Mizan'ul Hikmet-14.Cilt
 


KONULARLA İLGİLİ ACIKLAMALAR



Geceleri ayakları üzerinde durup Kur'an ayetlerini, anlamı-nı düşünerek ağır ağır (tertil üze-re) okurlar, Onunla hüzünlere dalar, dertlerinin çaresini onda bulurlar. O sırada müjdeleyen bir ayet geçtiği zaman, o sevabı elde etmeyi umarlar, şevkle ona yönelirler; (mükafatını) gözleri-nin önünde zannederler.

Korku-tucu bir ayet geçtiği zaman, can kulaklarını ona verirler. Cehen-nem alevlerinin uğultusu adeta kulaklarında yankılanmaktadır. Onlar (rükûda) iki büklüm olur-lar; alınları, elleri, dizleri ve ayak parmakları ile yerlere (secdeye) kapanırlar. Böylece Allah'ın aza-bından kurtulmayı dilerler.
Gündüzleri ise halim, alim, iyi ve muttaki olurlar. Korku onları okçunun yonttuğu ok gibi inceltmiştir. Onlara bakan hasta zanneder; oysa onlarda hiç bir hastalık yoktur ve "halk yanlış düşünüyor" der.

Şüphesiz onlar büyük bir iş ile meşguldürler. Az amellerine razı olmazlar, fazlasını da çok görmezler. Kendilerini itham eder, amellerinden korkarlar. Bir kimse içlerinden birini överse, o övülmekten korkar ve "Kendimi başkalarından daha iyi bilirim, Rabbim ise beni benden daha iyi bilir" der. "Allah'ım söyledikleri sözlerden beni sorumlu tutma, beni zannettiklerinden daha üs-tün kıl, onların bilmedikleri suç-larımı da bağışla" diye söylenir-ler.

Onlardan birinin alametleri; senin onu dini işlerde güçlü, uzak görüşlülükte yumuşak, imanda şeksiz şüphesiz, ilimde hırslı, bilgisi hilimle içiçe, zen-ginlikte kanaatkar, ibadetinde huşu içinde, fakirlikte muhteşem, zorlukta sabırlı, helal peşinde, hidayette neşat, tamahtan kurtulmuş ve salih amel işlediği halde korku içinde yaşayan biri olarak görmendir. Gündüz ak-şama kadar düşüncesi şükür, ge-ce sabaha kadar işi zikirdir.

Korkuyla geceler, neşeyle sabahlar, gaflete düşmekten çekinerek korkar, rahmet ve fazilete nail olduğundan sevinir. Nefsi, onu istemediği bir şeye zorlarsa, se-vip istediğini ona vermez. Sevdi-ği şey, zevali olmayan nimettir. Sakındığı, baki olmayan (geçici) şeylerdir. Hilmini ilimle, sözünü amelle birleştirip pekiştirmiştir. Onu emeli yakın, hatası az, kalbi huşu içinde, nefsi kanaatkar, yemesi az, işi kolay, dini korun-muş, şehveti ölmüş, öfkesi ye-nilmiş, hayır umulan, şerrinden emin olunan biri olarak görür-sün.

Eğer, gafiller içinde de olsa, zikredenlerden yazılır; zikreden-lerin içinde olsa, gafillerden sa-yılmaz. Zulmedeni bağışlar, kendisine vermeyene verir. Kendisine gelmeyi kesene gider, kötü sözden uzak, sözü yumu-şak, kötü olarak kınanacak işi yok, iyiliği her an mevcuttur. Hayrı (insanlara) yönelmiş, şerri (insanlardan) yüz çevirmiştir.

Zor işlerde vakarlıdır, tatsız işlerde sabırlıdır, rahatlıkta ise şükredenlerdendir. Kendisine buğz edene zulmetmez, birini sevdiğinden günaha girmez. Aleyhine şahadet edilmeden hakkı itiraf eder, emaneti zayi etmez, söyleneni unutmaz, kim-seye lakap takmaz, komşusuna zarar vermez, başkalarının musi-betine sevinmez, batıla girmez, haktan ayrılmaz. Susarsa sustu-ğuna üzülmez, güldüğünde se-sini yükseltmez. (Dostları tara-fından) isyan ve zulme uğradığı zaman, Allah kendisine yapılanı cezalandırıncaya kadar sabreder (onu Allah'a havale eder.)

Kendisini zorluğa salar, oysa insanlar ondan rahattadır. Ken-disini ahireti için yorar, insanları ise rahata erdirir. Bir kimseden uzaklaşması, temizliğinden ve zühdündendir. Bir kimseye yak-laşması, yumuşaklığı ve acıma-sındandır. Uzaklaşması büyük-lükten ve kibirden; yaklaşması da hile ve tuzaktan değildir.

Ravi diyor ki: "Söz buraya geldi-ğinde Hemmam feryad edip düştü ve hemen oracıkta can verdi. Bunun üze-rine Ali (a.s) şöyle buyurdu:
"Vallahi ben de bunun olma-sından korkuyordum."Sonra ek-ledi: "Yerinde, tam ve olgun öğütler, ehline işte böyle tesir etmeli, değil mi?"

Birisi ona: "Öyleyse sana neden böyle tesir etmedi ey Müminlerin Emiri?"dedi. O da şöyle buyurdu:
"Yazıklar olsun sana. Her ecel için aşamayacağı bir vakit ve geçemeyeceği bir sebep vardır! Dur, sakın bunun gibi bir şeyi bir daha söyleme! Bu, şeytanın senin dilinle söylediği bir söz-dü!" dedi."
bak. ed-Din, 1319. Bölüm, el-İman, 291-297. Bölümler


4170. Bölüm
Takvaya Sebep Olan Şey

Kur'an :
"Bu, dosdoğru olan yolu-ma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uyma-yın. Allah size bunları sakına-sınız diye buyurmaktadır."
"Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılın-dığı gibi, takva sahibi olasınız diye, size de farz kılındı."
Bak. Bakara, 63, A'raf, 63
22447. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takva dinin meyvesi ve yakinin nişanesidir."
22448. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Kul sakıncası olma-yan bir şeyi sakıncalı olan bir şe-ye düşeceği korkusuyla terk et-medikçe, takva sahiplerinin de-recesine ulaşamaz."

