Mizan'ul Hikmet-14.Cilt
 


4055.Bölüm Miras


Kur'an :
"Allah çocuklarınız hak-kında, erkeğe iki kızın hissesi kadar tavsiye eder. Eğer ka-dınlar ikinin üstünde ise, bı-rakılanın üçte ikisi onlarındır. Eğer bir ise yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa ana ba-badan her birine altıda biri; çocuğu yoksa ve anası babası ona varis olursa anasına üçte bir düşer.

Ölenin kardeşleri varsa, altıda biri annesinindir. (Bütün bunlar ölenin) yapa-cağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğul-larınızdan menfaatçe hangi-sinin size daha yakın olduğu-nu siz bilmezsiniz. Bunlar Al-lah tarafından tespit edilmiş-tir. Doğrusu Allah bilendir, hikmet sahibi olandır."
Bak. Nisa, 7-12, 32-33, 127,176; Meryem, 6, Neml, 16, Fecr, 19

21554. Tebersi Mecme'ul-Beyan'da şöyle diyor: "Cabir b. Abdillah'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben hastalandım, Resululullah (s.a.a) ve Ebu Bekir yaya olarak beni ziyarete geldiler. Bu esnada ben kendimden geçtim. Peygamber bir miktar su istedi, abdest aldı, ondan bir miktarını üzerime serpti, ben kendime geldim ve şöyle arzettim: "Ey Allah'ın Re-sulü! Malıma ne yapayım?" Re-sulullah (s.a.a) sustu, bu esnada benim hakkımda mevaris (miras-lar) ayeti nazil oldu."

Bazıları şöyle demişlerdir: "Bu ayet şair Hassan'ın kardeşi Ab-durrahman hakkında nazil ol-muştur. Sebebi de şuydu: O ve-fat etti ve geriye bir eş ve beş kardeşi kaldı. Varisleri gelip ma-lını kendileri için aldılar, eşine bir şey kalmadı. Abdurrahman'ın eşi, bu konuyu Allah Resulüne (s.a.a) şikayet etti. Bu esnada Al-lah mevaris (miraslar) ayetini na-zil buyurdu. Bu görüş, Se-diyy'den nakledilmiştir.

Bazıları ise şöyle demişlerdir: "Miras ölen kimsenin çocukları-na ait idi, vasiyet ise baba, anne ve akrabalara özgüydü. (Yani ölen kimse malından anne baba-sına ve akrabalarına bir şeyin ulaşmasını istiyorsa, vasiyet et-meliydi) Ama Allah bu kanunu iptal etti ve mevaris (miraslar) ayetini nazil buyurdu. Daha son-ra Resulullah (s.a.a) şöyle buyur-du: "Allah miras tayini işini mu-karreb bir meleğe veya mürsel bir peygambere bırakmak iste-medi.

Aksine şahsın geriye bı-raktığı malların bölüştürülmesini bizzat üstlendi. Her haklının hakkını ona eda etti."Bu görüş İbn-i Abbas'tan nakle-dilmiştir."
21555. Cabir b. Abdillah şöyle di-yor: "Resulullah ve Ebu Bekir Beni Seleme ile birlikte yaya ola-rak beni ziyarete geldiler. Pey-gamber benim bir şey derk et-mediğimi anlayınca, bir miktar su istedi, abdest aldı, daha sonra onu yüzüme serpti. Ben kendime geldim ve şöyle arzettim: "Ey Resulullah! Malıma ne yapmamı emredersiniz?" Bu esnada şu ayet nazil oldu: "Yusikumul-lah..." (Allah size vasiyet eder.)"

21556. İmam Sadık (a.s), "neden erkek çocuğunun miras hakkı kız çocuğunun iki katıdır?" diye sorulunca şöyle buyurmuştur: "Çünkü kadına ne savaş cephelerine gitmek farzdır, ne bir nafaka vermek, ne de diye ödemek. Bütün bunlar erkeklerin sorumluluğuna bıra-kılmıştır."

21557. İmam Askeri (a.s), hakeza aynı soruya cevap olarak şöyle bu-yurmuştur: "Kadının boynunda ne cihat vardır, ne nafaka, ne de diye. Aksine bu görevler erkeğin sorumluluğuna bırakılmıştır."
Ravi şöyle diyor: "İçimden şöyle dedim: "Daha önce bana söy-lendiği üzere İbn-i Ebi'l-Evca da bu soruyu İmam Sadık'a (a.s) sormuş, o da aynı cevabı vermiş-ti."Ebu Muhammed (a.s) bana yöneldi ve şöyle buyurdu: "Doğ-rudur, bu soru İbn-i Ebi'l-Evca'nın sorusudur ve hepimizin cevabı da birdir."

21558. İmam Rıza (a.s), aynı soru-ya cevap olarak şöyle buyurmuştur: "Kadınlara kalan mirasın erkek-lerin payının yarısı oluşunun se-bebi şudur ki, kadın evlenince alıcı, ama erkek vericidir. Bu se-beple de erkeklerin payı fazladır. Erkeğin payının kadının payının iki katı oluşunun bir diğer sebebi de şudur ki kadın eğer ihtiyacı olursa, erkeğin kefaleti altındadır ve erkek onun işlerinin giderini temin etmek ve nafakasını öde-mekle mükelleftir.

Ama kadın ne erkeğin geçimini temin etmekle mükelleftir, ne de erkeğin ihtiya-cı olduğu taktirde ona nafaka verme görevi vardır. İşte bu se-beplerden dolayı Allah-u Teala erkeklerin payını arttırmıştır. Ni-tekim Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kimini kimine üstün kılma-sından ötürü ve erkeklerin, mallarından infak etmelerin-den dolayı erkekler kadınlar üzerine hakimdirler"

21559. İmam Sadık (a.s) aynı so-ruya cevab olarak şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kadınlar için taktir etti-ği mehir için…"
21560. Hişam b. Salim şöyle diyor: "İbn-i Ebi'l Evca, Muhammed b. Ebi Nu'man-i Ehvel'e şöyle dedi: "Bu zayıf ve çaresiz ne suç işlemiştir ki sadece (mirastan) bir payı vardır, ama güçlü ve zengin olan erkeğin iki payı vardır?"

Ehvel şöyle diyor: "Ben bu sözü İmam Sadık (a.s) için naklettim. İmam şöyle buyurdu: "Zira ka-dın ne diyet ödemekle mükellef-tir, (kadının) ne nafaka vermesi farzdır, ne de cihat etmesi. İmam başka hususlarda sıraladı. Bütün bu görevler erkeğin so-rumluluğundadır. Bu sebeple er-kek için iki pay, kadın için ise bir pay göz önünde bulundurulmuş-tur."

