Mizan'ul Hikmet-13.Cilt
 


KARIŞIK KONULAR



bak.
198. konu, er-Ruh; 445. konu, el-Kalp; 346. konu, Marifet'un-Nefs; 527. konu, el-Heva; 203. konu, et-Tezkiye; 193. konu, el-Murakebe; el-Hisab, 827 ve 832. bölümler; el-Hüsran, 1018. bölüm; eş-Şer, 1976. bölüm; el-Mudahine, 1277. bölüm; ez-Zikr, 1340. bölüm; es-Siyaset, 1933. bölüm; es-Sedik, 2200 ve 2201. bölümler; et-Tıb, 2407. bölüm; et-Taharet, 2425. bölüm; el-Acz, 2523. bölüm; el-Adavet 2561. bölüm; el-Akl, 2794. bölüm; el-Ayb, 3010 ve 3014. bölüm; el-Gaşş, 3067. bölüm; el-Gına, 3115. bölüm; el-Emsal, 3636. bölüm; eş-Şucaet, 1959. bölüm

3924. Bölüm
Nefis

Kur'an:
"Nefse ve onu şekillendi-rene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun."
20453. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz nefis, de-ğerli bir cevherdir. Herkim onu korursa mertebesi yücelir. Her-kim de onu korumazsa, hor ve hakir düşer."
20454. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Yeryüzünde münez-zeh olan Allah nezdinde emirle-rine itaat eden nefisten daha yüce bir şey yoktur."

20455. İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala'nın, "Nefse ve onu şekil-lendirene" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Yani Allah onu yarattı, ona şekil verdi, "ona kötülüğü ve sakınmayı ilham etti" yani nefse iyiliği ve kötülü-ğü tanıttı ve ilham etti ve nefsi (bu ikisinden birini tercih nokta-sında) serbest bıraktı ve onu irade sahibi kıldı."
20456. İmam Bakır ve İmam Sa-dık (a.s) "ona kötülüğü ve sakınmayı ilham etti" ayeti hak-kında şöyle buyurmuştur: "Nefis için yapması gerekeni veya terk etmesi icab edeni açıkladı."

20457. İmam Sadık (a.s), Allah'ın "Nefse ve onu şekillendirene" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Mümin hak üzere olduğu halde örtülüdür." Hakeza "ona kötü-lüğü ve sakınmayı ilham etti" ayetinin beyanı hakkında da şöyle buyurmuştur. "Maksat hakkı ve batılı tanımaktır."

20458. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İlim öne çeker, amel geriye iter, nefis ise vahşidir."
20459. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefislerin dizginleri kopmuştur, ama akılların elleri, dizginlerini eline almış ve insanı sefalete ve helak olmaya sürük-lemesine engel olmaktadır."
20460. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ey yeryüzünü yayan, gökleri koruyan ve iyi ve kötü kalpleri fıtratı üzere yaratan Allah'ım!"

Nefsin Soyut Oluşu

Allame Tabatabai (r.a), "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz, belki onlar diri-dir" ayeti hakkında şöyle demekte-dir: "Tefsirini yaptığımız bu ayet-i kerime ve konuya ilişkin diğer ayetler üzerinde iyice düşünüldüğü zaman, bundan daha geniş boyutlu bir gerçek açıklığa kavuşacaktır. Sözünü etti-ğimiz "Ruhun soyutluğu"dur. Yani bedenden ayrı, beden ve diğer maddi terkiplerin hükmüne tabi olmayan bir olgu oluşudur.

Ruh bedenle bir tür birleşim gerçekleştirmiştir ve onu bilinç, irade ve kavramaya ilişkin öteki nitelikleriyle yönlendirmektedir. Yukarıya aldığımız ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman bu anlam iyice belirginleşir. Bu ayetlerden çıkan sonuca göre, insan; kişilik olarak beden değildir.

Bedenin ölmesi ile ölmez, onun yokolması ile yokolmaz. Bedensel terkibin ayrışması, element-lerinin dağılması ile ortadan kalk-maz. İnsan bedeninin yokolmasından sonra da varlığını sürdürür, kalıcı nimetler içinde sürekli ve rahat bir hayat yaşar. Ya da bitmez tükenmez bir mutsuzluk girdabında elem verici bir azab çeker. İnsanın ölümden sonraki mutluluğu ya da mutsuzluğu onun karakteristik özelliğine ve amel-lerine bağlıdır, bedensel olgulara ya da toplumsal yargılara değil.

Bu anlamları yukarıya aldığımız ayet-i kerimelerden ediniyoruz. Açık-ça görülüyor ki, bunlar cismani hü-kümlerden ayrı hükümlerdir, bütün yönleriyle dünyevi maddi özelliklerden farklıdırlar. Dolayısıyla insanın ruhu bedenden ayrı bir olgudur. Bu gerçeği pekiştiren ifadelerden biri yüce Al-lah'ın şu sözüdür: "Allah öldükle-ri sırada canları alır, ölmeyen-leri de uykularında, sonra ölümüne hükmettiğini yanın-da tutar, ötekilerini de gönde-rir." "Teveffi" ve istifa" deyimleri bir hakkın eksiksiz olarak tamamıy-la alınmasını ifade ederler. Ayeti kerimede geçen "tutmak", "almak" ve "göndermek" gibi fiiller, bedenle ruhun farklılıklarını ifade etmemek-tedirler.

Bunlardan biri şu ayet-i kerime-dir: "Dediler ki: "Biz yerde kaybolduktan sonra, biz mi yeni bir yaratılışta olacağız" Doğrusu onlar, rablerine ka-vuşmayı inkar edenlerdir. De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, sizi (canınızı) alır, sonra Rabbinize döndü-rülürsünüz."

