Mizan'ul Hikmet-12.Cilt
 


3794.Bölü Musa ve Hızır


Kur'an:
"Mûsa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti..." "Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur."

19649. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hızır, Allah Tebareke ve Teala'nın kavmine gönderdiği mürsel bir Peygamberdi. O kavmini Allah'ı bir bilmeye, peygamberlerini ve elçilerini ikrar etmeye ve kitabını kabullenmeye çağırdı. Hızır'ın mucizesi de oturduğu her kuru tahtanın veya otsuz yerin yeşermesiydi ve bu yüzden o Hızır (yeşil) olarak adlandırılmıştır."
19650. Şeyh Saduk şöyle buyurmuştur: "Hızır (a.s), kurak ve otsuz bir yere oturduğu zaman o toprak yeşerdiği için kendisine Hızır adı verilmiştir. Onun ömrü bütün insanlardan daha uzundur."

19651. "Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Allah kardeşim Musa'ya rahmet eylesin. Utandı ve o sözü söyledi. Eğer arkadaşıyla kalsaydı en şaşırtıcı şeyleri görecekti."
19652. İmam Bakır (a.s) veya İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eğer Musa (a.s) sabredecek olsaydı şüphesiz o alim (Hızır) kendisine yetmiş ilginç şey gösterecekti."

19653. "Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rahmeti bize ve Musa'nın üzerine olsun. Eğer sabretseydi şüphesiz yoldaşından bir çok ilginç şeyler görürdü. Ama o şöyle dedi: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın."

19654. Hasan b. Said Lahmi şöyle diyor: "Arkadaşlarımızdan birinin bir kızı dünyaya geldi ve o İmam Sadık'ın (a.s) huzuruna vardı. İmam (a.s) onun kızı olduğundan dolayı rahatsız olduğunu görünce ona şöyle buyurdu: "Düşün ki eğer Allah sana şöyle vahyetseydi: "Ben mi senin için seçeyim yoksa kendin mi seçeceksin" o şahıs şöyle arzetti:

"Şüphesiz ben şöyle derdim: "Ey Rabbim! Sen benim için seç" İmam (a.s) şöyle buyurdu: "O halde Allah senin için bunu (bu kızı) seçmiştir." Daha sonra İmam (a.s) şöyle buyurdu: "O alimin (Hızır) Musa ile yoldaşlık ettiği zaman öldürdüğü erkek çocuk hakkında Alalh-u Teala şöyle buyurmuştur:

"Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik." Allah ona karşlılık anne babasına neslinden yetmiş peygamberin geldiği bir kız çocuğu verdi."
19655. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Musa b. İmran'ın vasisi Yuşa b. Nun idi ve o da Allah'ın kendi kitabında adını andığı genç kimseydi."
19656. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sehle mescidi o rakibin yeridir." Kendisine, "O rakip kimdir?" diye sorulunca da şöyle buyurmuştur: "Hızır (a.s)."

19657. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hızır hayat suyundan içti ve bu yüzden hayattadır. Sur'a üfürülünceye kadar da ölmeyecektir. O yanımıza gelir ve selam eder, biz onun sesini duyarız ama kendisini görmeyiz. Nerede ismi anılırsa o oradadır, sizden her kim onun ismini anarsa ona selam göndersin.

Her yıl hac mevsiminde hacda bulunur, bütün hac emirlerini yerine getirir ve Arafat'da müminlerin duasına amin demek için durur. Çok yakında Allah onu gaybeti zamanında Kaim'imizin dostu kılacak ve onun vesilesiyle kendisini yalnızlıktan kurtaracaktır. "

İki Bölüm Halinde Tarihi Bir Araştırma
Musa ve Hızır'ın Kur'andaki Kıssası
Münezzeh olan Allah Musa'ya (a.s), kullarından birinin Musa'nın sahip olmadığı bir ilme sahip olduğunu bildirdi ve ona şöyle buyurdu: "Eğer iki denizin birleştiği yere gidecek olursan onu orada bulacaksın. Ve o ölü balığın dirildiği (veya kaybolduğu) yerdedir."

Musa o bilgin kimseyi görmeyi kararlaştırdı. Ve imkanı olduğu taktirde ondan bir takım ilimleri öğrenecekti. Musa bu kararını kendi genciyle konuştu. Her ikisi de iki denizin birleştiği yere doğru hareket ettiler. Yanlarına da bir adet ölü balık aldılar ve sonunda iki denizin birleştiği yere vardılar. Her ikisi de yorgun idiler.

Orada sahilin kenaraında bir kaya vardı. Bu yüzden bir müddet dinlenmek için o kayaya yaslandılar ama balıktan gaflet ettiler ve onu unuttular. Aniden ölü balık harekete geçti, dirildi ve denize düştü veya ölü olduğu halde suya düştü ve suyun dibine girdi. O genç balığı gördü, onun bu işine şaştı ama olayı Musa'ya söylemeyi unuttu.

O ikisi kalkıp iki denizin birleştiği yerden geçtiler. Yeniden yorgun olunca Musa ona şöyle dedi: "Yemeğimizi getir ki bu yolculukta çok yorulduk." İşte burada o genç balığı ve gördüğü o ilginç sahneyi hatırladı ve Musa'ya (a.s) şöyle dedi: "O kayaya sığındığımız zaman balık dirildi denize düştü yüzerek suyun altına gitti. Ben konuyu sana söylemek istedim ama şeytan bana bunu unutturdu. Veya (kayalık yerde balığı unuttum, denize düştü ve suya daldı.)

Musa şöyle buyurdu: "İşte o bizim aradığımız ve talep ettiğimiz şeydir. Oraya geri dönmeliyiz." Ardından geldikleri yoldan geridöndüler ve orada Allah'ın katından kendisine bir rahmet verdiği ve ona ledunni ilim bağışladığı Allah'ın salih kulunu buldular. Musa konuyu ona söyledi ve ondan kendisiyle birlikte gelmesine izin vermesini ve Allah'ın kendisine verdiği ilimden kendisine de öğretmesini istedi.

O alim kimse kendisine şöyle dedi: "Sen bende gördüğün şeylere tahammül gücüne sahip değilsin. O şeylerin hakikatini ve gerçeğini bilmiyorsun. Zira haberdar olmadığın şeyler hususunda nasıl sabredebilirsin?" Musa (a.s) Allah'ın izniyle sabredeceğine ve hiç bir işine muhalefet göstermeyeceğine dair söz verdi.

