Mizan'ul Hikmet-13.Cilt
 


BİR ÖNCEKİ KONUNUN DEVAMI



Allame Tabatabai Kur'an'ın mu-cize oluşu ve Kur'an'ın kendisine nazil olduğu kimse yoluyla meydan okuyuşu hakkında şöyle yazmakta-dır: "Kendisine ifade ve anlam olarak mucizelik niteliğine sahip Kur'an indirilen okuma-yazmasız peygambe-rin kişiliği de bir meydan okuma unsuru olarak önplana çıkarılmıştır.

Bir öğretmenden ders almamış olması, bir eğitimci tarafından yetiştirilmemiş olması Kur'an'ın mucizeliğine bir kanıt olarak ileri sürülüyor. "De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce aranızda bir ömür kalmıştım, düşünmüyor musunuz?" (10/16)
Peygamber efendimiz (s.a.a.) on-lardan biri olarak aralarında yaşı-yordu,

bir ayrıcalığı olmadığı gibi uzmanlaştığı bir bilim dalı da yoktu. Öyle ki, kırk yaşına kadar ne şiir ne de nesir (düz yazı) şeklinde bir eser ortaya koymuştu. Kırk yaş ise, onun ömrünün üçte ikisini oluşturuyordu. O güne kadar, bu yönde bir çaba içine girmediği gibi, bu tür bir ideale sahip olduğu da görülmemiştir.

Sonra ne oluyorsa, birden bire oluyor ve getirdiği mesaj karşısında dahiler küçük dillerini yutuyor, edebiyat ustaları tut yemiş bülbüle dönüyor. Ardından bu mesajı yeryüzünün dört bir yanına yayıyor ve bir tek bilgin, bir tek erdemli kişi ve bir tek üstün zekalı kimse karşısında söyleyecek bir şey bulamıyor.

Hakkında bütün söyleyebildikleri şundan ibarettir: Ticaret amacıyla Şam'a gitmiş ve Kur'an'da yer alan kıssaları oradaki papazlardan öğ-renmiştir.(!) Oysa Şam'a yaptığı seferlerde amcası Ebu Talip'le beraber olmuş ve o zaman henüz ergenlik çağına ulaşmamıştı.

Hz. Hatice'nin kölesi Meysere ile yaptığı seferde ise, yirmi beş yaşındaydı ve yolculuk sırasında ne gece ve ne gündüz arkadaşlarından ayrılmıştı. Ayrıldığı var sayılsa bile, bu sırada hangi bilgileri öğrendi? Bu hikmetli bilgileri ve gerçekleri nereden edindi? Fesahat ustalarının, karşısında küçük dillerini yuttuğu ve dost-düşman herkesin büyüleyiciliğini onayladığı bu olağanüstü ifade tarzını kimden öğrendi?

Bir iddia da şudur: Hz. Peygam-ber Mekke'de yaşayan bir Bizanslı demircinin yanına gider, onunla soh-bet ederdi. Bu adam kılıç yapar ve bunları satarak geçimini sağlardı. Yüce Allah bu iddiayla ilgili şöyle buyuruyor: "Biz onların, "Ona bir insan öğretiyor" dedikle-rini biliyoruz. Haktan sapa-rak kendisine yöneldikleri adamın dili yabancı, bu ise apaçık Arapça bir dildir." (16/103)
Bir iddia da, onun bazı bilgileri İranlı bir bilgin olan ve dinler ve mezhepler hakkında geniş bilgilere sahip bulunan Selman-ı Farisi'den öğrendiği şeklindedir. Oysa Hz. Sel-man Medine döneminde ona inanmıştır. Kur'an'ın büyük çoğun luğu ise Mekke'de inmiştir. Kur'an'ın Mekke'de inen kısmı, Medine'de inen kısmından daha çok kıssa ve genel bilgiler içermektedir. Şu halde Selman ve diğer sahabilerin inanması, ona ne tür katkılar sağlamıştır?

Kaldı ki, Eski Ahit ile Yeni Ahid (Tevrat ve İncil) ve onların içerdikleri olayları inceleyen biri, ardından Kur'an'ın anlattığı Peygam-berler kıssalarını ve geçmiş toplumla-rın tarihini inceleyecek olursa, göre-cektir ki, bu tarih o tarihten ve bu kıssa o kıssadan farklıdır. Ahitlerde büyük yanlışlıklar, çarpıtılmalar vardır.

Allah'ın peygamberlerine yönelik kokunç iddialar içermektedir. Bu iddialar karşısında fıtrat tiksinti duyar, bu tür nitelikleri insanların en iyilerine ve en akıllılarına yakıştır-maktan haya eder. Öte taraftan ise Kur'an, Peygamberlerin pak ve ma-sumluklarını ortaya koyuyor. Eski ve yeni Ahit'te gerçeğe ilişkin bir bilgi vermeyen, erdeme ve ahlaka ilişkin ilkeler, öğütler içmermeyen gereksiz bölümler vardır. Kur'an ise, kıssala-rın sadece insanlara bilimsel ve ahlaki olarak yarar sağlayan bölümlerine yer vermiş, geri kalan büyük kısmına hiç değinmemiştir."

20013. İmam Bakır (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Ebu Cehil b. Hişam ve Kureyş'ten bir grup Ebu Ta-lib'in yanına gidip şöyle dediler: "Kardeşinin oğlu bizi ve tanrıla-rımızı üzmektedir. Onu çağır ve ona de ki o ilahlarımızdan el çeksin, böylece biz de onun ila-hına karışmayalım." Ebu Talib Allah Resulü'ne (s.a.a) birisini gönderdi, onu yanına çağırttı. Peygamber yanına gelince, odada müşriklerden başka kimsenin olmadığını gördü ve şöyle bu-yurdu:

"Doğru yola uyan kimse-ye selam olsun!" Daha sonra oturdu. Ebu Talib ona bu kim-selerin neden geldiğini bildirdi. Peygamber şöyle buyurdu: "Acaba onlar kendileri için yap-tıkları önerilerinden daha iyi olan sözü söylemeye ve bu vesileyle arapların başı olmaya ve boyunlarını huzu içinde bükmeye hazır mıdırlar?" Ebu Cehil şöyle dedi: "Evet! Bu kelime nedir?" Peygamber şöyle buyurdu: "Deyiniz ki Allah'tan başka ilah yoktur."

İmam Bakır (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: "Onlar ellerini kulaklarına koydular, hızla dışarı çıkıp şöyle dediler: "Biz son dinde (Hıristiyanlıkta) da böyle bir şey işitmedik. Bu bir tür uy-durmadır." İşte burada Alalh-u Teala onların sözü hakkında şöyle buyurmuştur: "Sad. Öğüt veren Kur'an'a andolsun ki, küfredenler gurur ve ayrılık içindedirler."

