Mizan'ul Hikmet-12.Cilt
 


KONULARALA ILGİLİ DİYER AÇIKLAMALAR


İnsanın Bağımsız Bir Tür Olması, Tekamül Yoluyla Ayrı Türden Oluşmaması Üzerine
Yukarıda okuduğumuz ayetler, bu konuya yeteri derecede cevap vermektedir. Çünkü bu ayetler meni aracılığı ile üremiş mevcut insan neslinin Hz. Adem ile eşine dayandığı, Hz. Adem ile eşinin ise topraktan yaratıldıklarını açıklıyor. Buna göre insanlık Hz. Adem ve eşine dayanırken onların dayandıkları bir benzerleri veya hemcinsleri yoktur. Onlar orijinal olarak var edilmemişlerdir. İnsan varoluşuna ilişkin araştırma yapanlar arasında şimdi şu görüş yaygındır:

İlk insan tekamül yolu ile insan olmuş bir ferttir. Bu faraziye herkes tarafından kabul edilmiş son söz olmamakla ve ilim adamlarının ilgili kitaplarda bu nazariyeye birçok yönü ile itiraz etmiş olmalarına rağmen faraziyenin aslını oluşturan "insan, evrim yolu ile insan olmuş bir hayvandır" nazariyesi, araştırmacıların kabul ettikleri ve insan varoluşuna ilişkin incelemelerin hareket noktası sayılan bir görüştür.

Bu araştırmacılar faraziyelerini şöyle açıklıyorlar: Gezegenlerden biri olan yerküre, güneşten kopmuş bir parçadır. Önceleri sürekli alev saçan ve eriyen bir kitle iken zamanla dış faktörlerin etkisi ile soğumaya yüz tuttu. O sıralar bol yağmurlar alıyor, üzerinde seller akıyor, yüzeyinde denizler, okyanuslar oluşuyordu. Sonra üzerinde birtakım su ve toprak kaynaklı bileşimler oluştu. Bu bileşimlerden su bitkileri meydana geldi.

Bu bitkilerin tekamül etmeleri ve hayat kırıntıları içermeleri yolu ile önce balıklar ve diğer suda yaşayan hayvanlar, arkasından hem suda hem karada yaşayan uçan balıklar, onların arkasından karada yaşayan hayvanlar, sonra da insan meydana geldi. Bütün bunlar toprak bileşiminin geçirdiği tekamülle oluştu. Her aşamadaki bileşimin tekamülü kendi biçimi içinde bir sonraki aşamaya dönüştü. Böylece bitkiden suda yaşayan hayvana, ondan hem suda hem karada yaşayan hayvana, ondan karada yaşayan hayvana, sonra da insana geçildi. Tekamül süreci bir sırayı izledi.

Bu hususa iyice dikkat edilmelidir.
Bütün bunların delili bu varlıkların yapılarında görülen düzenli kemal, basitten mükemmele doğru aşamalı olarak seyreden düzenli gelişme ile bazı ayrıntılarda deneyler yolu ile gözlemlenen tekamüldür. Bu nazariyenin ortaya atılmasının sebebi, söz konusu türlerde beliren özellikleri ve etkileri gerekçelendirmek, açıklamaktır.

Ama özellikle bu faraziyeyi ispat eden ve onun dışındaki görüşleri reddeden deliller gösterilmemiştir. Üstelik bu türleri birbirinden farklı, aralarında tekamül bağlantısı olmayan varlıklar olarak kabul etmek ve tekamülün bu varlıkların kendilerinde değil, durumlarında geçerli olduğunu düşünmek de mümkündür.

Zaten deneylere konu olan da söz konusu türlerin çeşitli durumlarıdır. Nitekim bu türlerin hiçbir ferdinin başka bir türün ferdine dönüştüğünü, mesela bir maymunun insan olduğunu gösteren hiçbir deney, hiçbir yaşanmış tecrübe yoktur. Sadece bu türlerin bazılarında özellikleri, gerekleri ve arazları alanında tekamül olduğunu kanıtlayan deneyler vardır.