O alim kimse isteği ve vadi üzere şöyle dedi: "Eğer bana tabi olursan bizzat ben bir açıklama yapmadığım sürece hiçbir şey hakkında bana soru sormaman gerekir."
Böylece Musa ve o alim kimse birlikte yola koyuldular ve içinde bir takım yolcularında bulunduğu bir gemiye bindiler. Musa o alimin zihninden geçen şeylerden haberdar değildi. Zira o alim şahıs gemiyi deldi, dolayısıyla geminin batmasından korkuluyordu.

Bu iş Musa'yı (a.s) şaşkınlığa düşürdü ve dolayısıyla da verdiği sözü unuttu ve bu yüzden de ona şöyle dedi: "Yolcuları batırmak için mi gemiyi deldin? Kötü bir iş yaptın." O bilgin şahıs şöyle buyurdu: "Ben sana asla benimle birlikte sabredemeyeceğini söylemedim mi?" Musa (a.s) verdiği sözü unuttuğundan dolayı ondan özür diledi ve şöyle dedi: "Beni unuttuğum şey sebebiyle kınama ve işlerim hususunda bana sıkı davranma."

O ikisi birlikte yola koyuldular, sonunda bir çocuğun yanına vardılar. O bilgin şahıs o çocuğu öldürdü. Musa (a.s) yine kendisini tutamadı ve onu kınamaya başlayarak şöyle dedi: "Andolsun ki hiç kimseyi öldürmediği halde günahsız bir kimseyi öldürdün. Gerçekten de uygunsuz bir iş yaptın." Bilgin şahıs ona yeniden şöyle dedi:

"Ben sana benimle birlikte sabredemezsin demedim mi?" Bu defa Musa (a.s) bir özür bulamadı ve razı olmadığı ayrılığı önlemek için bir neden ortaya koyamadı. Dolayısıyla ondan birlikteliklerinin başka bir soru sormama şartıyla olmasını istedi. Eğer üçüncü defa soru soracak olursa artık ondan ayrılacaktı. Musa (a.s) istediği mühleti şöyle beyan etti: "Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam artık benimle birlikte olma ve benim tarafımdan kesinlikle artık mazur olursun." Bilgin şahıs bunu kabul etti.

O ikisi yeniden yola koyuldular. Bir kasabaya uğradılar. Oldukça acıktıkları için o kasaba halkından yiyecek bir şey istediler. Ama hiç kimse onlara ikramda bulunmadı. Bu esnada yıkılmak üzere olan bir duvarı gördüler. Öyle ki insanlar o duvara yaklaşmaktan sakınıyordu. Bilgin şahıs duvarı düzeltti.

Musa şöyle dedi: "Eğer isteseydin bunun için bir ücret alabilirdin ve bu vesileyle de açlığımızı giderebilirdik. Zira biz bu ücrete muhtaçtık ve bu insanlar da bize ikramda bulunmadılar." Bilgin şahıs şöyle buyurdu: "Şimdi birbirimizden ayrılma zamanı geldi. Ben şimdi gördüğün ve tahammül edemediğin işlerin iç yüzünü sana bildireceğim." Daha sonra şöyle buyurdu: "O gemiye gelince o gemi denizde çalışan fakir kimselere aitti.

O gemi vasıtasıyla hayatlarını temin ediyorlardı. Onların öte tarafında gemileri zorla gasbeden bir hükümdar vardı. Bu yüzden gemiyi deldim ki padişah ona rağbet göstermesin.
O küçük çocuğa gelince, anne babası mümin olduğu halde kendisi kafirdi. Eğer o hayatta kalacak olsaydı küfür ve isyanıyla onları da saptıracaktı. Böylece anne babası ilahi rahmete mazhar oldu ve Allah kendilerine o çocuk yerine daha temiz ve sevgili bir çocuk nasip etmesi için onu öldürmemi emretti, ben de onu öldürdüm.

Ama o duvara gelince, bu kasabada yaşayan iki yetim çocuğa aitti. O duvarın altında kendilerine ait olan bir hazine vardı. Babalarının temizliği sebebiyle bu ikisi ilahi rahmete mazhar oldular ve (Allah) bana ayakta kalması için o duvarı düzeltmemi emretti. O iki çocuk bulüğ çağına erişince hazineleri dışarı çıkaracaktır. Eğer o duvar yıkılacak olsaydı hazine ortaya çıkar ve insanlar onu talan ederlerdi."

Daha sonra şöyle buyurdu: "Ben bu işleri yaparken kendi başıma hareket etmedim. Aksine Allah'ın emriyle yaptım. Bu işlerin sırrı da sana dediğim bu şeylerdi." Ardından o bilgin şahıs Musa'dan ayrıldı.
Hızırın (a.s) Kıssası

Kur'an-ı Kerim'de Hızır'dan Musa'nın iki denizin birleştiği yere yolculuk kıssası dışında başka bir yerde söz edilmemiştir. Onun bütün sıfatlarından sadece şu sıfatı beyan edilmiştir: "Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular." Peygamber'den (a.s) veya Ehl-i Beyt imamlarından Hızır hakkında nakledilen rivayetlerden de bir takım bilgiler elde edilmektedir.

Örneğin Muhammed b. Ammare'nin İmam Sadık'tan (a.s) nakletitği bir rivayete göre Hızır Allah-u Tealanın kendisini kavmine gönderdii mürel peygamberlerden biridir. O halkını tevhide Allah'ın elçilerini, peygamberlerini ve kitaplarını ikrar etmeye davet etti. Onun mucizesi de oturduğu her kuru ağacın veya otsuz yerin yeşermesi idi. Bu yüzden Hızır olarak adlandırılmıştır. Asıl ismi Talya b. Malik b. Amr b. Erfehşed b. Sam b. Nuh idi...

Hızır'ın bu adla adlandırılmasının sebebi hususundaki bu hadisi teyit eden bir başka bir rivayet Durr'ul Mensur'da bazı hadis kitabı yazarlarının İbn-i Abbas'tan ve Ebu Hureyre vasıtasıyla Peygamberden (a.s) nakledilen şu sözüdür: "Hızır beyaz bir deri üzerinde namaz kıldığında o deri yeşerdiği için Hızır olark adlandırılmıştır.