Burada yüce Allah, ahireti inkar eden kafirlerin kuşkularından birini gündeme getiriyor. Diyorlardı ki: Öldükten ve bedensel terkibimiz ayrıştıktan sonra organlarımız birbir-lerinden ayrılır, vücudumuzun her bir parçası bir tarafa dağılır. Görünü-mümüz başkalaşır ve biz toprağın içinde kayboluruz. Dış alemi algıla-mamızı sağlayan duyularımız iş görmez hale gelir. Bütün bunlardan sonra ikinci bir yaratılış mümkün olur mu? Onlara göre bu,

imkansız bir şeydir. Burada yüce Allah elçisine şu cevabı vermesini telkin ediyor: "De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, sizi (canınızı) alır." Bu ayetten anlıyoruz ki, sizin üzerinize vekil edilen bir melek var; o sizin canınızı alır ve sizi tutar. Kay-bolup gitmenize izin vermez. Onun koruması ve kontrolü altında olursu-nuz. Toprağa karışıp kaybolan, yalnızca sizin bedenlerinizdir, ruhla-rınız değil. "Kum/Siz" zamiri bunu gösteriyor. Çünkü yüce Allah "sizi (canınızı) alır" buyuruyor.

Aşağıdai ayetler de bu meseleye örnek olarak gösterebiliriz: "Ona kendi ruhundan üfledi." Yüce Allah bu hususu insanın yaratılışı ile ilgili olarak gündeme getiriyor. Başka bir ayette şöyle buyuruyor: "Sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh rabbimin emrindendir" Burada yüce Allah "Ruh"un köken olarak kendi "emr"inden olduğunu bildiriyor. Bir başka ayette ise "emri-ni" şöyle tanımlıyor: "O'nun emri, bir şeyi istedi mi ona, sadece "ol" demektir,

hemen oluve-rir. Yücedir O ki, her şeyin melekutu O'nun elindedir." Bu, "Ruh"un "melekut"tan olduğu ve onun "ol" kelimesi olduğu sonucu-nu ortaya çıkarıyor. Sonra "emr"i bir başka yerde, başka bir nitelikle tanı-tıyor: "Bizim emrimiz bir tek-tir, göz açıp yumma gibidir." "Göz açıp yumma" ifadesi gösteriyor ki,

"ol" kelimesinden ibaret olan "emir" bir kerede varolan bir olgudur, tedrici bir varoluşu yoktur. O, varlığı zaman ve mekana bağlı olmaksızın varolur, bundan da anlaşılıyor ki, emir -ve ondan olan ruh- cismani, maddi bir varlık değildir. Çünkü cismani, maddi varlıkların temel özellikleri tedrici bir varoluşa sahip olmaları ve zaman ve mekana bağımlı olmalarıdır. Dolayısıyla insanın ruhu cismanilikle, maddi bedenle ilintili olsa bile, maddi ve cismani bir olgu değildir.

Ruh ile maddi ve cismani bedenin ilişkisinin mahiyetini ortaya koyan bir çok ayet vardır. Bir ayet-i kerime-de yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizi ondan (yani yerden) yarat-tık" Konuya ilişkin diğer örnekleri şöyle sıralayabiliriz: "İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattı." "...İnsanı yaratmaya çamurdan başladı.

Sonra onun neslini bir özden, hakir bir sudan yaptı." "Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir sperma olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra spermayı embriyoya çevirdik. Emriyoyu bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çe virdik, kemilere et giydirdik, sonra onu bam-başka bir yaratık yaptık. Ya-ratanların en güzeli Allah, ne yücedir."

Buna göre insan, önceleri sürekli değişen ve farklı biçimler alan doğal bir cisimdi; sonra yüce Allah bu donuk ve hareketsiz cismi yeni bir yaratılış sürecine sokarak irade ve bilinç sahibi bir varlık haline getirdi. Bu yeni haliyle insan bilinç, irade, düşünce ve olgular üzerinde tasarrufta bulunma, yer değiştirmek ya da değişime uğratarak doğal olgulara ilişkin düzenlemelerde bulunma gibi hareketlerde, faaliyetlerde bulunabiliyor ki cisimler, maddi olgular böyle hareketlerde bulunamazlar. Şu halde ruh cismani değildir ve ruhun içine konulduğu yer onun üzerinde etkin değildir.

Ruhun oluşumuna yol açan cisim ki bu cisim kendisinden ruh varedilen bedendir- açısından ruh, ağacın mey-vesi ya da daha uzak bir bağlantıyla kandilin ışığı gibidir. Bu şekilde ruhun bedenle olan ilişkisinin nasıl meydana geldiği ortaya çıkıyor. Ölüm-le birlikte bu ilişki kopuyor, bağlantı kesiliyor.

Şu halde ruh varoluşunun ilk aşamasında bedenle aynıdır, sonra ondan yaratılarak ayrı bir olgu ola-rak ortaya çıkıyor, ardından bütü-nüyle ondan bağımsız bir yapıya kavuşuyor. Yukarıya aldığımız ayet-lerin zahiri ifadelerinden çıkan sonuç budur. Bu gerçeği ima ya da dolaylı anlatımla ifade eden başka ayetler de vardır. Titiz bir gözlemci bunları rahatlıkla farkedebilir ve doğru yol klavuzu ancak Allah'tır."

3915. Bölüm
Yaşlanıldığı Zaman Nefsin Gençleşmesi

20461. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Allah'ın kalbini tak-vayla denediği kimse dışında Ademoğlunun nefsi hatta şiddet-li yaşlılıktan köprücük kemikleri birbirine girdiğinde bile gençtir ve bunlar ise (Allah'ın kalbini takvayla denediği kimseler ise) azdır."
20462. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Yaşlı kimse her ne kadar köprücük kemikleri yaşlı-lıktan birbirine girse de dünya talebi hususunda gençtir. Elbette takvalı olan kimseler bunun dı-şındadırlar ve bunlar çok azdır."
20463. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Yaşlı insanın kalbi iki sergi hususunda sürekli gençtir: Hayata olan aşk ve fazla servete sahip olma."
20464. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "İnsan sürekli yaşlan-makta ve onda olan iki şey genç-leşmektedir: Servet hırsı ve uzun yaşama hırsı."