20014. Tefsir-i Kumi'de şöyle yer almıştır: "Aralarından bir uya-rıcının gelmesine şaşmışlar-dı" ayeti Mekke'de nazil olmuş-tur. Allah Resulü Mekke'de da-vetini açıkça yaptığı zaman Ku-reyş Ebu Talib'in yanına gidip şöyle dediler: "Ey Ebu Talib! Kardeşinin oğlu bizleri cahil olarak adlandırmakta ve tanrıla-rımız hakkında kötü sözler et-mektedir. Gençlerimizi bozup saptırmakta, birliğimizi ortadan kaldırmaktadır.

Eğer böyle söz-ler söylemeye fakirlik sebep ol-muşsa, biz ona para toplamaya ve böylece onu Kureyş'in en zengini kılmaya ve nu kendimize baş etmeye hazırız." Ebu Talib Kureyş'in bu sözlerini Peygam-bere ulaştırdı. Peygamber şöyle buyurdu: "Eğer güneşi sağ elime, ayı da sol elime verecek olsalar, yine de böyle bir şeyi istemem.

Aksine bana bir söz versinler ki bu vesileyle Araplara hükmetsin-ler, Acemler onların karşısında teslim olsun ve cennet ashabı olsunlar." Ebu Talib bu sözleri Kureyş'e bildirdi. Onlar şöyle dediler: "Bu sözü söylemeye hazırız." Allah Resulü (s.a.a) onlara şöyle buyurdu: "Şehadette bulunun ki Allah'tan başka ilah yoktur,

ben de Allah'ın el-çisyim." Onlar şöyle dediler: "Biz üçyüz altmış ilahımızı terk edip senin tek ilahına mı ibadet edelim?" Bu esnada münezzeh olan Allah şu ayeti nazil buyur-du: "Aralarından bir uyarıcı-nın gelmesine şaşmışlardı. Küfredenler: "Bu, pek yalancı bir sihirbazdır…bu ancak bir uydurmadır" dediler." Ayette geçen ihtilak kelimesi sayıklamak anlamındadır."

20015. Kısas'ul-Enbiya'da şöyle yer almıştır: "Allah Resulü (s.a.a) müşriklerin tanrılarını kötüle-mekten ve onlara Kur'an oku-maktan geri kalmıyordu. Velid b. Muğire ise Arabın hakimlerin-den biriydi. Araplar işlerinde hakimlik için ona müracaat eder-lerdi. Onun on kölesi vardı. Her kölesine de ticaret yapması için bin dinar para vermişti. Onun büyük bir serveti vardı ve Ebu Cehil'in amcası sayılıyordu. Müş-rikler ona şöyle dediler:

"Ey Abduşşems! Muhammed'in söy-lediği bu sözler de nedir, şiir midir, gaypten haber verme mi-dir, yoksa hitabe midir?" O şöyle dedi: "Bana izin verin de onun sözlerini işiteyim." Daha sonra Hicr'de oturan Allah Resulü'nün yanına gitti ve şöyle dedi: "Ey Muhammed! Bana şiirlerini oku." Peygamber şöyle buyurdu: "Bunlar şiir değildir, aksine Al-lah'ın Peygamberlerine ve elçile-rine gönderdiği sözdür." Velid şöyle dedi: "Tilavet buyur."

Pey-gamber ona şunu okudu: "Rah-man ve rahim olan Allah'ın adıy-la" Velid Rahman kelimesini işittiğinde alay ederek şöyle dedi: "Sen Yemame'deki Rahman adında birine mi davet ediyor-sun?" Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, ben Allah'a davet ediyo-rum. Rahman ve rahim olan da sadece Allah'tır." Daha sonra da "Ha-Mim" suresini okumaya başladı ve "Eğer yüz çevirir-lerse onlara De ki: "İşte sizi, Ad ve Semud'un başına gelen yıldırıma benzer bir azâb ile uyardım" ayetine ulaştığında Velid'in bu sözleri işitmekle bedeni titremeye başladı.

Bede-nindeki tüyleri diken diken oldu. Kalkıp evine gitti, Kureyş'in yanına geri dönmedi. Şöyle dedi-ler: Abduşşems'in babası Mu-hammed'in dinine girdi." Kureyş buna üzüldü. Ertesi sabah Ebu Cehil onun yanına gitti: "Amca-cığım! Sen bizi rezil ettin" dedi. Velid şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu! Hiçbir şey olmadı, ben yine kavmimin dini üzereyim. Ama ben insanın bedenini titreten ağır sözler işittim." Ebu Cehil şöyle dedi: "Sözleri şiir midir?" Velid şöyle dedi: "Şiir değildir?" O, "Hitabe midir?" diye sordu. Velid şöyle dedi: "Hayır, hitabe devam edip giden bir sözdür.

Ama onun sözleri kelimeleri birbirine benzemeyen ve özel bir güzelliği bulunan nesirdir (düz yazıdır)." Ebu Cehil şöyle sordu: "O halde gayptan haber verme ve kehanettir." Velid, "hayır" dedi. Ebu Cehil şöyle sordu: "O halde nedir?" Velid şöyle dedi: "Bu konuda düşünmem için bana izin ver."

Ertesi gün olduğunda şöyle dediler: "Ey Abduşşems! Ne diyorsun?" O şöyle dedi: "Diyiniz ki bu sihir ve büyüdür. Zira insanların kalbini ele geçirmektedir." Bunun üzerine Allah-u Teala onun hakkında şu ayeti nazil buyurdu: "Tek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevre-sinde bulunan oğullar verdi-ğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi bana bı-rak… Orada on dokuz bekçi vardır."

Hammad b. Zeyd'in Ey-yub'dan ve onun da İkrime'den naklettiği rivayete göre ise Velid b. Muğire Allah Resulü'nün (s.a.a) yanına geldi ve şöyle dedi: "Bana Kur'an oku." Peygamber şöyle buyurdu: "Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakın-lara bakmayı emreder; haya-sızlığı, fenalığı ve haddi aş-mayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir." Velid şöyle dedi: "Bana tekrar et." Peygamber onu yeniden okudu. Velid şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki özel bir tatlığı ve güzel-liği vardır. Üstü meyvelidir, altı ise nimet doludur ve bu bir be-şere ait bir söz değildir. "

20016. İbn-i Abbas şöyle diyor: "Velid b. Muğire Kureyş'in ya-nına gitti ve şöle dedi: "Yarın insanlar (hac) mevsiminde top-lanacaktır ve bu şahsın konuştu-ğu her yere yayılmıştır. Halk onun hakkında size sorular sora-caktır, onlara ne diyeceksiniz?" Ebu Cehil şöyle dedi: "Ben onu cin çarpmıştır" diyeceğim. Ebu Leheb ise şöyle dedi: "Ben de, "o şairdir" diyeceğim.