Ayyaşi'nin Bureyd'den ve onun da iki Sadık'tan (a.s) birinden naklettiği bazı rivayetlerde ise Hızır ve Zülkarneyn'in iki bilgin kimse olduğu ve Peygamber sayılmadığıdır... Ama Hızır'ın Musa (a.s) ile ilgili kıssası hakkında nazil olan ayetler zahiren onun peygamber olduğunu göstermektedir. Onun peygmaber olmadığını söylemek nasıl mümkündür? Oysa hakkında nazil olan ayetlerde kendisine hüküm indirildiği belirtilmektedir.

Ehl-i Beyt İmamlarından farklı yerlerde nakledilen rivayerlerden de anlaşıldğı üzere Hızır (a.s) henüz diridir ve dünyadan göçmemiştir. Elbette Allah için kullarından birinin ömrünü uzatması, uzun bir müddet onu diri tutması işten bile değildir. Bu işin imkansız olduğunu gösteren akli bir delil de yoktur.

Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilen bazı rivayetlerde ise Hızır'ın uzun ömre sahip olmasının sebebi hakkında, Hızır'ın Adem'in oğlu olduğu ve Deccal'ı yalanlayıncaya kadar ecelinin ertelendiği belirtilmiştir. Bazı rivayetlerde de yer aldığına göre Adem (a.s) onun kıyamete kadar diri kalması için dua etmiştir. Şia ve Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilen bir takım rivayetlerde ise Hızır karanlıkların bağrında kaynayan hayat suyundan içmiştir.

Zira Hızır hayat suyunu talep eden Zülkarneyn'in ordusunun en önünde hareket ediyordu. Dolayısıyla bu hayat suyu Hızır'a nasip oldu Zülkarneyn'e nasip olmadı. Bu ve benzeri rivayetler ahad hadisler olup kesinlik ifade etmemektedir. Doğruluğu hakkında Kur'an yakin edilen sünnet veya akıl açısından bir delil mevcut değildir.

Hızır hakkında bir çok kıssalar, hikayeler ve rivayetler mevcuttur. Bunlara hiç akıl sahibi itimat edemez. Örneğin Hasif'in rivayetinde şöyle denilmiştir: "Peygamberlerden dördü hayattadır: onlardan İsa ve İdris göklerde diğer ikisi yani Hızır ve İlyas ise yeryüzündedir. Hızır denizde yaşamakta ve İlyas ise karada."

Hakeza Akili'nin Ka'ab'dan naklediği rivayette de şöyle yer almıştır: "Hızır yukarı ve aşağı denizin arasında bir minberin üzerindedir. Denizdeki hayvanlara onun sözünü dinlemeleri ve kendisine itaat etmeleri emredilmiştir. Her gün sabah akşam ruhlar ona sunulur."

Hakeza Ka'ab'ul Ahbar'ın rivayetinde de yer aldığına göre Hızır b. Amil bazı arkadaşlarıyla birlikte Hind denizine yani Çin denizine varmak için gemiye bindi ve dostlarına şöyle buyurdu: "Ey dostlar! Beni denize doğru baş aşağı tutunuz." Onlar da bir kaç gece ve gündüz onu denize doğru başaşağı tuttular.

Daha sonra yukarı gelince şöyle dediler: "Ey Hızır! Orada ne gördün? Allah sana çok ilginç ikramda bulundu ve bu müddet boyunca denizin derinliklerinde diri kaldın." Hızır (a.s) şöyle buyurdu: "Meleklerden biri yanıma gledi ve şöyle buyurdu: "Ey hata eden Adem'in oğlu!

Nereden geldin ve nereye gidiyorsun?" Ben şöyle arzettim: "Denizin dibini görmek istiyorum." Bana şöyle buyurdu: "Nasıl denizin altına ulaşabilirsin ki? Davud'un(a.s) zamanında bir şahıs denize atıldı ama henüz denizin derinliğinin üçte birine ulaşamamıştır. Oysa o zamandan bu zamana üç yüz yıl geçmiştir." Bu tür diğer bazı rivayetler de böylesi nadir hikayeleri ve kıssaları içermektedir.

502. Konu

En-Nubuvvet (2)
Nübüvvet
14-İsmail (a.s)

Bihar, 13/38, 15. Bölüm; Kısas-u İsmail Ellezi Semmahu Sadik'ul-Ve'd

3795. Bölüm
İsmail (a.s)

Kur'an:
"Kitapta İsmail'e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü o sözünde doğru bir kimse idi, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi. Ailesine namaz kılmalarını, zekât vermelerini emrederdi. Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti."
19658. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah'ın kitabında, "Kitapta İsmail'i an" diye buyurduğu İsmail İbrahim'in oğlu İsmail değildir.

O aziz ve celil olan Allah'ın kavmine gönderdiği Peygamberlerden bir Peygamber idi. Kavmi onu tuttu, başının ve yüzünün derisini soydular. Bir melek yanına gelerek ona şöyle dedi: "Allah beni senin yanına gönderdi. Bana istediğini buyur." O şöyle dedi: "Ben Hüseyin'e (a.s) yapılan şeye uyuyorum."

19659. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "İsmail Allah'ın gönderdiği bir peygamber idi.. Kavmi ona musallat oldu, başının ve yüzünün derisini yüzdüler. Daha sonra alemlerin rabbi tarafından bir melek geldi ve şöyle buyurdu: "Rabbin sana selam göndermekte ve sana şöyle buyurmaktadır: "Sana yaptıklarını gördüm" Allah bana sana itaat etmemi emretmiştir. O halde istediğin şeyi bana emret." O şöyle buyurdu: "Hüseyin b. Ali (a.s) benim örnek aldığım kimsedir."

19660. İmam Rıza (a.s), Süleyman Caferi'ye şöyle buyurmuştur: "İsmail'in neden Sadık'ul-Vaad (sözünde duran) kimse olarak adlandırıldığını biliyor musun?" Ben şöyle arzettim: "Hayır" İmam şöyle buyurdu: "O birine söz verdiği için tam bir yıl oturarak onu bekledi."

19661. Tefsir-i Kumi'de Allah-u Teala'nın "Kitapta İsmail'e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü o sözünde doğru bir kimse idi" ayeti hakkında İmam'ın şöyle buyurduğu yer almıştır: "İsmail biriyle sözleşti ve bir yıl boyunca onu bekledi. O İsmail b. Hazkil'dir."