3916. Bölüm
Nefsi Emmare
Kur'an:
"Ben nefsimi temize çı-karmam; çünkü nefis, Rab-bimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır, mer-hamet edendir."
20465. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kötülüğü emreden ve aldatan nefis bir münafık gibi dalkavukluk eder ve uyumlu bir dost gibi davranır. Ama aldatıp insana hakim olunca düşman gibi musallat olur, kibirli kimselerin egenmenliği gibi egemenlik kurar ve (insanı) kötü yollara düşürür."
20466. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefis sürekli kötülü-ğü ve fenalığı emreder. O halde her kim nefsine itimat ederse nefsi ona hiyanet eder ve her kim de onunla kalbini ferah tutarsa nefsi onu helak eder. Her kim nefsinden hoşnut olursa nefsi onu en kötü yere sokar."

20467. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz bu nefis kötülüğü emreder. Dolayısıyla nefsini ihmal eden kimseye nefsi isyan eder ve onu günahlara sürükler."
20468. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz nefsin kan-dırıcıdır. Ona güvenecek olursan şeytan seni haramları işlemeye sürükler."
20469. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsine çok güven-diğin zaman, hilelerinden daha çok sakın."
20470. İmam Ali (a.s) "Nehrevan savaşında öldürülen Hariciler'e rast-ladığında şöyle buyurdu: "Haliniz kötü olsun! Şüphesiz sizi alda-tan, sizi zarara uğrattı." "Onları kim aldattı, ey Müminlerin Emi-ri?" diye sorulduğunda da şöyle buyurdu: "Saptırıcı şeytan ve kötülüğü emreden nefisleri onla-rı ümitlerle aldattı, onlara isyan yollarını açtı, üstün geleceklerini vaat ederek onları ateşe düşür-dü."

20471. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Bilin ki Allah'a isyan ise, lezzet ve isteklerle iç içedir. O halde nefsinin arzularından kaçan, nefsinin hevasını kökün-den söküp atan kimseye Allah rahmet etsin. Çünkü nefsini heveslerden ayırmak en zor iş-lerdendir. Gerçekten de nefis insanı sürekli günaha ve hevesle-re sürükler."

20472. İmam Ali (a.s), Mısır'a vali tayin ederken Malik-i Eşter'e yazdığı mektubunda onu Allah'tan sakınmaya, Allah'a itaat yolunu seçmeye, nefsinin isteklerini kırmaya, isyan anında dizginlerini sağlam tutmaya davet etmiş; zira nefsin Allah'ın merhamet ettikleri dışında sürekli olarak kötülüğü emrettiğini hatırlatmış ve şöyle buyurmuştur: "O halde, heva ve nefsine musallat ol, haram olan şeyi nefsinden esirge. Nefisten esirgemek, sevdiği veya sevmediği şeyler hususunda ondan insaflı ve adil olmayı dilemektir."

20473. İmam Ali (a.s), Muaviye'ye yazdığı bir mektubunda şöyle buyur-muştur: "Çünkü senin nefsin seni şerre sokup, sapıklık ve helake sürüklemekte, bozguna uğrat-makta ve yolunu gitgide zor-laştırmaktadır."

20474. İmam Zeyn'ül-Abidin (a.s), bir duasında şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ım! Sürekli kötülüğü em-reden, günahlara koşan ve sana isyana tamahlanan nefisten sana şikayette bulunurum… Çok özürcü ve bahanecidir, uzun arzuları vardır.

Eğer ona bir kötülük gelirse tahammül etmez. Eğer bir hayır ve bereket gelirse cimrilik gösterir. Oyun ve oya-lanma aşığıdır. Gaflet içinde yüzmektedir. Beni günaha doğru koşturmakta ve tövbe hakkında bana bugün yarın "tövbe eder-sin" diye vaadde bulunmakta-dır."

20475. İmam Zeyn'ül-Abidin (a.s), hakeza şöyle buyurmuştur: "(Alla-hım!) Senin bize gazap etmene sebep olan işlerde gücümüzü azalt. Bu yolda nefsimizi kendi-sine havale etme. Zira nefis sü-rekli batıl yolu seçer, meğer ki senin verdiğin başarı yardımcı olsun ve nefis sürekli kötülüğü emreder, meğer ki sen merhamet buyurasın."

20476. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Namazını bitirdiğin zaman şöyle de: Ey Allah'ım! Beni günahlardan korumanı, hayatta olduğum müddetçe göz açıp kapayıncaya ne ondan az veya ondan çok miktar kadar dahi beni kendime bırakmamanı diliyorum. Zira nefis senin mer-hamet ettiğin dışında sürekli kötülüğü emretmektedir. Ey merhamet edenlerin en merha-metlisi!"
bak. El-Edeb, 64. Bölüm, 351. hadis; el-Emsal, 3636

3917. Bölüm
Kınayan Nefis

Kur'an:
"Ve kınayan nefse yemin ederim."
20477. İbn-i Abbas, Allah-u Tea-la'nın, "Kınayan nefse" ayeti hakkında şöyle buyurmuştu: "Yani iyilik ve kötülüğe oranla kınayan ve şöyle diyen nefistir: Keşke şöyle böyle yapsaydın."
20478. İbn-i Abbas hakeza bu ko-nuda şöyle buyurmuştur: "Kaybetti-ği şeyler hususunda pişmanlık duyan ve onun hakkında kınayan nefis."

20479. Resulullah (s.a.a), İbn-i Mes'ud'a yaptığı tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: "Ey İbn-i Mes'ud! Salih ve iyi amelleri çoğalt. Şüp-hesiz hem iyilik, hem de kötülük sahibi pişman olur. İyilik sahibi şöyle der: "Keşke iyiliklerimi çoğaltsaydım." Kötülük sahibi de şöyle der: "Kusur ettim." Allah-u Teala'nın şu sözü de bunu ifade etmektedir: "kına-yan nefse yemin ederim."

Tefsir
"Kınayan nefse yemin ede-rim ki" cümlesi akışı ve önceki cümleyle lafız ortaklığı açısından ikinci bir yemindir. O halde bazıları-nın "ikinci cümle yemini nefyetmekte-dir ve yemin değildir ve maksat şudur: kıyamet gününe yemin içiyorum ve kınayan nefse yemin içmiyorum" diyenlerin sözlerine itina etmemek gerekir. Kınayıcı nefisten maksat ise, dünyada ma'siyet ve Alalh yolundaki gevşekliği sebebiyle kendisini kınayan müminin nefsidir ve kıyamet günü ona fayda verecektir. Bazılarının dediğine göre ise, bundan maksat, mutlak insani nefistir.

