Mizan'ul Hikmet-9.Cilt
 


2961.Bölüm Amellerin Tecessümü


Kur'an:
"Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür."
"Herkes yaptığı iyiliği o gün hazır bulur ve yaptığı kö-tülükle kendi arasında uzun bir mesafe olmasını diler. Al-lah sizi kendinden sakındırır ve Allah kullarına karşı şef-katli olandır."

14399. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kulların dünyadaki amelleri, kıyamette gözlerinin önüne dikilecektir."
14400. Resulullah (s.a.a) Kays bin Asim'e verdiği öğüdünde şöyle buyur-muştur: "Ey Kays! Senin diri ol-duğu halde onunla gömüldüğün ve sen ölü olduğun halde seninle gömülen bir arkadaşın vardır. Eğer kerim ve yüce olursa seni yüce kılar. Eğer aşağılık olursa seni teslim eder. Sonra o arkada-şın sadece seninle haşr olur ve sen de sadece onunla haşr olur-sun. Sadece ondan sorguya çeki-lirsin, o halde onu salih kıl. Zira eğer iyi ve salih olursa onunla ünsiyet edinirsin. Eğer kötü ve bozuk olursa ondan dehşete ka-pılırsın. O arkadaşın senin ame-lindir."

14401. Cebrail (a.s) Peygambere (s.a.a) öğüt vererek şöyle buyurmuş-tur: "Ey Muhammed! İstediğin kimseyi sev ama bil ki bir gün senden ayrılacaktır ve istediğin şeyi yap ama bil ki onunla mut-laka bir gün görüşeceksin."
14402. Cebrail (a.s) Peygamber'e (s.a.a) öğüt vererek şöyle buyurmuş-tur: "Ey Muhammed! İstediğin kadar yaşa sonunda öleceksin, is-tediğin kimseyi sev sonunda on-dan ayrılacaksın ve istediğin şeyi yap bil ki sonunda onunla mut-laka görüşeceksin."

14403. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin kabirnden dı-şarı çıkınca ameli güzel bir şekil-de karşısında tecessüm eder. Mümin ona şöyle der: Sen kim-sin? Allah'a yemin olsun ki seni doğru bir şahıs olarak görüyo-rum." O şöyle der: "Ben senin amelinim." Daha sonra onun için bir nur ve cennete doğru kı-lavuz olur. Kafirler ise mezarla-rından dışarı çıkınca amelleri kö-tü bir surette ve kötü bir müjde halinde tecessüm eder. O şöyle der: "Sen kimsin? Allah'a yemin olsun ki seni kötü bir şahıs ola-rak görüyorum." O şöyle der: "Ben senin amelinim." Sonra onu götürür ve ateşe atar. "

14404. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ölüyü mezara koy-duklarında bir şahıs karşısında tecessüm eder ve ona şöyle der: "Ey sen! Biz üç kimseydik. Biri ecelinin gelmesiyle sona eren rızkın, diğeri seni teşyi ettikten sonra senden ayrılıp giden ailen ve senin amelin olan ben! Ben seninle kaldım. Bil ki ben senin nezdinde bu üç şeyin en değersi-ziydim. "
14405. İmam Ali (a.s) ölüm a-nında gafil avlananların sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: "Sonra onu toprağa verirler. Onu orada yaptıkları ile baş başa bırakırlar"

14406. Resulullah (s.a.a) Allah- Teala'nın, "Sura üfürüldüğü gün gruplar halinde gelirler." Ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden on grup dağınık olarak haşr olur... maymun şek-linde haşr olanlar laf taşıyan kimselerdir. Domuz şeklinde haşr olanlar haram yiyenlerdir. Ters yüz olarak haşr olanlar faiz yiyenlerdir.

Kör olarak haşr olanlar idarecilikte hakkı öldü-renlerdir. Sağır ve dilsiz olarak haşr olanlar amelleriyle gurura kapılanlardır. Dillerini çiğneyen-ler, amelleri sözlerine aykırı olan alimler ve hakimlerdir (kadılar-dır). Elleri ve ayakları kesik ola-rak haşr olanlar komşularına ezi-yet edenlerdir. Ateşten dallara asılanlar bir hükümdarın yanında halkı gammazlayanlardır. Leşten daha kötü kokanlar, şehvetlerin ve lezzetlerin peşisıra koşanlar ve mallarından Allah'ın hakkını ödemeyenlerdir. Cübbe ile haşr olanlar ise böbürlenenler ve ki-birlenenlerdir."
bak. Es-Sıdk, 2219. Bölüm; el-Kibr, 3267. Bölüm; el-Amel (1), 2938. Bölüm; el-Miad (3), 2988, 2989. Bölümler

Tefsir
"el-Mizan tefsirinde Allah-u Tea-la'nın , "Şüphesiz Allah sivrisi-neği ve ondan ötesini bile mi-sal olarak vermekten haya etmez" ayeti hakkında şöyle yer almıştır: "Ayette geçen "beuze" keli-mesi şu bilinen sivrisinektir ve hissedilen en küçük varlıklardan biridir. Bu ve sonraki ayet Ra'd suresindeki ayetin bir benzeridir ki şöyle buyurulmaktadır: "Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar. Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler, anlaşmayı bozmazlar. Onlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler."

Velhasıl bu ayet insanın kötü ve uygunsuz amelleri sebebiyle düçar ol-duğu sapıklık ve körlüğün, bizzat kendisinden dolayı içinde varolan körlük ve sapıklıktan farklı olduğunun şahididir. Zira Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: "Onun vesilesiyle sadece fasıkları saptırır." Allah burada onu saptırmayı fısk ve kötülüğünün ardından zikretmiştir, öncesinde değil! Bu birinci konudur.

İkinci konu ise, şudur ki hidayet ve saptırma Allah-u Teala tarafından mutlu ve mutsuz kullarına erişen tüm yücelikleri ve aşağılanmayı kapsayan iki kavramdır. Zira Allah-u Teala kendi sözlerinde mutlu kullarının halini şöyle nitelendirmiştir: Allah onlara tertemiz bir hayat bağışlar,

onları iman nuruyla güçlendirir. Onları ka-ranlıklardan nura çıkarır. Işığında kendi yollarını kat etmesi için kendi-lerine bir nur taktir eder, Allah onla-rın velisidir. Onlar korkmazlar ve üzülmezler. Allah sürekli onlarladır. Onu çağırdıklarında Allah kendile-rine icabet eder. Allah'ı andıkları taktirde Allah da kendilerini anar. Melekler müjde ve selam ile kendile-rine iner vb...

