Mizan'ul Hikmet-13.Cilt
 



Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuş-tur: "Mizan'ul Hikmet (hik-metin ölçüsü) benim, Ali de onun dilidir." (İhkak'ul Hak, 6/40)


Mizan'ul Hikmet-13.Cilt


Muhammed Muhammedi REYŞEHRİ

Çeviri
Kadri ÇELİK

Tatbik
Nuri DÖNMEZ 503. Konu

en-Nubuvvet(3)
Nü-büvvet (3)

Bihar, 15-22; Ebvab-u Tarih-u Nebiyyuna Muhammed (s.a.a)
Kenz'ul-Ummal, 12/347, Fe-zail'un-Nebi
Bihar, 18/244, 2. bölüm; Key-fiyet-u Sudur'il-Vahy

bak.
52. konu, el-Mübahale; 530. konu, el-Hicret; er-Rüya, 1400. bölüm; el-Emsal, 3600-3603. bö-lümler; et-Tekellof, 3509. bölüm; ed-Din, 1317. bölüm


3815. Bölüm
Muhammed (s.a.a) Al-lah'ın elçisidir.

Kur'an:
"Muhammed Allah'ın elçi-sidir."
"And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, iman edenlere şef-katli ve merhametli bir elçi gelmiştir."
"De ki: "Ben de ancak si-zin gibi bir insanım; ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Rabbi-ne kavuşmayı uman kimse salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın."
"Biz seni şâhid, müjdeci, uyarıcı; Allah'ın izniyle O'na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir."
19739. Huzeyfe şöyle diyor: "Me-dine sokaklarından birinde Allah Resulü'nün (s.a.a) şöyle dediğini işittim: "Ben Muhammed ve Ahmetim. Ben Haşir, Mukaffi (son) ve rahmet Peygamberi-yim."

19740. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ben Muhammed'im. Ben Ahmed'im, ben küfrün kendisi vasıtasıyla ortadan kalk-tığı Mahiyim (mahveden). Ben insanların ardından haşr olup toplandığı Haşir'im ve ben Akib'im -ve Akib- kendisinden sonra bir Peygamberin olmadığı kimse anlamındadır."

19741. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ben insanların Adem'e en çok benzeyeniyim. İbrahim yaratılış ve ahlak açısın-dan insanlardan bana en çok benzeyeni idi. Allah Arş'ının üzerinden bana on isim verdi, sıfatlarımı beyan etti ve kavmine gönderilen her Peygamberin diliyle benim gelişimi müjdeledi. Adımı Tevrat'ta yazdı, beni ta-nıttı. İsmimi Tevrat ve İncil'e tabi olanların arasında yaydı. Kitabını bana öğretti. Göklerde makamımı yükseltti. Kendi isim-lerinden benim için bir isim tü-retti. Beni Muhammed olarak adlandırdı. Onun adı Mah-mud'dur.

Beni ümmetimden en iyi nesil arasında gönderdi. Tev-rat'ta ismimi Uhayd olarak ad-landırdı. Daha sonra - tevhit sebebiyle ümmetimin bedenleri-ne ateşi haram kıldı. İncil'de beni Ahmet olarak adlandırdı. O halde ben, gökte Mahmut (övülmüş) bir kimseyim. Allah ümmetimi hamd edenlerden kıldı. Zebur'da da adımı Mahi (yok eden) koydu.

Zira aziz ve celil olan Allah benim vasıtamla putperestliği ortadan kaldırıp yok etmiştir. Kur'an ise beni Muhammed olarak adlandırmış-tır. Daha sonra ben kıyamet boyunca hüküm verme anında övülürüm. Benden başka hiç kimse şefaat etmez. Kıyamet günü de Allah beni Haşir olarak adlandırmıştır. Zira insanlar benim önümde haşrolurlar.

Ayrıca Allah beni Mevkif (durduran) olarak adlandırmıştır. Zira insanları aziz ve celil olan Allah'ın karşısında durdururum. Beni Akib (sonucu) olarak adlandırmıştır. Zira ben bütün Peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra bir Peygamber gelmeyecektir. Beni rahmet Peygamberi tövbe elçisi, savaş ve kahramanlıklarının elçisi ve muktefi olarak karar kılmıştır. Zira bütün Peygamberlerin ardı sıra geldim.

Ben, Mukim, Kamil ve Camiy'im. Rabbim bana ihsanda bulundu ve bana şöyle buyurdu: "Ey Muhammed! Allah'ın selamı sana olsun. Ben her Peygamberi ümmetinin diliyle onlara gönderdim. Ama seni siyah ve beyaz bütün yaratıklarıma gönderdim. Korku ve dehşet vasıtasıyla sana yardımcı oldum. Oysa daha önce bu vesiyle hiç kimseye yardım etmemiştim. Ganimeti sana helal saydım. Oysa senden önce hiç kimseye ganimeti helal kılma-mıştım.

Sana ve ümmetine Arş'ımın hazinelerinden birini bağışladım; Fatihat'ul-Kitap ve Bakara suresinin son ayetlerini verdim. Senin ve ümmetin için tüm yeryüzünü secde yeri kıldım. Toprağını sana temiz ve temizleyici saydım. Sana ve ümmetine tekbiri (Allah-u Ekber demeyi) bağışladım. Adını kendi adıma yakın kıldım. Öyle ki ümmetinden herkim beni anarsa adımın yanısıra senin adını da anar. O halde Ey Muhammed! Sana ve ümmetine ne mutlu!"

19742. "Resulullah (s.a.a), kendi-sinin, neden Muhammed, Ahmet, Ebu'l-Kasım, Beşir, Nezir ve Dai olarak adlandırıldığını soran Yahu-di'ye şöyle buyurmuştur: "Muham-med (övülmüş) olarak adlandı-rılmamın sebebi, şüphesiz yer-yüzünde övüldüğüm içindir. Ebu'l-Kasım (bölenin babası) olarak adlandırılmamın sebebi aziz ve celil olan Allah'ın kıya-met günü ateşin bir bölümünü ayırması, ilk ve son insanlardan bana küfredenleri ateşe koyması ve cenneti de bir bölüme ayrı-ması ve bana iman edenleri ve nübuvvetimi ikrarda bulunanları cennete koyması hasebiyledir.