Şöyle diyorum: "Allame Tabatabai (r.a) bu hadisi naklettikten sonra şöyle buyurmaktadır: "İsmail'in (a.s) Vaad ettiği yerde kendisini bekleyeceğine dair verdiği söz mutlak idi. Yani bir saat veya bir gün veya falan müddet kendisi için sabredeceğini belirtmemişti. Bu yüzden de sahip olduğu sıdk (doğruluk) makamı onun mutlak olarak verdiği vaadine vefa göstermesini ve dostuna vaad ettiği yerde geri dönünceye kadar beklemesini gerektirdi.

Vefa ve sözünde durma sıfatı, muhabbet, irade, azim, iman, güvenirlik ve teslim gibi diğer nefsani sıfatların ilim ve yakın mertebelerinin farklılığı hasebiyle farklılıkları vardır. Örneğin imandan bir mertebe hata ve günahla uyuşmaktadır ve bu da imanın en düşük mertebesidir. Bu mertebe sürekli gelişmekte, halis olmakta,

daha da halisleşmekte ve sonunda her türlü gizli şirkin de temizlendiği ve neticede kalbin hatta Allah'tan başka hiçbir şeye iltifat göstermediği bir makama ulaşmaktadır ve bu da imanın en üst mertebesidir. Sözüne vefa göstermek de aynı şekilde farklı mertebelere sahiptir. Bunun en düşük mertebesi, bir veya iki saat bir yerde beklemeye dair söz vermesi ve işi çıktığı durumda da oradan gitmesidir. Ahde vefa göstermek örfte bunu da içermektedir.

Bu mertebeden daha yükseği ise, akşam gelip çatıncaya kadar veya örneğin artık muhatabın gelişinden ümidinin kesileceği zamana kadar beklemektir. Bu durumda da mutlak vaade ümidini kesmek şartına bağlıdır. Bundan daha yüksek mertebe ise, uzun süre beklese de dostu gelinceye kadar beklemektir. O halde güçlü nefisler, söz ve davranışlarına çok dikkat ederler, asla amel edemeyecekleri bir sözü vermezler, söz verdikleri zaman da hiçbir engel onları harekete geçirmekten alıkoyamaz.

Rivayetlerde de yer aldığına göre Peygamber (s.a.a) Mekke'de, ashaplarından birine geri dönünceye kadar Allah'ın evinin yanında onu bekleyeceğine dair söz vermişti. O şahıs işinin peşice gitti ve Peygamber'e verdiği sözü unuttu. Peygamber onu üç gün orada bekledi. Sonunda halk durumu anladı ve o şahsa haber verdiler. O şahıs geldi ve Peygamber'den özür diledi. Evet, sıddıkların makamı verdikleri her söz ile amel etmelerini gerektirmektedir.

502. Konu

En-Nubuvvet(2)
Nübüvvet(2)
15-İlyas (a.s)

Bihar, 13/392, 16. Bölüm; Kısset-u İlyas ve İlya ve'l-Yese' (a.s)

3796. Bölüm
İlyas (a.s)

Kur'an:
"Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir. Kavmine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?" demişti. Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık. Doğrusu biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı."

"Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da, (doğru yola iletmiştik.) Hepsi de iyilerden idi."
19662. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kereviz yiyiniz. Zira kereviz, İlyas, Elyesa' ve Yuşa b. Nun'un yiyeceği idi."

İlyas'ın (a.s) Kıssası Hakkında Bir Çift Söz
1-İlyas'ın Kur'an'daki Kıssası
Kur'an-ı Kerim'de İlyas'ın adı burada (Saffat suresi 123-132. ayetler) ve Peygamberlerin hidayetinden söz edildiği En'am suresinde geçmekte ve şöyle buyurulmaktadır: "Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas, tümü salihlerden idiler." İlyas'ın adı başka bir yerde zikredilmemiştir. Allah-u Teala bu surede onun kıssası hakkında sadece Ba'l putuna tapan kavmini Allah'a kulluğa davet ettiğini ve kavminden sadece az bir grubun ona iman ettiğini zikretmiştir.

Ona az bir grubunun iman ettiğini ve halis bir imana erdiğini zikretmiştir. İnsanların çoğunu teşkil eden diğerleri ise, İlyas'ı (a.s) yalanlamışlardır ve onlar (cehenneme götürülecek kimselerdendir.)
Münezzeh olan Allah En'am suresinde diğer Peygamberlerini övdüğü gibi onu da övmüş, onun mümin ve iyilik sahibi kullarından biri olduğunu ifade ederek methetmiş, ona selam göndermiştir. Meşhur kıraate göre, "İlyas'a selam olsun" diye okunmaktadır.
2-İlyas Hakkında Hadisler

İlyas (s.a) hakkında çeşitli ve birbiriyle uyuşmayan bir takım rivayetler vardır. Bu konu Peygamberlerin kıssası hakkında nakledilen ve ilginç işleri ifade eden rivayetlerin geneli hakkında geçerlidir. Örneğin, İbn-i Mes'ud'un rivayet ettiğine göre, İlyas, İdris'in bizzat kendisidir.

Hakeza İbn-i Abbas'ın Allah Resulü'nden naklettiği rivayete göre Hızır İlyas'ın bizzat kendisidir. Veheb, Ka'b'ul-Ahbar ve diğerlerinden rivayet edildiği üzere ise İlyas diridir ve Sur'un ilk nefhasına üfürülünceye kadar da diri kalacak ve ölmeyecektir. Hakeza Vehep'ten nakledildiğine göre İlyas Allah'tan kendisini kavminin elinden kurtarmasını istemiştir. Allah da ona at şeklinde ve ateş renginde bir binek göndermiştir.

İlyas onun üzerine atlamış ve gitmiştir. Allah onun üzerine kanat ve nur germiştir. Ondan yiyecek ve içeçeğin lezzetini almış onu meleklerinden biri haline getirmiştir. Ka'bu'l Ahbar'dan nakledilen bir rivayete göre ise İlyas dağ ve çöllerin sahibidir ve o Allah'ın "zunun" (Yunus) olarak adlandırdığı kimsedir.