Hem mümin ve doğru insanın nefsi, hem de günahkar insanın nefsidir. Zira nefis genel olarak insanı kıyamet günü kınamaktadır. Kafirin nefsi sahibini küfrü ve günahları sebebiyle kınamaktadır. İmanlı kimsenin nefsi de mümin şahsı daha fazla iyilik yapmadığı ve itaatte bulunmadığı için kınamaktadır.

Bazılarının dediğine göre ise kına-yan nefisten maksat, kıyamet günü küfrü ve dünyada yaptığı günahları sebebiyle kendisini kınayan kafirin nefsidir. Niekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizler-ler." Elbette bu görüşlerin her biri-nin de belli bir gerekçesi vardır.

3918. Bölüm
Senin Nefsin Bineğin-dir

20480. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz nefsin bi-neğindir. Eğer gücünden fazlası-nı yüklersen onu öldürürsün. Eğer onu idare edersen korumuş olursun."
20481. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Şüphesiz insanın nefsi tuzlu ve acı otları yemek isteyen bir deve gibidir. İnsanın kulağı bir çok şeyi uzağa atar. O halde derkini kalbine ısrarda bulunarak hakkında çok tefek-küre zorlama. Şüphesiz bede-nindeki her organının bir din-lenmeye ihtiyacı vardır."
bak. Er-Rıfk, 1532. Bölüm; el-İbadet, 2501. Bölüm

3919. Bölüm
Nefsi Öğretmek Eğit-mek ve Tezkiye Etmek

Kur'an:
"Nefse ve onu şekillendi-rene, Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki, kendini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır."
20482. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kim kendini insanlara imam yaparsa, başkalarından önce kendini eğitsin ve diliyle terbiye etme-den önce, davranışlarıyla terbiye etsin. Kendinin öğretmeni olup kendini eğiten kişi, insanların öğretmeni olup onları eğitenden daha fazla saygı ve övgüye layıktır."

20483. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ey insanlar! Nefislerinizi edeplendirmeyi kendiniz üstlenin ve onları huy edindiği kötü alışkanlıklar-dan alıkoyun."

20484. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefis tezkiyesiyle uğraşmak daha doğrudur."
20485. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefislerin en iyisi en temiz olanıdır."
20486. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Hedeflerin nihayetine sadece nefsini tehzip etme ve nefsiyle cihat etme yolunda çaba gösteren kimseler ulaşabilir."

20487. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsi siyaset (terbiye) siyasetlerin en yücesidir."
20488. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İnsanın ilmi arttıkça nefsine olan ilgisi de artar, gücü-nü nefsini terbiye ve ıslah yo-lunda kullanır."

20489. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İnsanın makamı nef-sine riyazet çektirmek ve itaate koyulmak iledir. O halde eğer nefis kendini temiz tutarsa, te-miz kalır ve eğer onu kirletirse kirlenir."
20490. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İnsan kendi yerini seçer. Eğer nefsini korursa, ma-kamı yücelir, onu korumazsa alçalır."

20491. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kulların temiz kalp-leri münezzeh olan Allah'ın ba-kış yeridir. O halde herkim kal-bini temizlerse Allah ona ba-kar."
20492. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Pisliklerden uzak durmak temiz nefislerin hasletle-rindendir."
20493. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kendi yükünü ken-din taşı. Eğer böyle yapmazsan bir başkası senin yükünü taşı-maz."
20494. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Senin nefsinin ayıpla-rıyla uğraşman, senden utancı uzaklaştırır."

Ahlak
"Biliniz ki, ruhun ahlakını ve karakteristik özelliklerini bilgi ve amel açısından (teorik ve pratik açı-dan) ıslah etmek, üstün ahlakı ka-zanmak ve kötü ahlakı yoketmek, sürekli olarak salih ameller işlemeye, uygun davranışlar içinde olmaya, bunlardan ödün vermemeye bağlıdır. Cüz'i konulara ilişkin cüz'i bilgiler ruhta kalıcılık kazanır; üst üste biner, ruhun özüne kazınır ve silin-mesi zor ve hatta imkansız bir hale gelir.

Söz gelimi, bir insan korkaklık özelliğini yokedip cesaret niteliğine sahip olmak isterse, bu adam yürekle-ri hoplatan, insanın dizlerinin bağı-nın çözülmesine yol açan korkulu yerlere, dehşet verici zorluklara girip çıkmalıdır. Bunu bir alışkanlık hali-ne getirmelidir. Bu tür bir yere girdi-ğinde, pratik olarak böyle bir yere girebileceğini görür. O zaman diren-menin lezzetini ve kaçmanın ve çe-kinmenin iğrençliğini pratik olarak algılar. Bu husus tekrarlandıkça kişiliğine işler, nihayet cesaret niteliği onda kalıcı bir karakter halini alır.

Bu teorik karekterin insanın içinde meydana gelmesi, isteğe bağlı bir şey değilse de, gördüğün gibi bu sonuca ulaştırıcı öncüller ihtiyari ve kişisel kazanıma bağlı şeylerdir.
Bunu öğrenmiş bulunduğuna göre, ahlakı güzelleştirmenin ve üstün ahlakı elde etmenin iki yolunun bulunduğunu da bilmiş olursun.

Birinci yol: Ahlak dünyaya yöne-lik salih amaçlarla, insanlar arasında övgüye layık görülen bilgi ve görüşlerle güzelleştirilir. Nitekim deniliyor ki iffetlilik, elde olanla yetinme ve baş-kalarının sahip bulunduğu şeylerden ilgiyi kesme, insanın başkalarının gözünde onurlu ve büyük görünmesini sağlar, insana toplum nezdinde saygın bir yer kazandırır. Bunun aksi bir görünüm hasisliğe ve fakirliğe yol açar. Tamahkarlık kişilik zilletine, alçaklığa sebep olur. Bilgi, halkın teveccühüne, onura, saygınlığa ve özel ilgiye sebep olur. Bilgi, gözdür.

