefsi öldürmek, şarap içmek, anne babaya eziyet etmek, savaştan kaçmak, zorla yetimin malını, murdarı, kanı,

domuz etini ve zaruret olmaksızın Allah'ın adı getirilmeden kesilen hayvanın etini yemek, belli olduktan sonra faiz ve haram mal yemek, kumar oynamak, tartı ve ölçüde eksik vermek,

iffetli hanımlara iftira etmek, zina ve livata yapmak, yalan yere şehadet etmek, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Allah'ın cezasından korkmamak, zalimlerle yardımlaşmak, onlara dayanıp güvenmek, yalan yere yemin etmek,

sıkıntıda olmaksızın halkın hakkını vermemek, kibirli olmak, küfür (inkâr), savurganlık, hıyanet, tanıklığı gizlemek (tanıklık etmekten kaçınmak), (şarkı ve çalgı aletleri gibi) Allah'ı anmaktan alıkoyan şeylerle eğlenmek ve küçük günahları yapmakta ısrar etmek.

İşte bunlar dinin esaslarıdır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Allah'ın salat ve selamı Peygamber'in ve soyunun üzerine olsun.

[1]- Fussilet/42.

[2]- Bu surede abdestin nasıl alınacağı beyan edilmiştir. (Maide/6)

[3]- Hadiste ikindi namazından söz edilmemesi, akşam ile yatsının bir, öğle ile ikindinin de bir sayılmış olmasından olabilir. Buna göre dört namaz şunlardır: 1- Sabah. 2- Öğle ve ikindi. 3- Akşam ve yatsı. 4- Cuma (çev)

[4]-Başka rivayetlere göre buğdayla diğer şeyler arasında hiçbir fark yoktur. Müçtehidlerin fetvası da bu yöndedir.

[5]-Bakara/196. (İmam Hazretleri bu ayeti temettu haccı için delil göstermiştir.)

[6]- Lokman/14,15.

[7]- Kur’an’da Ehl-i kitap, alim ve rahiplerini ilah edindikleri için kınanmışlardır. Bu hadis, ilah edinmekle neyin kasdedildiğini beyan etmiştir.

[8]- Mirasın paylardan az gelmesi görüşüne fıkıhta "avl" denir. Örneğin varis, koca ile baba tarafından bir olan iki kız kardeş olursa, kocanın payı yarı, iki kız kardeşin de payı üçte iki olduğuna göre,

miras paylardan az gelir. Ehl-i sünnete göre bu miktar, paylarına orantılı olarak hem kocanın, hem de kız kardeşlerin paylarından azaltılır. Ama Ehl-i Beyt mektebine göre, bu miktar yalnızca kız kardeşlerin payından azaltılır. Çünkü kocanın payı Allah’ın farz kıldığı kesin paydır, ondan bir şey azaltılmaz.

[9] - Mirasın paylardan artması görüşüne fıkıhta "asabe" veya "ta’sib" denir. Ehl-i Sünnete göre belirlenmiş paylardan artan miktar, ölen kimsenin erkek kardeşleri, amcaları ve amcazadeleri arasında bölünür. Ehl-i Beyt imamlarına göre ise, artan miktar da aynı pay sahiplerinden bazılarına yetişir, bir sonraki tabakaya sıra gelmez.

[10]- Cebir, yani kulun, fiillerinde mecbur oluşu.

[11]- Tefviz, yani kulun kendi haline terkedilmesi.

[12]- Fatır/18, Zumer/7.

[13]- Necm/39.

[14]- Ulemâ, diğer hadisleri de nazara alarak çocuk doğurmuş olan bir kadının kan gördüğü takdirde en fazla on gün namazlarını terkedebileceğine fetva vermişlerdir.