Hassandan rivayet edildiğine göre İlyas çöllere, Hızır ise dağlara tayin edilmiştir. Enes'ten nakledildiğine göre ise İlyas, Peygamberi (s.a.a) yolculuklarından birinde görmüş onunla oturarak görüşmüş sonra ikisi için gökten bir sofra inmiş ve her ikisi de o sofradan yemiş, birbirine yedirmiş,

daha sonra İlyas Allah Resulü ve kendisiyle vedalaşmış ve de rivayete göre Enes onun göklere bulutların üstüne gittiğini görmüştür. İlyas hakkında bu ve benzeri bir çok konular nakledilmiştir.
Bazı Şii rivayetlerde yer aldığına göre ise İlyas diri ve ebedidir. Ama bu rivayetler oldukça zayıftır. İlyas'ın kıssasıyla ilgili ayetlerin zahiri de bu konuyu teyit etmemektedir.

El-Bihar kitabında İlyas'ın kıssasının altında Kısas'ul Enbiya'dan kendi senediyle Saduk'tan o da kendi senediyle Veheb b. Münebbih'ten -bu hadisi Salebi de el-Arais'te İbn-i İshak'tan nakletmiştir ve diğer hadis alimleri de bu hadisi daha detaylı bir şekilde rivayet etmişlerdir- oldukça detaylı bir hadis nakletmektedir ki bu rivayetin özeti şöyledir: İsrailoğullarının saltanatı dağıldıktan ve aralarında bölüştürüldükten sonra İsrailoğulları boylarından biri Balebeg bölgesine göç etti. Bu boyun Ba'l adında puta tapan bir hükümdarları vardı. Ve halkı da ona ibadet etmeye zorladı.

Onun kendisinden önce yedi hükümdarla evlenen ve torunları müstesna doksan çocuk doğuran kötü bir karısı vardı. Padişah bir yere gittiği zaman onun yerine geçiyor ve insanların arasında hükmediyordu. Padişahın mümin ve bilgin bir katibi vardı. Hükümdarın karısının öldürmek istediği üç yüz mümini onun elinden kurtarmıştı. Padişahın sarayının yakınlarında da bir bağı olan bir mümin yaşıyordu ve hükümdar bu komşusuna saygı gösteriyor ve onu yüceltiyordu.

Bir gün padişahın yokluğunda kadın bu mümin komşusunu öldürdü ve onun bağını gasbetti. Padişah geri dönüp olaydan haberdar olunca karısını kınadı. karısı özür ve bahane getirerek hükümdarı razı etti. Bu esnada Allah-u Teala tevbe etmedikleri taktirde o ikisinden intikam alacağına dair yemin içti.

Bu yüzden İlyas'ı (a.s) Allah'a kulluk ve ibadete davet etmesi için bu kavme gönderdi. O padişaha ve karısına Allah'ın böyle bir yemin içtiğini haber verdi. İnsanlar İlyas'a karşı öfkelendiler. Ona işkence etmeye ve onu öldürmeye niyetlendiler. İlyas da onların elinden orada bulunan geciti en zor dağlardan birine kaçtı. Yedi yıl orada yaşadı, açlığını oradaki bitkilerden ve meyvelerden giderdi.

Bu arada Allah sultanın çok sevdiği oğullarından birisini bir hastalığa düçar kıldı. Sultan çocuğunun şifa bulması için Ba'l putuna tevessül etti ama bir sonuç alamadı. Ona şöyle dediler: "İlyas'ı öldürmedikçe Ba'l senden dolayı sana gazap edecektir." Padişah bir grubu hile ve aldatmayla onu yakalaması için İlyas'a gönderdi. Ama Allah bu gruba ateş indirdi ve hepsini yaktı. Sultan kahramanlardan bir grubu o mümin katiple birlikte ona gönderdi. İlyas o katibi sultanın gazabından korumak için onlarla beraber gitti. Ama münezzeh olan Allah şahın oğlunu dünyadan aldı. Oğlunun ölümü padişaha İlyas'ı unutturdu. İlyas da salim bir şekilde yerine geri döndü.

İlyas uzun bir müddet gizlendikten sonra dağdan indi. Yunus b. Metta'nın annesinin evine gizlendi. Yunus o zamanlar süt emen bir çocuktu. Altı ay sonra İlyas yeniden dağa gitti ve tesadüfen o gittikten sonra Yunus vefat etti. Yunus'un annesi İlyas'ı aramaya koyuldu ve onu buldu. Ondan ricada bulundu. İlyas'ta dua etti.

Alalh onun duasıyla Yunus'u yeniden diriltti.
İlyas, Allah'tan İsrailoğullarından intikam almasını, onlara yağmur yağdırmamasını istedi. İlyas'ın duası kabul oldu. Allah israiloğullarını kıtlık ve kuraklığa müptela kıldı. Bu bir kaç yıl insanları bezdirdi. Onlar yaptıklarından pişman oldular. İlyas'ın yanına gelerek tevbe edip pişman oldular.

Daha sonra İlyas dua etti Allah onlara yeniden yağmur yağdırdı. Onları ve topraklarını suya kandırdı ve topraklarını diriltti. Halk duvarlarının viran olmasından ve ekin tohumlarının olmamasından dolayı İlyas'a şikayette bulundular. İlyas'a İsrailoğullarına tuz ekmeleri emrini verdi ki Allah da ondan ondan kendileri için nohut çıkarsın ve kum ektikleri taktirde de o kumdan kendileri için darı yetiştirsin.

Allah onlardan belayı kaldırdıktan sonra onlar yeniden sözünde durmadılar. Öncekinden daha kötü bir duruma düştüler. Bu duruma İlyas çok üzüldü. Allah'tan kendisini onların kötülüğündne kurtarmasını diledi . Allah onun için ateşten bir at gönderdi. İlyas onun üzerine bindi ve Allah onu göğe kaldırdı.

Ona kanat ve nur verdi ve onu meleklerinden biri kıldı.
Daha sonra Allah o padişah ve eşine bir düşmanı musallat kıldı o düşmanları padişahın ve karısının üzerine yürüyerek onlara galebe çaldı ve her ikisini öldürdü ve cesedini, karısının öldürüp bağını gasbettiği müminin bağına attı.
Sen bu kıssayı dikkatle okuduğun taktirde bu kıssanın zayıflığı hakkında asla şek etmeyeceksin.