İnsan onun aracılığı ile her türlü pisliği, iğrençliği görür. Sevimli ve sempatik şeyleri algılar. Cehalet ise, körlüktür. Bilgi seni korur, malı ise sen korur-sun. Cesaret kararlılıktır, dirençtir, kalıcılıktır. İnsanın bukalemun gibi renkten renge girmesine engel olur. Yense de, yenilse de insanların övgü-süyle karşılaşır. Ama korkaklık ve döneklik için aynı şeyi söyleyemeyiz. Adalet, ruhun elem verici hüzünler-den kurtulması demektir. O, ölüm-den sonra hayattır. Yani ismin, güzel hatıranın kalıcı olması, insanların yüreklerinde sevgiyle yer edinmesidir.

Ahlak bilgisinin dayandığı yön-tem budur ve bu yöntem eski Yu-nan'da ve benzeri toplumlarda yaygın biçimde kullanılmıştır.
Kur'an-ı Kerim isnanların çoğu tarafından övülen hususları seçmek ve yine onlarca yerilen hususları bırak-mak, toplumun beğendiğini almak ve çirkin gördüğünü atmak esasına dayanan bu yöntemi kullanmamıştır. Ama bununla birlikte, gerçekte ahiret sevabına ya da ahiret azabına yönelik olmakla birlikte, bazı ayet-i kerime-lerde ilahi uyarılar toplumsal tepki ile ilintili olarak sunulmuşlardır. Söz gelimi yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

"Nerede olursa-nız, yüzününüzü o yana çevi-rin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delilleri olmasın." Yüce Allah bu ayet-i kerimede müminleri kararlılığa ve dirençliliğe çağrıyor;ama bunu "ki insanların… olmasın" şeklinde illet-lendiriyor. Buna örnek olarak sunabileceğimiz bir diğer ayet de şudur: "Çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider, sabredin."

Bu ayette ulu Allah müminleri sabretmeye çağırıyor ve gerekçe olarak da, bunun terkedilmesinin çelişmeye yol açacağını, bununsa yılgınlığa, gücün yok olmasına, düşmanın cesaret bulup saldırıya geçmesine sebep olacağını gösteriyor. Bir diğer ayet-i kerime de şudur: "Fakat kim sabreder, affederse, şüphesiz bu, yapılması gereken işlerdendir." Yüce Allah ayette müminleri sabretmeye ve bağışlamaya çağırıyor, buna gerekçe oalrak da bu davranışın yapılması gereken övgüye layık bir iş olduğunu gösteriyor.

İkinci yöntem, ahlakın ahirete dö-nük hedeflerle güzelleştirilmesidir. Kur'an-ı Kerim'de bu amaca yönelik ifadelere çokça rastlıyoruz: "Allah, müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır." "Ancak sab-redenlere ödülleri hesapsız ödenecektir." "Doğrusu zalimler için acı bir azap var-dır." "Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklar-dan aydınlığa çıkarır. Kafirle-rin dostları da tağuttur. O da onları aydınlıktan karanlıkla-ra çıkarır." Konu ifadelerin farklılığına rağmen, aynı amaca yönelik birçok ayet örnek olarak gösterilebilir.

Bu kısma aldığımız ayetlerin ka-tegorisine bir diğer grup ayeti de soka-biliriz: "Ne yerde, ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir ki-tapta olmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır."
Bu ayet-i kerime üzüntü ve sevinci bir kenara bırakmaya çağırıyor. Çünkü size isabet edecek olan şey, hedefinden sapacak değildir. Sizden sapan şeyler de size isabet edecek değildir.

Çünkü olaylar öceden karara bağlanmış bir sistem doğrultusunda ve önceden belirlenmiş bir kader uyarınca gelişme gösterirler. Dolayısıyla olaylar karşısında üzülmek ya da sevinmek, her türlü işin dizginini elinde tutan Allah'a inanan bir mü'mine yakışmayan anlamsız bir davranıştır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hiç bir musibet başa gelmez ki, Allah'ın izniyle olmasın. Kim Allah'a inanırsa Allah onun kalbine hidayet verir." Bu kısım ayetler de içerik olarak bundan öncekli ayetlere benziyorlar. Ki o ayetlerde ahlakın ıslahı ahirete ilişkin onurlu amaçlarla sebeplendirilmişti. Hiç kuşkusuz bunlar zanna dayanmayan gerçek kemal edereceleri-dir. Ahlakın ıslahı bu ayetlerde, kaza, kader, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanma, Allah'ın güzel isimlerini anma, yüce sıfatlarını hatırlama gibi gerçek ilkelerle illetlendiriliyor.

Şayet desen ki: Kaza ve kader gi-bi olguları sebep olarak göstermek, şu seçmeye bağlı dünya hayatındaki hükümlerin geçersizliğini gerektirir. Bu da üstün ahlakın geçersizliğine ve dünyanın doğal sisteminin bozulması-na yol açar. Çünkü eğer, geçen ayetten hareketle sabır ve kararlılık sıfatları-nın ıslahı,

sevinç ve üzüntünün terki gibi hususlarda, olayların levh-i mah-fuzda yazılı olduklarına, uyulması kaçınılmaz bir kadere bağlı oldukla-rına dayanarak hareket etmek söz konusu olursa, bu durumda rızık arama faalietini, arzulanan kemal niteliklerini kazanma çabasını, kü-çük düşürücü huylardan kaçınma içgüdüsünü askıya almada da aynı gerekçeye sığınma doğru bir davranış olarak kabul edilmelidir. O zaman rızkımızı aramaksızın yerimizde oturmamız,

gerçeği savunmaktan geri durmamız caiz olur. Nasılsa olacak şey önceden karar verilmiştir, levh-i mahfuzda yazılıdır. Aynı şekilde kaderin değişmezliği ve kesinliğine, levh-i mahfuzdaki yazının belirleyici-liğine dayanılarak, kemal sıfatlarını elde etmeye ve noksan niteliklerden kaçınmaya yönelik çabalar askıya alınır. Bu ise her türlü tekamülün ortadan kalkması demektir.