Bu incelemeyi derinleştirmek için başka bir fırsata ihtiyaç vardır. Buradaki maksadımız, araştırmacıların bazı ilgili meseleleri açıklayabilmek için bu faraziyeyi ortaya attıklarına ve bunu kesin bir delile bağlayamadıklarına işaret etmektir. Buna göre insanın diğer türlerden bağımsız ve ayrı bir tür olduğu yolundaki Kur'an'ın işaret ettiği gerçek hiçbir bilimsel bulgu ile çatışmalı değildir.

378. bölüm, Adem'in çocuklarının evliliği
19569. İmam Rıza (a.s), insanların neslinin Adem'den nasıl türediğini soran Bezenti'ye cevap olarak şöyle buyurmuştur: "Havva, Habil ve kız kardeşine bir karında hamile kaldı. İkinci karında ise Kabil ve kız kardeşine ikiz olarak hamile kaldı. Daha sonra Habil'i, Kabil'in ikiziyle evlendirdi. Kabil'i de Habil'in ikiziyle evlendirdi. Ondan sonra da erkek ve kız kardeşin birbiriyle evlenmesi haram sayıldı."

19570. İmam Zeyn'ül-Abidin (a.s), bir Kureşi ile Habil'in Kabil'in kız kardeşi Beluz'a ve Kabil'in de Habil'in kız kardeşi İklima ile evliliği hakkında tartışırken o Kureşi şöyle dedi: "O halde Adem ve Havva'nın çocukları birbiriyle evlenmiştir. İmam, "Evet" diye buyurdu.

O Kureşi şöyle dedi: "Bu iş bugün Mecusilerin yaptığı iştir." İmam Ali b. Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu: "Mecusiler bu işi Allah haram kıldıktan sonra yaptı." Ali b. Hüseyin (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: "Bu konuyu inkar etme! Bunlar gerçekleşen şeriatler ve kanunlardır. Allah Adem'in eşini de kendisinden yaratmadı mı? Daha sonra da onu Adem'e helal kılmadı mı? Bu onların şeriat ve kanunlarından biriydi. Ama daha sonra Allah bunu haram kılmıştır."

İnsanların İkinci Neslinin Üremesi Hakkında Bir Çift Söz
İnsanın ilk kuşağı olan Hz. Adem ile eşi, evlenme yolu ile insan üremesini başlatarak oğullar ve kızlar (erkek ve kız kardeşler) dünyaya getirdiler. Bu kardeşler, aralarında evlenerek mi, yoksa başka bir yolla mı ürediler? "Ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı" ifadesinin zahiri anlamı yukarıda yapılan açıklamasından görüldüğü üzere mevcut insan neslinin Hz. Adem ile eşine dayandığını,

bu konuda bu çifte erkek veya dişi hiçbir varlığın katkısı olmadığını belirtmektedir. Kur'an-ı Kerim üreyip yeryüzüne dağıtma eyleminde bir çiftten başkasının rol aldığına değinmiyor. Eğer bu süreçte bu çiftten başka bir canlının katkısı olsaydı, Kur'an-ı Kerim "ikisinden ve başkalarından türetip-yaydı" der veya duruma uygun düşecek başka bir ifade kullanırdı. İnsan üremesinin başlangıcını sadece Hz. Adem'e ve eşine hasretmenin, onların oğulları ile kızları arasında evliliklerin meydana gelmesini gerektirdiği bilinen bir gerçektir.

Kardeşlerin birbirileri ile evlenmelerine ilişkin İslam'da varolan ve bize gelen bilgilere göre eski şeriatlerde de mevcut olan yasak hükme gelince, bu huküm maslahat ve zarara bağlı bir teşrii hükümdür, yoksa değişmesi mümkün olmayan bir tekvini hüküm değildir. Bu konuda dizginler yüce Allah'ın elindedir. O istediğini yapar ve dilediği hükmü verir. Zarurret gereği ile bir gün bir uygulamayı serbest ilan ederken başka bir gün ihtiyaç kalmadığı ve toplumda fuhuşun yayılmasına yol açtığı gerekçesi ile onu yasaklayabilir.