Dai (davet eden) olarak adlandı-rılmamın sebebi ise şüphesiz ben insanları aziz ve celil olan Rab-bimin dinine davet ettiğimden dolayıdır. Nezir (uyaran) olarak adlandırılmamın sebebi ise, şüp-hesiz bana isyan edenleri ateş ile uyarmam sebebiyledir. Beşir (müjdeleyen) olarak adlandırıl-mamın sebebi de şüphesiz bana itaat edenleri cennetle müjdele-mem sebebiyledir."

3816. Bölüm
Peygamberlerin So-nuncusu

Kur'an:
"Muhammed içinizden her hangi bir adamın babası de-ğil, Allah'ın elçisi ve peygam-berlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir."
19743. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ey insanlar! Benden sonra bir Peygamber yoktur. Benden sonra benim sünnetim-den başka bir sünnet mevcut değildir. O halde herkim nübuv-vet iddiasında bulunursa, iddiası ve bidatı ateşte olacaktır. Herkim böyle bir iddia ederse onu öldürün."

19744. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Peygamberler arasın-da benim örneğim, bir ev yapan, onu güzel, kamil ve temiz olarak bitiren ve sadece onda bir tuğla yeri baki bırakan insanın örneği gibidir. İnsanlar o evin etrafında döner, ondan hoşlanır ve şöyle derler: "Keşke bu tuğlanın yeri de bitseydi." Evet, ben de Pey-gamberler arasında o tuğla gibi-yim."
19745. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ben Fatih ve Hati-mimim (Peygamberlerin sonun-cusuyum.)"
19746. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Peygamberlerin ilki Adem, sonuncusu ise Muham-med'dir."

19747. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Çok yakında ümme-tim arasında Peygamberlik iddia-sında bulunan otuz yalancı kimse çıkacaktır. Oysa ben Peygam-berlerin sonuncusuyum ve ben-den sonra hiçbir Peygamber gönderilmeyecektir."
19748. "İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz zikri aziz olan Allah sizin Peygamberinizle nübuvvet zincirine son verdi. O halde ondan sonra asla peygamber gönderilmeyecektir ve aynı şekilde kitabınızla da bütün semavi kitaplara son verdi. O halde sizin kitabınızdan sonra da asla bir kitap nazil olmayacaktır."

19749. "İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sonunda Muhammed (s.a.a) geldi, Kur'an, şeriat ve metodunu getirdi. O halde onun helali, kıyamet gününe kadar helaldir ve onun haramı kıyamet gününe kadar da haramdır."
19750. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Münezzeh olan Allah vaadini gerçekleştirmek, nübüvvetini tamamlamak için Muhammed'i (s.a.a) gönderdi."
19751. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "O (Hz. Muhammed), Allah'ın azabıyla korkutandır. Vahyinin emini ve rahmetiyle müjdeleyen, elçilerinin sonuncu-sudur."

19752. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ben Akib'im. Yani benden sonra Peygamber yok-tur."
19753. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Ali de vasilerin sonuncusudur."
bak. El-İmamet, 186. Bölüm; Sahih-i Müslim, 4/1790, 7. Bölüm

3817. Bölüm
Allah'ın, Resulullah'ın (s.a.a) Nübuvvetine Ta-nıklık Etmesi

Kur'an:
"Fakat Allah sana indirdi-ğine şahitlik eder, onu bilerek indirmiştir, melekler de şahit-lik ederler. Şahit olarak Allah yeter."
"Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamber'ini, doğruluk rehberi Kur'an ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter."
"De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır."
"De ki: "Allah benimle si-zin aranızda şahit olarak ye-ter. O, göklerde ve yerde ola-nı, batıla iman edenleri ve Allah'ı küfredenleri bilir." İşte kaybedenler bunlardır."

"Veya, "Onu uydurdu" derler. De ki: "Eğer onu uy-durdumsa, beni Allah'a karşı hiç bir şekilde savunmazsınız; O, Kur'an için yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, bağışla-yandır, merhamet edendir."
"Deki: Şahit olarak hangi şey daha büyüktür?" Allah benimle sizin aranızda şahit-tir. Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu; Allah'la berâber başka ilahlar bulun-duğuna siz mi şahitlik ediyor-sunuz?" "Ben şahadet et-mem" de."O ancak tek ilah-tır, doğrusu ben ortak koştu-ğunuz şeylerden uzağım" de."

19754. Kelbi şöyle diyor: "Mekke halkı Peygamber'in (s.a.a) yanına gelip şöyle dediler: "Allah sen-den başka bir Peygamber bula-madı mı? Biz senin sözünü onaylayan hiç kimseyi göremiyo-ruz. Senin hakkında Hıristiyan ve Yahudilere sorduk. Onlar kitaplarında senin adının zikre-dilmediğini söylediler.

O halde bizlere senin dediğin gibi Allah Resulü olduğuna tanıklık edecek birini göster." Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "De ki: Kimin tanıklığı herkesten daha üs-tündür?" Mekke ehli şöyle dedi-ler: "Çok ilginç! Allah-u Teala insanlara göndermek için Ebu Talib'in yetiminden başkasını bulamadı." Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "Elif Lam Ra. Bu hikmet dolu kitabın ayet-leri insanlar için ilginç mi-dir…?"

19755. İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala'nın, "De ki: Kimin tanık-lığı herkesten üstündür?" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah Resulü (s.a.a) Mekke'de davetine yeni başlayınca, Mekke müşrikle-ri şöyle dediler: "Ey Muhammed! Acaba Allah göndermek için senden başka bir Peygamber bulamadı mı? Biz senin sözünü onaylayan hiç kimseyi bulamıyo-ruz. Yahudi ve Hıristiyanlara seni sorduk. Ama onlar da kitap-larında senin adının anılmadığını söylediler. O halde bizlere senin Allah Resulü olduğunu onayla-yan birini getir." Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Benimle sizin aranızda Allah şahittir."

Açıklama
Allah-u Teala'nın peygamberlerin nübuvvetine tanıklık etmesi iki yolla düşünülebilir:
1-Sözlü tanıklıkla
2-Fiili tanıklıkla
Fiili tanıklık da iki şekilde olabi-lir:

1-Vahiy ve İlham
Allah-u Teala bir kişinin Pey-gamber oluşunu insanlar için açıkla-yabilir. Vahiy ve ilham yoluyla onun nübuvvetine tanıklık edebilir. Ama bu yoldan yardım almak insanlarda vahiy ve ilhamı algılama kabiliyeti var olduğu zaman mümkündür.
Başka bir tabirle problem verici tarafından değil, alıcı tarafındandır.