22449. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Takva sahipleri şüp-heye düşme korkusuyla sakın-maması gereken şeyler hususun-da bile Allah'tan sakınan kimse-lerdir."

22450. Resulullah (s.a.a) Ebuzer'e yaptığı tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: "Ey Ebuzer! İnsanın nefsini hesaba çekmesi, nereden içtiğini,- nereden yediğini ve nereden gi-yindiğini hesaba çekmesi ve neticede bunların helal yoldan mı veya haram yoldan mı olduğunu bilmedikçe oratağını hesaba çekmesinden daha şiddetli olmadıkça takva sahiplerinden sa-yılmaz."
22451. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Herşeyin bir madeni vardır, takvanın madeni ise arif-lerin (Allah'ı tanıyanların) kalbi-dir."
22452. İmam Ali (a.s), şu duayı çok okurdu: "Hükmedilen bir kul olarak, nefsime zulmederek sa-bahladım. Allah'ım benim üze-rimde hüccetin var; benim sana karşı bir hüccetim yok. Ancak bana verdiğini almaya, beni ko-ruduğundan korunmaya güç ye-tirebiliyorum."
bak. 200. Konu, er-Riyazet, 256, eş-Şehadet, el-İsmet 275. Bölüm, el-İman, 287. Bölüm, ez-Zuhd, 1618. Bölüm

4171. Bölüm
Takvaya Engel Olan Şey

22453. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Dünyaya bağlanmış bir kalpte takvanın yer etmesi haramdır."
22454. İmam Askeri (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Her kim insanların yüzünden sakınmazsa Allah'tan da sakınmaz."
22455. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Allah'a yemin olsun ki dilini tutmadıkça hiç kimseye takvanın fayda verdiğini bilmiyo-rum."
22456. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Her kim düşmanlık ederse şüphesiz Allah'tan sakı-namaz."
bak. el-Hikmet, 924, 925, el-İman, 286. Bölüm, et-Tema', 2420. Bölüm, el-Heva, 4044. Bölüm, ez-Zuhd, 1619. Bölüm

4172. Bölüm
Takva Hakkı

Kur'an :
"Ey iman edenler! Al-lah'tan, sakınılması gerektiği gibi sakının ve sizler ancak Müslüman olarak can ve-rin."
22457. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Allah'tan hakkıyla korkunuz. Yani O'na itaat edil-meli, isyan edilmemeli, sürekli zikredilmeli ve unutulmamalı-dır."
22458. İmam Sadık (a.s) kendisine, "Allah'tan hakkıyla sakınınız" ayeti sorulunca şöyle buyurmuştur: "Gerçek takva) Allah'a itaat edilmesi isyan edilmemesi, sürekli Allah'ın zikredilmesi, asla unutulmaması, teşekkür edilmesi ve nankörlük edilmemesidir."

22459. Ebu Basir şöyle buyurmuş-tur: "İmam Sadık'a (a.s) "Al-lah'tan hakkıyla sakınınız" ayetini sordum şöyle buyurdu: "Bu ayet neshedilmiştir."Ben şöyle arzettim: "Bu ayetin nasihi nedir?" İmam şöyle buyurdu: "Allah'tan gücünüz yettiğince sakının.""
22460. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Allah'tan hakkıyla korkun, rızayetini elde etmek yo-lunda çalışın ve sizleri uyardığı elim azabından sakının"

22461. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz ilahi takva sürekli olarak kendisini geçmiş ve gelecek ümmetlere sunmuş-tur. Zira Allah yarın başlattığı şeyi iade ettiği ve verdiği şeyi ge-ri aldığında insanlar takvaya ihti-yaç duyarlar Takvayı hakkıyla yüklenenler ne de azdır."

22462. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Size Allah'tan kork-mayı tavsiye ediyorum. Çünkü takva Allah'ın sizin üzerinizdeki hakkıdır...Takva; yarın duyacak-ları ihtiyaçları sebebiyle geçip gitmiş ve kalmış milletler için sü-rekli kendini takdim etmiştir. O gün Allah her şeyi ilk haline döndürecek,

verdiğini alacak ve verdiklerinin de hesabını sora-caktır. Takvayı kabullenmiş ve onu gereği gibi yüklenmiş kimse-ler ne kadar da azdır! İşte bunlar sayıca azdırla."
22463. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kollarını sıvayan, kendini ilgi ve bağlardan soyut-layan, çaba gösteren, çabuk dav-ranan, var olan süresinde boş durmayan, korkarak yola koyu-lan, gitmekte olduğu hedefine ve dönüş yeri olan yere doğru ba-kan kimse gibi Allah'tan sakı-nın."

22464. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ey Allah'ın kulları! Allah'tan gönlünü O'na veren, düşüncesiyle bedenini korku sa-ran, gece namazlarıyla uykusuz kalan, geceyi ümitle, gündüzleri de susuzlukla geçiren akıllı kişi-nin korktuğu gibi korkun. Zühd ile şehvetlerini öldürmüştür."

22465. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "O halde Allah'tan o kimse gibi korkun ki, duydu ve boyun eğdi, günah işledi ve itiraf etti, korktu ve amel etti, sakındı ve itaate koştu, yakin etti ve iyi-liğe yöneldi, ibret verildi ve ibret aldı."
22466. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Allah'tan o kimse gi-bi korkun ki, yakin etti ve iyiliğe yöneldi, ibret verildi ve ibret al-dı, korkutuldu ve korktu, günah-tan men edildi ve men oldu, ba-siret verildi ve basiretli kılındı, cezadan korktu ve hesap günü için amel etti."
22467. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ey Allah'ın kulları! Allah'tan kalbi fikir ve düşün-ceyle meşgul olan, dili Allah'ı zi-kir ile hareket eden ve Allah korkusunu güvende olmak için önceden gönderen kimse gibi (Allah'tan) korkun"

4173. Bölüm
Takvanın Anlamı

22468. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takva (Allah'a isyan-dan) sakınmaktır."
22469. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İsmet ( günahtan ko-runma) takvaya bağlıdır."
22470. İmam Sadık (a.s) kendisine, takvanın anlamı sorulunca şöyle buyurmuştur: "Takva Allah'ın sana emrettiği yerde yok olmaman ve Allah'ın seni sakındırdığı yerde de hazır bulunmamandır."