Birkaç Bölümde İlmi İnceleme

1-Mirasın Ortaya Çıkışı
Miras, yani hayattaki bazı kim-selerin ölünün bıraktığı mala sahip olmaları, insan toplumlarında geçerli olan en eski geleneklerden biridir. Ümmetlerin ve milletlerin elimizdeki tarihleri bu geleneğin ne zaman başla-dığını göstermekten acizdir.


Miras olayının bir gelenek olma-sının yanı sıra işin tabiatı da bunu gerektiriyor. Çünkü toplum halinde yaşayan insanın tabiatını dikkatle incelediğimizde görüyoruz ki o, sahipsiz malı kendi ihtiyaçları için kullanma konusunda istekli ve arzuludur. Engelsiz olarak sahip olabildiği malı kullanmak onun en köklü adetlerindendir. Yine şunu görüyoruz ki, gerek ilkel toplumları, gerekse uygar toplumları icat eden insan, toplumdaki fertler hakkında (akrabalık ve öncelikle sonuçlanan) yakınlık ve velayeti geçerli tanır. Akrabalığı ve veliliği ortaya çıkaran bu geçerlilik aile, oymak, aşiret ve kabile gibi gruplaşmaların temel dayanağını oluşturur.

Buna göre toplumda bazı fertlerin kendilerini birbirlerine yakın sayma-ları kaçınılmazdır. Evladın ana ba-basını, akrabanın akrabasını, arka-daşın arkadaşını, efendinin kölesini, eşlerin birbirlerini, yönetenin yönetile-ni, hatta güçlünün zayıfı kendine ya-kın hissetmesi gibi. Gerçi toplumlarda bu yakınlığın ölçüsü kimi zaman ne-redeyse belirlenemeyecek derecede fark-lılık gösterir. Fakat her toplumun fertleri arasında bu ilişki vardır. Bu iki olgu mirasın en eski sosyal gele-neklerden biri olmasını gerektirmiştir.

2-Mirasın Tedrici De-ğişimi
Miras, toplumun diğer gelenekleri gibi ortaya çıktığından beri çeşitli de-ğişmelere uğramış, birçok gelişmeler göstermiştir. Fakat ilkel toplumlarda istikrar olmadığı için onların tarihle-rinde bu gelişimin düzenli aşamaları-nı güvenilir biçimde belirlemek zor-dur.

O toplumlar hakkında kesin ola-rak söyleyebileceğimiz şudur: Onlar kadınları ve zayıfları mirastan mah-rum tutuyorlardı. Onlarda miras güç-lülere mahsus bir imtiyazdı. Bunun tek sebebi o toplumların kadınlara ve köle, çocuk gibi zayıf fertlere evcil hayvan ve eşya muamelesi yapmaları idi. Onlara göre bunlar insanların kendilerinden yararlanmaları için vardırlar. Yoksa onların insanlardan, insanların elindeki imkanlardan ve insana mahsus sosyal haklardan ya-rarlanmaları söz konusu değildir.

Bununla birlikte bu toplumlarda güçlünün kim olduğu konusu dönem-den döneme değişiklik göstermiştir. Kimi zaman oymak veya aşiret reisi, kimi zaman aile reisi, başka bir dö-nem kavmin en yiğit, en kabadayı ki-şisi güçlü sayıldı. Bu farklılıklar doğal olarak miras geleneğinde köklü değişikliklerin görülmesini gerektir-miştir.

Fakat bu gelenekler insan fıtratı-nın aradığı mutluluğu temin edeme-dikleri için sık sık değişikliğe uğru-yorlardı. Hatta Romalılar ve Eski Yunanlılar gibi kanunlara veya ka-nunların yerini tutan oturmuş milli geleneklere sahip toplumlarda bile du-rum böyle idi. Milletler arasında ege-men olan hiç bir miras kanunu, İs-lam'ın miras kanunu gibi günümüze kadar yaşayamamıştır. İslam'ın (mi-ras) kanunu ortaya çıkışından günü-müze kadar yaklaşık on dört yüz yıl-dan beri İslam milletleri arasında yü-rürlükte kalmıştır.


3-Uygar Milletlerde Miras
Romalıların özelliklerinden biri de aileye bağımsızlık tanımaları idi. Bu bağımsızlık aileyi toplumun genelinden ayırıyor, fertlerine ilişkin sosyal hakların çoğunda onu hükümetin nüfuzundan koruyordu. Böylece aile emirler, yasaklar, cezalar ve siyaset gibi alanlarda bağımsız yaşıyordu. Aile reisine eşten, çocuklardan ve kölelerden oluşan ev halkı tapardı. Ev halkı içinde tek mülk sahibi oydu. O sağ oldukça ondan başka hiçbir aile ferdi mülk sahibi olamazdı. O aile fertlerinin velisi, hayatlarının düzenleyicisi idi. Onlara ilişkin iradesi mutlak anlamda geçerli idi. O da atası olan eski bir aile reisine tapardı.

Eğer bir aile miras elde ederse; ör-neğin aile reisinin izni ile dışarıda mal kazanan oğullardan biri ölürse veya aile reisinin izni ile evlenen kız-lardan veya akrabalardan biri ölür de başlık olarak geriye mal bırakırsa, bu miras aileye kalır ve bu mirasın maliki aile reisi olurdu. Çünkü bu durum onun aile reisliğinin, aile ve ev halkına yönelik mutlak mülkiyetinin gereği sayılıyordu.

Aile reisi ölünce, oğullarından ve-ya kardeşlerinden biri ona mirasçı olurdu. Bunun için yeni aile reisinin bu göreve layık olması ve ölen reisin oğulları tarafından mirasçılığının ta-nınması gerekirdi. Eğer oğullar aile-den ayrılarak yeni bir aile kurarlarsa, kurdukları ailenin reisi olurlardı. Eğer eski ailelerinde kalırlarsa yeni aile reisi ile (mesela kardeşlerinden bi-ri ile) aralarındaki münasebetleri, babaları ile aralarındaki eski müna-sebetleri gibi olurdu. Yani yeni aile reisinin yönetimi, mutlak veliliği altına girerlerdi.