Zira alıcı, yani halk Allah'ın kela-mını algılama gücüne sahip olursa, Allah-u Teala da Peygamberinin nübuvvetinin hakkaniyeti hakkında onlara direk olarak mesajını göndere-bilir.

Kur'an-ı Kerim'den de anlaşıl-dığı üzere Allah-u Teala bu metodu sadece bazı Peygamberler hakkında uygulamaya geçirmiştir. Bu cümleden olarak Havarilere Hz. İsa'nın nü-buvveti için bu metodu uygulamış ve şöyle buyurmuştur: "Havarilere, "Bana ve Peygamber'ime iman edin" diye vahiy etmiş-tim, "inandık, bizim Müslü-man olduğumuza şahit ol" demişlerdi."

2- Sözlü Mucize
Birinci metot yani vahiy ve ilham kalbi marifet örtülerini yırtan, marifetin gerçeklerine erişmek maksadıyla mebde' (Allah) ile irtibat kurma imkanına sahip olan kimselere özgüdür.

İkinci metot ise umumi ve genel bir metottur. Yani kalbi tanıma gücüne sahip olmayan, halkın geneli bu yoldan yardım alabilir. Bu yol Allah-u Teala'nın mucize olan sözü vasıtasıyla Peygamberinin nübuvvetine tanıklık etmesidir. Yani halkın genelinin açık bir şekilde bu sözün bir beşerin sözü olmadığını anlamasıdır. İnsanın her ne kadar ilim, kültür ve edep açısından yücelirse yücelsin, yine de böyle bir sözü söyleyemeyeceğini anlamısıdır.
Ama fiili tanıklığa gelince, bu tür tanıklık da iki şekilde olabilir:

1-Mucize
Yani nübuvvet iddiasında bulu-nan kimsenin Allah-u Teala ile irtibatını göstermesidir. Bu delilledir ki Kur'an-ı Kerim bu fiili, ayet ve beyyine olarak ifade etmiştir. Örneğin asanın atılması ve ölülerin diriltilmesi gibi.
Bu esas üzere nübuvvet iddiasında bulunan kimse, mucize getirince o mucize Allah-u Teala tarafından onun iddiasının hakkaniyeti hakkında fiili bir tanıklıktır.

2-Takrir ve Beyan
Eğer bir şahsın halk için kendisi-ni falan şahsın temsilcisi olarak tanıt-tığını, o şahsın huzurunda insanlar için bir takım açıklamalarda bulun-duğu, ve bu açıklamalar çerçevesinde o şahsiyetin temsilcisi olduğu ve o şahı-sın da özgürce ve hiçbir özrü olmadan sessiz kaldığı düşünülecek olursa, böyle bir sükut ve sessizlik o şahıs tarafından iddiada bulunan kimsenin naipliğinin doğruluğunu beyan etmek-te ve açıklamalarının doğruluğuna tanıklıkta bulunmaktadır.

Bütün bu söylenenler ışığında eğer bir şahıs kendisini Allah'ın elçisi olarak tanıtıyor ve nübuvvetini de herhangi bir şekilde alemleri yaratan yaratıcının huzurunda söz konusu ediyor ve nübuvvetini de sadece halk değil, ilim ve bilgi ehli kimseler de kabul ediyor, Allah-u Teala da onun iddiasını halk karşısında açık bir şekilde iptal etmiyorsa, böyle bir sü-kut, ameli bir şehadettir ve de onun iddialarının hakkaniyet ve dürüstli-ğünü teyit etmektedir.

Allah-u Teala islam Pey-gamberinin Peygamberliğine teyit için hangi yolu tutmuş-tur?
Allah-u Teala'nın tanıklık etme-sinin anlamı açıklığa kavuştuğuna göre, şimdi de Allah-u Teala'nın İslam Peygamberinin nübuvvetini tasdik için önceden söylenen yollardan hangisini tercih ettiğine bir bakalım.

İslam Peygamberinin (s.a.a) sireti mülahaza edildiğinde de açıkça anla-şıldığı üzere Allah-u Teala onun nübuvvetinin hakkaniyet ve doğrulu-ğunu her dört yolla da teyit etmiş ve bu yollar vasıtasıyla onun nübuvvet ve risaletine tanıklıkta bulunmuştur. Bu konunun detaylarını "Muhammedi (s.a.a) tanıma" başlığı altında yazdığım yazılardan mülahaza etmek mümkündür.

3818. Bölüm
İlmin Tanıklığı

Kur'an:
"Kendilerine ilim verilen-ler, sana Rabbinden indirile-nin hak olduğunu, güçlü ve hamde layık olanın yolunu gösterdiğini bilirler."
"Bu, kendilerine ilim veri-lenlerin Kur'an'ın, senin Rab-binden bir gerçek olduğunu bilip de ona inanmaları ve gönüllerini bağlamaları için-dir. Allah iman edenleri şüp-hesiz doğru yola eriştirir."
19756. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "İlim İslam'ın hayatı ve imanın direğidir."
19757. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "İman ve ilim ikiz kardeş ve ayrılmayan iki dosttur-lar."

Açıklama
Beyan edilen ayet ve rivayetler İs-lam Peygamberinin nübuvvetinin akli ölçülerle uyuşan ilmi bir gerçek oldu-ğuna delalet etmektedir. İlim ve iman arasındaki ilişki aslında kopmaz bir ilişkidir. İlim ve iman arasındaki birliğin nasıl bir birliktelik olduğunu anlamak için aşağıdaki şu nüktelere teveccüh etmek gerekir:
1-Kitap ve sünnet açısından ilim, ilmi bir basiret anlamındadır.

2-İlmi basiret bütün bilgilere ve insani derklere öncülük eden duygu, nur ve görmekten ibarettir. Yani ilim ve marifeti, fert ve insani toplumun tekamül yolunda karar kılmaktadır. Başka bir tabirle ilmi basiret, ilmin cevheri ve ruhudur.
3-İslam ilim ve marifetin bütün dallarına saygı duymaktadır. Elbette bunlar da ilmi basiret ile birlikte olmalı, insanlığın hedef ve tekamülü-nü gözetmelidir.