22471. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takva insanın kendi-sini günaha sürüklediği her şey-den sakınmasıdır."
22472. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takvalı kimse günah-lardan sakınan kimsedir."

22473. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takvanın esası şehve-ti terk etmektir."
22474. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Her kim şehvetine musallat olursa, takvalıdır."

22475. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takva sahiplerinin sakınması şehvet ve lezzetlerin varlığında ortaya çıkar."
22476. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takvanın esası dün-yayı terk etmektir."
22477. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takva imanın temeli-dir."
22478. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sakın onların ağlama-sı seni kandırmasın. Zira takva kalplerdedir."
22479. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Takvanın tümü bil-mediğin şeyi öğrenmen ve bildi-ğin şeyle amel etmendir."
22480. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Takvanın çıkışının sonları sakınmanın girişinin baş-larıdır."
bak. 4170. Bölüm, el-Vera', 4061. Bölüm

Takva ve Dereceleri Hakkında Bir Kaç Bö-lümde Bir Çift Söz
1-Kanun, Yüce Ahlak ve Tevhit
Hiç bir kanun iman olmaksızın gerçekleşmez iman da yüce huylar ve ahlak vesilesiyle korunur ve o ahlak da tevhit vasıtasıyla icra garantisini elde eder. O halde tevhit, insanın saa-det ağacının köklerini geliştirir, yüce ahlakın dal ve yapraklarını onda bü-yütür ve temiz meyvelerini toplumda yetiştiren de bu dallardır.

Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rab-binin izniyle her zaman mey-ve veren hoş bir ağaca benze-terek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor. Çirkin bir söz de, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer." Allah, Allah'a imanı köklü bir ağaca benzetmiştir ve bu ağaçtan maksadı da şüphesiz ki tev-hittir.

Bu ağacın meyveleri olduğunu, bu meyvelerin de her an rabbinizin izniyle yetiştiğini ve bu tevhit ağacın meyvesinin de salih amel olduğunu ve hakeza takva, iffet, marifet, cesaret, adalet, rahmet ve benzeri yüce ahlak-lardan bu ağacın bir takım dalları olduğunu belirtmiştir.

Allah başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur: "Güzel sözler O'na yükselir, o sözleri de salih amel yükseltir." Allah bu ayette Allah'a doğru yükselme saadetini -ki bu Allah'a yakınlaşmadır-temiz söze özgün kılmıştır ve bu temiz söz de hak ve doğru olan inançtır ve o inançla uyumlu olan amel ise o inancı yukarı götüren ve yükselişine yardım edendir.
Hepinizin de bildiği gibi insan birçok ve çeşitli

hayat işlerinde birbiriyle yardımlaşan bireyler topluluğu vasıtasıyla, türsel kemale ulaşabilir ve hayatında saadete -yani hayatın en büyük hedefini teşkil eden şeye-ulaşabilir. Zira bir insan tek başına bütün bu işleri yapamaz. Bu da insa-nı, yani bu toplumsal varlığı bir takım kanun ve kaideler yasamaya muhtaç kılmıştır. Bu vesileyle bireyle-rin haklarının çiğnenmesi önlenmiş, toplum bireylerinden her biri gücü oranında çalışmış, daha sonra da işle-rinin sonuçlarını mübadele etmeye kalkışmış, her birisi,

amelinin değeri miktarınca başkalarının amelinin ne-ticesinden istifade etmiştir. Aynı za-manda güçlü ve muktedir bir şahsın zulüm etmesine, zayıf bireylerin hak-larının çiğnenmesine ve zulme maruz kalmasına da engel olunmuştur.
Şüphesiz bu kanun ve kurallar da bu kanun ve kurallarla aynı ölçü-de olan cezalar

olduğu taktirde icra edilebilir. Böylece bu kanun ve kural-lar kanunlardan ve hukuki ilkelerden sapanları ve insanların hakkına teca-vüz edenleri tehdit etmeli, onların kö-tülüğünü cezalandırmalıdır. Aynı zamanda onları iyi işlere teşvik eden bir takım kanun ve kurallar da ol-malıdır ve hakeza insanlar üzerinde adilane ve doğru bir hakimiyetle bu kanunların icrasını garantileyen ha-kim bir güç de gereklidir.

Bu arzunun gerçekleşmesi de ka-nunları uygulayan gücün, suçları ta-nıması ve suçlular üzerinde tasallutu olduğu taktirde mümkündür. Ama eğer suçu tanımaz veya bilgisizliği, ya da gafleti sebebiyle bir suç işlenirse -ki böylesi durumlar elbette çoktur-bu durumda hiç bir şey suçun gerçekleş-mesine engel olamaz.

Kanunlar ise kendi kendine suçu önleyecek bir ele sahip değildir. Hakeza eğer icra gücü, gerekli güçlerin yokluğu veya siyaset ve ameldeki ihmalkarlık sebebiyle güç-süz kalırsa ve sonuçta da güçlü kim-seler topluma hakim olur veya suçlu-nun gücü icra gücünden daha çok olursa, kanunlar çiğnenir, insanların hakkına tecavüz yaygınlaşır. İnsan da -önceki konularda da defalarca dediğimiz gibi-tabiatıyla menfaatçi ol-duğu ve menfaatleri kendine doğru çekmek istediği için başkalarına za-rar verir.

Bu musibet, sapma gücünün biz-zat icra gücünde yoğunlaştığı durumda daha da büyür veya işleri yöneten kimsenin varlığında toplanması durumunda daha da korkunç bir hal alır. Bu taktirde ise insanları zayıflık ve zillete sürükler, onu adalet çizgisine çekme ve hak yola döndürmek gücünden yoksun hale düşürür. Sonuç olarak da böyle bir durumda icra gücü veya hakim şahıs istediğini yapan biri konumuna gelir, hiç bir güç de ona karşı koyamaz ve onun istediği herşey olacaktır.