Ukabe b. Ebu Muit ise "Ben de o kahindir diyeceğim" dedi. Velid ise, "a'ma" ben de "o sihirbazdır, karı ve kocanın, kardeşlerin ve babayla oğulun arasına ayrılık sokmaktadır" diyeceğim" dedi. Bunun üzerine Allah şu ayeti nazil buyurdu: "Kaleme andol-sunki…" ayetinden "O, şair sözü değildir" ayetine kadar.

Şöyle diyorum: "Bihar'ul-Envar'da İbn-i Şehraşub'un Mena-kıb'ından naklen şöyle yer almıştır: "Kureyş'in, "O sihirbazdır" deyişin-den de anladığımız gibi Peygamber onlara benzerini getirmekten aciz oldukları bir şeyi göstermiştir." Onla-rın, "Delidir" demelerinin sebebi ise, Peygamberin sonunda başına neler geleceğini düşünmeden söylediği sözler sebebiyleydi. Kahindir demelerinin sebebi ise, onlara gaybi haberleri ver-mesiydi, "Ona öğretilmiştir" demele-rinin sebebi ise, onları gizli sırların-dan haberdar kılmalarıdır. O halde Kureyş'in Peygamberin yalancılığını ispat etmek istediği şeyler hakikette onun davasının doğruluğunu ispat etmektedir."


Peygamberin Evlilikle-rinin Sayısı Hakkında
Allame Tabatabai el-Mizan'da şöyle buyurmuştur: "İslam'a yönelik itirazlardan biri de Peygamberimizin (s.a.a) evlilikleridir. Diyorlar ki, çok evlilik zaten başlı başına bir cinsel düşkünlük, şehvet, iç güdüye boyun eğmek anlamına gelirken Peygamber, ümmeti için yasallaştırdığı dört ka-dınla yetinmeyerek kendisi için bu sayıyı dokuza çıkardı.

Bu mesele Kur'an'daki değişik çok sayıda ayetle bağlantılıdır. Bu yüzden meseleyi her yönü ile incelemek için ilgili ayeti ele alınca uzun açıklama yapmak gerekir. Bundan dolayı ayrıntılı açıklamayı uygun olan yerine bıraktık. Şimdilik meseleye özet olarak değineceğiz.

Şöyle diyoruz: Bu itirazı ileri sü-renlerin şu gerçeği göz önüne almaları gerekir: Peygamberimizin çok sayıda kadınla evlenmesi, sandıkları gibi basit bir mesele değildir (ki Peygam-ber kadınlara aşırı derecede düşkün olduğu için eşlerinin sayısını dokuza çıkardı.) Tersine hayatı boyunca seçtiği her eşi için özel bir tercih gerek-çesi vardır.

Peygamberimiz (s.a.a) ilk evliliğini Hz. Hatice ile (Allah ondan razı olsun) yaptı. Yirmi küsür yıl boyunca sadece onunla evli kaldı. (Bu süre onun evlendikten sonraki ömrü-nün üçte ikisidir.) Bu sürenin on üç yılı Peygamber oluşundan sonra ve Mekke'ye hicret etmeden önceki dö-neme rastlar. Sonra Medine'ye hicret etti ve mesajını yaymaya, dini yücelt-meye başladı. Diğer evliliklerini bun-dan sonra yaptı. Evlendiği kadınların kimi bakire, kimi dul, kimi genç, kimi yaşlı,

kimi kocakarı idi. Öm-rünün on yıla yakın bölümü böyle geçti. Sonra nikahı altındakiler dı-şında başka bir kadınla evlenmesi yasaklandı.
Bilinen bir şeydir ki, bu özellikle-ri taşıyan bir davranış biçimini, basit bir kadın sevgisi ile, kadın düşkünlü-ğü ile, aşırı cinsel oburlukla açıklayıp gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu sürecin başı ve sonu böyle bir gerekçeye ters düşer.
Üstelik, insanlara yönelik gözlem-lerimizden şüphesiz olarak biliyoruz ki kadın düşkünü, kadın sevgisine tutkun ve onlarla buluşmaya can atan erkek, kadının güzeline, alımlısına, çekicisine, gencine tutkun olur.

Bu özellikler de Peygamberimizin (s.a.a) bu konudaki uygulamaları ile uyuşmaz. Peygamberimiz bakireden sonra dul kadınla, genç kadından sonra yaşlı kadınla evlilik yaptı. Mesela yaşlı bir kadın olan Ümmü Seleme ile evlendi. Yine Zeyneb Bint-i Cahş ile evlendiğinde Zeyneb'in yaşı elliyi geçkindi. Bu evlilikleri Ayşe ve Ümmü Habibe gibilerle evlendikten sonra yaptı. İşte durum budur.

Ayrıca eşlerine şöyle dedi: "Eğer dünyayı ve dünya güzelliğini istiyorsa-nız mehirlerinizi vererek size güzel-likle yol veririm, yani sizi boşarım. Eğer Allah'ı, Peygamberi ve ahireti tercih ediyorsanız dünyadan uzak durur, süslenmeye güzelleşmeye ya-naşmazsınız." Onun eşlerine yönelik bu sözlerini Kur'an'dan öğreniyoruz:

"Ey Peygamber! Eşlerine söyle. Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size boşanma bedelinizi vere-yim ve güzellikle Salıvereyim. Eğer Allah'ı, Peygamberi ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi işler yapanlara büyük müka-fat hazırlamıştır." Görüldüğü gibi bu tavır da kadın güzelliğine düşkün, onlarla buluşmak için can atan bir erkeğin durumunu yansıtmı-yor.

O zaman bu meseleyi derinliğine inceleyen insaflı bir araştırmacıya bir tek şey kalıyor. O da Peygamberimi-zin bi'setinin başlangıcından sonuna kadar ki bütün evliliklerini şehvetpe-restlik, kadın düşkünlüğü ve zevk arama dışında başka faktörlere bağ-lamaktır.

Peygamberimiz (s.a.a) bu eşlerin-den bazıları ile güç kazanmak, destek ve taraftar edinmek için evlendi. Bazıları ile kalpleri kazanmak ve kötülüklerden korunmak için evlendi. Bazı evliliklerini evlendiği kadınların bakımlarını üstlenmek, geçimlerini sağlamak, dulların ve güçsüzlerin yoksulluktan ve perişanlıktan ko-runmasını müminler arasında çığır açmak için yaptı. Bazı evliliklerini şeriatın bir hükmünü vurgulamak, onu fiilen uygulamak, böylece yanlış bir geleneği kırmak, insanlar arasın-da yaygın olan batıl bidatları yıkmak için yaptı.

Nitekim Zeynep Bint-i Cahş ile olan evliliği böyle bir olaydı. Zeyneb, Zeyd b. Harise'nin eşi idi. Zeyd onu boşadı. Zeyd, Peygamberi-mizin evlatlığı idi. Araplar, evlatlığın eşini öz evladın eşi gibi kabul ediyor-lardı ve onlara göre baba onunla evlenemezdi. Peygamberimiz bu ka-naatin aslı olmadığını göstermek için Zeyneb ile evlendi ve arkasından hakkında bir takım ayetler indi.