4-İlmi basiretten boş olan bir bil-gi, insanın çöküşüne neden olur. Her ne kadar tevhit ve Allah'ı tanımayla ilgili bir ilim veya diğer ilimler de olsa durum aynıdır. Hatta söylenebilir ki ilmi basiretin olmadığı bir ilim, ilim değildir. Zira ilmin üstünlüğünü oluşturan insanın rüşt ve tekamülün-den yoksundur.

5-İlim, tümel olarak ilmi basiretle birlikte olduğu taktirde tevhit ve Allah'ı tanıma ilmidir. Bu yüzden Kur'an'ı Kerim Allah'tan korkmayı da beraberinde getiren ilmi ilim say-maktadır. "Şüphesiz Allah'tan sadece alim kulları korkar."
Bu ayetten iki anlam elde edil-mektedir:

1-İlim ve bilgi izah ettiğimiz an-lamda ilmi bir basiretten ibarettir. Zira her ilim hatta tevhit ilmi bile, ilmin cevher ve ruhuna sahip olmadığı taktirde korku ve haşyete sebep ol-mamaktadır.
2-İlim ve iman arasındaki bağ kopmaz bir ilişkidir. Yani insanın var olan alemi gördüğü halde bu alemde Allah'ın kudretini ve sanatını görmemesi mümkün değildir.

İşte bu yüzden Kur'an-ı Kerim alimleri, melekler sırasında alemlerin yaratıcısının birliğine tanık olarak karar kılmakta ve şöyle buyurmak-tadır: "Allah, melekler ve ilim sahipleri de Allah'tan başka ilah olmadığına tanıklık eder-ler."
6-Önceden söylendiği anlamda ilim, sadece tevhit ve Allah'ın birliği-ne iman ile iç içe değildir.

Nübuvvete imanı da içermektedir. Zira insanın alemi gördüğü halde, işinin Allah'a imanla sonuçlanmaması mümkün olmadığı gibi, aynı şekilde insanın bu alemi ve yaratıcısını gördüğü, Allah'ın varlıktaki yerini tanıdığı halde yaratılışın hikmetine öncülük eden Allah'ın risaletine iman etmemesi mümkün değildir. "Hani onlar (yahudiler) şöyle dediler: "Allah bize bir şey nazil buyurmamıştır." Onlar Allah'ın büyüklüğünü hakkıyla tanımadılar." Yine genel nübuvvet bahsinde de isbat ettiğimiz gibi nübuvveti inkar etmek, tevhidi inkar etmeye denktir.

7-Önceden söylediğimiz anlamda ilim sadece tevhide ve genel nübuvvete iman ile birlikte değildir. Aksine özel nübuvvet de iman ile iç içedir. Yani insan ilmi bir basiret elde ettikten, marifetin ışığında, vücudun eserlerini mülahaza yoluyla Allah'ı müşahade ettiği zaman bu ilmi basiret, o marife-tin ışığında ve nübuvvetin etkilerini mülahaza yoluyla rahat bir şekilde Allah'ın gerçek elçilerini de tanıyabi-lir.

Ama elbette bu görüş, bazen güçlü bir aşamaya ulaşmakta ve insan kalbi bakışıyla da nübuvvet nurunu Peygamberde açıkça müşahade etmek-tedir. Nitekim İmam Ali (a.s) Allah Resulü (s.a.a) hakkında bunu müşa-hade etmiştir ve de bir yerde şöyle buyurmuştur: "Ben vahiy ve risalet nurunu görüyorum ve nübuvvetin kokusunu alıyorum." Böyle bir mari-fet kalbi bir marifet, keş ve batıni şuhud olarak adlandırılmaktadır. Bazen de bakış ve görüş bu aşamaya ulaşmamaktadır. İnsan akli bakışıy-la, nübuvvetin nişane ve etkilerini ilahi elçinin şahsında mülahaza et-mektedir. Böyle bir marifeti ise, akli marifet olarak adlandırmaktadırlar.

Marifetin her iki türü de Kur'an açısından ilmi tanımadır. İlmi mari-fettir ve de ilmi basirete isnat edilmektedir. Bu konuda daha detaylı bilgi için "Muhammed'i (s.a.a) ilmi açıdan tanıma" adında yazdığımız bölüme müracaat ediniz.
Gazali Açısından Nübuv-vetin Kalbi Marifeti

"Gazali el-Munkiz min'ez-Zelal" adlı kitabında Peygamberleri tanımanın en kesin ve doğru yolunun kalbi tanıma, keşif ve batıni şuhud olduğunu söylemektedir. Gerçekten de durum böyledir. Zira kalbi basiretiyle gören, semavi yolla Muhammed'in nübuvvetini mülahaza eden bir kimse Muhammed'in (s.a.a) nübuvvetini isbat için her türlü delile ihtiyaç duy-maktan müstağni olmakla birlikte, marifet ve basiretin en üstün derecesine de yükselir.
Bak. Et-Takva, 4174. bölüm

3819. Bölüm
Kendinden Olan Şahi-din Şehadeti

Kur'an:
"Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden (akra-basından) bir şâhidi (Hz. Ali gibi bir vasisi) bulunan, ayrı-ca kendisinden önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa'nın kitabı bulunan kimse (yalan söyler mi?) On-lar (hakikati arayanlar) Kur'an'a iman ederler. Hangi topluluk onu küfrederse yeri ateştir; senin de bundan şüp-hen olmasın. Doğrusu o, Rabbinden bir gerçektir, fa-kat insanların çoğu iman et-mezler."
"Küfredenler: "Sen pey-gamber değilsin" derler; De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve Kitab'ı bilenler yeter."
Tefsir
Allah-u Teala'nın, "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden (akrabasından) bir şâhidi (Hz. Ali gibi bir vasisi) bulunan, ayrıca kendisinden önce de bir önder ve bir rah-met olarak Musa'nın kitabı bulunan kimse (yalan söyler mi?)" ayetindeki cümle, Kur'an'ın münezzeh olan Allah tarafından nazil olduğu hususundaki delili beyan eden, önceki sözün bir neticesidir. Ayette yer alan men (kimse) kelimesi mübtedadır ve haberi ise hazfedilmiş-tir. "Ke gayrihi" kelimesi veya o an-lama yakın bir şey taktire alınmıştır. Bu konunun delili ise şöyle buyuran sonraki ayettir: "Kur'an'a iman ederler. Hangi topluluk onu küfrederse yeri ateştir; senin de bundan şüphen olmasın."