Bazıları bu uygulamanın insan fıtratı ile ve Allah'ın Peygamberlerine ilettiği fıtri dinin hükümleri ile bağdaşmayacağını ileri sürüyorlar. Yüce Allah, insanlar için ortaya koyduğu dinin fıtrata uygunluğunu şöyle anlatıyor: "Ey Muhammed! Allah'ı bir bilici olarak yüzünü doğruca dine çevir. Allah'ın yaratma kanununa uygun olarak dine dön ki, O insanları ona göre yarattı. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur." Söz konusu uygulamanın fıtarata aykırı olduğu yolundaki görüş dayanaksız ve geçersizdir.

Çünkü insan fıtratı bu uygulamayı yani kardeşlerin birbirleri ile cinsel ilişki kurmaları uygulamasını sırf tiksindirici bulduğu için reddedip yerine başka tür bir uygulama önermiyor. Fıtratın onu reddetmesi, onu nefretle karşılamasının asıl gerekçesi bu uygulama yüzünden toplumda fuhuşun ve ahlaksızlığın yayılması, iffet içgüdüsünün etkisini yitirip ortadan kalkmasıdır. Hepimiz biliyoruz ki,

bu tür cinsel ilişkiye günümüz toplumlarında ahlaksızlık ve fuhuş düşkünlüğü damgası vurmak uygundur. Ama yüce Allah'ın yaratma kanununun gereği olarak sadece erkek ve kız kardeşlerin varolduğu ve yüce Allah'ın bunların çoğalıp yeryüzüne dağılımlarını dilediği o günün toplumuna böyle bir damga vurmak uygun değildir.

İnsan fıtratının söz konusu uygulamayı içgüdüsel bir tiksinti ile rddetmediğinin delili şudur: Bu uygulama tarihin anlattığına göre yüz yıllarca Mecusiler arasında geçerli olmuş, anlatıldığına göre Rusya'da yasal bir hal almış ve batıda yasal evlilik dışı ve kanuna dayalı olmayan bir ilişki biçimi olarak günden güne yayılmaya başlamıştır.

Şöyle denilebilir: Bu uygulama tabiat kanunlarına terstir. Bu kanunlar, insanın kendini mutlu etmek için toplum oluşturduğu günlerin öncesinde geçerli olmuş doğal kurallardır. Çünkü aile içinde kardeşler arasında geçerli olan kaynaşma ve sıkı yakınlık biçimi, onların arasında aşk duygularının ve cinsel ilişki kurma arzusunun yeşermesine engel olur. Buna ünlü bir hukuk bilgini olan Fransız Montesqiu "Kanunların Ruhu" adlı eserinde değinmiştir.

Cevabım şudur: Bir defa bu görüş, az önce açıkladığımız üzere, doğru değildir. İkinci olarak bu görüş, sadece bu uygulamaya zorunlu olarak ihtiyaç duyulmadığı durumlarda geçerlidir ve doğal olmayan mevzu (kanun koyucular tarafından koyulmuş) kanunların, korunması gerekli olan toplumsal maslahatı koruyamadığı ve toplumda yaşayan fertlerin mutluluğunu sağlayamadığı durumlara mahsustur. Yoksa günümüzün hayatında uygulanan kanunların ve gerçerli olan prensiplerin çoğunluğu doğal değil, toplumun ihtiyaçlarının ürünü olan mevzu kanunlardır.

3782. Bölüm
Adem'e (a.s) Vahyolan Şey

19571. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Tebareke ve Teala Adem'e (a.s) şöyle vahyetmiştir: "Ey Adem! Ben bütün iyilikleri dört kelimede senin için bir araya getirdim: Onlardan biri bana özgüdür, biri seninle ilgilidir, diğeri benim ve seninle ilgilidir ve diğeri de senin insanlarla olan ilişkinle ilintilidir.