Mutlu kullarının halini nitelendi-rirken de şöyle buyurmuştur: "Onları saptırır, onları nurdan karanlıklara çeker, kalplerini mühürler, kulakla-rını ve gözlerini perdeler, yüzlerini ters çevirir, boyunlarına çenelerine ka-dar halkalar vurur, öyle ki başlarını yukarıya doğru tutar,

önlerinden ve arkalarından kendilerine bir set çeker, üzerlerine bir perde çeker, öyle ki artık hiçbir şeyi göremezler, onlara kendilerini saptıran şeytanları arkadaş kılar. Oysa doğru yolu kat ettiklerini sanırlar. Bu şeytanlar onların amellerini gözlerine güzel gösterirler. Allah yavaş yavaş anlamayacakları bir şekilde onları alır, onlara mühlet verir, onlara düzen kurar ve şaşkınlık içinde bocalasınlar diye onları isyan ve tuğyanda bırakır...

Bunlar münezzeh olan Allah'ın bu iki grup hakkında buyurmuş ol-duğu sözlerin özetidir. Ayetlerin zahi-rinden de anlaşıldığı üzere insan bu dünyada sıradan bir hayatın yanı sıra başka bir hayata da sahiptir. O hayat saadet ve şekavetle (mutluluk ve mutsuzlukla) iç içedir ve hayatın bir-takım hayati unsurları ve kökleri vardır. Bunlar vesilesiyle de bu ikinci hayatta yaşamakta ve öldükten ve perdeler yukarıya çekildikten sonra da bundan haberdar olmaktadırlar.

Allah-u Teala'nın bu sözlerinden de anlaşıldığı üzere insan dünyevi hayat-tan önce de başka bir hayata sahiptir. Bu dünyadan sonraki hayat şuandaki hayata benzediği gibi o önceki hayatta, bu hayata benzemektedir. Başka bir tabirle insan hem bu dünyadan önceki bir hayata hem de sonraki bir hayata sahiptir.

Üçüncü hayat, ikinci hayatın hükmüne ve yaşam biçimine bağlıdır. İkinci hayatta birinci haya-tın hükmüne ve yaşam biçimine tabi-dir. O halde bu dünyada yaşayan in-san iki hayatın ortasında yer almıştır: Dünya hayatından önceki hayat ve sonraki hayat! Bu; Kur'an'ın zahirinin de ifade ettiği bir husustur.

Ama bir grup müfessirler birinci tür hayata delalet eden ayetleri kabili-yetin gerektirdiği şey ve hal dili olarak mana etmişlerdir. Üçüncü tür hayata delalet eden ayetleri de mecaz ve istiare türünden bir şey olarak saymışladır. Oysa ayetlerin bir çoğunun zahiri bu görüşü reddetmektedir.

Birinci tür hayata delalet eden ayetler kendi yerinde bahsedilmesi gereken, zer ve misak (kalubela) alemidir. Üçüncü tür hayat hakkında ise bir çok ayetler amellere karşılık verildiği gün insana verilen karşılığı on insanın bizzat yapmış olduğu ameller olduğuna delalet et-mektedir. Örneğin bir ayette şöyle bu-yurulmuştur: "Bugün özür dile-meyin, sizin cezanız amelle-riniz olacaktır." Hakeza bir ayette de şöyle buyurulmuştur:

"Son-ra herkese kazandığı tam ola-rak verilir." Hakeza başka bir ayette ise şöyle buyurulmuştur: "Ya-kıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakınınız." Hakeza başka bir ayette de şöyle buyurulmuş-tur: "Ta ki gurubunu çağırsın. Yakında cehennem bekçileri-ni (zebanileri) çağırırız." Hakeza başka bir ayete de şöyle buyurulmuştur: "O gün ki herkes iyi ve kötü yaptığı her amelini hazır görür." Hakeza başka bir ayette de şöyle buyurulmuştur: "Onlar karınlarında sadece ateş yerler." ve benzer bir çok ayetler...

Canıma andolsun ki eğer Allah-u Teala'nın kitabında sadece, "Şüp-hesiz sen bundan gaflette idin. Ama biz perdeni kaldır-dık ve bugün gözlerin keskin görmektedir" ayeti mevcut olsaydı söz konusu iddiamızı üçüncü tür hayatı ispat için yeterliydi. Zira gaflet bir şeyin var ve hazır olduğu ama kendisine teveccüh edilmediği hususlarda kullanılmaktadır. Hakeza perdeyi kaldırma kavramı da örtülü ve perdeler arasında kalan bir varlığın olduğu hususlarda kullanılmaktadır.

O halde eğer insanın kıyamette müşahede edeceği şey önceden varolmasaydı, "bu şeyler senden örtülüydü perdeler arkasındaydı. Senin gaflet ettiğin şey-ler bugün üzerlerindeki perde kaldırı-lacak ve onlar hakkındaki gafletin ortadan kalkacaktır" denmesi doğru olmazdı.

Canıma andolsun ki eğer kendi vicdanından bu anlamı sana mecaz olarak değil hakiki olarak söyleyecek bir açıklama isteyecek olursan Kur'an-ı Kerim'in aktardığı bu be-yanlar ve sıfatlar dışında hiçbir şey sana bunu gösteremez.
Sözün kısası şu ki; Kur'an ayetlerinde iki beyan göze çarpmaktadır:

Birincisi sevap ve cezanın sebebini beyan etmektedir. Ayetlerin bir çoğu bu türden ayetlerdir ve de cennet, ce-hennem gibi insana ileride çatacak olan iyi ve kötü şeylerin hakikatte in-sanın dünyada yapmış olduğu amel-lerden olduğunu ifade etmektedir.

İkinci tür ayetler ise amellerin te-cessüm ettiğini beyan etmektedir. Ayetlerden diğer bir bölümü de bu konudadır ve insana şunu göstermek-tedir ki amellerin bizzat kendisi veya gerekleri istenilen veya istenilmeyen iyi veya kötüyü insan için vücuda getirmektedir ve kıyamete perdeler ortadan kenara çekilince insan onlardan haberdar olacaktır. Sakın bu iki beyanın birbiriyle çeliştiğini sanma, zira hakikatler Kur'an-ı Kerim'in de buyurduğu gibi örnekler vesilesiyle anlayışlara daha da bir yakınlaşmaktadır."
372. Ko-nu

el-Muaneka
Boy-nuna Sarıl-mak

Vesail'uş-Şia, 8/563, 131. bö-lüm; İstihbab'ul Muaneke
el-Bihar, 76/19, 100. bölüm; el-Musahafe ve'l-Muaneke ve't-Tekbil


bak.
295. konu, el-Musahefe; 429. konu, et-Tekbil
2962. Bölüm
Boyuna Sarılmak

14407. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İki mümin birbirinin boynuna sarılınca (Allah'ın) rahmetine boğulurlar. Dünyevi hedefler için değil de Allah için birbirlerini kucaklarlarsa onlara şöyle denir: Sizler bağışlandınız, amel etmeye yeniden başlayın. (yani geçmişe ait amel defterleri-niz temizlenmiştir. Amellerinize yeniden başlayın.)"