Ayette yer alan istifham, inkara dayalı bir istifhamdır ve mana şöyle oluyor: "Şöyle ve böyle olan bir kimse şöyle ve böyle olmayan bir kimse gibi değildir ve sen bu sıfatlara sahipsin. O halde Kur'an'ın hakkaniyeti husu-sunda hiçbir şek ve şüphe içinde ol-ma." "Ala beyyineti rabbihi" (Rab-binden bir belge üzere) cümlesinde yer alan "beyyine" (belge) kelimesi aşikar ve açık anlamına gelen sıfat-i müşeb-behedir.

Elbette bazen aşikar ve açık olan şeyler kendilerine katılan şeyleri de açıklığa kavuşturmakta ve aydın-latmaktadır. Örneğin ışığın hem kendisi açık ve aşikardır ve hem de onun vasıtasıyla diğer şeyler açığa çıkmaktadır. Bu yüzden de "beyyine" terimi başka şeyleri de aydınlatan şeyler hakkında çok kullanılmakta-dır. Tıpkı hüccet, ayet ve nişane gibi. Bir davalının iddiasının şahidine de "beyyine" denilmektedir. Allah-u Teala da hüccet ve delili şu ayette olduğu gibi beyyine olarak adlandır-mıştır: "Fakat Allah mahvolan, apaçık beyyineden ötürü mahvolsun"

Hakeza şu ayette de Allah ayet ve nişanesini beyyne olarak adlandırmış-tır: "Rabbinizden size bir beyyine geldi: Allah'ın bu dişi devesi size bir delildir, onu bırakın." Hakeza Peygamberlere verilen özel ilahi bakış ve basirete de beyyine denilmiştir. Örneğin Nuh'un sözünden naklen şöyle buyurulmuştur: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından bir beyyine üzerinde isem ve O bana kendi tarafından bir rahmet mirilmiş de…"

Hakeza mutlak ilahi basiret ve bakışa da beyyine denilmektedir. Nitekim şu ayetin zahiri de bunu göstermektedir: "Rabbinin katından bir beyyinesi olan kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen kimseye benzer mi? Bunlar heveslerine uymuşlardır." Başka bir yerde ise bu anlamda şöyle buyurmuştur: "Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?"

Söz konusu ayette yer alan "bey-yine" kelimesi zahiren ve sonraki "ulaike yu'minune bihi" ayetinin de delil teşkil ettiği üzere bu son genel anlamdadır. Yani mutlak ilahi basi-ret anlamını ifade etmektedir. Elbette bazı yerde de adeta kullanıldığı haseb üzere de maksat, Peygamber'in (s.a.a) şahsıdır. Çünkü usulen cümle şu sonucu elde etmek için ifade edilmiştir: "Fela teku fi miryetin minhu" ondan bir şüphe içinde olma. O halde beyyineden maksat Peygamber'e (s.a.a) verilen ilahi basiret anlamındadır, Peygamber'e nazil olan Kur'an-ı Kerim değil.

Zira bu durumda zahiren bu sonucu elde etmek, güzel olmamaktadır ki "fela teku fi miryetin minhu" ayetinden açıkça anlaşılmaktadır. Elbette bu konu Kur'an'ın da kendi kendine Allah tarafından bir beyyine olduğu gerçeğiyle de çelişmemektedir. Zira Kur'an'da, Allah tarafından bir ayet ve nişanedir. Nitekim şöyle buyurulmuştur: "De ki: "Ben Rabbim'den bir belgeye dayanmaktayım, halbuki siz onu yalanladınız."

Bütün bu bilgiler ışığında açıkça anlaşıldığı üzere "Men kane" cümlesinden mak-sadın Peygamberin olduğunu ve bu tabirin Peygamber hakkında kulla-nıldığını söyleyenlerin sözü yerinde değildir. Aksine Peygamber örnek ve obje uyumu açısından kastedilmiştir. Hakeza maksadın Peygamberin (s.a.a) mümin ashabı olduğunu söyle-yenlerin sözü de doğru değildir.

Zira ayeti bu fertlere has kılma hususunda hiçbir delil mevcut değildir. Hakeza beyyineden maksadın Kur'an olduğu-nu söyleyenlerin görüşü de doğru değil-dir. Aynı şekilde beyyineden maksa-dın akli delil ve hüccet olduğunu söy-leyenler de doğru söylememektedir. Beyyine kelimesinin Allah'a izafe edilmesi de Allah'ın akli ve nakli delilleri insana sunması hasebiyle açıklığa kavuşmaktadır.

Bu sözlerin doğru olmadığının se-bebi ise ayeti belli fertlere has kılmak hususunda hiçbir delilin olmamasıdır. Öte yandan Allah-u Teala tarafın-dan Peygamber'e (s.a.a) verilen beyyi-ne de Allah'ın akıllar vasıtasıyla bizlere sunduğu marifet ve tanımayla da kıyas edilemez.

"Ve yetluhu şahidun minhu" aye-tindeki şehadetten maksat da şehadeti eda etmektir ki bu da şehadet edilen konunun doğruluğunu ifade etmekte-dir, bir şeye oranla şahitliği kabul etmek anlamında değil. Zira makam Kur'an-ı Kerim'in hakkaniyetini ispat makamıdır. Dolayısıyla bu konu şehadeti eda etme anlamındaki şehadetle uyumludur.

Şahid olmakla değil.
Zahiren şahitten maksat da Kur'an'ın hakkaniyetine yakin eden, Kur'an hakkında ilahi basiret ve bakış sahibi olan bu yüzden de basi-ret üzere Kur'an'a iman eden kimse-dir. Bu kimse tevhit ve risalet hak-kında şehadette bulunduğu gibi Kur'an'ın Allah-u Teala tarafından nazil olduğuna da şehadette bulun-maktadır.

Zira yakin ve basiret üzere bir şeye iman eden kimse, o şeyin doğruluğuna şehadette bulunursa bu şehadet insanda o inanç hususunda yalnız olduğu şüphesini de ortadan kaldırmaktadır. Zira insan bir şeye inandığı ve de o inançta tek olduğu zaman bu yalnızlık onu korkuya düşürmektedir. Ama eğer başka bir şahıs da aynı sözü söyler, onun görü-şünü teyit ederse bu korku ve yalnız-lık duygusu ortadan kalkar, kalbi ve sırtı güçlenir.