502. Konu

En-Nubuvvet(2)
Nübüvvet(2)
16-el-Yesa' (a.s)

Bihar, 13/392, 16. Bölüm; Kısset-u İlyas ve İlya ve'l-Yese'

3797. Bölüm
El-Yesa' (a.s)

Kur'an:
"İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi iyilerdendir."
"İsmail'i, Elyesa'yı, Yunus'u, Lut'u da (doğru yola eriştirdik.) Hepsini alemlere üstün kıldık."
19663. İmam Rıza (a.s) Hrıstiyan Caslik ile yaptığı tartışmasında şöyle buyurmuştur: "el-Yesa' da İsa'nın (a.s) yaptığı işi yapıyordu. Suyun üstünde yürüyor, ölüleri diriltiyor, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştiriyordu. Ama buna rğmen ümmeti onu rab edinmedi."


502. Konu

En-Nubuvvet(2)
Nübüvvet(2)
17-Zu'l-Kifl (a.s)

Bihar, 13/404, 17. Bölüm; Kıses-u Zi'l-Kifl

3798. Bölüm
Zu'l-Kifl (a.s)

Kur'an:
"İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi."
"İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi iyilerdendir."
19664. İmam Cevad (a.s), kendisine, "Zülkifl'in adı nedir ve o da Peygamberlerden biri midir?" diye soran Abdulazim Haseni'ye şöyle buyurmuştur: "Zikri yüce olan Allah-u Teala yüz yirmi dört bin nebi gönderdi. Bunlardan yüz on üç kişisi Resul idi. Zülkifl (a.s) de onlardan biriydi. Süleyman b. Davud'dan (a.s) sonra yaşadı.

O da Süleyman b. Davud'dan (a.s) sonra yaşadı ve insanlar arasında Davud gibi hüküm verdi. Aziz ve celil olan Allah'tan başkası için gazaplanmadı. Adı Uveydiya idi. O Allah-u Teala'nın kendi kitabında zikrettiği ve hakkında şöyle buyurduğu kimsedir: "İsmail, Yesa ve Zülkifl'i an ve hepsi de şüphesiz iyilerden idiler."

Açıklama
Emin'ud-Din Tabersi şöyle diyor: "Zu'l-Kifl hakkında görüş farklılıkları vardır. Ebu Musa Eş'ari, Kutade ve Mücahitten nakledildiğine göre o salih bir kimseydi ve Peygamber değildir ama Peygamberlerden biri karşısında gündüzleri oruç tutmayı, geceleri de ibadetle geçirmeyi, asla gazaplanmamayı, hak ile amel etmeyi kabullendi ve bu sorumluluğuna vefa gösterdi. Allah da bu yüzden onu taktir etmiştir. Hasan'dan nakledildiği üzere o bir Peygamber idi ve adı da Zülkifl'dir.

"Allah onun kıssasını detaylı bir şekilde beyan etmemiştir." İbn-i Abbas'dan nakledildiği üzere, Zülkifl, İlyas'ın bizzat kendisidir. Cebbai'den nakledildiğine göre ise o bir Peygamberdir ve iki kat sahibi anlamına gelen Zulkifl olarak adlandırılmıştır. Zira onun ameli üstün ve değerli idi ve amelinin sevapları, zamanındaki diğer insanların amellerinin sevaplarının iki katıydı.

Bir görüşe göre de o İlyas ile birlikte olan el-Yesa' b. Hatub'dur; Allah'ın Kur'an'da adını zikrettiği el-Yesa' değil. O zalim bir padişah karşısında (onun) tövbe ettiği taktirde cennete gideceğini boynuna aldı. Bu konuda ona bir de yazı verdi ve bunun üzerine padişah tövbe etti. Onun adı Ken'an idi ve bu işi sebebiyle de Zülkifl olarak adlandırılmıştır. Kifl lügatte pay anlamındadır.

Kitab'un-Nubuvvette ise Abdulazim b. Abdullah Hasani senediyle, buna benzer görüşler zikredilmiştir. Beyzavi şöyle demiştir: "Zülkifl'den maksat İlyas'tır" Bir görüşe göre Yuşa ve bir görüşe göre de Zekeriyya'dır.
Şöyle diyorum: Bazı tarihçiler ise şöyle demişlerdir: "O Bişr b. Eyyub'is-Sabır idi." Tarihçilerin çoğunun da inandığına göre de o el-Yesa'nın vasisi ve yerine geçen kimseydi.

Birinci babda da söylediğimiz gibi Zülkifl Yuşa'ın kendisidir ve bunu orada da izah etmiş bulunmaktayız. Biz de tarihçilerin çoğunluğuna uyarak, onu burada zikrettik. Gerçi haberden de anlaşıldığı üzere o Süleyman'dan (a.s) daha sonra yaşamıştır. Mesudi ise Haskil, İlyas, Zülkifl ve Eyyub'un, Süleyman'dan (a.s) sonra ve Mesih'ten (a.s) önce yaşadığını söylemektedir.

Sa'lebi ise el-Arayiz adlı kitabında şöyle diyor: "Bazılarının dediğine göre Zülkifl, Allah'ın, babasından sonra kendisini Rum topraklarına gönderdiği Bişr b. Eyyub'is-Sabır'dır. Rumlular ona iman etmiş, onu tasdik etmiş ve ona tabi olmuşlardır. Allah-u Teala daha sonra ona cihat emrini vermiştir.

Ama takipçileri cihattan korkmuş, zaaf izharında bulunmuş ve şöyle demişlerdi: "Ey Bişr! Biz hayatı seven bir topluluğuz, ölümden hoşlanmıyoruz, aynı zamanda da Allah ve Resulüne de isyan etmek istemiyoruz. O halde Allah-u Teala'dan ömrümüzü uzun kılmasını ve ona ibadet etmek ve düşmanlarıyla savaşmak için kendimiz istemedikçe bizi öldürmemesini dile." Bişr b. Eyyub onlara şöyle buyurdu: "Benden çok büyük bir istekte bulundunuz, omuzuma çok ağır bir yük yüklediniz."