Peygamberimiz Hz. Hatice'nin ölümünden sonra ilk önce Sevda b. Zem'a ile evlendi. Eşi ikinci Habeşistan hicretinden sonra ölmüştü. Sevda, mümin bir muhacir idi. Eğer ailesinin yanına dönseydi, birçok mümin erkek ve kadına yaptıkları gibi hemşehrileri ona da işkence yapar, öldürürler ve dininden döndürüp tekrar kafir yaparlardı.

Peygamberimiz, bir evliliğni de kocası Abdullah b. Cahş'ın Uhud'da öldürülmesinden sonra Zeyneb Bin-i Huzeyme ile yaptı. Zeyneb cahiliye döneminin erdemli hanımlarından biri idi. Fakirlere, yoksullara çok yardımlar yaptığı ve onlara şefkatle davrandığı için "yoksulların anası" lakabı ile anılıyordu. Peygamberimiz onunla evlenmekle itibarını korudu.

Peygamerimiz, bir evliliğini de Ümmü Seleme ile yapmıştı. Adı Hind idi. Daha önce Peygamberimi-zin teyzesinin oğlu ve süt kardeşi olan Abdullah Ebu Seleme'nin eşi idi. Abdullah, ilk Habeşistan muhacirle-rindendi. Ümmü Seleme dindar, faziletli bir hanımdı. Dindarlığı ya-nında isabetli görüşlü idi. Kocası öldüğünde yaşlı idi, başında yetimler vardı. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.a) onunla evlendi.

Peygamberimiz, bir evliliğini de Safiye bin-i Huyeyy b. Ahtab ile yaptı. Safiye'nin eşi "Beni Nadir" kabilesinin reisi idi. Kocası Hayber savaşında öldü. Babası da "Beni Kurayza" kabilesi ile yapılan savaşta öldürülmüştü. Safiye Hayber'den alınan esirler arasında idi. Peygambe-rimiz onu seçip azat etti ve kendisi ile evlendi. Böylece onu perişanlıktan ve zilletten kurtardı. Bu evlilikle Pey-gamber Yahudilerle akrabalık bağı kurdu [ve Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki ilişkilerin iyileşmesini sağladı].

Peygamberimiz, bir evliliğini de Cuveyriye ile yaptı. Asıl adı Berre idi ve Mustalakoğullarının büyüğü olan Haris'in kızı idi. Bu evlilik Musta-lak oğulları ile yapılan savaştan sonra oldu. Müslümanlar bu kabilenin iki yüz ailesini kadınları ve çocukları ile birlikte esir almışlardı.

Peygamberi-miz Cuveyriye ile evlenince Müslü-manlar "Bunlar Peygamberimizin hısımlarıdırlar, onları esir tutmak bize yakışmaz" diyerek hepsini azat ettiler. Bunun üzerine bütün Musta-lak kabilesi iman ederek Müslüman-lara katıldı. Büyük bir kitle oluştu-ruyorlardı. Müslüman olmaları diğer Araplar üzerinde olumlu bir etki bırakmıştı.

Peygamberimizin bir başka evliliği de Meymune ile idi. Asıl da Berre idi. Haris-i Hilaliye'nin kızı idi. İkinci kocası Ebu Ruhm b. Abduluzza'nın ölümü üzerine kendi-ni cariye olarak Peygamberimize (s.a.a) adadı. Peygamberimiz ise ona nikahlama teklifi yaparak kendisi ile evlendi ve bu hususta ayet indi.

Peygamberimiz, bir başka evliliği-ni de Ümmü Habibe ile yaptı. İsmi Ramle idi ve Ebu Süfyan'ın kızı ve Ubeydullah b. Cahş'ın eşi idi. İkinci Habeşistan hicretinde eşi kendisi ile birlikte hicret etti. Fakat orada Hı-ristiyan oldu. Ama babası Ebu Süf-yan'ın İslam'a karşı asker topladığı o günlerde kendisi İslam'a bağlılığını devam ettirdi. Peygamberimiz (s.a.a) onunla evlenerek onu koruma altına aldı.

Peygamberimiz bir başka evliliğini Ömer'in kızı Hafsa ile yaptı. Eşi Huneys b. Haazaka Bedir savaşında öldüğü için dul kalmıştı. Peygamberimiz bir başka evliliğini de Ebu Bekir'in kızı Ayşe ile yapmıştı. Ayşe bakire idi.
Bu özelikleri, bu konunun başın-da ömrünün başlangıcı ve sonuna ilişkin söylediklerimizle birlikte göz önüne alalım. Ayrıca zahitliğini, süsten uzak duruşunu ve eşlerini de böyle olmaya teşvik edişini düşünelim. O zaman yaptığı evliliklerin diğer insanların evlilikleri gibi olmadığını kesinlikle anlarız.

Bunlara bir de kadınlara yönelik iyi davranışlarını, cahiliye çağlarının, yüzyılların ilkeliklerinden ortadan kaldırdığı kadın haklarını ve kadı-nın kaybettirdiği sosyal haklarını yeniden ihya etmesini eklemek gerekir. Öyle ki, rivayete göre son sözü kadınları erkeklere tavsiye et-mek oldu. Şöyle buyurdu: "Namaz, namaz. Elinizin altındaki kölelerinize, güçlerinin yetmeyeceği işler yüklemeyin. Kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Onlar sizin elinize düşmüş zavallılardır."

Eşleri arasında adil davranmak, onlarla iyi geçinmek, gönüllerini hoş tutmak ona mahsus davranışlardan-dı. (Bu konuda inşallah ilerideki iclemelerde bazı örnekler dile getirile-cektir) Dörtten çok kadınla evlene-bilmek, tıpkı kesintisiz ve iftarsız birkaç gün arka arkaya oruç tutmak gibi ona mahsus bir hükümdür ve ümmete yasak edilmiştir. İşte bu özellikler ve onların insanlar tarafın-dan açıkça görülmeleri, aleyhinde kampanya yürütmek için sürekli fırsat kollayan düşmanlarını bu mese-le yüzünden kendisine karşı çıkmak-tan alıkoydu."

505. Ko-nu

en-Nu-cum
Yıldız-lar İl-mi-Astrolo-ji

Bihar, 58/217, 10. bölüm; İlm'un-Nucum ve'l-Amel bihi
Vesail'uş-Şia, 12/101, 24. bö-lüm; Adem-u Cevaz-i Teellomi'n-Nucum
Vesail'uş-Şia, 8/268, 14. bö-lüm; Tahrim-u Amel-i bi İlm'in-Nucum

3849. Bölüm
Yıldızlar İlmi (Astrolo-ji)

Kur'an:
"İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" de-di."
"Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim."