Allah-u Teala bu an-lama yakın bir şeyi delil olarak gös-termiş ve şöyle buyurmuştur: "De ki: "Eğer bu Kitab Allah katından ise ve siz de onu küfretmişseniz; İsrailoğullarından bir şahit de bunun böyle olduğuna şehadet edip de iman etmişken, siz yine de büyük-lük taslarsanız…"
O halde "yetluhu" terimi "tilv" (ardı sıra gitmek) maddesinden türe-miştir, "tilavet" (bir şeyi okumak) kelimesinden değil ve zamiri de "men" ya da "beyyine" kelimesine dönmektedir. Zira beyyine nur veya delildir. Her haliyle her ikisi de bir anlamı ifade etmektedir. Zira beyyine sahibi bir şahsa uyan bir şahit, tabiatıyla onun beyyinesine de uyar. "Minhu" zamiri de "men" kelimesine dönmektedir. "rabbihi" kelimesine değil ve buradan da açıkça anlaşıldığı üzere bu zamirin mercisi de beyyine değildir. Özetle ayetin anlamı şöyledir: "Herkim bir şey hakkında ilahi basirete sahip olur ve kendinden olan biri de ona katılacak olursa bu onun yol ve inancının doğruluğuna tanıklık eder."

Bu esas üzere şii ve sünni rivayet-lerde yer aldığı esasınca şahitten mak-sat, Ali'dir (a.s). Eğer maksat bu ise, misdak ve obje uyumu hasebiyledir, onu kullanmaktan maksadın Ali (a.s) olduğu anlamında değil.
19758. İmam Ali (a.s), Allah-u Teala'nın, "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden (ak-rabasından) bir şâhidi (Hz. Ali gibi bir vasisi) bulunan, ayrıca kendisinden önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa'nın kitabı bulunan kimse (yalan söyler mi?)" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) rabbinden bir beyyine üzeredir ve ben de ondan bir şahidim."

19759. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Rabbinin katında bir belge üzere gelen" cümle-sinden maksat benim ve "arka-sından kendisinin bir şahidi bulunan" cümlesinden maksat Ali'dir."
19760. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Rabbin katında bir beyine üzere" cümlesinden maksat benim ve "Arkasından kendisinin bir şahidi bulu-nan" cümlesinden maksat ise Ali'dir."

19761. İmam Ali (a.s), Cuma günü minberde hutbe okuyarak şöyle buyurmuştur: "Taneyi yaran ve insanı yaratan Allah'a andolsun ki büluğa eren her Kureyşli hak-kında aziz ve celil olan Allah'ın kitabından bir ayet nazil olmuş-tur ve ben o şahsı ve o ayeti biliyorum." Bir şahıs kalkarak şöyle arzetti: "Ey Müminlerin Emiri! Senin hakkında nazil olan ayet hangisidir?" İmam şöyle buyurdu: "Şimdi sorduğuna göre dinle.

Bu konuda başka birine sorman da gerekmez. Sen Hud suresini okudun mu?" O şöyle arzetti: "Evet ey Müminlerin Emiri!" İmam şöyle buyurdu: "O halde aziz ve celil olan Al-lah'ın şöyle buyurduğunu işit-mişsindir: "Efemen kane ala beyyinetin min rabbihi ve yetlu-hu şahidun minhu" O şöyle arzetti: "Evet" Hz. Ali şöyle buyurdu: "Rabbinden beyyine üzere olan Muhammed Resulul-lah'tır ve arkasından kendinden bir şahidi ise Ali b. Ebi Talib'dir. Ben o şahidim ve ben ondanım (Resulullah'tanım.)"

19762. İmam Ali (a.s), kendisinin en üstün faziletini soran birine şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kitabında nazil buyurduğu şeydir." O şahıs şöyle sordu: "Senin hakkında ne inmiştir?" İmam şöyle buyurdu: "Efemen kane ala beyyinetin minrabbihi ve yetluhu şahidun minhu" ayeti. İmam daha sonra şöyle buyurdu: "Ben Allah Resu-lü'nün (s.a.a) o şahidiyim."

19763. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Eğer benim için yargı kürsüsü kurulur ve ben de üze-rine oturursam, şüphesiz Tev-rat'ın takipçileri arasında, tevrat esasınca hükmederim. İncil'in takipçileri arasında da İncilleri esasınca hükmederim. Zebur'un takipçileri arasında da Zeburları esasınca hükmederim.

Furkan'ın takipçileri arasında da Allah'ın dergahına yükselip parlayacak bir şekilde hükmederim. Allah'a yemin olsun ki Allah'ın kitabın-dan gece veya gündüz nazil olan her ayetin kimin hakkında nazil olduğunu bilirim ve büluğa eren her Kureyşli hakkında Allah'ın kitabından bir ayet nazil olmuştur ve bu ayet onu cennete veya cehenneme sürükler."

Bir şahıs ayağa kalkarak şöyle sordu: "Ey Müminlerin Emiri! Senin hak-kında hangi ayet nazil olmuş-tur?" İmam şöyle buyurdu: "Al-lah'ın "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden bir şâhidi bulunan kimse (yalan söyler mi?)" diye buyurduğunu işitmedin mi?" Daha sonra İmam şöyle buyurdu: "Rabbi tarafından beyyine sahibi olan kimse Allah Resulü'dür. Ben de bu konuda onun şahidiyim ve onun ardısıra hareket ederim."

19764. İmam Ali (a.s), minberde şöyle buyurmuştur: "Kureyş'ten herkes hakkında mutlaka bir veya iki ayet nazil olmuştur." Minberin önünde oturan bir şahıs (İbn-i Kevva) ayağa kalka-rak şöyle sordu: "Senin hakkında hangi ayet nazil olmuştur?" İmam (a.s) kızdı ve şöyle buyur-du: "Bil ki eğer bunu insanların huzurunda benden sormasaydın cevabını vermezdim. Eyvahlar olsun sana! Hud suresini oku-madın mı?" İmam daha sonra "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arka-sından kendinden bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)" ayetini okudu ve şöyle buyurdu: "Allah Resulü beyyine sahibidir. Ben de onun kendin-den olan şahidiyim."