Romalı aile reislerine üvey oğulları da varis olabilirdi. Çünkü cahiliyye dönemi Araplarında olduğu gibi Ro-malılar arasında da evlat edinme gele-neği geçerli idi.
Kadınlara yani eşlere, kızlara ve annelere gelince onlar mirasçı olmaz-lardı. Gerekçe de onların evlenerek başka bir aileye gitmeleri ile aile ma-lının dışarıya gitmemesi idi. Romalı-lar servetin bir aileden başka bir aile-ye geçmesini caiz görmüyorlardı. Araştırmacılardan biri bu olguyu be-lirledikten sonra

"Romalılar bireysel mülkiyeti değil, sosyal mülkiyeti be-nimsiyorlardı." diyor. Kanaatime göre bu mülkiyet tarzının kaynağı sosya-list mülkiyetten farklı bir şeydir. Çünkü ilkel toplumlar en eski çağ-lardan beri sahibi oldukları meralara ve verimli topraklara başka toplumla-rın ortak olmalarına karşı çıkarlar, söz konusu arazilerini korurlardı. Bu uğurda savaşırlar,

koruluklarına başkalarını sokmazlardı. Bu mülki-yet bir tür sosyal mülkiyet idi. Söz konusu mülkün sahibi toplumun fert-leri değil, toplumun kendisi idi. Bu-nunla birlikte bu mülkiyet tarzı top-lumdaki her ferdin bu kamu mülkü-nün bir bölümüne özel olarak sahip olmasına engel sayılmıyordu.

Bu mülkiyet biçimi sağlıklı bir ge-çerliliğe dayanıyor. Fakat ilkel top-lumlar onu dengeli ve yarar sağlayıcı biçimde kullanamadılar. İslam bu mülkiyet anlayışını daha önce belirtil-diği gibi muhterem saydı. Yüce Allah, "O yeryüzündeki varlıkların tümünü sizin için yarattı" buyuruyor. Buna göre Müslümanlar-dan ve (Müslümanların) zimmeti al-tında bulunan gayri Müslimlerden oluşan insan toplumu bu anlamda yeryüzünün servetinin malikidir. Bundan dolayı İslam, kafirin Müs-lüman'a mirasçı olmasını caiz gör-mez.

Bu bakış açısının izlerini ve ör-neklerini günümüzün bazı milletle-rinde görebiliriz. Bu milletler toprak-larının ve gayri menkullerin yabancı-ların eline geçmesini ve onların bunla-ra malik olmasını caiz görmezler.

Eski Romalılarda aile, bağımsız ve kendine yeterli bir birim kabul edildiği için bağımsız toplumlarda ve ülkelerde geçerli olan bu eski gelenek onlarda da geçerli olmuştur. Roma ai-lelerinde bu geleneğin yakınlarla ev-lenmeyi yasaklayan gelenekle birlikte uygulamasının sonucunda iki akrabalık türü ortaya çıktı. Biri kan ortaklığına dayanan doğal akrabalıktı.


Bu akrabalığın gerektirdiği sonuç, yakınlar arasında evliliğin yasak ve yakınların dışında kalanlar arasında serbest oluşu idi. İkinci tür akrabalık resmi ve yasal akrabalık idi. Bu akrabalığın gerektirdiği sonuç, mirasçı olup olmama, nafaka, velilik vb. şeyler idi. Oğlanlar aile reisine ve birbirlerine nispetle hem doğal hem de resmi akrabalığa sahip idiler. Bütün kadın-lar ise sadece doğal akrabalığa sahip-tiler, yasal akrabalığa sahip değillerdi.

Bunun sonucu olarak kadın ne baba-sının, ne oğlunun, ne kardeşinin, ne eşinin ve ne başkasının mirasçısı ola-biliyordu. Eski Romalıların geleneği bu idi.
Eski Yunanlılardaki aile yapısı-nın durumu, yaklaşık olarak eski Romalılardaki gibi idi. Eski Yunan-lılarda en büyük erkek evlat mirasın tümünü alırdı. Kadınlar eş, kız ve kız kardeş olarak mirastan mahrum tutulurdu. Küçük erkek evlatlar ile diğer küçükler mirastan pay alamaz-lardı. Fakat eski Yunanlılar tıpkı Romalılar gibi küçük yaştaki erkek evlatların, sevdikleri eşleri ile kızların ve kız kardeşlerini miraslarından az ya da çok yararlandırabilmek için va-siyet ve benzeri formülleri kullanırlar-dı. Vasiyet konusunu ileride ele ala-cağız.

Hintliler, Mısırlılar ve Çinlilere gelince, kadınların kayıtsız şartsız bi-çimde mirastan mahrum tutmaları, küçük yaştaki erkek çocuklarının miras dışı tutulmaları veya velilik ve gözetim altında tutulmalarına ilişkin gelenek yaklaşık olarak eski Yunan-lılar ile Romalılarda olduğu gibi idi.

Eski İranlılara (Perslere) gelince, onlar daha önce belirtildiği üzere ya-kınlar arasında evliliği, çok eşliliği ve evlat edinmeyi caiz görüyorlardı. Kimi zaman erkeğin en sevdiği eş, erkek ev-lat yerine geçer ve bir erkek evlatlık gibi kocanın mirasını alırdı. Böyle bir durumda böyle bir eş, kocanın diğer eşlerini miras dışı bırakırdı.

Ailenin malı dışarıya gitmesin diye evli kız, babasından miras alamazdı. Evlen-memiş kızlar ise, oğulların yarısı ka-dar miras payı alırlardı. Yaşça küçük eşler ile evli kızlar mirastan mahrum tutulurken büyük yaşta olan eş, erkek evlat, evlatlık ve evlenmemiş kız çocuğu mirastan pay alırdı.

Araplarda ise, kadınlar ve küçük yaştaki erkek evlatlar kesinlikle mi-ras dışı tutulurdu. Ata binmeyi bece-ren, aşiret ve aile savunmasında görev yapabilen yetişkin erkek evlatlar mi-rasçı olurlardı. Yoksa miras uzak akrabalara geçerdi.
İşte miras ayetleri indiğinde dün-yanın durumu bu idi. Bu durum çeşitli milletlerin adetlerini, geleneklerini ele alan tarih kitapları ile seyahat ve hukuk eserlerinde anlatılıyor.

Daha geniş bilgi edinmek isteyenler bu kaynaklara başvurabilirler.
Yukarıdan beri anlatılanların özeti şudur: O günkü dünyanın yerle-şik geleneğine göre kadınlar eş, anne, kız evlat ve kız kardeş sıfatı ile miras dışı tutulmuştu. Kadınlar ancak baş-ka değişik sıfatlarla mirasçı olabili-yorlardı. Küçük yaştaki erkek çocuk-lar ile yetimler de ancak bazı durum-larda ve bir velinin sürekli gözetimi altında tutulmak kaydı ile mirasçı olabilirlerdi.