14408. İmam Bakır (a.s) ve İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir mümin kardeşini ziyaret etmek için dışarı çıkar ve hakkına aşina olursa Allah attığı her adım için kendisine bir sevap yazar ve on-dan bir günahı siler ve bir derece makamı artar. Evin kapısını ça-lınca gök kapıları kendisine açı-lır, birbirleriyle karşılaşınca, to-kalaşınca ve birbirini kucaklayın-ca da Allah onlara yönelir."

14409. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Mukim (Bir seferden henüz dönmemiş) kimseye kamil bir şekilde selam vermek toka-laşmakladır. Seferden dönen kimseye kamil bir şekilde selam vermek ise boynuna sarılmakla-dır. "

273. Ko-nu

el-Ahd
Ahid-Söz

el-Bihar, 75/91, 47. bölüm, Luzum'ul Vefa bi'l-Va'd ve'l-Ahd
el-Bihar, 100/43, 5. bölüm; el-Ahd ve'l-Eman ve Şibhihi
Kenz'ul Ummal, 4/362, fi Eman ve'l-Muahede
Vesail'uş-Şia, 16/182; Ki-tab'un-Nezr ve'l-Ahd

bak.
25. konu, el-Eman; 511. bö-lüm, en-Nezr; 550. konu, el-Va'd; 553. konu, el-Vefa
2963. Bölüm
Ahde Vefaya Teşvik

Kur'an:
"Ahitleştiklerinde ahitleri-ne vefa gösterenler, "
"Ey iman edenler! Akitlere vefa gösterin. İhramda iken avlanmayı helal görmeksizin, size bildirilecek olanlar dışın-da, hayvanlar helal kılındı; Al-lah dilediği hükmü verir."

"Fakat din uğrunda yar-dım isterlerse, aranızda an-laşma olmayan topluluktan başkasına karşı onlara yar-dım etmeniz gerekir."
bak. Mu'minun Suresi, 8. ayet; Meryem Suresi, 54. ayet; Saf Suresi, 2 ila 3. ayetler; Mearic Suresi, 32. a yet; Nahl Suresi, 91. ayet

14410. İmam Sadık (a.s) Allah-u Teala'nın, "Ey İman edenler! Sözleşmelerinize vefa göste-rin" ayeti hakkında şöyle buyurmuş-tur: "Maksat ahitlerdir."
14411. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müslümanlar kendi şartlarına bağlıdırlar."
14412. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müslümanlar kendi şartlarına vefalıdırlar."

14413. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müslümanlar hak ve uyumlu olmak şartıyla toplumu bozmak istemezler."
14414. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müslümanlar helal olan şartlarına bağlıdırlar."
14415. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müslümanlar helali haram veya haramı helal kılan şartlar dışında tüm şartlarına ve-falıdırlar."

14416. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müminler şartlarına vefa gösterirler."
14417. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz ahitler kı-yamet gününe kadar boyunlara asılan gerdanlıklardır. Her kim onlara riayet ederse Allah da onu gözetir. Her kim ahitleri bozarsa Allah da onu hor kılar. Her kim ahitleri hafife alırsa, ahitler onu, kendilerini sağlam kılan ve kulla-rından onları koruyacaklarına dair söz aldığı Allah'a şikayette bulunurlar."

14418. İmam Bakır (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şu üç şey hakkında aziz ve celil olan Allah hiç kim-seye muhalefet hakkı vermemiş-tir: ... İyi ve kötü, herkese verdiği ahdine vefa göstermek."
14419. İmam Ali (a.s) Mısır'a ta-yin ettiği kendi valisi Malik bin Eş-ter'e yazdığı mektubunda şöyle bu-yurmuştur: "Düşmanınla bir an-laşma yaptığın veya onu zimme-tin altına aldığın zaman ahdine vefalı ol; eminliğinle verdiğin zimmete riayet et. Verdiğin söz-lere, haklara kendini kalkan yap. Çünkü arzularının farklılığına,

görüşlerinin kopukluğuna, bölük pörçük oluşuna rağmen insanla-rın, Allah'ın farz kıldığı şeyler-den ahitlere vefalı olmak gibi saygı gösterdikleri, üzerinde şid-detle birleştikleri başka bir şey yoktur. Müşrikler de müslüman-lardan önce ahde vefa göstermeyi kendi aralarında gerekli görü-yorlardı. Zira onlar ahde vefasız-lığın sonuçlarını kötü ve çirkin görüyorlardı. O halde zimmetine ihanet içine girme, sözünde durmazlık etme ve düşmanını aldatma."

14420. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ahdi bozuklarında Allah onlara düşmanlarını hakim kılar."
14421. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Eman ve güven ayak-lar altına alınınca müşrikler Müs-lümanların aleyhine yardım gö-rürler."

14422. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Biliniz ki her kim bir zimmet ehline zulmederse veya hakkını azaltırsa veya ona gü-cünden fazlasını yüklerse ve onu mükellef kılarsa veya rızayetini almadan ondan bir şey alırsa kı-yamet günü ben onun için hüc-cet (aleyhine delil) getiriciyim."

14423. İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala'nın, "İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan ka-dın gibi olmayın" ayeti hakkın-da şöyle buyurmuştur: "O kadın ip-liğini iyice eğirip katladıktan son-ra bozuyordu. Bu kadın Rabıta (Reyta) binti Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Ka'b b. Luey b. Galib idi.

O ipliğini iyice eğirip katla-yan ve sonra da o ipliğini bozan ve yeniden eğirip katlayan ahmak bir kadındı. Dolayısıyla Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın." Allah Tebarek ve Teala vefalı olmayı emretmiş, ahdini bozmaktan sakındırmış ve bu örneği onlar için vermiştir."

2964. Bölüm
Ahit ve İman

14424. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ahdi olmayan kim-senin dini de yoktur."
14425. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Sözünde güzel dur-mak, imandandır."
14426. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sözünde güzel dur-mak imandandır."
14427. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Dini olmayan kimse-nin ahdine güvenmeyin."
14428. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ahdine ve zimmetine aldığı şeye riayet etmeyen kim-senin Allah'a yakini yoktur."
bak. el-Emanet, 302. Bölüm



2965.Bölüm Münezzeh Olan Allah'ın Ahdi


Kur'an:
"Ey ademoğulları! Ben si-ze, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye ahid almadım mı?"
"And olsun ki daha önce Adem'e ahd vermiştik, fakat unuttu; onu azimli bulma-dık."
14429. İmam Ali (a.s), Peygam-ber'in sıfatı hakkında şöyle buyur-muştur: "Senin vahyini anladı, ahdini korudu, emrini uygulama yolunda hareket etti."