Tefsir:
"İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" de-di" ayetleri şüphesiz ki İbrahim'in yıldızlara bakışıyla rahatsız olduğunu haber vermesiyle ilgilidir ve bu esas üzere böyle bir söz söylemiştir. Onun yıldızlara bakışı, ya da özellikle vakti tayin etmek içindi. Tıpkı nöbeti olan veya ateşin başlama zamanını bir yıldızın doğuşu ve batışıyla veya yıldızların özel haletiyle tayin eden kimse gibidir veya gelecek ile ilgili olaylardan haber almak içindir.

Ni-tekim, astrologların da inancına göre yıldızların durumu bunların en açık nişanesidir. Sabii mezhebine tabi olanlar bu konuya inanmışlardır ve İbrahim'in (a.s) zamanında da bu mezhebe mensup bir çok kimse yaşı-yordu. Birinci ihtimale göre, ayetin anlamı şöyledir:

"Şehir halkı, hep beraber bayram merasimini düzenle-mek için şehir dışına çıktığı zaman İbrahim (a.s) yıldızlara baktı ve onlara rahatsız olduğunu, çok yakın-da hastalanacağını, bu yüzden de onlarla gelemeyeceğini bildirdi. İkinci yoruma göre ise, ayetin yorumu şöyle-dir: "Hz. İbrahim, bir müneccim gibi yıldızlara baktı ve insanlara, yıldız-ların durumunun kendisinin çok geçmeden hasta olacağını gösterdiğini, bu yüzden de onlarla şehri terk ede-meyeceğini göstermiştir.
Birinci ihtimal İbrahim'in (a.s) durumu ile daha da uyum içindedir.

Zira o zamanlar Hz. İbrahim Al-lah'tan başka hiç kimseyi etkili gör-meyen, halisane bir tevhite sahipti. Öte yandan İbrahim'in (a.s) o günler-de hasta olmadığını gösteren sağlam bir delil de yoktur. Aksine, Kur'an İbrahim'in hasta olduğunu bildiriyor, öte yandan bu ayetten çok az önce münezzeh olan Allah onu, selim ve temiz bir kalp sahibi olarak tanıt-maktadır. Selim bir kalp sahibi olan kimsenin ise yalan söylemesi, veya boş şeyleri dile getirmesi doğru değildir.

Müfessirler bu iki ayet hakkında başka bir takım ihtimaller de vermiş-lerdir. Bunların en kabul edilir olanı da İbrahim'in (a.s) yıldızlara bakma-sı ve hastalığından haber vermesi tabiri yerindeyse, çok boyutlu bir söz kullanmış olmasıdır. Yani insanın bir cümleyi söylemesi, ama ondan maksadının başka şey oluşunu ifade etmektedir. Halk da burada sadece konuşmacının göz önünde bulundur-duğu anlamı anlamaktadır.

O halde Hz. İbrahim'in yıldızlara bakışı muvahhid bir insanın Allah-u Tea-la'nın yaratışına bakması anlamın-dadır. Böylece İbrahim bu yolla Al-lah-u Teala'nın varlığına ve bir oldu-ğuna delil ortaya koymuştur. Ama halk onun yıldızlara bakışının gele-cek olaylar hakkında bilgi edinmek üzere, müneccim bir bakış olduğunu hayal etmişlerdir. Bu yüzden de İbra-him şöyle buyurmuştur: "Ben rahatsı-zım." Maksadı da çok yakında rahatsız olacağını haber vermesidir. Zira insan hayatı boyunca falan herhangi bir düşmekten ve hastalığa yakalanmaktan güvende değildir.

Nitekim de şöyle buyurmuştur: "Ben hastalanınca o bana şifa verir." Ama halk onun bayram merasimlerinin düzenlendiği gün hasta olacağını zannetti. Ama İbrahim için ilk etapta önemli olan şey, başında taşıdığı hedefidir ve o da puthaneye gidip putları kırmaktı. Bu yorum müfessirler tarafından ortaya konan en iyi yorumdur. Bu da Hz. İbrahim'in o gün sağlıklı olduğuna dayalıdır. Oysa biz daha öcne de dediğimiz gibi bu konuda sağlam bir delile sahip değiliz.

Ayrıca kinayeli ve çok boyutlu söz konuşmak da peygamberlere yakışmaz. Zira bu durumda insanların onların sözüne olan güveni oratadan kalkar."
20017. İmam Sadık (a.s), kendisi-ne, "Nücum (yıldızlar) ilminin gerçeği var mıdır?" diye soran Muhammed Yahya Hesemi'ye şöyle buyurmuştur: "Evet" "Ben (ravi) şöyle arzet-tim: "Acaba yeryüzünde bu yıl-dızlar ilmini bilen kimse var mıdır?" İmam şöyle buyurdu: "Evet, yeryüzünde nücum ilmini (astrolojiyi) bilen kimseler var-dır."

20018. İmam Sadık (a.s) kendisine, yıldızlar ilmi sorulunca (astroloji) şöyle buyurmuştur: "Bu ilim peygamberlerin ilimle-rindendir. Ravi şöyle diyor: "Acaba Ali b. Ebi Talib (a.s) de bunu biliyor muydu?" Hazret şöyle buyurdu: "Bu ilmin en alimi idi."
20019. İmam Kazım (a.s) Harun ile yaptığı tartışmasında şöyle buyur-muştur: "Nücum ilmi doğru ol-masaydı, aziz ve celil olan Allah onu övmezdi. Peygamberler nücum ilmini biliyorlardı. Allah-u Teala İbrahim Halil'ur-Rahman hakkında şöyle buyur-muştur: "Böylece yakin eden-lerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik."

Hakeza başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur: "İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" de-di." Eğer İbrahim (a.s) yıldızlar ilmini bilmeseydi, asla yıldızlara bakmaz ve şöyle buyurmazdı: "Ben rahatsızım." İdris (a.s) de insanlardan nücum ilmini en çok bilen kimseydi. Allah-u Teala da yıldızların yerlerine yemin içmiş-tir ve bu yemin eğer bilecek olursanız, şüphesiz büyük bir yemindir. "

20020. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kur'an'ı bilen kimse, nücum ilmini de bir miktar bile-cek olursa, bu onun iman ve yakinini artırır." İmam daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu: "Şüphesiz gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde… "
20021. İmam Sadık (a.s) kendisine, "İnsanlar arasında yıldızlar ilmiyla uğraşmanın haram olduğu ve dine zarar verdiği meşhurdur" denilince şöyle buyurmuştur: "İnsanların dediği gibi değildir.