4-Bu Ortamda İslam Ne Yaptı?
Defalarca tekrarladığımız gibi İs-lam kanunlarda ve hükümlerde hak-kın temelini insanın onun üzerine yaratıldığı fıtrata dayandırır. Allah'ın yaratışını hiç kimse değiştiremez. İs-lam mirasçı olmayı fıtrat ve değişmez hilkat olan akrabalık esasına dayan-dırdı. Evlatlıklara mirasçı olma hakkı tanımadı.

Bu konuda yüce Al-lah şöyle buyuruyor: "Allah evlat-lıklarınızı öz oğullarınız gibi saymanızı meşru kılmadı. Bunlar sizin dillerinize dola-dığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söyler ve O doğru yola iletir. Evlatlıkları öz baba-larına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında en doğru olanıdır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır."

İslam bunun arkasından vasiyeti miras kapsamı dışına çıkararak, mal alıp vermeye gerekçe olan bağımsız ve ayrı bir hüküm olarak adlandırıyor. Bu uygulama sadece bir isimlendirme farklılığından ibaret değildir. Çünkü miras ile vasiyetin her birinin ayrı bir kriteri, bağımsız bir fıtri dayanağı vardır.

Mirasın kriteri akrabalıktır. Ölen kimsenin iradesinin bunda hiç bir rolü yoktur. Vasiyetin dayanağı ise, ölünün hayattayken sahibi olduğu mal üzerinde öldükten sonra (vasiyet yaptığı anda diyebiliriz) iradesinin ge-çerli olması ve bu tercihinin geçerli sa-yılmasıdır. Vasiyeti miras kapsamı içine almakla vasiyet, sadece bir ad-landırmadan ibaret kalır, temel hü-kümde değişikliğe yol açmaz.

İnsanların, mesela eski Romalıla-rın miras adını verdikleri uygulamaya gelince, bu adlandırma akrabalık veya ölünün iradesinden birine dayanmıyordu. Aslında onlar mirasta irade tercihini geçerli sayıyorlardı. Yani miras konusu malın bulunduğu ailede, o ailenin reisinin elinde kalması veya aile reisinin ölümünden sonra malının sevdiği kimseye geçmesi yolundaki ira-desine uyuluyordu. Bu iki şıktan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin mi-ras, iradenin geçerli sayılması esasına dayanmış oluyordu. Eğer akrabalığa ve kan bağı ortaklığına dayandı

rıl-saydı birçok miras dışı bırakılanlar mirasçı olurken mirasçı sayılanların bir çoğu mirastan mahrum kalırlardı.
Bu iki kriteri birbirinden ayırdıktan sonra İslam mirasa yöneldi ve bu konuda şu iki ana temeli ölçü olarak aldı.
Bu iki temelden biri akrabalık temelidir. Bu temel insanın akrabala-rı ile arasında ortak olan unsurdur.

Bu unsur açısından kadın-erkek veya küçük-büyük arasında fark yoktur. Hatta ana rahmindeki doğmamış ço-cuklar bile bu unsur açısından diğer akrabalar ile aynıdır. Yalnız bu un-surun etkileri farklıdır. Bu farklı etki yüzünden kimi akraba öne çıkarken kimi akraba arka planda kalır.

Ki-mi akraba başka bir akrabayı miras dışı bırakır. Buna ölüye yakın veya uzak olma dolayısıyla akrabalığın güçlü ya da zayıf oluşu yol açar. Ara-cıların az ya da çok varolmaları ile yok olmaları da bu konuda bir başka sebeptir. Ölünün oğlu, erkek kardeşi ve amcası gibi. Bu ana dayanak mi-rasçı olmayı hakketmenin temel ge-rekçesidir. Yalnız akrabaların ilk ve son derecede yer alan kesimlerini göz önünde bulundurmak gerekir.

İslam'ın mirastaki ikinci temel ilkesi, erkek ve kadın farklılığıdır. Bu farklılık bu türlerden birinin akılla, öbürünün duygularla donan-mış olmasının doğurduğu yapısal farklılıktan kaynaklanır. Erkek, doğası gereğince düşünce ve akıl yete-neği ağır basan bir insanken kadın heyecan ve ince duyguların mazharı-dır.

Bu temel ilke kadın ile erkeğin hayatlarında bariz bir etkiye sahiptir. Onların malları yönetmelerinde, onun ihtiyaçlar için kullanılmasında bu et-kinin ağırlığı görülür. Bu temel ilke kadın ile erkeğin miras paylarının farklı olmasını gerektirir. Erkek ev-lat ile kız evlat, erkek kardeş ile kız kardeş gibi aynı derecede akrabalar olsalar dahi bu farklılık geçerlidir. İleride bu konuyu ayrıntılarıyla anla-tacağız.
Birinci ilke, akraba kesimlerinin derecelerini belirler.

Bunun için ölüye yakınlık ve uzaklık faktörü ölçü ola-rak alınır. Yakınlığı ve uzaklığı be-lirlerken aracıların yokluğuna, varsa azlığına ve çokluğuna bakılır. Buna göre ilk dereceden miras alan akraba tabakası, ölünün aracısız yakınları-dır. Ölünün oğlu, kızı, babası, annesi gibi. İkinci dereceden miras alan ak-raba tabakası, erkek kardeş, kız kardeş, dede ve ninedir. Bu tabaka ile ölü arasında bağlantı kuran bir aracı vardır ki,

o da ya anne ya baba veya her ikisidir. Üçüncü dereceden miras alan tabaka, amca, teyze, dayı ve ha-ladır. Bu tabakayı ölüye iki aracı bağlar. Bunlar ölünün annesi, babası ile dedesi ve ninesidir. Kısacası miras derecelerinde ölçü bu şekildedir. Bu öl-çüye göre her tabakadaki evlatlar ba-balarının yerini tutarlar ve bir sonra-ki tabakanın miras almasına engel olurlar. Karı ile kocanın kanları evli-lik yolu ile birbirine karıştığı için her tabaka ile birlikte mirasçı sayılmış-lardır. Hiç bir tabaka onları miras dışı bırakmadığı gibi onlar da hiç bir tabakayı miras dışı bırakmaz.