Buna karşılık olarak deriz ki kaza ve kader konusunu incelerken, aynı zamanda bu probleme de cevap sayılabilecek açıklamalarda bulun-muştuk. Demiştik ki, insanların fiilleri olayların illetlerinin birer cüz'üdürler. Bilindiği gibi ma'lul ve müsebbeplerin varlığı, sebeblerinin ve sebeplerinin cüzlerinin varlığına bağlı-dır. Dolayısıyla: "Tokluğun varlığı ya da yokluğu mukadderdir. Her iki durumda da "yeme"nin bir etkinliği söz konusu değildir" demek korkunç bir hatadır. Çünkü, tokluğun dışarı-da gerçekleşmesi varsayımı ancak isteğe bağlı yeme fiilinin gerçekleşmesi varsayımı ile söz konusu olabilir. Çünkü "yeme" onun illetlerinin bir cüz'üdür. Bir insanın, herhangi bir malul tasavvur etmesi, sonra da onun illetini ya da cüz'lerini geçersiz say-ması büyük bir yanılgıdır.

Buna göre, insanın kendi dünyevi hayatının ekseni olan ve mutluluğu veya mutsuzluğu açısından nedensellik rolü oynayan isteğe bağlılık hükmünü gerçersiz sayması doğru değildir. Çünkü bu olgu, insanların...fiilleri ya da fiillerinden kaynaklanan durum ve özellikleri ile ilgilidir ne var ki,

bir insanın irade ve istemini sebepler kategorisinden çıkarması ve bunun etkinliğini inkar etmesi caiz olmadığı gibi, istemini tek sebep ve olayların dayandığı tek ve yeterli illet gibi görmesi de doğru değildir. Kendi irade ve istemini alemdeki bir sürü illet ve cüzlerden sadece biri olarak görmelidir ki, bunların başında da ilahi irade gelir. Aksi bir yaklaşım kendini beğenmişlik, kibirlilik, cimrilik, coşku üzüntü ve gamlanma gibi bir-çok yerilmiş özelliğe kaynaklık eder.

Cahil insan der ki: "Şunu yapan, şunu da yapmayan benim." Böylece kendini beğenmişlik kompleksine kapılır ya da başkalarına karşı ken-dini daha üstün görür veya cimrilik eder, malından kimseye bir şey ver-mez. Böyle davranırken, kendi nok-san ve yetersiz iradesinin dışında binlerce sebep olduğunun farkında değildir. Bilmiyor ki, eğer bu sebepler hazırlanmış olmasaydı, iradesi hiç bir şeye engel olmazdı, hiçbir hususta işe yaramazdı.

Cahil insan der ki: "Şa-yet şunu yapsaydım, şu zarara uğra-mazdım ya da şu şeyi elimden kaçır-mazdım." Bunu derken o, söz konu-su elden kaçırmanın ya da ölümün ortadan kalkmasının -yani kârın ya da sağlığın veya hayatın gerçekleşme-sinin- binlerce sebebe dayandığının ve bunların yokluğu -yani elden kaçırmanına da ölümün gerçekleşmesi için bu sebeplerden sadece birinin yoklu-ğunun, kendi iradesinin varlığına rağmen yeterli olacağının farkında değildir. Kaldi ki, bizzat insanın iradesi ve istemi de kendi iradesinin dışındaki birçok sebebe dayanmaktadır.

Yani istemek de isteyerek gerçek-leşmez.
Sunduğumuz bu Kur'ani gerçeği ve içerdiği ilahi öğretiyi kavradığın ve konuya ilişkin ayetler üzerinde dü-şündüğün zaman göreceksin ki, Kur'an-ı Kerim bazı huyların ısla-hında kesin olan kadere ve levh-i mahfuzdaki yazıya dayanıyor. Bazı huyların ıslahı içinse böyle gerekçelere değinmiyor.

Kaza ve kadere dayandırılması is-teme bağlılığı geçersiz kılma anlamına gelebilecek fiilleri, durumları ve huyla-rı Kur'an-ı Kerim kaza ve kadere dayalı olarak gündeme getirmez. Tersine bu tür iddiaları temelden reddeder. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babaları-mızı bu yolda bulduk. Allah da bize böyle emretti" derler. "Allah kötülüğü emretmez" de. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

Öte yandan söz konusu fiil ve davranışlardan bir kısmının kaza ve kadere dayandırılmaması insan iradesinin etkinlik noktasında bağımsız bir olgu, etkilemede başkasına ihtiyacı bulunmayan eksiksiz bir sebep ve tamamen yeterli bir illet olduğu anlamına geliyorsa, Kur'an-ı Kerim bunların kaza ve kader ile bağlantılarını ortaya koyar, bu hususlarla ilgili olarak insanı doğru yola iletir. Bu yolu izleyen kişi düşünce ve davranışlarında yanılgıya düşmez,

gitgide sahip bulunduğu küçük düşürücü sıfatları yok olur. Amaç olayları kaza ve kadere dayandırarak insanın cehalete kapılıp elde ettiği bir şeyden dolayı sevinmesini ve yine cehaletten dolayı yitirdiği bir şeyin kaybına üzülmesini önlemektir. Nitekim bir ayet-i kerimede ulu Allah şöyle buyuruyor: "Ve Allah'ın size verdiği malından onlara da verin." Burada yüce Allah malı kendine nisbet ederek insanları cömertliğe, eli açıklığa çağırıyor. Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcar-lar."

Burada ise, malın Allah'ın verdiği rızık olduğunu vurgulayarak insanları hayır amaçlı harcamada bulunmaya teşvik ediyor. Bir diyer ayette de şöyle buyuruyor: "Demek onlar bu söze inanmazlarsa onların peşinde üzüntüyle kendini helak edeceksin! Biz yeryüzündeki şeyleri, kendi-sine süs olsun diye yarattık ki, onların hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim." Burada yüce Allah, Resulullah efendimizi (s.a.a) üzülmekten nehyediyor. Gerekçe olarak da, onla-rın küfürde direnmelerinin Allah'a karşı üstünlük sağlamaları anlamına gelmeyeceğini gösteriyor. Tersine yeryü-zünde bulunan her şeyin sınama amaçlı süsler olması için yaratılmış olduklarını vurguluyor.