Şöyle diyorum: "Meclisi (r.a) bu hadisin altında şöyle buyurmuştur: "İbn-i Betrik Müstedrek'te şöyle demiştir: "Hafız Ebu Naim, kendi senediyle, Abbad'dan, o da Ebu Meryem'den ve hakeza Sabbah b. Yahya ve Abdullah b. Abdulkuddus da A'meş'den ve o da Minhal b. Amr'dan bu rivayetin benzerlerini nakletmişlerdir.

19765. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Büluğa eren herkes hakkında Allah bir ayet nazil buyurmuştur." Bu arada İmam'ın kötülüğünü dileyenler-den biri şöyle dedi: "Senin hak-kında Allah-u Teala hangi ayeti nazil buyurmuştur?" İnsanlar onu dövmek için o şahsın üzeri-ne yürüdü. İmam şöyle buyurdu: "Onu kendi haline bırakın." Daha sonra İmam şöyle buyur-du: "Hud suresini okudun mu?" O şahıs şöyle dedi: "Evet." İmam "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)" ayetini okudu ve şöyle buyurdu: "Rabbi tarafın-dan beyyine üzerine olan Mu-hammed'dir ve onun ardısıra hareket eden şahidi ise benim."

19766. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kureyş'ten her şahıs hakkında Kur'an'dan birkaç ayet nazil olmuştur. Bir şahıs ayağa kalkarak şöyle sordu: "Senin hakkında hangi ayet nazil olmuş-tur?" İmam şöyle buyurdu: "Hud suresini okumadın mı: "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arka-sından kendinden

bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)" Allah Resulü Rabbinden bir beyyine üzeredir ve ben de onun kendinden olan şahidiyim." İbn-i Merduye ve İbn-i Esakir İmam Ali'den (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: "Allah Resulü'nün (s.a.a) Rab-binden bir beyyinesi vardır ve ben de onun kendisinden olan şahidiyim." İbn-i Merduye başka bir yolla da Ali'den (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Re-sulullah (s.a.a), "Rabbinin ka-tından bir belge üzere (gel-miş) olan ve arkasından ken-dinden bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)" ise Ali'dir" diye buyurmuştur."

Şöyle diyorum: Meclisi (r.a) bu hadisin altında "beyan" başlığı altın-da şöyle buyurmuştur: Allame bu rivayetin benzerini Ehl-i Sünnet yoluyla da nakletmiştir. Seyyid b. Tavus Sa'd'us-Suud adlı kitabında şöyle diyor: "Muhammed b. Abbas b. Mervan, kendi kitabında altmış altı yolla senetlerini de zikrederek "ken-dinden bir şâhidi" ayetinden maksadın Ali b. Ebi Talib olduğunu rivayet etmiştir.

19767. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Kureyş'ten herkes hakkında Allah'ın kitabında bir veya iki ayet nazil olmuştur." Cemaatin arasından birisi şöyle sordu: "Ey Müminlerin Emiri! Kendiniz hakkında hangi ayet nazil olmuştur?" İmam şöyle buyurdu: "Hud suresini okuma-dın mı: "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)" Muhammed Rabbi tarafından bir beyyine sahibidir ve ben de onun şahidiyim."
19768. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden bir şâhidi bulunan" ise benim."

19769. İmam Ali (a.s), Allah-u Teala'nın "Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah Resulü Rab-binden bir beyyine üzeredir ve ben de onun şahidiyim."

19770. Abdullah b. Ata şöyle di-yor: "Ben İmam Bakır (a.s) ile Mescid'un Nebi'de oturmuştum. Aniden Abdullah b. Selam'ın oğlunun bir köşede oturduğunu gördüm. İmam Bakır'a (a.s) şöyle arzettim: "Bu şahsın babasının kitap ilmine sahip olduğunu söylemektedirler." İmam şöyle buyurdu: "Hayır, o kimse Mü-minlerin Emiri Ali b. Ebi Ta-lib'tir ve bu ayet de onun hak-kında nazil olmuştur: "Rabbi-nin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden bir şâhidi bulu-nan, kimse (yalan söyler mi?)" Peygamber Rabbi tarafın-dan bir beyyine üzeredir, Mü-minlerin Emiri Ali b. Ebi Talib de onun kendinden olan şahidi-dir."

19771. İmam Bakır (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Rabbinden bir beyyi-ne sahibi olan Allah Resulü'dür. Ona tabi olan ve onun kendin-den olan şahidi de Müminlerin Emiridir. Daha sonra da onun tek tek vasileridir."

19772. İmam Sadık (a.s), Hudey-biye barışı hakkındaki bir hadis hususunda şöyle buyurmuştur: "Hafs b. Ahnef ve Suheyl b. Amr Allah Resulü'nün (s.a.a) yanına dönüp şöyle dediler: "Ey Muhammed! Kureyş senin İslam dininin öz-gür kılınması ve hiç kimsenin dinine zorlanmaması şartını ka-bul etmiştir." Allah Resulü (s.a.a) hokka ve kalem istedi. Müminlerin Emirine (a.s) da seslenerek şöyle buyurdu: "Yaz." Müminlerin Emiri (a.s) şöyle yazdı: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Suheyl b. Amr şöyle dedi: "Biz Rahman diye bir ilah tanımıyoruz. Sen de babala-rın gibi, "Bismikeallahumme" (Ey Allah'ım! Senin adınla" diye yaz." Allah Resulü şöyle buyur-du: "Bismikeallahumme" diye yaz. Zira bu da Allah'ın adların-dan biridir." Müminlerin Emiri daha sonra şöyle yazdı: "Bu Al-lah'ın Resulü Muhammed ile Kureyş arasında yazılan bir söz-leşmedir." Suheyl b. Amr şöyle dedi: "Eğer biz senin Allah'ın Resulü olduğunu kabul etseydik seninle savaşmazdık.