Sonra İslam ikinci ilkeden, yani kadın ile erkeğin farklılığı ilkesinden erkeğin miras payının kadınınkinin iki katı olması sonucunu çıkarmıştır. Yalnız anne ile, anne yoluyla bağlantı kurulan kelale bu kuralın dışındadır.

İslam'da belirlenen miras gerçi farklılık gösterir, ama altı şekilde be-lirlenir ki, bunlar yarım, üçte iki, üçte bir, dörtte bir, altıda bir ve sekizde birdir. Aynı şekilde varislerden birinin eline geçen miras da öyledir. Gerçi bu varisin payı da kalanın kendisine verilmesi veya payının kırpılması suretiyle çoğunlukla farklılık gösterir.

Baba, ana ve ana yolu ile bağlantılı kelale de böyledir. Gerçi bunların payları da erkeğe kadının iki katı kadar pay verilmesi kuralına göre sapma gösterir. Bu yüzden miras konusunda genel ve kapsamlı bir inceleme yapmak zordur. Yalnız bütün ör-neklerde kategorik olarak önceki ta-bakanın (ölünün) arkadaki tabakayı kendi yerine bırakması, eşlerden biri-nin diğerini yerine geçirmesi ve doğu-ran kuşak olan analar ve babaların da yerlerine doğan kuşak olan evlatla-rı geçirmesi demektir. Her iki kesi-min, yani eşler ile evlatların İs-lam'daki miras payları ise erkeğin payının kadınınkinin iki katı olması ilkesine göre belirlenir.

Bu genel bakıştan şu sonuca varı-yoruz: İslam, dünyadaki mevcut servetin üçte bir ve üçte ikiye bölünmesini öngörür. Servetin üçte biri kadınlar, üçte ikisi ise erkekler içindir. Bu bölüşüm, mülkiyet açısından böyledir. Fakat bu görüş servetin ihtiyaçlar için kullanılması alanında geçerli değildir. Çünkü İslam kadının geçimini sağlama görevini erkeğin omuzlarına yükler ve bu görevin adil bir biçimde yerine getirilmesini emreder.

Bu emir harcamalarda erkek ile kadın ara-sında eşitliği gerektirir. Bunun yanı sıra kadına sahip olduğu mal konu-sunda irade bağımsızlığı tanır. Er-kek, kadının malını istediği biçimde kullanmasına karışamaz. Bu üç il-keden şu sonuç çıkar: Dünya serveti-nin üçte ikisini kadın tasarruf eder. (Üçte biri kendi malı ve diğer üçte biri ise erkeğni üçte ikilik payının yarısıdır.) Buna karşılık dünya malının sadece üçte biri erkeğin tasarrufu altındadır.

5-İslam'a Göre Kadın-ların ve Yetimlerin Du-rumu
Yetimler, güçlü erkekler gibi mi-rastan pay alırlar. Onlar büyüdükçe malları, baba ve dede gibi velilerin ve-ya müminlerden oluşan bir kurulun ya da İslam hükümetinin gözetimi al-tında gelişir. Yetimler evlilik çağına giripte olgunlaştıkları izlenimi edilin-ce, malları kendilerine verilir ve ba-ğımsız bir hayat düzeyine erdirilirler. Bu uygulama yetimler hakkında dü-şünülecek en adil sistemdir.

Kadınlara gelince, onlar genel ba-kışa göre dünya servetinin üçte birine sahip olurlar, ama az önce anlatıldığı üzere dünya malının üçte ikisi üze-rinde tasarrufta bulunurlar. Onlar kendi malları konusunda özgür ve bağımsızdırlar. Sürekli veya geçici de-netim altına alınamazlar. Kendileriyle ilgili meşru tasarruflarından erkekler sorumlu değildir.

İslam'da kadın, irade ve davranış özgürlüğü alanında her yönden erkek ile eşit şahsiyete sahiptir. Kendine öz-gü ve erkek psikolojisinden farklı psikolojik nitelikleri dışında erkeğin durumundan ayrı bir durumda değil-dir. Bu psikolojik farklılık şudur. Kadının hayatı duygu ağırlıklı iken erkeğin hayatı düşünce ve akıl ağır-lıklıdır.

İslam'ın erkeğe daha çok mülkiyet hakkı tanımasının gerekçesi dünyada akla dayalı düzenlemelerin duygulara ve heyecanlara dayalı dü-zenlemelere baskın gelmesidir. Bu ko-nuda kadının uğradığı eksiklik, ken-disine tasarruf ve harcama alanında üstünlük sağlanarak telafi edilmiştir. Kadın yatakta erkeğin isteğine itaat etmekle yükümlü tutulmuş, ama bu yükümlülük erkeğin kendisine mehir vermek zorunda tutulması ile telafi edilmiştir.

Kadın yargılama, hükümet görevi yüklenme ve bizzat savaşa ka-tılmak işlerinden uzak tutuldu. Çünkü bu işler duygulara değil, akla dayandırılması gereken işlerdir. Bun-ların telafisi olarak, kadının güvenli-ğini korumak ve namusunu savun-mak erkeğin görevi sayıldı. Kazanç peşinde koşup kadının, çocukların ve ana-babanın geçimini sağlama yü-kümlülüğü de erkeğin omuzlarına yüklenmiştir.
Kadın çocuklara bakma ücretini alma hakkına sahiptir. Ama bu zo-runlu değildir, kadın istediği taktir-dedir. Bütün bu hükümlerin denge-lenmesi babında, kadınlar örtünmeye, erkekler arasına fazla girmemeye, ev işlerini düzenlemeye ve çocukları bü-yütmeye çağrılmıştır.

İslam savunma, yargı ve hükümet etme gibi kamu faaliyetlerini duygula-rın ve heycanların etki alanı dışında tuttu. Çağımızda duyguların akla baskın çıkması sonucunda ortaya çı-kan acı sonuçları insanlık tanıdıkça bu tutumun ne kadar haklı olduğu görüldü. Çağdaş uygarlığın armağan-larından olan büyük dünya savaşları-nı göz önüne getir ve dünyaya egemen olan şartları düşün. Bütün bu olayları bir defa aklın ve bir defa da duygusal heyecanların ölçüleri ile değerlendir. O zaman sapmanın başlangıç noktasının neresi olduğunu ve doğrunun kaynağının nerede olduğunu kolayca belirleyebilirsin. Hidayet ancak Allah'tandır.