Bu ilim dine zarar vermez" İmam daha sonra şöyle buyurdu: "Sizler fazlalığı elde edilemeyecek ve azı da etkili olmayacak bir konuyla ilgileniyorsunuz."
20022. İmam Sadık (a.s) kendisine yıldız ilmini soran bir zındıka şöyle buyurmuştur: "Bu menfaati az ve zararı çok olan bir ilimdir… Çünkü o ilimle taktir edilen geri çevrilemez ve bela da defedilemez. Eğer müneccim bir olayı haber verirse dikkat etmesi kendisini Allah'ın kazasından kur-tarmaz ve eğer bir hayırı haber verirse onu erkene alamaz. Eğer kendisi için bir kötülük ortaya çıkarsa onu geri çeviremez. Müneccim Allah'ın ilmiyle zıt düşer ve kendi hayalince Allah'ın yaratıkları hususunda kazasını geri çevirir."

20023. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Benimle birinin pay-laştırmak istediğimiz ortak bir arsamız vardı. O şahıs yıldızlar ilmini biliyordu ve uğurlu bir saatte dışarı çıkmak istiyordu. Bu yüzden de kendisinin uğurlu, benim ise uğursuz bir saatte dışarı çıkmamı istiyordu. Biz gidip arsa için kura çektik. Arsa-nın en iyi bölümü bana düştü. O şahıs sağ elini sol eline çırparak şöyle dedi: "Asla böyle bir gün görmedim." Ben şöyle dedim: "Eyvahlar olsun başkasına!

Ne olmuş ki?" O şöyle dedi: "Ben yıldızlar ilmini bilen bir kimse-yim. Seni uğursuz bir saatte dışa-rı çıkardım. Ben de uğurlu bir saatte çıktım. Arsayı bölüştür-dük, ama arsanın en iyi bölümü sana çıktı." Ben şöyle dedim: "Senin için babamın bana söyle-diği bir hadisi nakledeyim mi?" Babam şöyle buyurdu: "Resulul-lah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

"Herkim Allah'tan günün uğur-suzluğunu kendinden giderme-sini istiyorsa, gününe sadakayla başlasın. Allah bu vesileyle, o günün uğursuzluğunu giderir. Herkim de Allah'ın gecenin uğursuzluğunu kendisinden gi-dermesini istiyorsa, geceye sada-kayla başlasın. Allah bu vesileyle gecenin uğursuzluğunu ondan defeder." Daha sonra şöyle de-dim: "Ben dışarı çıktığım zaman önce sadaka verdim. Sonra bu iş senin için o yıldızlar ilminden daha iyidir."

20024. İmam Sadık (a.s), istihare namazından sonra yaptığı bir duasın-da şöyle buyurmuştur: "Ey Al-lah'ım! Sen öyle yaratıklar yarat-tın ki kendilerinin hareket ve duruş zamanlarını, faaliyetlerini ve sözleşmelerini tayin için yıl-dızların doğuş ve batışına sığın-maktadırlar. Beni yarattın ve ben de yıldızların durumuna sığınma ve işleri seçme zamanını onlar vesilesiyle tayin etme yerine sana sığınıyorum ve yakinen biliyo-rum ki sen,

senin gaybinde olan yıldızların yerlerini hiç kimseye bildirmedin ve onların etkilerine ulaşma yolunu hiç kimseye gös-termedin. Sen yıldızların kendi yörüngelerinde, genel ve özel mutluluk yolundan uğursuzluk yoluna intikal ettirebilir ve de kapsamlı ve özel uğursuzluktan, uğurlu olaya çevirebilirsin. Zira sen istediğini yok edersin, istedi-ğini sabit kılarsın. Ümmü'l-Kitap senin yanındadır."

20025. Abdulkmelik bin A'yen şöyle diyor: İmam Sadık'a (a.s) şöyle arzettim: "Ben bu ilme mübtela oldum. Dolayısıyla bir iş yapmak istediğimde talihime bakıyorum. Eğer talihim kötü çıktıysa o işin peşice gitmiyorum, eğer talihim iyi çıktıysa o işin peşice gidiyorum. İmam bana şöyle buyurdu: "İstediğine de ulaşıyor musun?" Ben, "Evet" diye arzettim. İmam şöyle buyurdu: "Kitaplarını yak."

20026. Birisi, "Ey Müminlerin Emiri eğer şu zamanda onların üze-rine yürürsen yıldız ilmine göre ama-cına erişemeyeceğinden korkuyorum" deyince Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Sen insanı hareket ettiğinde kötülüklerden korunacağı bir zamana sevkettiğini mi sanıyor-sun? Yoksa, hareket ettiği taktir-de kendisini zararın kuşatacağı bir zamandan mı korkutuyor-sun?...

Kim seni tasdik ederse kuşkusuz ki o kimse Kur'anı'ı yalanlamıştır; kötülükleri defet-mede ve iyiliklere ulaşmada Al-lah'tan yardım istemekten ken-dini müstağni görmüştür…Ali (a.s) sonra insanlara yöneldi ve şöyle dedi: "Ey insanlar! Yıldız ilminden sakının. Karada ve denizde yol bulmak için öğrenir-seniz o başka. Çünkü yıldız ilmi sizi kahinliğe sürükler. Münec-cim de kahin gibidir. Kahin de sihirbaz gibidir, sihirbaz da kafir gibidir; kafir ise ateştedir. (Bıra-kın bunları da) Allah'ın ismiyle yürüyünüz."

20027. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Müneccim kimse kahindir. Kahin de sihirbaz gibi-dir. Sihirbaz ise kafir makamın-dadır. Kafir ise ateştedir."
Şöyle diyorum: "Burada açıkla-mak gerekir ki nücum ilminin haram olduğuna delalet eden rivayetler mü-neccimin varlık aleminde ve varlıklar üzerinde yıldızların hareketinin tesi-rine inanan hususlara özgüdür. Oysa alemde yegane etki sahibi münezzeh olan Allah'tır.

Ama eğer insan yıl-dızların hareketinin olaylar ile ilişki-sinin bir tür kaşif ve mekşuf (keşfe-den ve keşfedilen) ilişkisine inanırsa, bu durumda nücum ilminin haram olduğu hususunda bir delil yoktur. Hatta Şeyh Ensari (r.a) şöyle diyor: "Zahiren hiç kimse bunun (nücum ilminin) küfür olduğuna inanmamış-tır…" Şeyh Ensari'nin nücum il-mindeki sözlerini mülahaza etmek için Mekasib-i Muharreme adlı kita-bına müracaat ediniz.