14430. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sonra münezzeh olan Allah Adem'in çocuklarından nebiler seçti. Onlardan vahiy üzerine söz ve risaletini tebliğ üzerine emanetlerini (emanete riayet edeceklerine dair söz) aldı. İnsanların çoğu Allah'ın kendile-rine şart koştuğu sözünü değişti-rince, hakkını inkar edince, Al-lah'a eşler ko-şunca, şeytanlar onları Allah'ı tanımaktan alıko-yunca ve Allah'a ibadetten ayı-rınca Allah da onlara elçiler gönderdi ve insanlardan fıtri sözlerini tutmalarını istemek için kesintisiz nebiler gönderdi."

14431. İmam Ali (a.s) ashabını kınayarak şöyle buyurmuştur: "Al-lah'ın ahitlerinin çiğnendiğini gördüğünüz halde kızmıyor, ba-balarınızın sözlerinin bozulma-sına ise öfkeleniyorsunuz."

374. Ko-nu

el-Mead
Ahiret

el-Bihar, 6/295, Ebvab'ul Mead
el-Bihar, 7/1, 3. bölüm; İsbt'ul Haşr ve Keyfiyyetihi
el-Bihar, 7/54, 4. bölüm; Es-ma'ul Kıyamet
Kenz'ul Ummal, 14/190-676, Kitab'ul Kıyamet

bak.
5. konu, el-Ahiret; 77. konu, el-Cennet; 84. konu, el-Cehennem; 111. konu, el-Hisab; 271. konu, eş-Şefaat (2); 293. konu, es-Sırat; 371. konu, el-Amel (2); 499. konu, el-Mevt; 542. konu, el-Mizan
el-İmamet (1); 142. bölüm; el-Muhabbet (4), 682. bölüm; el-Haram, 805. bölüm; el-Hasret, 857. bölüm; ez-Zulüm, 2459. bölüm
2966. Bölüm
Ahiret

Kur'an:
"Oysa onu mütecaviz gü-nahkardan başka kimse ya-lanlamaz."
"Hayat, ancak bu dünya-daki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler" der-ler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar."

"Hayat ancak bu dünya-dakinden ibarettir, biz dirile-cek değiliz" dediler. Onları, Rablerinin huzuruna çıkarıl-dıkları zaman bir görsen! Al-lah: "Bu gerçek değil mi?" der; onlar, "Evet, Rabbimiz hakkı için gerçektir" derler. Allah da "Öyleyse küfretme-nizden ötürü azabı tadın" der."

14432. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ahiret amel (hesabı-nın görüldüğü) meydandır. Her kim (dünyada) amel etmişse (ahirette) hali güzel olacak ve nasiplenecektir ve kaybettiği şey-ler için üzülecek ve pişman ola-caktır."
14433. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sonunda işler biter, zaman tükenir, dirilme zamanı yaklaşır. İnsanları kabirlerinden, kuşları yuvalarından, canavarları inlerinden ve ölüm yerlerinden çıkarır. Herkes, O'nun emrine uyup koşuşarak mahşer yerine yönelir."

14434. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Yazgı süresini, emir vadesini doldurunca, yaratılmış-ların ilki sonuncusuna eklenip de yaratılmışları yenileme isteği ge-lince Allah, gökyüzünü harekete geçirir, yeryüzünü yarıp titretir, dağları yerinden eder, korkunç ve karşı durulmaz gücüyle onları birbirine çarparak unufak hale getirir, içindekileri çıkarır, onları eskidikten sonra yeniler, ayrıldık-tan sonra birleştirir. Daha sonra onları gizli kalmış işlerinden ve örtülü amellerinden sorguya çekmek için iki bölüme ayırır: Bir grubuna nimet verir, diğe-rinden intikam alır."

14435. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sanki sizi develerini süren kimse gibi sürüp kıyamete götürmektedir… Sanki sur nef-hası size geldi. Sanki kıyamet üzerinizi bürüdü ve siz hükmün gerçekleşmesi için meydana çık-tınız. Batıllar sizden uzaklaştı, bahaneler yok oldu"
14436. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz işin sonu (kıyamet) önünüzdedir. Sizi sevk eden ölüm de ardınızdadır (siz-den önce gidenlere erişin). Çün-kü ilk gideniniz son gelecek kişi-yi beklemektedir."
14437. Lokman (a.s) oğluna öğüt vererek şöyle buyurmuştur: "Eğer ölüm hakkında şek ediyorsan, kendinden uykuyu kaldır. Ama bil ki bunu asla yapamazsın. Eğer dirilme hususunda şüphen varsa, kendinden uyanmayı uzaklaştır. Ama bil ki buna da gücün yetmez."

14438. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ey Abdulmuttalip oğulları! Kılavuz insan kendi eh-line yalan söylemez. Beni hak üzere gönderene yemin olsun ki uyuduğunuz gibi ölecek ve uyandığınız gibi dirileceksiniz. Ölümden sonra da cennet veya cehennem dışında bir yurt yok-tur. Bütün yaratıkları yaratmak ve diriltmek aziz ve celil olan Al-lah için bir tek kişiyi yaratmak gibidir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Yaratılışı-nız ve diriltişiniz, sadece bir tek nefis (nefsin yaratılışı ve dirilişi) gibidir."

14439. İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala'nın, "Eyvahlar olsun bize, kim bizi mezarlarımızdan di-riltti?" ayeti hakkında şöyle buyur-muştur: "İnsanlar mezarlarında-dırlar. Dirildiklerinde de uykuda olduklarını sanırlar ve bu yüzden de şöyle derler: "Eyvahlar ol-sun bize, kim bizi mezarları-mızdan diriltti?" Melekler ise ona şöyle derler: "Bu rahman olan Allah'ın vaadidir ve Pey-gamberler doğru söylediler."

2967. Bölüm
Kıyamet Adları

Kur'an:
"Kıyamet gününe yemin ederim."
"Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ge-reğince yarattık. Kıyamet gü-nü şüphesiz gelecektir. O halde yumuşak ve iyi dav-ran."
"Ahiretin azabından kor-kanlara, bunda, hiç şüphesiz ibret vardır. Bu, insanların toplanacağı gündür; bu, görü-lecek bir gündür."
"Toplanma günü için, sizi bir araya getirdiği zaman, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür; Allah'a kim iman etmiş ve salih amel iş-lemişse, Allah onun kötülük-lerini örter, onun içinde te-melli ve sonsuz kalacağı, içle-rinden ırmaklar akan cennet-lere koyar; büyük kurtuluş işte budur."