Batılı milletler yüzyıllardan beri ellerinden gelen her gayreti göstererek kızlara erkeklere verdikleri eğitimin aynısını vermekte, onlardaki potansi-yel yetenekleri ortaya çıkarmaya ça-lışmaktadırlar. Buna rağmen eğer si-yaset, yargı, yasama alanlarında ön plana çıkan isimler gözden geçirilirse,

savaş komutanlarının adları incelenirse, yasama, yargı ve savaş alanlarında yüzlerce, binlerce sivrilmiş erkek ile karşılaştırılacak sayıda kadına rastlanılmadığı görülür. Bu sonuç, kadının tabiatının bu alanlarda gelişmeye yatkın olmadığının en doğru şahididir. Çünkü bu alanlar, özelliklerinin gereği olarak aklın ve düşüncenin egemenliği altında olmak zorundadır-lar. Duygular bu alanlara sızdıkça hayal kırıklığı ve hüsranla karşılaş-ma ihtimali artar.

Bu ve benzeri gerçekler şu ünlü nazariyeyi çürüten en kesin cevaptır. Bu nazariye şöyle diyor: Kadınların toplumda erkeklerin gerisinde kalma-larının tek sebebi, onlara yönelik ya-pıcı eğitimin yetersizliğidir. Bu yeter-sizlik eski çağlardan beri geçerlidir. Eğer kadınlar sürekli biçimde yapıcı eğitim görselerdi, sahip oldukları ince duyguların ve heyecanların da desteği ile erkeklere yetişirler veya onların önüne geçerlerdi.

Bu mantık, varılmak istenen so-nucun zıddını kanıtlıyor. Çünkü ince duyguların kadınlara mahsus olması veya bunların onlarda fazla oluşu, on-ların aklın güçlü olmasını ve ince psi-kolojik duygulara baskın gelmesini is-teyen hükümet ve yargı işleri gibi alanlarda geri kalmalarının ve akıl gücü bakımından onlardan üstün olan erkeklerin bu konularda öne geçmelerinin gerekçesidir. Kesin tecrü-beler şunu gösteriyor. Herhangi bir psikolojik yeteneğe sahip olan kimse-nin eğitiminde başarıya ulaşabilmesi için o yetenekle uyuşan bir amaç uğ-runda eğitilmesi gerekir. Bu ilkenin sonucu şudur :

Erkeklere hükümet ve yargı ko-nularında verilecek eğitim başarılı olur ve onlar bu alanlarda kadınlar-dan daha üstün derecelere ulaşırlar. Buna karşılık kadınlara ince duygu-larla uyuşan, bu özellikle bağlantılı alanlarda verilecek eğitim başarılı ola-caktır. Tıbbın bazı dalları, fotoğrafçı-lık, müzik, dokumacılık, aşçılık, ço-cuk bakımı, hasta bakıcılığı ve süs-lemecilik gibi. Bunlar dışında kalan alanlarda kadın ile erkek eşittir.

Bazıları kadınların söz konusu alanlardaki geri kalmışlıklarını tesa-düfle izah etmek isterler. Eğer böyle olsaydı, milyonlarca yıl olarak tahmin edilen insanlık tarihi boyunca bazı dönemlerde bunun tersinin görülmesi gerekirdi. Bunun yanı sıra erkeklerin kadınlara mahsus işlerdeki geri kal-mışlıkları da tersine dönmeliydi. Eğer erkek ile kadının ayrılmaz özellikleri olan iç güdüsel özellikleri tesadüfü şeyler saymamız doğru ise, insanda hiç bir fıtri özelliğin varlığını ileri süremeyiz. Mesela insanın uygarlaşmaya, kültürel gelişmeye eğilimli olması gibi. Bu sıfatları insanın ayrılmaz

nitelikleridir ve fertlerin bünyelerinde bu sıfatlarla uyuşan yetenekler vardır. Bu yüzden bu sıfatlar fıtri sıfatlar sayıyoruz. Tıpkı bunun gibi kadınların ince ve duygu yükümlü işlerde önde olduk-larını, buna karşılık akla dayalı iş-lerde, dehşetli ve çok zor faaliyetlerde erkeklerden geride olduklarını ve bu-nun onların psikolojik yeteneklerinin gereği olduğunu ve erkeklerin bu ko-nularda önde ve bunlar dışındaki ko-nularda geride olduklarını söylüyoruz.

Eğer erkekler ile kadınlar arasındaki yetenek farklılıklarını fıtri değil de te-sadüfi kabul edersek insana has hiç-bir özelliği fıtri kabul edemeyiz.
Bütün bunlardan sonra geride şu mesele kalıyor: Erkekler akılca üstün sayılırken kadınların duyguya ve he-yecana yatkın kabul edilmeleri kadın-larda alınganlık doğurabilir. Fakat bu tepki yersizdir. Çünkü İslam'a göre akılcılık ve duygusallık iki ilahi armağandır. Bunlar ilahi maksada dayalı olarak insan bünyesine yerleştirilmiş hayatta fonksiyonu olan yeteneklerdir. Birinin öbürüne karşı üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvadan kaynaklanır. Ne olurlarsa olsunlar diğer yetenekler takva yolunda gidildiğinde gelişip serpilebilirler. Aksi halde omuzlara binen kötü bir yükten başka bir şey değildirler.


6-Yeni Miras Kanunla-rı
Yeni miras kanunları aşağıda kı-saca anlatılacağı üzere her ne kadar İslam'ın miras kanunlarına ters iseler de ortaya çıkışlarında ve yerleşmele-rinde İslam'ın miras hukukundan yararlanmışlardır. Dünyada kadınla-rın mirasçılığını yasallaştırdığında İs-lam'ın durumu ile yeni miras kanun-larının durumu arasında ne kadar fark vardır!

İslam öyle bir sistem orta koydu ki, ne dünya onu tanıyordu, ne insanların kulakları onu işitmişti ve ne de yeni kuşaklar onu eski kuşaklardan, önceki atalarından onu hatırlıyorlardu. Bu yeni kanunlara gelince bunlar, İslam'ın miras sistemi milyonlarca insan arasında yerleşmişken ortaya atılmış ve bazı milletler arasında uygulamaya başlamıştır. Bu uygulama başladığında İslam hukuku on yüzyı-lı aşkın bir zamandan beri nesilden nesle aktarılıyordu.