Ama bana özgü olan şey, bana kulluk etmen, bana bir şeyi ortak koşmamandır. Seninle ilgili olan şey ise, sana amellerinin karşılığında her şeyden daha fazla ihtiyaç duyduğun şeyi mükafat olarak vermemdir. Benim ve senin hakkında olan şey ise, senin dua etmen, benim de duana icabet etmemdir. Senin ile insanlar arasında olan şey ise kendin için hoşnut olduğun şeye insanlar için de hoşnut olmandır."

19572. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah Adem'e şöyle vahyetmiştir: "Benin tüm sözleri senin için dört kelimede bir araya getirdim." O şöyle arzetti: "Ey Rabbim! O dört kelime nedir?" Allah şöyle buyurdu: "Biri benim, diğeri senin, biri benimle senin aramızdaki irtibat ile, biri de seninle insanlar arasında olan irtibat ile ilgili olandır." O şöyle arzetti: "Ey Rabbim! Onları benim için söyle ki ben de bileyim."

Allah şöyle buyurdu: "Bana özgü olan şey, bana kulluk etmen ve hiçbir şeyi bana ortak koşmamandır. Sana özgü olan şey ise, kendisine her şeyden daha çok ihtiyaç duyduğun şeyi, sana amellerine karşılık olarak vermemdir. Benimle senin aramda olanı ise senin dua etmen, benim de o duana icabet etmemdir. Seninle insanlar arasında olanı ise, kendin için beğendiğini insanlar için de beğenmendir."

19573. Seyyid b. Tavus şöyle diyor: "İdris Nebi'nin (a.s) suhufunda Adem'in Peygamberimize, Ehl-i Beyt'ine ve ona selam olsun hakkında söz edilirken şu ifadeyi buldum: "Ramazan ayından yirmi yedi gün geçtikten sonraki Cuma akşamının son üçüncü bölümünde, Allah Süryani diliyle, harf parçaları şeklinde yirmi bir sayfa ona indirdi ve o Allah'ın dünyaya indirdiği ilk kitap idi. Allah bütün dillere bu kitapta yer vermiştir. Onda bir milyon dil vardı ki her dilin bir tek harfini diğer dilin ehli öğrenmedikçe bilemiyordu. Bu kitapta Allah'ın delilleri, farzları, şeraitleri, hükümleri sünnetleri ve hududları vardı."

19574. Selman şöyle diyor: "Allah Adem'i yaratınca şöyle buyurmuştur: "Ey Adem! Bir konu bana özgüdür, biri de sana özgüdür, biri benimle senin arandadır. Bana özgü olan şey, bana ibadet etmen ve bana hiçbir şeyi ortak koşmamandır. Sana özgü olan şey ise, yaptığın her şeye karşılık, sana mükafat vermem ve seni bağışlamamdır.

Zira ben bağışlayan ve merhamet sahibi olanım. Seninle benim aramda olan şey ise, senin dua edip dilemen, benim de duana icabet edip bağışta bulunmamdır."
19575. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah Adem'i yeryüzüne gönderince o, Allah dilediği müddetçe yeryüzünde kaldı. Daha sonra çocukları ona şöyle dediler: "Ey baba! Konuş" Adem de kırk bin çocuğu ve torunları arasında, konuşma yaptı ve şöyle buyurdu: "Allah bana emretti ve şöyle buyurdu: "Ey Adem! Az konuş ki benim katıma geri dönesin."

502. Konu

En-Nubuvvet(2)
Nübüvvet(2)
2-İdris (a.s)

Bihar, 11/270, 9. Bölüm; Kasas-u İdris
Kenz'ul-Ummal, 11/489, İdris (a.s)

3783. Bölüm
İdris

Kur'an:
"Kitapta İdris'i de zikret, çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Biz onu yüce bir yere yükselttik."
"İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi."