Bişr kalkıp namaz kıldı, dua etti ve sonra şöyle buyurdu: "Allah'ım! Bana düşmanlarımla cihat etme emrini verdin. Sen de biliyorsun ki ben kendimden başkasına malik değilim, kavmim benden, senin ne olduğunu benden daha iyi bildiğin bir şeyi istemektedir. O halde beni başkalarının günahıyla kınama! Ben senin gazabından hoşnutluğuna sığınırım, senin cezandan bağışına sığınırım. Allah-u Teala da ona vahyederek şöyle buyurdu:

"Ey Bişr! Ben kavminin sözlerini işittim ve benden istediklerini onlara verdim. Ömürlerini kendileri istemedikçe ölmeyecekleri bir şekilde uzattım, benden taraf bu konuda kendilerine kefil ol.." Bişr Allah'ın mesajını onlara ulaştırdı ve bu sebeple de Zülkifl olarak adlandırdılar. Ondan sonra da insanlar çoğalıp büyüdüler, sayıları artıp şehirlere sığmaz oldular. Hayat onlara acı gelmeye başladı ve cemiyetin çokluğundan bezdiler.

Bu yüzden de Bişr'den Allah-u Teala'dan onların ömürlerini mukadder kılan ömürlere geri çevirmesini istediler. Allah-u Teala da Bişr'e vahyederek şöyle buyurdu: "Sonunda kavmin benim onlar için seçtiğimin, onların kendileri için seçtiğinden daha hayırlı olduğunu bildi." Daha sonra onların emirlerini mukadder ömürlerine çevirdi ve onlar ecelleriyle öldüler. Bu yüzden de Rumların nüfusu hızla arttı.

Söylenildiğine göre dünya nüfusunun altıda beşini Rumlular teşkil ediyordu. Onların Rum olarak adlandırılması da ataları Rum b. Ays b. İshak b. İbrahim'e (a.s) nispetleri sebebiyledir. Veheb şöyle diyor: "Bişr b. Eyyub tüm ömrünü Şam'da geçirdi ve orada vefat etti. O doksan beş yıl yaşadı."

Seyyid b. Tavus ise Sa'd'usSuud adlı kitabında şöyle diyor: "Söylenildiği üzere o azameti yüce Allah-u Teala karşısında kavmine gazaplanmamayı boynuna aldı ve bu yüzden de Zülkifl olarak adlandırıldı. Bazıları ise şöyle demişlerdir: "O Peygamberlerin birinin karşısında asla sinirlenmeyeceğini boynuna aldı. İblis de farklı yollarla onu gazaplandırmaya çalıştı, ama beceremedi. Onun için de Zülkifl olarak adlandırıldı. Zira kendi zamanındaki Peygambere bir söz vermiş ve asla gazaplanmayacağına kefil oluştu ve bu sözüne de vefa gösterdi."

502. Konu

En-Nubuvvet(2)
Nübüvvet(2)
18-Lokman (a.s)

Bihar, 13/408, 18. Bölüm; Kıses-u Lokman ve Hikemih


3799. Bölüm
Lokman (a.s)

Kur'an:
"And olsun ki, Lokman'a, Allah'a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki, Allah her şeyden müstağnidir, övülmeğe layık olandır."
19665. Şeyh Tabersi şöyle diyor:: "Tefsir'de yer aldığına göre Lokman'ın efendisi ona seslendi ve şöyle dedi: "Bir koyun kes ve en iyi iki organını bana getir." Lokman (a.s) bir koyun kesti, kalbini ve dilini efendisi için götürdü. Efendisi bunun nedenini sorunca da Lokman (a.s) şöyle buyurdu: "Bu iki organ temiz olunca temiz olan en iyi şeylerdir. Bunlar kötü olunca da en kötü olan şeylerdir."

19666. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Sizlere hakikati söyleyeyim mi?! Lokman Peygamber değildi ama çok düşünen ve güzel yakine sahip olan bir kuldu. Allah'ı sevmiş, Allah da onu sevmiş ve hikmeti ihsan buyurmuştu.

Bir öğlen vakti uyurken şöyle bir ses işitti: "Ey Lokman! Allah'ın seni insanlar arasında hakla hükmetmen için yeryüzünde halife seçmesini ister misin? "Lokman o sese cevap olarak şöyle buyurdu: "Eğer Rabbim beni özgür kılarsa afiyeti kabullenir belayı kabullenmem. Ama eğer beni halife etmeyi irade etmişse canı gönülden kabullenirim. Zira bana bu işi yaptığı taktirde bizzat yardım edip koruyacağını da biliyorum." Lokmanın görmediği melekler ona şöyle dediler:

"Neden ey Lokman!" Lokman şöyle buyurdu: "Zira hakimlik en zor ve sıkıntılı duraktır. Zulüm her taraftan onu çepeçevre kuşatır. Eğer hakimlikte doğru yola gidilirse kurtuluş umudu vardır (yakini değil.) Eğer hata ederse cennet yolunu yanlış gitmiş olur. Eğer bir kimse dünyada hor, ahirette ise şerafetli biri olursa bu dünyada şerif olup ahirette hor olmasından daha iyidir. Her kim dünyayı ahirete tercih ederse dünya elinden gider ve ahiret de eline ulaşmaz.

Melekler onun bu güzel sözü karşısında şaşırdılar. Lokman uyudu ve rüya aleminde ona hikmet verildi ve uyandığı zaman artık hikmet dolu sözler söylüyordu ve Davud için hikmet esasınca müşavirlik yaptı. Davud ona şöyle buyurdu: "Ne mutlu sana ey Lokman! Hikmet sana verilmiştir, bela (hilafet ve halk arasındaki hüküm verme olayı) ise senden kaldırılmıştır. "

19667. İmam Sadık (a.s) kendisine Lokman ve Lokman'ın (a.s) hikmetini soran Hammad'a cevap olarak şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin olsun ki hikmet aile şerafeti, mal, servet, kadın, çocuk, bedensel güç veya güzellik sebebiyle Lokman'a verilmemiştir. Aksine o Allah'ın işlerinde güçlü, takvalı, suskun, sakin, derin düşünen, çok tefekkür eden, incelikleri gören ve ibretlerden öğüt alan kimseydi.