Psikolojik araş-tırmalar şunu kesinlikle ispat etmiştir ki, bir şeyin dış dünyada meydana gelmesi, sonra yerleşip kökleşmesi, o şeyin benzerinin meydana gelmesine en iyi bir destek olur. Her eski sosyal sistem, bir sonraki benzer sosyal sistemin fikir malzemesidir. Hatta o sistem, ikincisine dönüşen malzemedir. Dolayısıyla hiç bir sosyal araştırmacı, yeni miras kanunlarının İslam'ın mi-ras hukuku alanındaki birikiminden yararlandığını, İslam miras hukuku-nun doğru ya da yanlış biçimde bu ye-ni sistemlere dönüştüğünü inkar ede-mez.

Zaman zaman şöyle garip bir id-dia -Allah ilk cahiliye taassubunu yok etsin- ileri sürülür: "Modern ka-nunlar eski Roma hukukundan alınmıştır." Oysa yukarıda eski Ro-ma'nın miras hukukunun ana noktalarını ve İslam'ın bu alanda insan toplumuna sunduğu yenilikleri anlatmıştık. İslam'ın miras hukuku ortaya çıkışında ve uygulamasında eski Roma sistemi ile batının yeni miras kanunlarının ortasında yer alır. Bu sistem milyonlarca toplum tarafından bilinen ve yüz milyonlarca insanın vicdanında yüzyıllardan beri sürekli biçimde yer tutmuş bir sistemdir. Bu yüzden batıdaki kanun koyucuların düşüncelerini etkilememiş olarak bir kenarda kalması düşünülemez.

Bundan daha garip olanı şudur. Bu iddiayı ileri sürenler, İslam'ın mi-ras hukukunun eski Roma'nın miras hukukundan alınmış olduğunu söylüyorlar!
Fransız miras hukukuna göre, mirasçı tabakalar şöyle sıralanır: 1-Oğullar ve kızlar 2-Babalar, anneler, oğlan kardeşler, kız kardeşler 3-Dedeler ve nineler 4-Amcalar ve hala-lar ve dayılar ve teyzeler. Bu kanun-larda karı-koca ilişkisi bu tabakalar dışında tutulmuş ve gönül ilişkisi ve sevgi esasına dayandırılmıştır. Bunun ve diğer tabakaların ayrıntılarına de-ğinmek bizi ilgilendirmez. İsteyen o kanunlara başvursun.

Bizi, uygulanmakta olan bu sis-temin sonuçlarını irdelemek ilgilendi-riyor. Bu irdelemede gördüğümüz şu-dur: Dünya malı daha önce sözünü ettiğimiz genel bakış gereğince kadın ile erkek arasında eşit olarak bölüş-türülüyor. Fakat batılılar kadını ko-casının denetimi altına koydular. Ka-dının kendine miras kalan malları üzerinde tasarruf hakkı yoktur. Bu-nun için kocasından izin alması gere-kir.

Böylece dünya malı mülk olarak erkek ile kadın arasında eşit biçimde bölüştürüldü, ama düzenleme ve irade bakımından tümü ile erkeğin deneti-mine verildi! Batı toplumlarında faa-liyet gösteren bazı devrimci dernekler kadınlara mali bağımsızlık sağlaya-rak onları bu konuda erkeklerin de-netiminden kurtarmak için çalışıyor-lar. Eğer isteklerinde başarılı olurlar-sa, kadınlar ile erkekler hem mülki-yet hem de düzenleme ve tasarruf yet-kisi bakımından eşit duruma gelirler.

7-Miras Sistemlerinin Karşılaştırılması
Biz, eski milletler ve geçmiş çağ-larda geçerli olan miras sistemlerini özetledikten sonra işi eleştirici araş-tırmacılara havale ediyoruz. Bu sis-temleri birbirleri ile mukayese etsinler. Bu sistemlerin hangisinin yeterli, hangisinin eksik olduğuna, insan toplumu için hangisinin faydalı, hangisinin zararlı olduğuna, hangisinin mutluluğa götüren yol üzerinde olduğuna hüküm versinler. Sonra da bu sistemler ile İslam'ın bu alandaki kanunlarını kararlaştırarak verilmesi gereken hükmü versinler.

İslam sistemi ile diğer sistemler arasındaki en köklü fark, hedefte ve maksattadır. İslam sisteminin mak-sadı dünyanın huzura ve mutluğa er-mesi iken, onun dışındakilerin mak-sadı arzu ettiğini elde etmektir. Bütün ayrıntılar ve sonuçlar, bu iki temel şeyden kaynaklanır: Yüce Alah şöyle buyuruyor: "Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir. Buna karşılık hoşnuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz." "Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, bilin ki, bir şeyden hoşlanmayabilirsiniz de Allah onda birçok hayır koymuş olabilir."

8-Vasiyet
Daha önce söylediğimiz gibi İs-lam, vasiyeti miras kapsamı dışına çıkararak onu bağımsız bir hüküm olarak ele almıştır. Çünkü onun ba-ğımsız bir dayanağı vardır. Bu daya-nak, mal sahibi hayattayken onun malı üzerindeki iradesini tanımaktır. Vasiyet gelişmiş milletlerde bir hile yolu idi.

Baba aile reisi gibi vasiyet eden kimsenin malını veya malının bir bölümünü, yürürlükteki miras kanununun vermeyi uygun gördükleri dışındaki kimselere vermek için baş-vurulan bir formül olarak kullanılır-dı. Bu yüzden söz konusu toplumlar vasiyetin kapsamını daraltmak ve miras hükümlerini geçersiz kılmaya yol açan bu yolu şu ya da bu şekilde kesmek maksadı taşıyan kanunlar çıkarıyorlardı. Bu alandaki sınırlama girişimleri günümüze kadar hep de-vam etmiştir.

İslam, vasiyetin kapsamını malın üçte biri ile sınırlamıştır. Buna göre vasiyet malın üçte birinden fazlası için geçerli değildir. Bazı yeni kanunlar bu konuda İslam'ın yöntemini izlemişlerdir. Fransız kanunu gibi. Fakat iki kanun arasında bakış açısı farklılığı vardır. Nitekim İslam vasiyeti teşvik ederken söz konusu kanunlar ya onu engelliyor veya sessizce geçiştiriyorlar.

Vasiyet, sadakalar, zekat, humus ve mutlak infak hakkındaki ayetle-rin incelenmesi şunu ortaya koyuyor: Bu düzenlemeler, yaklaşık olarak malların yarısının ve bu malların gelirinin üçte ikisinin iyilikler ve yoksul kesiminin ihtiyaçları için kullanılmasın yolunu kolaylaştırıyor. Böylece toplumun değişik kesimleri birbirine yaklaştırılıyor, aralarındaki büyük farklar kaldırılıyor ve fakir kesimin ayakları üzerinde durabilmesi sağlanıyor. Bu kanunların bir amacı da zenginlerin harcama biçimlerini düzenleyerek fakir kesim ile aralarının açılmasını frenlemektir. Bu konu inşallah ileride ayrıca ele alınıp incelenecektir."