İnsanlık tarihi bu zalimlerin, is-yankarların halk üzerindeki acıma-sız zorbalıklarının kıssası ile dolu-dur. Şu anda da dünyanın bir çok ye-rinde bunu aynen müşahade etmekte-yiz. O halde toplumsal kanun ve ku-rallar, her ne kadar adil kavramlar içerse de ve ceza hükümleri her ne ka-dar katı olsa da kendiliğinden top-lumda icra edilemez ve sapkınlıkları önleyemez. İnsan, sadece yüce insani ahlak ile zulüm ve fesadın köklerini kazıyabilir. Örneğin hakka uyma hasleti, insanlığa saygı göstermek, adalet, yücelik, hayat, acıma ve mer-hamet duygusunu yaygınlaştırma ve benzeri hasletler...

Dolayısıyla da kanunlarını ahla-ki temellere oturtmayan gelişmiş ülke-lerin, kudretini, gücünü ve adaletini görünce aldanmamak gerekir. Çünkü bu işlerin icra garantisi yoktur. Zira onlar, toplumsal düşünceye sahip bir topluluktur, onların her bireyi sadece kendi milletinin hayrını ve faydasını istemekte, halkından zarar ve ziyanı uzaklaştırmayı düşünmektedir. On-ların halkının diğer zayıf milletleri köleleştirmek,

onları sömürmek, ülke-lerini yağmalamak, can ve namusları-nı mübah görmek dışında bir hedefleri yoktur. Bu ilerleme ve terakki ise sa-dece geçmiş zalimlerin ve cebbarların bireylere yüklediği zorbalıkları, bun-ların toplumlara reva görmesidir. O halde bugünkü millet, dünkü bireyin yerini almıştır, kelimeler asıl mana-sından uzaklaştırılmış ve karşıt kav-ramlar onların yerine geçirilmiştir. Özgürlük, şerafet, adalet ve faziletten söz edilmekte, ama aşağılık, zulüm ve rezalet kastedilmektedir.

Kısaca kanun ve kurallar sadece insani yüce ahlak temelleri üzerine kurulduğu ve dayanakları bu ahlak olduğu durumda, güvende olabilir.
Bu ahlaki ilkeler ise sadece tevhide dayandığı durumda toplumun saa-detini temin edebilir, insanı layık ve doğru amellere sürükleyebilir. Yani alemin -ve bu cümleden insanın-yaratıcısının tek, ebedi ve ezeli oldu-ğuna ve hiç bir şeyin onun ilminin dı-şında olmadığına,

hiç kimsenin ona galip gelme gücüne sahip bulunmadığına ve herşeyi en kamil düzen üzere yarattığına, bütün eşyayı onlara hiç bir ihtiyacı olmaksızın yarattığına, çok geçmeden herşeyin ona döneceğine, amellerinin hesabının görüleceğine, iyinin iyi işi sebebiyle mükafat görece-ğine, kötünün ise kötü ameli sebebiyle cezalanağına, onların ise ya cennette ve nimette, ya da cehennem ve ebedi azapta olacağına iman ile mümkün-dür.

Açıkça görüldüğü gibi ahlak, böyle bir inanca dayandığı taktirde insana sadece amelleriyle Allah'ın rızayetini elde etmesi için çalışması kalmak-tadır. Takva ve Allah'tan korkmak ise onu her türlü suçu işlemekten alı-koyan bir engeldir. Eğer ahlakın ço-cuğu böyle bir inancın -tevhit akide-sinin-memesinden süt emmezse şüphesiz insan için hayat işlerinde,

bu fani dünyanın metasından istifade etmek ve maddi hayatın lezzetlerinden lezzetlenmek dışında bir hedef kalmamaktadır. Hayatlarını dengeleyen ve toplumsal hayat kanunlarını koruyan tek şey ise toplumun dağılmasını ve bozulmasını önlemek için aralarında bir takım kanunlara bağlı kalmaları ve toplumu korumak, bu yolla diğer isteklerine ulaşmak için bir takım is-teklerinden mahrum kalmaları dü-şüncesidir. Böyle bir insanın yegane hedefi, hayatı zamanında insanların kendisini övmesi, ölümünden sonra da adının altın satırlarla tarih sayfalarına yazılmasıdır.

Elbette halkın insanın işlerini övmesi de bir yere kadar teşvik edici-dir. Ama bu konu sadece halkın ha-berdar olduğu önemli işlerde ortaya çıkmaktadır. Halkın haberdar olma-dığı cüzi veya gizli işlerde böyle bir en-gel söz konusudur. Ama insanın ününün, güzel adının ve hatırasının diri kalması -genellikle bazı husus-larda etkilidir,

özellikle içinde feda-karlığın olduğu bazı hususlarda etki-lidir. Tıpkı vatan yolunda öldürül-mek, mal bağışlamak, ülkenin ilerle-mesi ve hükümet temellerini güçlenmesi için vakit harcamak ve benzeri şeyler -hem bunlara inanan hem de uhrevi hayatın boş bir inanç olduğunu bilen kimselerden ortaya çıkamaz. Zira böyle bir inanca göre öldükten ve dünyadan göçtükten sonra kendisi olmadığından artık insanların övgüsünün veya iyi adının kendisine bir faydası yoktur.

Hangi akıllı insan, başkaları faydalansın diye kendisini mahrum kılar veya başkaları yaşasın diye kendini ölüme atar. Zira ona göre ölümden sonra sadece yokluk vardır, hurafe inançlarda en küçük bir iltifatla temelden yıkılmakta, yerle bir olmaktadır.
O halde açıklığa kavuştuğu gibi bu etkenlerden hiç biri tevhidin yerini tutamaz ve insanı günahlardan ka-nun ve kuralları çiğnemekten alı ko-yamaz. Özellikle eğer amel tabiatıyla açığa çıkmayan, özellikle açıklandığı zaman, kendisini gerektiren bir ta-kım delillerle tam tersini ifşa eden hu-suslardan olursa bu durum daha da vahimleşir.

Tıpkı Mısır Aziz'inin eşi ile Yusuf'un daha önce de söylediğimiz macerası gibi. Yusuf iki yolun başında yer aldı: Mısır Aziz'ine eşi hakkında hıyanette bulunmak ve Aziz nezdinde Züleyha tarafından kendisini kastettiğine dair ithama uğramak. İşte burada Hz. Yusuf'u (a.s) günahtan ve hıyanetten alıkoyan şey, hiç bir başka engel ol-madığı halde sadece rabbinin makamı hakkındaki marifet ve ilmi idi.