"Söz verilen kıyamet gü-nüne and olsun; Şahitlik ede-ne ve edilene and olsun…"
Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kul-larından dilediğine iradesiyle ilgili vahyi indirir."
Ey kavmim! Ahu figan gü-nünden sizin hesabınıza kor-kuyorum."
"Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yo-lundan sapanlara, onlara, he-sap gününü unutmalarına karşılık çetin azâb vardır.
14440. Resulullah (s.a.a), kendisi-ne, "kıyametin (ayağa kalkış) olarak adlandırılış sebebi" sorulunca şöyle buyurmuştur: "Zira o gün insanlar hesap vermek için ayağa kalkar-lar."

14441. İmam Zeyn'ul Abidin (a.s), yaptığı öğütlerinin birinde şöyle bu-yurmuştur: "Ey ademoğlu! Bil ki bu günün ardından daha büyük, daha korkunç ve kalpler için da-ha acı bir gün vardır. O da kı-yamet günüdür. O gün insanlar bir araya toplanır, o gün herkes orada hazır bulunur. O günde Allah ilk ve son yaratıklarının tümünü bir araya toplar."
bak. el-Bihar, 7/54, 4. Bölüm; el-Meheccet'ul Beyza, 8/329

2968. Bölüm
Ahireti İspat İçin İlk Delil

Kur'an:
"Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" der."
"Göğü, yeri ve ikisinin ara-sında bulunanları boşuna ya-ratmadık. Bunun boşuna ol-duğu, küfredenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak küfre-denlerin haline! Yoksa, iman edip salih amel işleyenleri, yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa, Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tuta-rız?"

"Yoksa, kötülük işleyen kimseler, ölümlerinde ve diri-liklerinde kendilerini, iman edip salih amelde bulunan kimseler ile bir mi tutacağı-mızı sandılar? Ne kötü hü-küm veriyorlar! Allah gökleri ve yeri gerçekle yaratmıştır; her cana, kazandığının karşı-lığı verilir, onlara zulmedil-mez."
Tefsir:
Allah-u Teala şöyle buyurmakta-dır: "Sizleri boşuna yarattığı-mızı mı sanıyorsunuz?" ayetin-den ("Yüce arşın Rabbi" kafirle-rin ölümlerinin hallerini, sonra ber-zahta bekletilişlerini, daha sonra ceza ve hesap için dirilişlerini beyan etmekte ve onları dirilmeyeceklerini sanmaları sebebiyle kınamaktadır. Zira Allah'a boşuna bir işi yaptığını isnat etmek bizzat O'na karşı küstahlık etmektir. Bu kınamadan sonra, dirilişin deliline işaret etmektedir.

"Sanıyorsunuz" ayeti de şu anlamdadır: "Sizleri ölümü müşahede etme esnasında, hasret duymaktan, sonra mezarlarda bekletilmekten ve ardından hesap ve ceza için dirilişten haberdar kıldığımız halde yine de sizleri boşuna yarattığını mı sanıyorsunuz? Yaratılışınızda hiçbir ebedi hedef ol-madan yaşadığınızı, öldüğünüzü, böy-lece her şeyin bittiğini ve bize geri dönmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?

"Hak ve melik olan Allah yücedir, ondan başka ilah yoktur. O yüce Arş'ın Rabbi-dir" ayeti de (Allah'ı her türlü ayıp-lardan) tenzih yoluyla kıyameti ispat eden ve onların bahsi inkar inançları-nı reddeden bürhan ve delile işarettir.
Zira Allah-u Teala kendini ten-zih eden cümlede kendisini dört sıfatla nitelendirmiştir.

Allah meliktir, haktır, O'ndan başka ilah yoktur ve yüce arşın rab-bidir. O halde hakiki hükümdar ol-duğu için herhangi bir şey hakkında hüküm verince, ister icad etme olsun, ister geri döndürme, ister ölüm olsun, ister hayat ve rızık, hükmü etkili, emri caridir. Dolayısıyla verdiği her hüküm de haktan başka bir şey de-ğildir. Zira o haktır ve haktan hak olduğu sebebiyle de haktan başka bir şey ortaya çıkmaz. Hak olan Allah batıl ve boş şeylerden münezzehtir.

Burada Allah'ın yanı sıra hük-mün kaynağı olabilecek başka bir şe-yin varlığı ve hüküm vermekle Al-lah'ın hükmünü batıl kılabilecek bir şeyin olması da düşünülebileceğinden Allah hemen ardından kendisini bir olduğu sıfatıyla nitelendirmiştir ve Allah'tan başka bir mabudun olmadığı beyan edilmiştir. Zira ilah rububiyete sahip olduğu hasebiyle mabuddur. O halde ondan başka mabud yoktur ve Allah yüce arşın (alemlerin arşının) sahibidir.

İşlerin dizginleri onun elindedir. Alemdeki hükümler ve içinde cari olan emirler ondan kaynaklanmaktadır. Özetle söyleyecek olursak her hükmün kendisinden kaynaklandığı ve her hükmün kendisi vesilesiyle vücuda geldiği ve sadece hak üzere hükmeden, haktan başka bir şey yapmayan ilah sadece O'dur.

O halde varlıklar, tümüyle O'na dönmekte, O'nun vücuduyla baki kalmaktadır. Aksi taktirde boş ve batıl olurlardı. Oysa yaratılışta ve Allah'ın var edişinde hiçbir batıl ve boş iş yoktur. Allah'ın bu dört sıfatla nitelendirilmesinin delili ise şudur: Allah-u Teala kendi zatı için vardır ve başkasını yaratandır.
Allah-u Teala şöyle buyurmakta-dır: "Biz gökleri, yeri ve ara-sındaki şeyleri boş yere ya-ratmadık."

Söz hesap gününe ge-lince, onu açıklamaya koyulmuş ve onu ispat etmek için de iki delil ika-me etmiştir. Bu iki delilden biri "biz göğü" ayetinde söz konusu edilmiş-tir ve varlıkların bir hedefinin bulun-ması delil olarak ortaya konulmuştur. Zira eğer göklerin, yerin ve ikisinin arasında olan şeylerin yaratılışı, belli bir süre için olsaydı ve ardından yok olmuş olsalardı, sabit, kalıcı ve ebedi bir hedefe sahip olmamaları gerekirdi.