20028. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Müslümanlar Hu-deybiye'de sabah namazını kılıp o gece yağan yağmurun ardından geri dönerken. Allah Resulü şöyle buyurdu: "Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?" Onlar şöyle arzettiler: "Allah ve Resulü daha iyi bilir." Peygam-ber şöyle buyurdu:

"Bazı kulla-rım bana iman etmekte, yıldızları inkar etmektedir, bazı kullarım da beni inkar etmekte ve yıldız-lara iman etmektedir. O halde herkim, "Yağmurumuz Allah'ın rahmeti ve fazlı sebebiyleydi" derse, o mümindir ve yıldızları inkar etmiştir ve herkim de "Yağmurumuz falan yıldızın doğuşu ve batışı sebebiyleydi" derse, beni inkar etmiş ve yıldız-lara iman etmiştir."
Şöyle diyorum: "Bu rivayeti Hürri Amili zikrettikten sonra şöyle diyor: Şehid şöyle demiştir: "Bu riva-yeti yıldızların etkili olduğuna inan-maya yorumlamak gerekir."

506. Ko-nu

en-Necva
Kulağa Fısıl-damak

bak.
er-Rüya, 1404. bölüm

3850. Bölüm
Kulağa Fısıldamak

Kur'an:
"İkiyüzlüler, (Münafıklar) Allah'ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, Allah'ın görünmeyenleri bilen olduğunu bilmiyorlar mıy-dı?"
bak. İsra, 47, Ta-Ha, 62, Enbi-ya, 3, Mücadele, 7, 10, 12, 13, Nisa, 114, Zuhruf, 80
20029. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Üç kişi birlikte oldu-ğu zaman onlardan ikisi birbiri-nin kulağına fısıldamamalıdır."

20030. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Üç kişi birlikte oldu-ğu zaman onlardan ikisi halkın arasına karışıncaya kadar birbiri-nin kulağına fısıldamamalıdır. Zira bu iş diğerinin rahat-sızlığına neden olur."
20031. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Üç kişilik bir toplu-luktan ikisi birbirinin kulağına fısıldamamalıdır. Zira bu iş üçüncüsünün üzülüp sıkıntıya düşmesine sebep olur."

20032. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Gizlilik, fısıldaşmanın ölçüsüdür."
20033. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "En üstün fısıldamak, din ve takva üzere olanıdır. Bu-nun meyvesi ise doğru yolda olmak ve nefsin heva ve hevesine muhalefet göstermektir."
20034. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sadece iki kişi dışında fısıldaşmakta hayır yoktur: Konuşan alim veya kabul eden (söz dinleyen) dinleyici."

507. Ko-nu

el-Muna-cat
Müna-caat

Bihar, 13/323, 11. bölüm; ma naca bihi Musa (a.s) rabbihi
Bihar, 94/89, 32. bölüm; Edi-yet'ul-Munacat

bak.
el-Edeb, 68. bölüm

3851. Bölüm
Münacat

20035. İmam Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Allah-u Teala Da-vud'a (a.s) şöyle vahyetmiştir: "Benimle neşeli ol, beni zikret-mekten lezzet al ve benimle münaatta bulunma nimetinden nasiplen."
20036. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Allah ile münacat kurtuluş sebebidir."

20037. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Herkim Allah ile halvette bulunursa sağlam bir kaleye ve daha güzel bir hayata erişmiş olur ve bil ki Allah nez-dinde olan şey sadece (ibadette) gayretli bir nefis ve gören bir gözle mümkündür."

20038. İmam Seccad (a.s), bir mü-nacatında şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ım! Bizi senin kurtuluş gemilerine bindir, seninle müna-cat lezzetinden nasiplendir, mu-habbet havuzlarına koy ve dost-luk ve yakınlığının tatlığını bizle-re tattır."
20039. İmam Seccad (a.s), hakeza şöyle buyurmuştur: "Senin vasıtanla seninle münacatta bulunma lez-zetine eriştiler ve senin lütfün-den hedeflerinin en yücesine ulaştılar."

20040. İmam Seccad (a.s), Arefe günü duasının bir bölümünde şöyle buyurmuştur: "Gece gündüz se-ninle raz-u niyazda bulunma halvetini gözümde süsle."
20041. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Her zaman ve fetret dönemlerinde, büyük nimetler sahibi Allah'ın, fikirlerine ve akıllarına ilham ettiği, akıl ve düşünceleriyle konuştuğu kullar var olmuştur. Bunlar, gözlerin-deki, kulaklarındaki ve kalplerindeki uyanış nuruyla aydınlanmışlardır."
bak. El-Merakibe, 1544. Bölüm

3852. Bölüm
Gece Karanlıklarında Münacatta Bulunmanın Fazileti

20042. İmam Bakır (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Güzel bir dönüş ve tövbe ile kendini Allah'ın rahmet ve mağfiretine mazhar kıl ve güzel bir dönüş ve tövbe için de gece karanlıklarındaki münaca-tından ve halisane duandan yar-dım al."
20043. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Azameti yüce olan Allah dünyaya şöyle vahyetmiş-tir: "Sana hizmet eden kimseyi sıkıntıya düşür, seni uzağa iten kimseye ise sen hizmet et.

Kul gece karanlığının bağrında efen-disiyle halvette bulunur ve onun-la raz-u niyazda bulunursa, Allah da kalbinde aydınlığı sabit kılar. Öyle ki, "Ey efendim!" dediğin-de azameti yüce olan celil Rab ona şöyle seslenir: "Lebbeyk ey kulum! Benden dile ki sana ba-ğışta bulunayım ve bana tevekkül et ki sana yeteyim." Daha sonra azameti yüce olan Allah meleklerine şöyle der: "Ey me-leklerim! Bakınız bu kulum, gece karanlığında benimle halvette bulunmuştur, oysa boşta gezen insanlar, boş işlerle uğraşmakta, gafiller ise uyumaktadır. Şahit olun ki ben de onu bağışladım."

3853. Bölüm
İmam Ali'nin (a.s) Münacaatı

20044. Urve b. Zübeyr şöyle diyor: "Peygamber'in (s.a.a) mescidinde oturmuş, Bedir ehlinin ve Rıdvan biatının durumunu anı-yorduk. Ebu Derda şöyle dedi: "Ey cemaat! Sizlere insanlardan serveti en az, en takvalı ve iba-dette en çok çaba gösterenini haber vereyim mi?" Onlar, "O kimdir?" dediler.

Ebu Derda şöyle dedi: "Ali b. Ebi Talib'dir (a.s)" Urve şöyle diyor: "Allah'a yemin olsun ki orada hazır bulu-nanlar, Ebu Derda'dan yüz çe-virdiler. Sonra Uveymir adlı En-sar'dan birisi, onun sözüne mu-halefet ederek şöyle dedi: "Sen öyle bir şey söyledin ki, hiç kimse bu konuda seni onaylama-maktadır." Ebu Derda şöyle dedi: "Ey cemaat! Ben gördükle-rimi naklediyorum. Sizden her biriniz de gördüklerini nakletsin.