2-Dini Takva Şu Üç Şeyle Hasıl Olur :
İsterseniz şöyle deyin ki münezzeh olan Allah'a bu üç yoldan biriyle iba-det edilir: Korku, ümit ve sevgi. Al-lah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Ahirette çetin azâb da vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve bağış-laması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir." O halde imanlı şahıs,

dünyanın mahiyetine teveccüh etmelidir ve dünya metasının bir kandırıcı olduğunu, susuz insanın sandığı çöldeki bir serap gibi olduğunu, ama yakınlaştıkça ondan hiç bir şeyin kalmadığını bilmelidir. O dünyayı, hayat işlerinin hedefi kılmamalı ve bu dünyanın ardından başka bir alemin de olduğuna inanmalıdır.

Orada insan amellerinin neticesine ulaşacak ve bu sonuç ya kötü işleri karşısında görece-ği acı azap, ya da iyi ve layık amelleri karşısında göreceği ilahi mağfirettir. Dolayısıyla da o azaptan korkmalı ve o mağfirete ümit bağlamalıdır. Ayrıca Allah'ın hoşnutluğu da vardır ve insan Allah'ın hoşnutluğunu kendi hoşnutluğuna tercih etmelidir.

Elbette insanlar, bu üç yoldan bi-rini tercih noktasında farklıdırlar. Çoğunluğu teşkil eden bazısına kor-ku galiptir, Allah'ın zalimlere, is-yankarlara ve günahkarlara vaad et-tiği azabı düşününce içlerindeki kor-ku artar, bedenleri daha çok titrer bu esas üzere Allah'ın azabının korku-sundan ibadetine doğru yönelir.

Diğer bazısının ise tamah ve ümi-di daha çoktur. Allah'ın vaadlerine, sevaplarına ve salih kulları için hazır-ladığı derecelere teveccüh ettiklerinde ümit ve tamahları daha da artmakta, Allah'ın rahmet ve mağfiretine ta-mahlanarak, takvalarını artırmaya çalışmakta, salih amele daha çok bağ-lılık göstermektedirler.

Üçüncü grup ise, Allah'ı tanıyan ve ilahi makama arif olan kimseler-dir. Allah'a ne cezasının korkusun-dan ibadet ederler, ne de sevap ümi-diyle, aksine ona ibadete layık olduğu hasebiyle ibadet ederler. Çünkü Al-lah'ı güzel isimlerin ve üstün sıfatla-rın sahibi olarak tanımışlardır ve Al-lah'ı rableri, faydalarının maliki, kendilerinin ve başkalarının iradesi-nin hakimi bilmektedirler. İşleri yöneten sadece odur, onlar sadece Allah'ın kullarıdırlar.

Kulun rabbine ibadetten hoşnutluğunu, kendi hoşnutluğundan öne geçirmesinden başka bir görevi yoktur. Bu yüzden Allah'a ibadet eder, yaptıkları her işte ve terk ettikleri her hususta onun rızayetini talep ederler. Onlar ne azaba teveccüh eder, ne de korkudan ibadete yönelirler. Onlar azaba teveccüh etmez ve korkudan ibadete yönelmezler.

Hakeza tamah ile de ibadet etmez ve mükafata iltifat etmezler. Gerçi Allah'ın azabından korkar ve rahmetini ümit ederler. Müminlerin Emiri bu konuya işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Ben sana ateşinin korkusundan veya cennetine tamahlanarak ibadet etmiyorum. Aksine seni badete layık buldum ve bu yüzden sana ibadet ediyorum."

Bu grup bütün isteklerini ve çeşitli arzularını Allah'ın hoşnutluğuna yö-nelttiklerini ve amellerini tümüyle rablerine ibadet olan tek bir hedefe doğrulttukları sebebiyle kalplerinde ilahi muhabbet zuhur eder. Çünkü bunlar Allah'ı, kendilerine tanıttığı şekilde tanımışlardır. Allah ise ken-dini güzel isimle adlandırmış, zatını her türlü güzel sıfatla nitelendirmiştir. İnsanın özelliklerinden biri de güzelli-ğe cezbolmasıdır. Hele bu bir de mut-lak güzellik olursa! Allah şöyle bu-yurmaktadır: "İşte Rabbiniz Al-lah O'dur. O'ndan başka ilah yoktur.

O her şeyin yaratıcı-sıdır" ve hakeza şöyle buyurmuş-tur."Yarattığı her şeyi güzel yaratan..." Burada yaratılışın güzellik esasınca döndüğünü ve bu yaratılış ve güzelliğin birbiriyle bağlı olduğunu, her birinin diğerinin örneği olduğunu ifade edilmektedir. Bir çok ayetlerde de hatırlatıldığı üzere Al-lah'ın yarattığı herşey onun varlığının nişanesidir. Gökte ve yerde olan her-şeyde akıl sahipleri için bir nişane vardır. O halde varlık aleminde Al-lah-u Teala'nın varlığına delalet et-meyen, onun cemal ve celalini ifade etmeyen hiç bir şey yoktur.

Do-layısıyla eşya ve varlıklar sahip oldukları yaratılış türü ve güzellikleriyle Allah'ın sonsuz cemalinin nişanesidir ve Allah'a bitmeyen güzelliği sebebiyle hamdederler. Kendilerinde var olan çe-şitli eksiklikler sebebiyle de Allah'ın mutlak zenginliğinin göstergesidirler. Onlar mukaddes ve yüce Allah'ı tes-bih ve tenzih ederler. Allah nitekim şöyle buyurmuştur: "O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur." O halde halkın bu grubu varlıkları tanıma hususunda rablerinin kendilerine gösterdiği ve onları kendilerine tanıttığı yoldan giderler.