Yani batıl olmaları icab ederdi ve ba-tıl da bir gayeti ve sonu olmaması an-lamında, alemin varlıklarında ta-hakkuk etmemektedir. Böyle bir iş hikmet sahibi bir kimseden ortaya çıkmaz ve Allah-u Teala'nın hikmet sahibi olduğu hususunda da hiçbir şek ve şüphe yoktur. Bazen de batıl kavramından oyun ve oyalanma anlamı kastedilmektedir. Eğer bu ayette de batıldan maksat bu anlam olursa, bu taktirde de söz konusu ayet bu ayetin anlamını ifade etmektedir:

"Ve biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri oyun olsun diye yaratmadık. Biz o ikisini sadece hak üzere yarattık." Bir görüşe göre bu ayet mana açısından kendinden önceki ayete atfedilmiştir. Bu yüzden adeta şöyle denmiştir: "Nefsani isteklere uyma. Zira bu senin sapmana neden olur." Allah-u Teala alemi de batıl ve yanlış bir şey olan nefsani isteklere uymak için yaratmamıştır. Aksine tevhit ve şeriata tabi olmak için yaratmıştır.

Ama bu söz pek de sağlam bir söz değildir. Zira sonraki ayet, yani "Acaba iman edip salih amel işleyenleri de yer yüzünde fe-sat çıkaranlar gibi mi kılaca-ğız?" ayetiyle uyum içinde değildir.

Allah-u Teala şöyle buyurmakta-dır: "Bu kafir olanların zannı-dır ve ateşten dolayı kafirlere eyvahlar olsun" Yani kafirlere göre bu dünya batıl olarak yaratılmış, hiçbir hedefi yoktur ve amellerin hesa-bının neticesinin aşikar olduğu hesap günü diye bir şey yoktur. Bu ahiret gününe inanmayan kimselerin zannı-dır. Böyle kimselere cehennem aza-bından dolayı eyvahlar olsun.

Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "İman edip salih amel işle-yenleri yeryüzünde fesat çıka-ranlar gibi mi karar kılacağız, yoksa takva sahiplerini kötü-ler gibi mı kılacağız?" Bu ayet de ahireti ispat eden ikinci delildir. Şöyle ki insan da diğer varlık türleri gibi kemale ulaşabilir ve insanın ke-mali de ilim ve amelde kuvveden fiile ulaşmasıdır. Yani hak inançlara inanması ve salih amellerde bulunma-sıdır. Bunlar insanın sahih fıtratının kendisine kılavuzluk ettiği iki unsur-dur. Bunlar da hakka iman ve salih ameldir. Yeryüzündeki insanlık top-lumu da sadece bu ikisiyle düzelir.

O halde iman edip salih amel ya-panlar "yani takva sahipleri" kamil insanlardır. Yeryüzünde fesat çıka-ranlar ise inanç ve amel noktasında bozuk olduklarından insanlık açısın-dan gerçekten de noksanlık ve hüsran içindedirler. Bu kemal ve noksanlığın gereği de kemalin karşısında saadet dolu bir hayat ve güzel bir yaşamın olması noksanlık ve mahrumiyetin karşısında da tam tersi bir hayatın olmasıdır.

Şüphesiz bu iki grubun "yani kamil insanların ve nakıs insanların ortak olduğu bu dünya hayatı, maddi sebeplerin etkisi altındadır. Bu açıdan kamil ve noksan, mümin veya kafir için eşit konumdadır. Bu yüzden salih amel işleyenler ve maddi sebeplerle uyum içinde olanlar, mutluluk ve güzellik dolu bir hayatı elde ederler. Bunun tersi konumunda olanlar ise, mutsuz, zor ve tatsız bir hayata düçar olurlar.

Eğer hayat her iki grup için de eşit olan dünyevi hayatla sınırlı olsay-dı ve her birinin haliyle uyumlu başka bir hayat var olmasaydı, bu taktirde bu iş her hak sahibini hakka ulaştırma ve insanlara amellerinin karşılığını verme noktasındaki ilahi inayete aykırı olurdu.
Başka bir tabirle her iki gruba da aynı şekilde davranmak ve onun temizliğinin ve bunun kirliliğinin gerektirdiği şeyleri görmezlikten gelmek, Allah-u Teala'nın adaletine aykırıdır.

Ama görüldüğü gibi bu ayet, kafi-rin ve müminin halinin eşit olduğunu reddetmeye koyulmamaktadır. Aksi-ne, iman edip salih amel işleyenler ile, ister mümin olmasın, ister salih mü-min olsun, böyle olmayan kimseleri mukabele ve mukayese etmeye koyul-maktadır. İşte bu yüzden arkasından ikinci defa takva sahiplerini kötü kimselerle de karşı karşıya getirmek-tedir.


2969.Bölüm Ahireti İspat İçin İkinci Delil


Kur'an:
"Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüp-hede iseniz bilin ki, biz sizi topraktan sonra nutfeden ya-rattık... Bunlar, yalnız Al-lah'ın hak olduğunu, ölüleri dirilttiğini, gücünün her şeye yettiğini, şüphe götürmeyen kıyamet saatinin geleceğini, gösterir."
"İnsan kendi yaratılışını unutur da: "Çürümüş kemik-leri kim yaratacak" diyerek, bize misal vermeye kalkar? De ki: "Onları ilk defa yara-tan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir."

"İnsanoğlu kendisinin ba-şıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yara-tıp şekil vermişti. Ondan, er-kek, dişi iki cins yaratmıştı. Bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeğe gücü yetmez mi? (Elbette yeter . )

"Öyleyse insan neden ya-ratıldığına bir baksın. O, er-kek ve kadının beli ile göğüs-leri arasından atıla gelen bir sudan yaratılmıştır. Şüphesiz Allah, insanı tekrar yaratmaya kadirdir."

"De ki: "Rabbim adaleti emretti ; her secde yerinde yüzünüzü O'na doğrultun; dinde samimi olarak O'na yalvarın. Sizi yarattığı gibi yi-ne O'na döneceksiniz."
"İnsan: "Ben öldüğümde mi diriltileceğim?" der. Bir insan kendisi önceden bir şey değilken onu yaratmış oldu-ğumuzu hatırlamaz mı?"
14442. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ubeyd b. Halef geldi. Bir bahçeden çürümüş kemikleri aldı, eliyle ufalttı, yumuşattı ve şöyle dedi: "Ey Muhammed! Biz çürümüş kemikler olunca mı di-rileceğiz?" Bunun üzerine Allah şu ayeti nazil buyurdu: "Kim çürümüş kemikleri diriltecek? De ki: Şüphesiz onları ilk defa yaratan kimse diriltecektir ve o her yaratışı bilendir."