19576. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah İdris'e otuz sayfa nazil buyurmuştur. "
19577. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sehle mescidi İdris Peygamber'in (a.s) terzilik yaptığı evdir."
19578. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kufe'ye girdiğin zaman, Sehle mescidine git,

orada namaz kıl, din ve dünya ihtiyaçlarını Allah'tan dile. Zira Sehle mescidi İdris'in (a.s) orada terzilik yaptığı ve namaz kıldığı evdir."
19579. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kalemle yazan ilk kimse İdris'tir."
19580. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ey Ebazer! Peygamberlerden dört kişi Süryani idiler: Adem, Şit, Uhnuh -ki bu ilk defa kalem ile yazan İdris'tir (a.s)- ve Nuh (a.s)."
19581. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "İdris'i çok ders okuduğu için İdris olarak adlandırmışlardır."

İdris Peygamberin (a.s) Kıssası

İdris (a.s), Kur'an'da sadece iki yerde zikredilmiştir. Birincisi, Meryem suresindedir ki şöyle buyurulmuştur: "Kitapta İdris'i de zikret, çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Biz onu yüce bir yere yükselttik." Diğeri ise Enbiya suresindedir ki orada şöyle buyurulmaktadır: "İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi."

Allah bu ayetlerde İdris'i güzellikle anmakta ve onu övmektedir. Zira onu bir Peygamber, doğru konuşan bir kimse, sabredenlerden ve salihlerden saymakta ve de onun yüce bir makama yükseltildiği bildirilmektedir…
İdris (a.s) Hermis diye de anılmaktadır. Kafti, İhbar'ul-Ulema bi Ehbar'il-Hukema, kitabında İdris'in Biyografisi adı altında şöyle yazmaktadır: "İdris'in doğduğu yer ve nübuvvetinden önce kimden ilim öğrendiği hakkında hikmet sahipleri arasında görüş farklılığı vardır. Bir grubu şöyle demiştir: "O Mısır'da dünyaya gelmiş,

adı da Hermis'ul-Heramise olarak konulmuştur. Doğduğu yerin adı ise Menf idi." Ve hakeza şöyle demişlerdir: "Hermis kelimesi, Yunanca İrmis kelimesinin Arapçalaştırılmışıdır ve İrmis ise Ütarit anlamındadır." Başka bir grubu ise şöyle demiştir: "Onun Yunanca adı Termis'tir ve İbranice Hunuh olup Arapça Uhnuh şekline bürünmüştür. Aziz ve celil olan Allah da apaçık Arapça olan kitabında onu İdris olarak adlandırmıştır."

Bu grup ayrıca şöyle demişlerdir: "Onun öğretmeninin adı, Gusazimun idi ve bir görüşe göre de Mısırlı Uhsazimun idi. Ama bunun kim olduğunu söylememişlerdir. Sadece şunu demişlerdir: "O da Yunanlı ve Mısırlı Peygamberlerden biri idi." Hakeza bu öğretmenin adının da ikinci Urin olduğunu söylemişlerdir. İdris Peygamber onların yanında üçüncü Urin şeklinde anılmıştır. Gusazimun ise çalışkan kimse anlmındadır ve hakeza şöyle demişlerdir: "Hermis Mısır diyarını terk etmiş, bütün yeryüzünü gezmiş, yeniden Mısır'a geri dönmüştür. Allah onu seksen iki yaşındayken kendi katıne yüceltmiştir.

Başka bir grubu ise şöyle demişlerdir: "İdris Babil de dünyaya gelmiştir. Orada büyüyüp gelişmiştir. Ömrünün başlangıcında, dedesinin dedesi olan Şit b. Adem'den ilim öğrenmiştir. Çünkü İdris, Yard'ın oğludur ve Yard da Mehlail b. Kıynan b. Enuş b. Şis'in oğludur. Şehristani şöyle diyor: "Eğsazimun, Şis'in bizzat kendisidir. İdris, büyüdüğü zaman Allah ona Nübuvvet makamını bağışladı. Bu yüzden de İdris günahkar insanları Adem'in ve Şis'in şeraitine muhalefet etmekten sakındırdı. Onlardan çok azı, kendisine itaat etti, çoğu ise ona muhalefet gösterdiler.