O yol da şudur ki varlıklar Allah'ın nişaneleridir. Hakkın cemal ve celal sıfatlarının birer alametidir. Varlıkların kendiliğinden bir asalet ve özgürlüğü yoktur. Sadece kendi güzellikleriyle kendileri dışındaki sonsuz güzelliği tecelli ettiren bir ayna konumundadırlar. Onlar fakirlik ve yoksulluklarıyla kendilerini ihata eden mutlak zenginlik sahibini göstermektedirler. Sahip oldukları horluk ve düşüklükle üstlerindeki

yüce Allah'ın izzet ve kibiryasını beyan etmektedirler. Bu bakışla varlık alemine bakan kimsenin çok geçmeden ruhu izzet ve azamet dergahına cezb olacak, kalbi ilahi muhabbet ve aşkla dolacak, kendisini ve herşeyi unutacak, nefsani arzuları ve istekleri içinden temizleyecektir. Sonuçta bu kimse kalbini içinde Al-lah'tan başka hiç bir şeyin olmadığı selim bir kalbe dönüştürecektir. Ni-tekim Allah-u Teala şöyle buyurmuş-tur: "İman edenlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden kuv-vetlidir."
Bu delil üzere bu yolu arayanlar diğer iki yolu yani korkudan ibadet ve ümit

ve tamah üzere ibadet yolunu şirkten uzak bir yol olarak görme-mektedirler. Zira korkudan Allah'a tapan kimse hakikatte kendilerinden azabı uzaklaştırmak için ona sarıl-maktadırlar. Tıpkı tamah ve sevap üzere Allah'a ibadet eden kimseler gibi. Zira bunlar da hakikatte onu nimet ve yüceliğe ulaşma vesilesi kıl-maktadırlar.

Eğer Allah'a ibadet etmeksizin hedeflerine ulaşabilselerdi, Allah'a ibadet etmez, onu tanımaz-lardı. Nitekim daha önce de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştik: "Din muhabbetten başka bir şey midir?" Başka bir ha-diste ise şöyle yer almıştır: "Ben Al-lah'a aşk ve muhabbet üzere ibadet ediyorum. Bu makam temiz insanlar-dan başka hiç kimsenin ulaşamadığı gizli bir makamdır..."Allah'a aşk ve sevgi duyanları temizler olarak ad-landırmasının sebebi de onların nefsa-ni heva ve heveslerden ve maddi istek-lerden uzak olmalarıdır. O halde ibadette ihlas, sadece sevgi ve aşk ile kemale erer.

3-Muhabbet Nasıl İh-lasa Sebep Olur?

Allah-u Teala'ya azap korku-sundan ibadet etmek, insanı bir ta-kım şeyleri terk etmeye zorlamakta-dır. Yani ahirette kurtuluş için zühde ve dünyaya rağbet göstermemeye. O halde zahidin işi, haram olan şeyler-den veya haram anlamını taşıyan iş-lerden, yani vacipleri terk etmekten uzak durmasıdır. Allah'a sevap ve mükafat üzere ibadet etmek de insanı bir takım amellere zorlamaktadır. Yani dünyada, cennet ve ahiret nimetlerine ulaşmak için bir takım salih amellerle ibadet etmeye zorlamaktadır. O halde abid olan kimsenin işi de farzları veya farz anlamını taşıyan şeyleri,

yani haramı terk etmeyi gerçekleştirmektir. Bu her iki yolda hakikatte insanı din için ihlasa sürüklemektir, dinin Rabbi için ihlasa değil. Ama münezzeh olan Allah'ın sevgisi kalbi, Allah'tan başkasına örneğin evlat, eş, mal, servet, makam gibi bağlılıktan hatta insanın kendisini lezzetler ve nefsani arzulardan koparıp almakta, temizlemektedir. Kalbi sadece Allah'a, din, Peygamber ve bir şekilde Allah'la irtibatı olan bir şeye özgü kılmaktadır.

Zira bir şeyi sevmek, onun etkilerini de sevmeyi gerektirir. O halde böyle bir insan, işler arasında sadece Allah'ın sevdiği işleri sever ve düşman olduğu işlere düşman kesilir. Allah'ın hoşnutluğu ile ve Allah'ın hoşnutluğu için hoşnut olur. Allah'ın gazabı için gazaplanır. Bu sevgi, insan için amel yolunu ay-dınlatan bir nurdur.

Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü ay-dınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu…" Bu muhabbet, onu iyiliklere ve salih amellere hidayet ettiren ruhtur. Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Katından bir ruh ile onları desteklemiştir."

Böyle bir insandan güzellik dışın-da bir şeyin çıkmamasının ve her tür-lü hoş olmayan işten uzak durması-nın hikmeti de işte budur. Alemdeki varlıklardan herhangi birine ve alem-de ortaya çıkan olaylardan birine önemli olsun veya olmasın, az veya çok baktığı zaman onu sevmekte ve güzelliğini görmektedir. Zira onları salt nişaneler olarak görmektedir ve bu nişaneleri de her türlü çirkinlikten ve kötü işlerden uzak ve bu eşyaların ardında olan mutlak güzellik ve ce-malın, tecelli ettirdiğini bilmektedir.

Bu sebeple böyle bir insan rabbi-nin nimetlerinden sevinç içindedir. Bu sevincinde hiç bir hüzün yoktur. Hiç bir dert ve hüznün olmadığı lezzetler içindedir. İçinde hiç bir korku ve en-dişenin olmadığı güvenlik içinde yüz-mektedir. Çünkü kötü etkiler, insa-nın kötülüğünü derk ettiği ve şer ve kötülüğü gördüğü zaman ortaya çıkar.

Güzellikten başka bir şey gör-meyen ve olayları da kendi rızayeti ve kalbinin meramıyla örtüşme içinde gören bir insanın, hüzün korku, kötü görülen ve kendisine eziyet eden her-hangi bir şeyi görmesi söz konusu de-ğildir. Aksine münezzeh olan Al-lah'tan başka hiçkimsenin bilmediği bir sevinç içindedir. Bu da sıradan ne-fislerin derkedebileceği ve künhüne va-rabileceği bir aşama değildir. Sıradan insanlar sadece nakıs düşünceleriyle belli bir şekilde onu idrak edebilirler.

"İyi bilin ki, Allah'ın dost-larına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Al-lah'a iman etmiş ve O'na kar-şı gelmekten sakınmışlardır" gibi ayetler bu manaya işaret etmektedir. Hakeza şöyle buyurmuştur: "İşte güven; onlara, iman edip haksızlık karıştırma-yanlaradır. Onlar doğru yoldadırlar."