Tefsir:
Allah-u Teala'nın "O şüphe-siz Allah'ın hak olduğundan-dır ve o ölüleri diriltir ve o her şeye gücü yetendir" ayetindeki "zalike" (o) kelimesi önceki ayette zikredilen konuya işaret etmektedir. Yani insanın yaratılışına, bitkilerin yaratılışına ve onların vücuda geliş, hayatını sürdürme, yaratılış açısından işlerin tedbirine ve hakkında şüphe olmayan iki gerçek olarak idare edili-şine işarettir.

Ayetin akışından anlaşıldığı üzere haktan maksat, hakkın bizzat kendisidir. Başka bir tabirle hak kelimesi burada "inne" edatının haberi sayılan ve silinmiş olan mevsufun yerine geçen bir sıfat değildir. Aksine Allah-u Teala'nın kendisi haktır, her türlü hak varlığı vücuda getirmektedir, eşyada hak düzenini cari kılmaktadır.

O halde Allah-u Teala'nın hak olduğu, her türlü hak varlığın onun vasıtasıyla tahakkuk ettiği gerçeği, bu hakiki varlıkların ve haklarında cari olan hakiki sistemlerin vücuda gelmesine sebep olmuştur ve bunların tümü de Allah-u Teala'nın hak olduğunu ortaya koymaktadır.
"Ve o ölüleri diriltir" cümlesi de kendisinden önceki cümleye matuf-tur.

Yani önceden zikredilen konuya atfedilmiştir ve o da ölü toprağının birkaç aşamadan sonra insana dö-nüşmesi, ölü toprağın yağmur indir-mek yoluyla canlı bitkilere dönüşmesi sebep olmasıdır. Bu gelişimin devamı da Allah'ın ölüleri diriltmesine sebep olmuştur ve bu Allah'ın sürekli yap-tığı bir iştir.

"Ve o her şeye kadirdir" cümlesi de önceki cümleler gibi daha önceki cümlelere matuftur ve maksat dediğimiz her şeyin Allah'ın her şeye kadir olduğu sebebiyle oluşmaktadır. Çünkü insan ve bitkinin yaratılışı, vücuda geliş ve hayatını sürdürme noktasındaki idaresinin varlık veya varlıkta cari olan düzenle yakın bir ilişkisi vardır.

İnsan ve bitkinin yaratılışı ve işlerinin tedbir edilmesi, kudret olmaksızın mümkün olmadığı gibi bu işler hakkında kudret sahibi olmak da tüm eşya üzerinde kudret sahibi olmaksızın mümkün değildir. O halde insan ve bitkinin yaratılışı ve işlerinin idare edilmesi Allah-u Teala'nın kudretinin genelliği sebebiyledir. Başka bir tabirle insan ve bitkinin yaratılışı ve işlerinin idare edilişi, kudretin genelliğini beyan etmektedir.

"Şüphesiz kıyamet gele-cektir. Onda hiçbir şüphe yoktur. Allah mezarda olan kimseleri diriltecektir" cümlesi de "zalike bi ennallah" cümlesindeki "enne" edatına atfedilmiştir.
İnsan ve bitkinin yaratılışı husu-sunda Allah-u Teala'nın rububiyeti, ibadette ortağının reddedilmesi, Al-lah'ın bilen, ihsanda bulunan ve ba-ğışlayan olması ve benzeri bir çok so-nuçlar dan elde edilmekle birlikte bü-tün bu sonuçlar arasından sadece iki ayette zikredilmiş olan bu beş sonuç zikredilmiştir.

Kıyameti ispat maka-mında olan bu ayetin akışından ve bu ayetlerin dirilişi ispat eden diğer ayetlerle değerlendirilişinden istifade edildiği üzere söz konusu ayetin maksadı, ölülerin Allah'ın mutlak hakkaniyetini ispat yoluyla bi'set ve dirilişi ispat etmektir.

Çünkü salt haktan hak fiilden başkası sudur etmez. Eğer insanın mutlu veya mutlu olacağı başka bir alem olmaz ve varlık alemi sadece şu tekrar edilen vücuda gelme ve yok olmayla sınırlı olsaydı batıl ve boş bir amel olurdu. O halde Allah-u Teala'nın hak oluşu, haktan başka bir şey yapmaması da ölülerin diriliş aleminin de var olmasını gerek-tirmektedir. Zira bu dünyevi hayat ölümle sona ermektedir. Dolayısıyla baki ve kalıcı olan başka bir alemin de var olması gerekir. Dolayısıyla "Biz sizleri topraktan yarat-tık" ayeti "O Allah'ın hak ol-duğu sebebiyledir" ayetine ka-dar,

"biz yeri göğü ve ikisinin arasındaki her şeyi oyuncak olsun diye yaratmadık." On-ları sadece hak üzere yarat-tık" ayeti ve, "Biz yeri göğü ve ikisinin arasındakileri batıl olarak yaratmadık. Bu kafir olanların zannıdır" ayeti de ahireti ispat eden diğer ayetler mecrasındadır. Şu farkla ki mezkur ayetler ahireti Allah-u Teala'nın fiilinin hak oluşu yoluyla ispat etmektedir. Ama söz konusu ayet ise Allah'ın fiilinin de hak olmasını gerektiren Allah'ın hak oluşu yoluyla ispat etmektedir.

Burada şöyle bir vehme kapılmak mümkündür: "Ölüleri diriltmek im-kansız ve olmayacak bir iştir ve bu durumda da söz konusu delil geçerli değildir. İşte bu vehmi ortadan kal-dırmak için şöyle buyurmuştur. "O ölüleri diriltir." Zira ölü toprağı canlı insan şekline dönüştürerek ve cansız toprağı canlı bitkiler haline ge-tirerek ölüleri diriltmek sürekli tek-rarlanan ve görülen bir gerçektir.

O halde ölülerin diriltilmesinin imkanı hususunda hiçbir şüphe ortada kal-mamaktadır. Bu ayette "Dedi ki: Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" De ki: onları ilk defa yaratan diriltecektir" ve diğer ayetler gibi yeniden dirilişi var-lıkların ilk defa yaratılışı yoluyla is-pat etmektedir.

Hakeza burada da şu vehme ka-pılanlar olabilir: "İkinci defa dirilt-mek O'nun vuku bulmasını gerek-tirmez. Allah'ın kudretinin öyle bir şeye taalluk etmesi uzak bir ihtimal-dir." Bu vehmi de reddetmek için şöy-le buyurmuştur: "O her şeye ka-dirdir" zira kudret sonsuz olduğu için ilk defa veya ikinci defa yarat-mak veya işin kolay veya zor oluşu hususunda eşittir. Onda zayıflık, gev-şeklik ve yorgunluk söz konusu değil-dir.