Ben gördüm ve şahit oldum ki Ali b. Ebi Talib, Beni Neccar mahallesinin meydanlarının bi-rindeydi, kölelerinden ayrılarak, arkasında yürüyenlerden uzak-laştı. Hurma ağaçlarının arasına gizlendi. Ben de onu kaybettim ve kendi kendime, "Evine git-miştir" dedim. Ama aniden, hüzünlü bir ses işittim ki şöyle diyordu: "Ey Allah'ım! Nice helak edici günah var ki nimetin-le onları cezalandırmak husu-sunda hilimli oldun ve nice suç var ki yüceliğinle onu aşikar kıl-maktan uzak durdun. Ey Al-lah'ım! Gerçi bir ömür sana isyan ettim ve gerçi amel defterimdeki günahlarım çoktur.

Ama senin mağfiretinden başka bir şeye ümit bağlamadım. Sadece senin hoşnutluğunu ümit ediyorum." O ses benim dikkatimi çekti, bu sesin ardıca gittim. Aniden Ali b. Ebi Talib'in olduğunu gördüm, gizlendim ve sesini duymak için asla yerimden kımıldamadım. Gecenin son anları olan karanlığında birkaç rekat namaz kıldığını, sonra dua edip, Allah'a yalvardığını, ağlayıp raz-u niyazda bulunup (nefsinden) şikayette bulunduğunu gördüm.

Aziz ve celil olan Allah ile raz-u niyazda bulunurken söylediği sözlerden bir bölümü şöyleydi: "Ey Allah'ım! Senin affını düşününce günahlarım gözümde küçülüyor. Ama şiddetli hesaba çektiğini düşününce, musibetimi büyük görüyorum." İmam daha sonra şöyle buyurdu: "Ah ki benim unuttuğum, ama senin kaydettiğin günahın sayfalarını okuyunca şöyle dersin: "Onu tutunuz!" Ne aşireti kendisi kurtarabilen, ne kabilesi kendisine fayda veren bu tutuk-lanmış kimseye eyvahlar olsun. Onun hakkında seslenilince, yaratıklar onun haline acırlar." İmam daha sonra şöyle buyurdu:

"Ciğerleri yakıp kül eden ateşten dolayı ah! Pişirme şevkine sahip olan ateşten ah! Cehennemin gürül gürül yanan alevlerinden ah!" İmam daha sonra çok ağla-dı, ben artık onda hiçbir hareket görmedim. Kendi kendime şöyle dedim: "Herhalde geceleri uzun süre uyumadığından uykuya dalmıştır. Gidip onu sabah na-mazı için kaldırayım." Yanına vardığımda, onu salladım ama hareket etmedi, el ve ayaklarını toplamak istedim, ama toplan-madı.

Kendi kendime şöyle de-dim: "İnna lillah ve inna ileyhi raciun, Allah'a yemin olsun ki Ali b. Ebi Talib ölmüştür." He-men koşarak ölüm haberini vermek için evine vardım. Fatı-ma şöyle dedi: "Ey Ebu Derda! Onun durumu ve olayı nasıldır?" Ben ona olayı anlattım. Fatıma şöyle dedi: "Ey Ebu Derda! Se-nin bu dediğin hal, Allah-u Tea-la'dan dolayı onun içine düştüğü baygınlık halidir." Daha sonra bir miktar su getirip, Ali'nin (a.s) yüzüne serptiler,

o kendine geldi ve ben ağlamaktayken yüzüme baktı ve şöyle dedi: "Neden ağlı-yorsun ey Ebu Derda!" Ben şöyle dedim: "Senin başına ge-tirdiğim bu hale ağlıyorum." O şöyle buyurdu: "Ey Ebu Derda! O halde beni hesap için çağır-dıkları zaman ne yapacaksın? O zaman günahkarlar azaba yakin ederler, kaba ve işi sıkı tutan melekler ve acımasız zebaniler beni kuşatıp ve cebbar olan Al-lah'ın karşısında tuttukları, dost-ların beni yalnız bıraktığı,

bütün insanların bana acıdığı bir za-mandır. İşte o zaman hiçbir giz-linin kendine örtülü kalmadığı, Allah'ın karşısında durduğum zaman bana daha çok acıyacak-sın." Ebu Derda şöyle diyor: "Allah'a yemin olsun ki ben böyle bir haleti, Allah Resu-lü'nün (s.a.a) ashahından hiç birinde görmedim."

20045. İmam Ali (a.s), bir müna-caatında şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ım! Adeta bedenimi meza-ra koyduklarını, teşyi edenlerin yanımdan geri döndüklerini ve garibin bile o bedenin gurbetine ağladığını görüyorum."

20046. İmam Ali (a.s), hakeza şöy-le buyurmuştur: "Ey Allah'ım! Muhammed'e ve Al-i Muham-med'e selavat gönder. Dünyada benden bir eser kalmayınca zik-rim insanların arasından temiz-lenince ve hakeza diğer anılanlar gibi unutulmaya başladığımda bana acı!

Ey Allah'ım! Yaşım çoğalmış, derim incelmiş, kemiklerin gev-şemiş, zaman beni etkilemiş, ölümüm yakınlaşmış, günlerim sona çatmış, şehvetim ortadan kalkmış ve onların günahları bana baki kalmıştır… Ey Al-lah'ım! Ben, amellerin ağır yükle-ri altında yorgun ve bitkin bir halde tehlikeli köprülerin birinin üzerine durmuşum. Eğer yükle-rimi hafifletmede bana yardımcı olmazsan ben yok olurum..

Ey Allah'ım! Abitler senin çok bağışlarının ününü duymuş-lar, huşu yoluna koyulmuşlardır. Zahitler rahmetinin genişliğini işitmişler, kanaate dalmışlardır. Doğru yoldan yüz çevirenler, cömertlik ve bağış ününü duy-muş (ve doğru yola) dönmüşler-dir. Günahkarlar senin mağfire-tinin genişliğini işitmişler, ümide kapılmışlardır. Müminler yüce affını ve artan bağışını işitmişler ve buna rağbet göstermişlerdir…

Ey Allah'ım! Eğer içinde yüceliğin bulunduğu nefse dik-katle bakma yolunda hata ettiy-sem, (buna karşılık) nefsin kur-tuluşa ve esenliğe erme sebebi olan sana sığınma yolunu bul-dum…"
Ey Allah'ım! Nasıl olur da göğüslerimiz dünyayla arkadaşlık etmeye sevinir?! Nasıl olur da işlerimiz dünyanın girdaplarında düzene girer? Nasıl olur da dün-yadaki sevincimiz halis ve hü-zünden uzak olur ve nasıl olur da aldanmamız bizi boş oyun olan şeylerle meşgul eder. Oysa ecellerin yakınlaşmasıyla mezar-larımız bizleri çağırmaktadır…

Ey Allah'ım! Benim bu iste-ğim dilencilerin isteği gibi değil-dir. Zira eğer ona bir şey veril-mezse, artık asla elini açmaz. Ama ben her halette sana niyaz-da bulunmaktan müstağni deği-lim.