Bunlar Allah'a yakınlaştırılmış olan kimselerdir. Zira onlar ile rable-ri arasına hiç bir hissedilir, vehmedi-lir şeyler, nefsani arzular ve şeytani vesveseler engel olamaz. Çünkü gör-dükleri herşey, Allah-u Teala'yı aşi-kar kılmaktadır, örten bir perde de-ğildir! Bu yüzden de Allah onlara il-mi yakini vermiş, kendisi ile onlar arasındaki perdeyi kenara çekerek, nezdindeki maddi kör gözlerden gizli olan hakikatleri onlar için aşikar kılmıştır.

Allah-u Teala bu anlama işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Ama iyilerin defteri yüksek katlardadır. O yüksek katların ne olduğunu sen bilir misin? O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir Kitaptır." Hakeza Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin, eğer kesin olarak bir bilseniz, and olsun ki, cehennemi görürdünüz."
Bu konuda bu kitabın altıncı cil-dinde "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın" ayetinin tefsirinde gerekli açıklamayı yapmış bulunmaktayız.

Özetle bu grup hakikatte Allah'a tevekkül eden, işlerini Allah'a havale eden, Allah'ın kaza ve kaderinden hoşnut olan, emrine teslim olan kim-selerdir. Zira onlar iyilikten başka bir şey görmemiş, güzellikten başka bir şey müşahade etmemişlerdir. Bu anlam da, bu tevhidi inançla uyumlu olan yüce ahlaki ilkelerin ve üstün melekelerin ruhlarında kökleşmesine ve neticede de amellerinde ihlas sahibi oldukları gibi ahlaklarında da ihlas sahibi olmalarına sebep olmuştur. Al-lah için din ihlasının anlamı da bu-dur. Nitekim Allah şöyle buyurmuş-tur: "O diridir, O'ndan başka ilah yoktur. Dini yalnız O'na has kılarak O'na yalvarın."

4-Kulun Allah Vesile-siyle Halis Olması

İşte bu da kulun deruni ihlasını Allah'a mensup bilmesi anlamında-dır. Zira kul kendisinde gördüğü her-şeyi Allah'tan bilmektedir, O'nu her-şeyin maliki saymaktadır, Allah'ın mülkiyetine çıkardığı herşeyin gerçek maliki Allah'tır. O halde eğer kul dinini -veya deyiniz ki kendisini-Allah için halis kılarsa, bu hakikatte onu kendisine halis kılan Allah'tır.
Burada varolan bir nükte de mü-nezzeh olan Allah'ın bazı kullarını doğru bir fıtrat ve mutedil bir yaratı-lışla icat etmiş olmasıdır. Bu delil se-bebiyle de bu grup baştan keskin zi-hinleri,doğru algılayışları,

temiz ruh-ları ve selim kalpleriyle yetişmişlerdir. Fıtrat sefası ve nefsin selametiyle de ihlas nimetine ulaşmışlardır. Oysa di-ğerleri büyük bir çaba ve gayretle bu-na ulaşmaktadırlar. Hatta onların ulaştığı ihlas bundan daha da yücedir. Zira derunları engelleyici her türlü pisliklerden temizlenmiştir. Zahiren Kur'an örfünde Allah'ın ihlas sahibi olarak nitelendirdiği kimseler de bun-lardır.

Bunlar peygamberler ve masum imamlardır. Kur'an-ı Kerim açık bir şekilde Allah'ın bu grubu seçtiğini, kendisi için topladığını ve kendisi için halis kıldığını beyan etmektedir ve şöyle buyurmaktadır: "Bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştir-dik."
Hakeza şöyle buyurmuşitur: "O, sizi seçmiş ve dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır."
Allah bu gruba öyle bir ilim ve marifet vermiştir ki onları her türlü günah işlemekten ve isyana bulaş-maktan alı koymaktadır. Bu marifet ve ilim sayesinde küçük veya büyük her türlü günahın ortaya çıkışı mümkün olmamaktadır.

İsmet ve adalet melekesinin farkı da budur. Zira her ikisi de günah ve masiyetin meydana gelmesine engel olmaktadır. Ama şa-hıstaki ismet varlığı, artık masiyetin ve günahın ortaya çıkışını imkansız kılmaktadır. Aksine adalet melekesi bu işi imkansız kılmamaktadır.

Önceden de dediğimiz gibi bu gru-bun özelliklerinden biri de rableri hakkında başkalarının sahip olmadı-ğı bir marifete sahip olmalarıdır. Münezzeh olan Allah bu manayı te-kit ederek şöyle buyurmuştur: "Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Allah'ın içten bağlı kulları bunların dışın-dadır." Daha önce de dediğimiz gibi ilahi sevgi bu grubun sadece Al-lah'ın istediği şeyi istemesine ve Al-lah'a isyana yüz çevirmelerine sebep olmaktadır. Allah bu konuyu sözü-nün bir kaç yerinde iblisin sözünden naklen beyan etmiştir. Tıpkı şu ayet gibi: "İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi."

İsmetin ilim zümresinden olduğu-nun delillerinden biri de Peygambere hitap eden şu ayettir. "Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takı-mı seni sapıtmağa çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar vermezler. Allah sana Kitab ve hikmet indir-miş, sana bilmediğini öğret-miştir. Allah'ın sana olan ni-meti büyüktür." Biz Nisa suresinin tefsirinde de bu ayetin açıklanmasını geniş bir şekilde yapmış bulunmaktayız. Hakeza Allah-u Teala Yusuf'un dilinden de şöyle buyurmaktadır: Yusuf: "Rabbim! Hapis benim için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara mey-leder ve bilmeyenlerden olu-rum."dedi."

İsmetin ilim ve marifet türünden bir şey olduğu konusu bir kaç nükte-de açıklığa kavuşmaktadır. Evvela bu ilmin diğer marifetlerle farklılığı ameli etkilerinin yani insanı uygun olmayan işlerden alıkoymasının ve uygun olan işlere teşvik etmesinin sürekli sapmaz ve kesin bir tesir oluşudur. Diğer ilim ve marifetler ise bunun aksinedir. Yani bu, tesirlerinin ekseriyetini ve sürekli olmayışını ifade etmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile küfrettiler."

Hakeza başka bir ayete ise şöyle buyurmuştur: "Heva ve hevesini ilah edinen ve bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı kimseyi gördün mü?" Hakeza başka bir ayete ise şöyle bu-yurmuştur: "Ancak, kendilerine ilim geldikten sonra birbirini çekememezlikten ayrılığa düştüler."