Bu yöntem, yani ahlaki ıslah amacı ile izlenen ikinci yol, peygam-berlerin yöntemidir. Bu yöntemin bir çok örneğini Kuran'ı Kerim'de bulabiliriz. Bu kısım örneklerini de Kur'an-ı Kerim bize, öteki semavi kitaplardan nakletmedir bize.
Bir üçüncü yöntem daha vardır ki, sadece Kur'an'a özgüdür.

Bize aktarılan semavi kitaplarda, geçmiş peygamberlerin öğretilerinde veya ilahi hikmetle uğraşan filozofların eselerin-de böyle bir şeye rastlanmaz. Bu yön-tem, bilgi ve marifetin kullanılması ile insanın vasıf ve ilim açısından eğitilmesidir. Bu yönteme başvurulduğu zaman aşağılık ve iğrenç sıfatların konusu ortadan kalkar. Diğer bir ifadeyle bu yöntem, iğrenç ve aşağılık sıfatları giderme esasına değil, defetme esasına dayanır.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Al-lah'tan gayrisinin hoşnutluğunun gözetildiği her bir davranışın arkasın-da ya bir şeref arayışı, yada korkulan ve sakınılan bir gücü memnun etme çabası yatmaktadır. Ne var ki yüce Allah buyoruyor ki, "Şeref ve izzet tamamen Allah'ındır." "Bütün kuvvet Allah'a aittir."

Bu bilgi bu haliyle insanın vicdanına yerleşince riya, gösteriş, Allah'tan başkasından korkma, O'ndan başkasına umut bağlama ve O'ndan başkasına güvenip dayanma gibi küçük düşürücü, onur kırıcı niteliklere yer kalmaz. Bu iki gerçek insan tarafından bilinince, tüm yerilmiş nitelik ve sıfatlar insandan uzaklaşır. İnsan bunların yerine, Allah'tan korkma, şeref ve izzeti Allah katında arama, Allah'tan başkasından bir şey istememe, azamet, ihtiyaçsızlık, ilahi ve rabbani heybet gibi övülmüş ilahi niteliklerle kendini bezer.

Bunun yanısıra, Kur'an-ı Ke-rim'de defalarca: "Mülk Al-lah'ındır. Gökler ve yer üze-rindeki hükümranlık Allah'a aittir. Göklerde ve yerde bu-lunan her şey O'nundur" şek-linde ifadeler kullanılır. Ki, biz de defalarca bu ifadelerin içerdikleri gerçekleri gözler önüne serdik. Al-lah'ın hükümranlığının ve sahipliği-nin gerçek mahiyeti, O'nun dışında hiçbir varlığın bağımsız olmaması, O'na muhtaç olmamak gibi bir du-rumda bulunmaması esasına dayanır. Hiç bir şey yoktur ki, yüce Allah hem onun ve hem de ona ait olan şeylerin sahibi olmasın.

İnsanın bu mülkiyete inanması ve bu inancın bir gerçeklik olarak kal-bine yerleşmesi, bütün olguların onun nezdinde zat, nitelik ve fiili olarak bağımsızlık derecesinden inmeleri anlamına gelir. Böyle bir insanın Allah'ın rızasından başka bir şeyi istemesi, O'nun dışında bir şeye boyun eğmesi, ondan korkması, ondan bir beklenti içinde olması, ondan lezzet alması ya da coşkuya kapılması, ona sığınması, güvenip dayanması,

teslim olması, ona tutkuyla eğilim göstermesi mümkün değildir. Kısacası, herşeyin fani ve geçici olduğunu bildikten sonra yüce Allah'ın kalıcı ve sonsuz rızasından başka bir şey istemez, herhangi bir ihtiyacını başkasına arzetmez. O sadece batıldan kaçar. Batıl da O değildir ve gerçek bir varlığı yoktur. Böyle bir insan yüce yaratıcısının varlığı olan hakka karşı batıla tu-tunmaz.

Aşağıya alacağımız şu ayet-i ke-rimeler de aynı gerçeğe işaret etmekte-dirler: "Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur." "Rabbiniz Allah, işte budur. O'ndan başka ilah yoktur. O, herşeyin yaratıcısıdır" "Bütün yüzler, o diri yöneticiye boyun eğmiştir." "Hepsi O'na boyun eğmiştir."

"Rabbin, yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretti." "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" "İyi bil ki, O her şey kuşatmıştır." "Ve sonunda senin Rabbine varılacaktır."
Şu anda üzerinde durduğumuz "Sabredenleri müjdele. Onlar ki, kendilerine bir bela erişti-ği zaman: "Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz" derler..." ifadesini de bu kategoride değerlendi-rebiliriz.

Çünkü bu ve benzeri ayetler, özel ilahi bilgiler içermektedirler. Bunların sonuçları da özel ve gerçektirler. Bu yöntemin öngördüğü terbiye metodu da ne ahlak ilminin uyguladığı metoda ne de önceki peygamberlerin şeriatlarında uyguladıkları terbiye metoduna benzer. Daha önce de vurguladığımız gibi, birinci metod,

güzel ve çirkin kavramlarına ilişkin toplumun genel inancını esas alır. İkinci metod ise, genel dini inançlara, kulluk yükümlülüklerine ve bunların ödülle ya da azapla cezalandırılması esasına daynır. Bu üçüncü metodun dayanağı da, saf ve eksiksiz tevhit inancıdır ki, sırf İslam dinine özgü bir yöntemdir bu. Bu, dini tebliğ edip hayata egemen kılan Resulullah efendimize ve onun saf ve temiz soyuna, Ehl-i Beytine salat ve selam olsun.

Bir oryantalistin İslam medeniye-tinden söz ettiği eserinde dile getirdiği düşüncelere şaşmamak mümkün değildir. Bu adam şöyle demektedir: "Bir araştırmacı, İslam davetinin, izleyicileri arasında yaygınlaştırdığı medeniyet unsurlarına, ileri uygarlığa ve yüksek medeniyete ilişkin olarak geride bıraktığı, taraftarlarına miras olarak armağan ettiği özelliklere ve meziyetlere ilgi duymalıdır. Esas bunların üzerinde durmalıdır. İs-lam'ın içerdiği dini öğretiler ise, bütün nebevi davetlerin içerdiği ahlaki ilke-lerdir. Bütün peygamberler bunlara davet etmişlerdir."