Asla gündüzleri uyumamıştır. Hiç kimse onu tuvalete giderken veya bedenini yıkarken görmemiştir. Zira oldukça hayalı, derin düşünceli, hareket ve sukünetine dikkat gösteren biriydi. Asla bir şeyden dolayı gülmemiştir. Çünkü bunun günah olmasından korkmuştur. O asla sinirlenmemiş, hiç kimseyle şaka yapmamış, hiç bir zaman dünyalıktan bir şeye ulaşmak için sevinmemiş ve dünyalıktan bir şeyi kaybetmesi sebebiyle de üzülmemiştir.

Bir çok defa evlendi ve bir çok çocuklar, dünyaya geldi. Ama onların çoğu ondan öçnce ahirete göçtüler ve o çocuklarından hiç birinin ölümü için ağlamadı. Bir biriyle tartışan veya dövüşen iki kişinin yanından geçerken onları barıştırmadan asla oradan geçmemiştir ve onun gidişiyle de birbiriyle dost olmuşlardır.

Duyduğu her güzel sözün anlamını ve asıl söyleyenini mutlaka sormuştur. Bilgin ve bir çok hikmete sahip kimselerle oturuyor, padişahların, kadıların ve devlet adamlarının yanına varıyor, kadılara böyle önemli bir işe giriştikleri için acıyor ve saltanat ve kudrete gönül verip Allah'tan habersiz yaşadıkları için padişahlara ve devlet adamlarına acıma izharında bulunuyordu. O ibret alıyor ve kendileriyle nefsine galip geldiği,

heva ve hevesiyle savaştığı ve şeytandan uzaklaştığı sebepleri öğreniyordu. Kalbini sürekli düşünceyle nefsini ise ibret alarak detavi ediyordu. Kendisi için faydası olmayan bir yolculuğa çıkmıyordu. Bu sebeple ona hikmet verildi, ismet ve günahlardan uzak olma makamına erişti.

Allah-u Teala gözlerin uykuya daldığı bir öğlen vakti meleklere Lokman'a seslerini işittiği ama kendilerini görmediği bir şekilde seslenmelerini ve şöyle demelerini emretti: "Ey Lokman! Allah'ın seni, yeryüzünde insanlar arasıdna hakla hükmedesin diye halife kılmasını ister misin?" Lokman şöyle buyurdu: "Eğer Allah bana bunu emrederse canı gönülden kabul ederim. Çünkü eğer bu işi benimle yapacak olursa kendisi de bana yardım edecektir ve hüküm vermem şeklini gösterecektir ve beni günahlardan koruyacaktır. Eğer seçimi bana bırakacak olursa ben afiyeti tercih ederim.

Melekler şöyle dediler: "Ey Lokman! Neden böyle konuşuyorsun?" O şöyle buyurdu: "Zira insanlar arasında hüküm vermek en zor, en çok fitneli ve dinin en yüce ve en belalı makamlarındandır. İnsan yalnız kalır ve hiç kimse de yardımda bulunmaz, zulüm ve hakkı öldürmesi onu çepeçevre kuşatır.

Bu makama sahip çıkan kimse iki halden dışarı değildir: Eğer hak ile hüküm verirse güvenliğe erişmesi yerindedir. Ama eğer hata ederse cennet yolunu hata ile katetmiştir. Her kim dünyada hor ve hakir olursa kıyamet günü reis, efendi, ve değerli bir kimse olması daha kolay olur. Dünyayı ahirete tercih eden kimse her ikisini de kaybetmiştir. Çünkü dünyası bitmiş ve ahirete ulaşamamıştır.

İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Melekler Lokman'ın (a.s) hikmetinden dolayı şaşkınlığa düştüler. Rahman onun sözlerini ve mantığını beğendi, gece olunca Lokman yatağına gitti, Allah hikmeti ona nazil buyurdu. Baştan ayağa hikmete daldı, uykuda olduğu bir zamanda Allah üzerine hikmetten bir örtü örttü. Uyandığı zaman zamanındaki insanların en çok hikmet sahibi olanı idi. O insanların içine geliyor, hikmetli sözler söylüyor ve hikmeti yayıyordu.

İmam şöyle buyurdu: "Hilafet hükmü Lokman'a verilince ve o bu makamı kabul etmeyince, Allah meleklerine emretti, onlar da hilafeti Davud'a önerdiler, Davud ise onu kabullendi ve Lokman'ın yaptığı şartlardan birini şart beyan etmedi. Bunun üzerine Allah yeryüzünde hilafeti Davud'a verdi ve defalarca bu işe mübtela oldu.

Arada bir hataya düçar oluyordu. Ama Allah onu kabullendi ve onu bağışladı. Lokman, Davud'u (a.s) görmeye çok geliyor, ona öğütleri, hikmetli sözleri ve birçok bilgisi ile öğüt veriyordu. Davud ona şöyle buyurdu: "Ne mutlu sana ey Lokman! Sana hikmet verildi ve hilafet belasına düçar olmadın. Ama Davud'a hilafet verildi ve böylece hakemlik ve fitneye mübtela oldu."

İmam Sadık (a.s) daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu: "Lokman, oğluna öğüt vererek: "Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür" demişti." Hakeza İmam şöyle buyurmuştur: "Lokman çocuğuna da bir takım öğütler veriyordu. Öyle ki o büyüdü ve açıldı.

Ey Hammad! Onun oğluna verdiği öğütlerden biri de şöyle demesiydi: "Oğulcağızım! Sen dünyaya geldiğin gün, dünyaya sırtını döndün ve ahirete yöneldin. O halde kendisine doğru hareket etmekte olduğun ev, kendisinden uzaklaşmakta olduğun evden sana daha yakındır. Oğulcağızım! İlim sahipleriyle oturup kalk, onlarla diz dize otur, onlarla mücadele etme.

Aksi taktirde ilmini senden esirgerler. Dünyadan sana yetecek kadarını al. Onu uzağa atma ki neticede insanlara yük olursun. Öylesine de dünyaya koyulma ki böylece ahiretin zarar görür. O kadar oruç tut ki şehvetini önlesin, fazla da oruç tutma ki seni namazından alıkoymasın. Zira namaz Allah nezdinde oruçtan daha sevimlidir.

Oğulcağızım! Dünya derin bir denizdir, bir çok kimse onda helak olmuştur. O halde bu denizde gemini iman karar kıl, yelkenlerini tevekkül, azığını ise ilahi takva kıl. Eğer kurtulursan, Allah'ın rahmetiyle kurtulmuş olursun. Eğer helak olursan, günahların sebebiyle helak olmuş olursun.