Hakeza buna Allah-u Teala'nın şu sözü de delalet etmektedir: "Al-lah, Allah'ın halis kulları dı-şında nitelendirenlerin nite-lendirdiği şeylerden münez-zehtir."Zira halis olanlar yani pey-gamberler ve imamlar Allah-u Tea-la'nın sıfat ve isimleri ilgili marifetleri bizlere beyan ettikleri halde ve biz de Kur'an yoluyla bu ilim ve marifetleri elde etmemize rağmen bu ayeti şerife Allah'ı bizim onun hakkında yaptı-ğımız nitelendirmelerden münezzeh kabul etmektedir. Ama bu ihlas sa-hibi kimselerin nitelendirmelerini doğ-ru saymaktadır. Bu da onların ilim ve marifetinin bizim ilim ve marifeti-mizden başka oluşunu ifade etmetke-dir. Gerçi bir açıdan her iki ilmin de taalluk ettiği şey birdir.

İkinci nükte de şudur ki bu ilim ve marifet yani ismet melekesi insanı iradi fillerinde özgür olmaktan alı-koymamaktadır. Ve onu icbara, mecburiyet ve çaresizliğe sürükleme-mektedir. İlim ve marifet özgür irade-nin temellerinden biri olduğu halde nasıl böyle bir etkiye sahip olabilsin ki?

Hatta ilim ve marifet gücü irade diye bir gücün ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Örneğin esenlik dileyen bir kimse, sıhhat ve selamet dileyen bir kimse falan sıvının hemen öldüren bir zehir olduğuna yakın ederse kesinlikle kendi iradesiyle onu içmekten sakınacaktır. Bir fiilin faili de cebir ve mecburiyetin yapma veya terketme taraflarından birini imkan haletinden imkansızlık haline dönüştürmesiyle mecbur olmaktadır.

Bu konunun şahidi de şu ayeti şe-rifedir. "...bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik. Bu, Al-lah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoludur. Şirk koşar-larsa amelleri boşa çıkar." Bu ayette onların (peygamberlerin) Allah'a şirk koşabildikleri halde ilahi hidayetin onlara engel olduğunu beyan etmektedir. Bu dediğimiz şeylerin başka bir delili de şu ayettir. "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun." Ve bu konuda benzeri bir çok ayetler vardır.

O halde masum insan kendi ira-desiyle günahtan uzak durmaktadır. Onların günahlardan uzak duruşu-nun ismet ve Allah'ın korumasına is-nat edilmesi, masum olmayan insan-ların günahlardan uzak durmasının ilahi başarıya isnadı gibidir.
Bu konunun, peygamberlerin ve imamların ismetinin Ruh'ul Ku-dus'ün teyidiyle gerçekleştiğini ifade eden haberler ve rivayetler ve Kur'ani ifadelerle bir çelişkisi yoktur. Zira Ruh'ul Kudus'e isnadı müminin iman ruhuyla teyit edilmesi gibidir. Sapıklığın ve delaletin şeytana ve şeytani vesveselere isnadı gibidir.

Bu isnatlardan hiç birisi fiilin irade ve ihtiyar sahibi bir failden ortaya çıkmış bir fiil olma haletinden çıkmasına sebep olmamaktadır. Bu konuya dikkat edin.
Evet bir grup ise şöyle diyor: "Münezzeh olan Allah insanı günah-tan korumaktadır ama irade ve ihti-yarını ortadan kaldırmakla değil, se-bepler ve etkilerle savaşarak ve onlara üstün gelerek bu işi yapmaktadır. Örneğin bir irade yaratarak veya bir melek göndererek şahsın iradesine karşı koymaktadır ve onun iradesinin etkilenmesine engel olmaktadır veya onun yolunu değiştirmekte ve kastettiği şeye ters bir hedefe yönlendirmektedir. Tıpkı zayıf bir insanı istediği gibi davranmaktan alıkoyan güçlü bir insan gibi.

Gerçi bu gruptan bazısı cebirye mezhebine girer, ama bu görüşün tüm takipçileri arasında ortak olan bu ve benzeri görüşlerin dayandığı temel ilke varlıkların yaratıcıya ihtiyacının sadece vücuda gelmesinde olduğu, vücuda geldikten sonra kendi bekaları için artık Allah'a ihtiyaçları olmadığı inancıdır. Zira münezzeh olan Allah da diğer sebeplerin yanısıra bir sebep-tir. Ama Allah daha güçlü olduğu için varlıkların beka haletinde de istediği bir tasarrufta bulunabilir, engel-leyebilir veya özgür bırakabilir, diril-tebilir ve öldürebilir.

Afiyet verebilir veya hasta kılabilir. Rızkını genişle-tebilir ve daraltabilir. Ve benzeri iş-ler... Örneğin eğer bir kulu kötülük-ten alıkoymak isterse bir melek yara-tarak onunla tabiatının gerektirdiği hususunda savaşır, iradesini kötülük yönünden hayır yönüne değiştirir. Ve-ya bir kulu da sapıklığa layık olduğuı için saptırırsa iblisi ona musallat eder iblis de onu iyiliklerden kötülüğe yöneltir. Ve bu tasarruflar da icbar ve zorlamaya varacak ölçüde bir tasarruf değildir.

Vicdani müşahadelerimiz de bu görüşü reddetmektedir. Zira iyi veya kötü yaptığımız işlerde açıkça müşa-hade ettiğimiz gibi bize aykırı olan, bizimle çekişen ve bize galip gelen başka bir sebep mevcut değildir. Va-rolan tek şey nefsimizdir ve şuur ve bilinçle irtibat halinde olan bir irade üzere ve bu ikisi de (bilinç ve irade) nefisle irtibat olduğu halde amellerini yapmaktadır. Nefsimizin dışında ol-duğunu akli ve nakli delillerin de is-bat ettiği melek ve şeytan insandan sonra yer alan etkenlerdir yanısıra de-ğil.
Ayrıca tevhidi marifetler, Kur'an ve tevhidi ifade eden tüm öğretiler bu görüşü tümüyle reddetmektedir ki ge-çen konular arasında bu konuda pek çok açıklamalarda bulunduk.