4056. Bölüm
Mirasın Engelleri

21561. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Katil miras almaz."
21562. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mirastan hiçbir şey katile ulaşmaz."
21563. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Katil için bir miras yoktur."
21564. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Her kim birini öldü-rürse her ne kadar öldürülenin katilden başka bir varisi olmasa ve her ne kadar çocuğu ve babası da olsa miras alamaz."

21565. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Biri diğerini öldüren iki kişi miras alamaz."
21566. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Katil öldürdüğü kim-senin diyetinden miras alamaz."
21567. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Zinazade olan birisi ne miras alır, ne de kimse onun varisi olur."
21568. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Her kim bir toplulu-ğun cariyesiyle veya özgür bir kadınla fuhuş ederse, dünyaya gelen çocuğu zinazadedir, ne mi-ras alır ne de kimse ona varis olur."

21569. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Müslüman kafirin (kendisinden) miras almasına engel olur ama ondan miras alır. Kafir ise ne müminin miras al-masına engel teşkil eder ve ne de ondan miras alabilir"
21570. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ne kafir müslüman-dan miras alır ne de müslüman kafirden"
bak. Vesail'uş Şia, 17/374, 413, Ebvabu mevanii'l irs, Kenz'ul Ummal, 11/15, 72, Fi mevanii'l İrsi

4057. Bölüm
Peygamberlerin Mirası

Kur'an :
"Süleyman Davud'a varis oldu: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şey-den bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur" dedi."
Doğrusu, benden sonra ye-rime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısır-dır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yakup oğullarına mirasçı olsun. Rabbim! Onun, rızanı ka-zanmasını da sağla."
21571. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Peygamber miras bı-rakmaz, aksine onun mirası fakir ve yoksul müslümanlar içindir."

21572. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Biz miras bırakmayız, bıraktığımız şey sadakadır."
21573. İmam Bakır (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Fatıma (a.s) ve Abbas bin Abdulmuttalib miraslarını talep etmek için Ebubekir'in yanına geldiler. Ali de onlar ile birlikte gitti. Ebubekir şöyle dedi: "Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Biz miras bırakmayız. Bıraktığımız her şey sadaka-dır."

Ebubekir daha sonra şöyle dedi: "Peygamberin ailesinden olanların geçimi benim sorumlu-luğumdadır."Ali (a.s) şöyle bu-yurdu: "Süleyman Davud'a va-ris oldu ve Zekeriyya şöyle dedi: "Bana ve Yakup ailesi-ne varis olsun."Ebu Bekir şöyle dedi: "Benim dediğim geçerlidir. (Olay benim dediğim gibidir. Ben Peygamberin sözlerini sizle-re aktardım.) Allah'a yemin ol-sun ki sen de benim bildiğim şeyi biliyorsun."Ali (a.s) şöyle bu-yurdu: "Ama Allah'ın kitabı (Önceki peygamberlerin miras bıraktığı hususunda açık bir şe-kilde) açıklamada bulunmakta-dır."Onlar (Ali, Fatıma Abbas) artık bir şey demeden geri dön-düler."

540. Ko-nu

el-Vera'
Vera-Sakın-ma
Bihar, 70/296, 57. Bölüm; el-Vere' ve'l-İctinab'iş-Şubehat
Kenz'ul-Ummal, 3/426, 797; el-Vere'e
Kenz'ul-Ummal, 3/436; Ve-re'ul-Mezmum
Kenz'ul-Ummal, 3/799; Rahs'ul-Vere'
bak.
256. Konu, eş-Şubhe; 556. Ko-nu, et-Takva; et-Tama', 2420. Bö-lüm; el-İffet, 2757, 2762, 2760. Bö-lümler; el-Amel, 2947. Bölüm; eş-Şükür, 2071. Bölüm

4058. Bölüm
Vera (Sakınma)

21574. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Her şeyin bir temeli vardır; imanın temeli ise günah-tan sakınmadır."
21575. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Sakınma, amelin efendisidir."
21576. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Dinin temeli sakın-madır."
21577. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Vera dinin başıdır."

21578. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İnsanın günahtan sa-kınması dini miktarıncadır."
21579. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Dininizin en hayırlısı sakınmadır."
21580. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Din işlerinden en iyi-si sakınmadır."

21581. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Dinininizin en üstü-nü sakınmadır."
21582. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "İman, sakınmayla do-ruğa erişir. Her kim, Allah'ın kendisine nasip ettiği rızka ka-naat ederse, cennete gider. Her kim de şüphe olmayan cenneti isterse, Allah yolunda hiç bir kı-nayıcının kınamasından kork-mamalıdır."
21583. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Hiç bir kale sakın-madan daha sağlam değildir."
21584. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Hiç bir şiper sakın-madan daha iyi değildir."
21585. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sakınma bir kalkan-dır."

21586. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İşe koyulun işe! İşin sonu, işin sonu! Direniş, direniş! Sabır, sabır! Takva, takva!"
21587. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Veradan (sakınmak-tan) ayrılma. Zira vera (günah-lardan) en iyi korunma sebebi-dir."
21588. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Veradan ayrılma. Şüphesiz vera dinin yardımcısı ve ihlas sahibi kimselerin hasle-tidir."

21589. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Veradan ayrılma, ta-maha aldanma. Şüphesiz ki ta-mahlanmanın otlağı kirlidir."
21590. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Sakınmaktan ayrıl-mayın zira sakınmak bizim tabi olduğumuz, kendisiyle Allah'a itaat ve kulluk ettiğimiz ve dost-larımızdan istediğimiz dindir."
21591. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Veradan ayrılmayınız. Şüphesiz ki Allah nezdinde olan şeylere vera (sakınma) ile ulaşılabilir."

21592. Mirac hadisinde şöyle yer almıştır: "Ey Ahmet! Sakınmadan ayrılma! Zira ki sakınma dinin evveli, dinin ortası ve dinin so-nudur... Sakınmak süsler arasın-da bir küpe gibi ve diğer yiyecek-ler arasında bir ekmek gibidir. Sakınma imanın başı ve dinin dayanağıdır. Sakınmanın misali bir gemi gibidir. Şüphesiz deniz-de sadece gemide olanlar kurtu-lur. Züht ehli kimseler de sadece sakınmayla kurtuluşa ererler."