Bu cümle "İlk yaratıştan aciz mi kaldık?" ve "O'nu yaratan kimse ölüleri de diriltir. Onu dirilten kimse ölüleri de diriltir. Ve o her şeye kadirdir" ayeti de Allah-u Teala'nın kudretinin sonsuzluğunu ve genelliğini delil gösterme yoluyla kıyameti ve ölülerin yeniden dirilişini ispat eden ayetler mecrasındadır.

O halde, "O Allah'ın hak oluşu sebebiyledir" ayetinde yer alan gerçekler önceki ayetlerden istifa-de edilen üç sonuçtur. Hepsi de bir tek hedefi takip etmektedir ve o da son ayette yani, "şüphesiz kıyamet gelecektir ve onda hiçbir şüphe yoktur ve Allah kabirlerde olanları diriltecektir" yer alan dirilişi ispattır."

2970. Bölüm
Ahireti İspat İçin Üçüncü Delil

Kur'an:
"De ki: "Yeryüzünde dola-şın; Allah'ın yaratmaya nasıl başladığını bir görün. İşte Al-lah aynı şekilde ahiret yarat-masını da yapacaktır. Doğru-su Allah her şeye Kadir'dir."
"Biz ilk yaratışta yorulduk mu? Hayır; onlar yeniden ya-ratılmaktan şüphe etmekte-dirler."
"Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O'dur. Bu, O'nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde olan en üs-tün sıfatlar O'nundur. O, güç-lüdür, hikmet sahibidir."

14443. İmam Seccad (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İlk yaratılışı gördüğü halde diğer yaratılışı inkar eden kimse ne kadar ilginçtir! Ne ka-dar ilginçtir!"
14444. İmam Ali (a.s), oğlu Ha-san'a (a.s) yaptığı tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: "Şunu bil ki ölümün sahibi, hayatın da sahibidir. O şüphesiz yaratanın ve öldürenin ta kendisidir ve şüphesiz o yok eden ve tekrar döndürendir."
Tefsir
"Allame Tabatabai Mizan Tef-sirinde "O'na daha kolaydır" ayeti hakkında şöyle yazmaktadır: Şunu söylemek gerekir ki "Ve bu, O'na daha kolaydır" cümlesi sonraki şu ayetle delillendirilmiştir: "Göklerde ve yerde yüce sıfat-lar onundur. O, azizdir ve hikmet sahibidir." Bu cümle, "Ve bu O'na daha kolaydır" cümlesini ispat eden bir delildir.

"En yüce sıfatlar onun-dur…" cümlesinde de istifade edildi-ği üzere yer ve göklerdeki sınırlı var-lıklarda tecelli eden hayat, ilim, hik-met, mülk, cömertlik, kerem, azamet, kibriya ve benzeri kemal sıfatlar Al-lah da daha üstün bir şekilde mevcut-tur. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Güzel isimler Allah'ındır."

Zira yer ve göklerdeki varlıklar kemal sıfatlarından herhangi bir sıfat-la nitelendirilince kendi zatında varo-lan onun muhalifi bir sıfatla nitelen-dirilmektedir. Zira bu varlıklar zati gereği bu sıfatlardan mahrum idiler. Allah onlara bu sıfatları bağışta bu-lunmuştur. Örneğin canlı varlıklar haddi zatında cansızdırlar. Kudret sahibi varlıklar da kendi zatında za-yıf ve kudretten mahrumdurlar. Bu yüzden bu sıfatlar onlarda sınırlı ve kayıtlıdır... örneğin ilim sıfatı mutlak ve sınırsız değildir. Aksine cehalet ve kendisi dışındakiler hakkında bilgi-sizlikle iç içedir.

Hayat, kudret, ma-lik olmak, azamet ve diğer sıfatlar da aynı şekildedir. Münezzeh olan Allah kendi fazlından dolayı bu sıfatları varlıklara bağışta bulunmaktadır. Bu sıfatlar kendisinde mutlak, sınırsız, halis ve zıtlarıyla karışmaksızın mev-cuttur.

İlmi ile birlikte cehalet yoktur ve hayatı ile birlikte bir ölüm söz ko-nusu değildir o halde yer ve göklerdeki varlıklarda var olan her sıfat yaratı-larda mutlak ve salt sıfatlar değildir. Ama Allah'da en üstün şekilde yani mutlak ve salt bir şekilde mevcuttur. Netice olarak: Allah ve yaratıkların-da olan her sıfat Allah'da en üstün ve yüce şekilde mevcuttur. O'ndan baş-kasında olan her sıfat ise en aşağı bir derecede ve halis olmayan bir şeklide mevcuttur.

Yaratıklar nezdinde yeniden ya-ratmak ilk defa yaratmaya oranla kolaydır. Ama Allah nezdinde daha kolaydır. (zira yaratıkta varolan sıfat yaratıcıda daha üstün ve kamil bir şeklide mevcuttur.) Başka bir tabirle salt ve halis bir şeklide kolaydır. Ya-ni zorlukla iç içe değildir. Ama yara-tıklar nezdinde kolay, kolay olmakla beraber zorluktan uzak değildir. Bu açıdan yaratmak ve var etmenin Al-lah için zor olması gerekmemektedir.

Zira işlerde zorluk failin kudretiyle ters bir orantıya sahiptir. Yani kudret azaldıkça işlerdeki zorluk ve meşakkat da artmaktadır. Kudret çoğaldıkça da zorluk ve meşakkati azalmaktadır. Ta ki kudret sonsuz olursa işleri yapma meşakkati ve zorluğu tümüyle ortadan kalkar ve Allah-u Teala'nın kudreti sonsuzdur.

O halde hiçbir iş onun için zor ve meşakkatli değildir. Dolayısıyla, "Şüphesiz Allah her şeye kadirdir" ayetinden de bu gerçek istifade edilmektedir. Zira kudret her şeye taalluk edince o kudret sonsuz olacaktır. Bunu dikkatlice düşün! "

2971. Bölüm
Ahireti İspat İçin Dör-düncü Delil


Kur'an:
"Allah'ın rahmetinin belir-tilerine bir bak, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl dirilti-yor? Şüphesiz ölüleri O diril-tir. O her şeye kadirdir."
"Rüzgarları gönderip de bulutları yürüten Allah'tır. Biz bulutları ölü bir yere sürüp, onunla toprağı ölümünden sonra diriltiriz. İnsanları diriltmek de böyledir."
"Su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarı-rız; belki bundan ibret alırsı-nız."