Bu yüzden de onların arasından göç etmeyi kararlaştırdı ve kendi takipçilerine de göç emrini verdi. Ama vatanlarını terk etmek onlara ağır geldi ve İdris'e şöyle dediler: "Eğer gidersek, artık Babil gibi bir yeri nereden bulacağız?" Babil, Sıryani dilinde, nehir anlamındadır. Güya bu nehirden maksatları ise Dicle ve Fırat idi. İdris (a.s) onlara şöyle buyurdu: "Eğer Allah için hicret edecek olursak, Allah bize başka bir nehir verecektir." Böylece İdris takipçileriyle birlikte Babil'i terk edip gitti. Sonunda Babilyun olarak adlandırılan bir yere vardılar.

Orada Nil'i ve hiç kimsenin yaşamadığı bir vadiyi gördüler. İdris Nil'in kenarında durdu ve Allah'ı tesbih etti ve yanındakilerine şöyle buyurdu: "Babilyun" kelimesinin anlamı hakkında ihtilaf vardır. Bir görüşe göre, büyük nehir anlamındadır. Başka bir görüşe göre, "Sizin nehrinizin aynısıdır" anlamındadır. Başka bir görüşe ise, bereketli bir nehir anlamındadır. Bazıları ise şöyle demişlerdir: "Yun" kelimesi Süryanice dilinde Arapça dilindeki mübalağa anlamını ifade eden Ef'al kelimesi gibidir. O halde Babilyun daha büyük nehir anlamındadır.

Ondan sonra da bu bölge bütün millet ve kavimler arasında Babilyun olarak adlandırılmıştır. Sadece Araplar orayı tufandan sonra da orada konaklayan Mısr b. Ham'a isnat ederek, Iklım-i Mısr olarak adlandırmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen, Allah her şeyi daha iyi bilir. İdris ve beraberindekiler Mısır'da ikamet ettiler, insanlara iyiliği emrettiler, onları çirkinlikten sakındırdılar. Aziz ve celil olan Allah'a itaate davet ettiler.

Onun zamanında insanlar yetmiş iki dilde konuşuyorlardı. Allah tümünün dilini İdris'e öğretti ki her gruba onların diliyle eğitim versin. O insanlara şehir yapma, şehirleşme ve bayındırlık ilmini öğretti. Her şehirden ilim talipleri onun etrafına birikti. İdris onlara şehir idareciliğini öğretti ve temellerini kendilerine tesbit etti. Her grup ve millet kendi topraklarında bir takım şehirler bina ettiler. İdris zamanında yapılan şehirlerin sayısı, yüz seksen sekiz idi. Onların en küçüğünü ise Reha şehri teşkil ediyordu. Aynı şekilde öğrencilerine çeşitli ilimler de öğretmiştir.

İdris hikmet ve yıldızlar ilmini tahsil eden ilk kimsedir. Zira aziz ve celil olan Allah, gökyüzünün sırrını, terkibini, yıldızların toplanma noktasını ona bildirdi. Hakeza yılları hesaplamayı ve hesap ilmini de ona öğretti. Eğer böyle olmasaydı, asla insanın zihni araştırma ile bu ilimlere ulaşamazdı.

İdris (a.s) her iklim ve bölgede, o bölge halkına layık olan bir takım sünnetler ve kanunlar ortaya koydu, yeryüzünü dört kısma ayırdı. Her kısmı için bir padişah taktir etti. Onların orada siyaset ve işleri idare etmesini istedi. Her padişahı kendi bölgesindeki halka, sonradan bazısının adını anacağımız şeraite bağlı kalmakla görevlendirdi. Yöneticilik makamını üstlenen dört yöneticinin adları şunlardır: Merhametli kimse anlamına gelen İlaves, ikincisi ise Evs, üçüncüsü ise Seklebyus, dördüncüsü ise Evs Amun'dur. Bir görüşe göre de İlaves, Amun ve başka bir görüşe ise Amun şahın kendisi olan Yesiluhes'tir."