Daha önceki açıklamalarımızdan yola çıkarak bu bakış açısının yanlış-lığını, bu görüşün çarpıklığını anlaya-bilirsin. Çünkü sonuç, öncüllerinin bir ayrıntısıdır. Bir terbiyeden sonra ortaya çıkan davranışlar, öğrencinin, terbiye gören insanın öğrendiği bilgi ve marifetin ürünleri ve sonuçlarıdır.

Daha düşük düzeyli bir gerçeğe, orta seviyeli bir tekamüle yönelik çağrı ile, sırf gerçeğe ve doruktaki bir tekamüle yönelik çağrı bir olamaz. İşte işaret ettiğimiz üçüncü terbiye metodunun niteliği bundan ibarettir. Birinci metod, toplumsal gerçeğe çağırıyor. İkinci metot, pratik gerçeğe ve insanın ahirette mutlu bir hayat sürdürmesine yarayan gerçek tekamüle çağırıyor. Üçüncü metod ise, sırf hakka, yani Allah'a davet edeyor. Eğitimini, Allah'ın bir ve ortaksız olduğu gerçeğine dayandırır. Bu ise, tam bir kulluğa yol açar. Metodların birbirlerinden ne kadar farklı oldukları açıkça görülüyor.

Bu metod, insanlık alemine birçok salih insan, kendini Allah'a adamış bilgin, kadın ve erkek evliya armağan etmiştir. Bir din için bu onur bile yeterlidir.
Bu metod, diğer bir terbiye meto-dundan sonuçları bakımından da farklıdır. Çünkü bu yöntemin temel dayanağı kulluk sevgisini aşılamak ve rabbi kula tercih etmektir. Bilindiği gibi, aşk, tutku ve sevgi kimi zaman seven insanı öyle davranışlara yöneltir ki, toplumsal ahlakın özü olan toplumsal aklın ya da genel dinsel yükümlülüklerin esası olan sıradan genel anlayışın bunları tasvip etmesi mümkün değildir. Çünkü aklın kendine özgü kuralları, sevginin de kendine özgü kuralları vardır. İleriki bazı bölümlerde bu hususa ilişkin olarak daha geniş ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız, inşaallah.

3920. Bölüm
En Faydalı Araştırma

20495. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsin fesadını telafi etmek en faydalı araştırmadır."
20496. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Herkim kaybettikle-rini telafi ederse (işini) islah et-miş olur."
20497. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Telafi eden kimse islahın ve yeniden yapılanmanın eşiğindedir."
20498. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "(Hata ve günahları) güzel telafi etmek islah ve yapı-lanmanın baş levhasıdır."
20499. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kaybedilen şeyleri telafi etmek ne de uzaktır."
20500. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ömrünün ilk yılla-rında kaybettiklerini, ömrünün sonlarında telafi et ki mutluluğa erişesin."

3921. Bölüm
Nefsi İslah Etmenin Sebepleri

20501. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsin islah nedeni dünyadan uzak durmaktır."
20502. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefislerinizle sürekli cihat ederek ona musallat olu-nuz."
20503. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsini islah etmek, nefsin heva ve hevesleriyle sa-vaşmakla mümkündür."
20504. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsini islah etme yolundan el çekme. Zira bu yol-da ciddiyetten başka bir şey sana yardımcı olamaz."
20505. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsini islah etmeye en çok yardım eden şey kanaat-tir."
20506. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Az ile kanaat etme-yen nasıl nefsini islah edebilir?"
20507. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Eğer nefsini islah etmek istiyorsan, tutumluluk, kanaat ve az istemeyi ahlak edin."
20508. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsin senin karşında isyan ederse, sen de onun karşı-sında isyan et. Böylece sana tes-lim olur ve nefsini aldat ki, sana itaat eder."
20509. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Akılsız kimselerle muaşerette bulunmak, ahlakı bozar. Akıllı kimselerle birlikte-lik, ahlakı ıslah eder. Yaratıklar çeşit çeşittir, herkes tıyneti ve yapısı (ruhsal ve bedensel duru-mu) üzere amel eder."
20510. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Allah'tan korkmak kalplerinizin devası…nefislerinizin kirlerinin temizleyicisidir."
20511. İmam Ali (a.s) Şureyh b. Hani'yi öncülerine kumandan tayin edip Şam'a gönderdiği zaman yazmış olduğu mektupta şöyle buyurmuştur: "Bil ki eğer nefsini sevdiğin pek çok şeyden alıkoymazsan, arzuların seni pek çok zarara sokar. Nefsine engel ol, onu hatalara karşı kontrol et. Öfkelendiğinde ezip kahrederek öfkeni yen."
20512. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsi ıslah etmenin nedeni sakınmadır."
20513. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsine sırt çevirerek kendine (üstün nefsine) yönel."
20514. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsini ıslah etmek ve dinini korumak isteyen kimse, dünyaya tapan kimselere karış-maktan uzak durmalıdır."
20515. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsini ıslah etme hususunda insanların en ümitlisi kötülüklerini anladığında onu ortadan kaldırmaya koşan kim-sedir."
20516. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Herkim nefsini kınar-sa onu ıslah eder. Herkim de nefsini överse onu öldürür."
20517. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Nefsin ilacı, heva ve hevesden sakınmak ve dünya lezzetlerinden uzak durmaktır."
20518. Zeyn'ul Abidin şöyle bu-yurmuştur: "Allah'ım, Muham-med ve âline salat eyle ve lütfun-la tüm kötülükleri benden uzak-laştır; nimetinle beni besle; ke-reminle beni ıslah et; ihsanınla beni tedavi et."
bak. 193. Konu, el-Merakıbe, 200, er-Riyazet; ez-Zikr, 1340. Bölüm; el-Vere', 4059. Bölüm; et-Takva, 4161, 4164. Bölümler; el-Hisab, 832. Bölüm