O halde şöyle yaz: "Bu Muhammed b. Abdullah ile! Sen kendi soyun-dan utanıyor musun?" Allah Resulü şöyle buyurdu: "Siz her ne kadar ikrar etmeseniz de ben Allah'ın Resulüyüm." Daha son-ra şöyle buyurdu: "Ey Ali! Sil ve "Muhammed b. Abdillah" diye yaz." Müminlerin Emiri (a.s) şöyle arzetti: "Ben asla nübuv-vetten adınızı silmem." Allah Resulü (s.a.a) kendi mübarek eliyle Resulullah kelimesini sildi, daha sonra şöyle yazdı:

"Bu Muhammed b. Abdillah ile Ku-reyş'in ileri gelenleri ve Suheyl b. Amr arasında yazılmış bir söz-leşmedir. Onlar on yıl boyunca savaşmayacakları, birbirine karşı saldırmayacakları, hırsızlık ve yağmaya baş vurmayacakları, anlaşmanın maddelerine karşı hıyanet içinde olmayı, anlaşmayı çiğnemeyi kalplerinden geçirme-yecekleri, isteyen herkesin Mu-hammed'in dinine gireceği veya onunla anlaşacağı hususunda özgür olacağı ve herkimin de istediği taktirde Kureyş ile sözle-şip onların dinine girmek husu-sunda özgür olacağına dair an-laşmışlardır. Kureyş'ten bir kim-se velisinin izni olmadan Mu-hammed'in (s.a.a) dostlarına katılırsa geri çevirilecektir. Eğer Muhammed'in (s.a.a) dostların-dan biri onlara karışırsa geri verilmeyecektir. İslam Mekke'de aşikar ve özgür olacaktır.

İnsan-lar dinler hakkında özgür bırakı-lacaktır. Eziyet ve aşağılanmaya maruz kalmayacaktır. Muham-med ve dostları bu yıl Mekke'ye girmekten sakınıp geri dönecek-lerdir. Gelecek yıl Mekke'ye dönerek orada üç gün kalacak-lardır. Her yolcu ile birlikte bu-lunan kınları içindeki kılıçları dışında hiçbir savaş aletlerini Mekke'ye getirmeyeceklerdir." Ali b. Ebi Talib bu barış sözleş-mesini yazdı. Muhacirler ve En-sar da ona tanıklık ettiler.

Daha sonra Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ey Ali! Sen nübuvvet şartından adımı silmekten sakındın. Beni hak ile Peygamber seçen Allah'a yemin olsun ki sen de darda kalarak ve zorla bu cemaatin çocukları kar-şısında böyle bir şeyi imzalamak zorunda kalacaksın." Yıllar sonra Sıffin savaşı geldiğinde ve savaşan taraflar hakemiyet olayı-na rızayet gösterdiklerinde Mü-minlerin Emiri (a.s) şöyle yazdı: "Bu Muminlerin Emiri Ali b. Ebi Talib ile Muaviye b. Ebi Süfyan arasında imzalanan bir sözleşmedir." Amr b. As şöyle dedi: "Eğer biz senin Müminle-rin Emiri olduğuna inansaydık, seninle savaşmazdık. O halde şöyle yaz: "Bu Ali b. Ebi Talib ile Muaviye b. Ebi Süyan arasın-da yapılan bir sözleşmedir." Bu esnada Müminlerin Emiri (a.s) şöyle buyurdu: "Gerçekten de Allah ve Allah'ın Resulü ne de doğru buyurdu. Zira Allah Resu-lü (s.a.a) bu konuyu barış anlaş-masını imzaladığında bana haber vermişti."

Şöyle diyorum: Muhammed b. Ka'b şöyle diyor: "Bu anlaş-mada Allah Resulü'nün katibi Ali b. Ebi Talib (a.s) idi. Allah Resulü (s.a.a) ona şöyle buyurdu: "Şöyle yaz: "Bu Muhammed b. Abdillah ile Suheyl b. Amr ara-sında imzalanan bir anlaşmadır." Ama Ali ağır davrandı ve Mu-hammed Resulullah (s.a.a) dışın-da bir şey yazmaktan sakındı. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyur-du: "Sen de zorla böyle bir isteğe teslim olacaksın." Bu esnada Ali (a.s) onların dediğini yazdı."

Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır: "Peygamber (s.a.a) ona şöyle buyurdu: "Ey Ali! Onu sil." Ali (a.s) şöyle arzetti: "Ey Allah'ın Resulü! Elim sizin adınızı nübuvvetten silmeye varmıyor." Allah Resulü şöyle buyurdu: "Parmağımı onun üze-rine koy." Allah Resulü (s.a.a) kendi eliyle onu sildi ve Mümin-lerin Emirine (s.a.a) şöyle bu-yurdu: "Çok yakında senden böyle bir şey istenilecek ve sen de çaresiz bu istedği kabul ede-ceksin." Müminlerin Emiri daha sonra mektubu yazarak bitirdi."

19773. İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Mekke müşriklerinin Peygamber ve ashabını geri çevi-rip Mescid'ul-Haram'a girmele-rine izin vermedikleri Hudeybiye sözleşmesinin imzalandığı günde Allah Resulü onlarla barıştı ve kendileriyle barış anlaşmasını imzaladı. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Barış anlaşmasının katibi ben idim ve şöyle yazdım: "Bismike-allahumme! (Ey Allah'ım! Senin adınla) Bu Alalh Resulü Mu-hammed (s.a.a) ile Kureyş ara-sında yapılan bir sözleşmedir."

Suheyl b. Amr şöyle dedi: "Senin Allah'ın Resulü olduğunu kabul etseydik, seninle savaşmazdık." Ben şöyle dedim: "Sen istemesen de o Allah'ın Resulüdür." Allah Resulü bana şöyle buyurdu: "Onun istediğini yaz ey Ali! Benden sonra sen de böyle bir isteğe teslim olacaksın." Müminlerin Emiri şöyle buyurdu:

"Benimle Şamlılar ara-sındaki barış anlaşmasını imza-ladığım zaman şöyle yazdım: "Rahman ve Rahim olan Al-lah'ın adıyla. Bu Müminlerin Emiri Ali ile Muaviye b. Ebi Süfyan arasında yazılan bir söz-leşmedir." Muaviye ve Amr b. As şöyle dediler: "Eğer senin Müminlerin Emiri olduğunu kabul etseydik, seninle savaş-mazdık." Ben şöyle dedim: "O halde istediğinizi yazınız." Böy-lece Allah Resulünün (s.a.a) sö-zünün doğruluğunu anlamış oldum."
bak. 3823. Bölüm
El-Bihar, 20/333 s. 368 ve s. 371; Tarih-u Dimeşk, İmam Ali''nin (a.s) Biyografisi, 3/152; el-Kafi, 8/326; Nehc'us, Seadet, 2/273, 230