Bu Kafti'nin ihtiyaç ölçüsünce aktardığımız sözleri idi.
Bunlar da tarihten önce bize ulaşan bir takım rivayetler ve haberlerdir. Elbette bunlara da fazla itimat etmek mümkün değildir. Ama gördüğümüz gibi, onun adı, nesilden nesile filozoflar ve alimler arasında diri kalmış, onu büyük saymışlar, makamına saygı göstermişlerdir. İlmin kökleri ona ulaşmaktadır. Bunlar da göstermektedir ki İdris (a.s) ilmin en eski öncülerinden olup insanlık dünyasını delile dayalı düşüncelere, tartışmalarda dikkate ve ilahi marifetleri araştırma meydanına çekmiştir ve belki de onların ilkidir.
Bak. El-Mehebbet (2), 665. Bölüm, 3132. Hadis

502. Konu

En-Nübüvvet(2)
Nübüvvet
3-Nuh (a.s)

Bihar, 11/285, 1. Bölüm, s. 290, 2. Bölüm, s. 294, 3. Bölüm; Kasas-u Nuh
Kenz'ul-Ummal, 11/512, c. 12/476, Nuh (a.s)

3784. Bölüm
Nuh (a.s)

Kur'an:
"And olsun ki Nuh'u kavmine gönderdik. "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum" dedi."
"Onlara Nuh'un başından geçenleri anlat: Kavmine, "Ey kavmim! Eğer durumum, Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa ki ben Allah'a güvenmişimdir."

Bak.Hud suresi, 25-48. Ayetler; Enbiya suresi, 76, 77. Ayetler; Mu'minun suresi, 23-30. Ayetler; Şuara suresi, 105-122. Ayetler; Ankebut suresi, 14,15. Ayetler; Saffat suresi, 75-82. Ayetler; Zariyat suresi, 46. Ayetler; Kamer suresi, 9-17. Ayetler; Tahrim suresi, 10. Ayet; Nuh suresi, 1-28. Ayetler
19582. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Gönderilen ilk Peygamber Nuh'tur."

19583. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Nuh'un (a.s) şeraiti Allah'a tevhit, ihlas ve ortak koşmadan ibadet edilmesi idi ve bu da insanların üzerinde yaratıldığı fıtratın bizzat kendisidir. Allah, Nuh'dan (a.s) ve Peygamberlerden, kendisine ibadet edeceklerine ve ona bir şeyi ortak koşmamalarına dair söz aldı. Onu namazla, iyiliği emretmeyle, haram ve helallerle mükellef ve memur kıldı. Hudut ve miras hükümlerini ona farz kılmadı. Nuh'un şeriati bundan ibaretti."
19584. İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala'nın, "Ona çok az kimse iman etti" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar seksen kişi idiler."

19585. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Adem (a.s) ve Nuh arasında hepsinin de Peygamber olduğu on baba fasılası vardı."
19586. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Peygamberlerin ilki Adem'dir. Ondan sonra Nuh'tur, onların arasında ise on baba fasılası vardır."
19587. Ebu Umame Bahili şöyle diyor: "Bir şahıs şöyle arzetti: "Ey Allah'ın Resulü! Acaba Adem'de Peygamber miydi?" Peygamber şöyle buyurdu: "Evet, o da Allah'ın kendisiyle konuştuğu bir Peygamber idi." O şahıs şöyle arzetti: "Onunla Nuh arasında ne kadar fasıla oldu?" Peygamber şöyle buyurdu: "On asır."

O şöyle arzetti: "Nuh ve İbrahim arası ne kadardı?" Peygamber şöyle buyurdu: "On asır" O şahıs yine şöyle arzetti: "Ey Allah'ın Resulü! Peygamberlerin sayısı kaçtır?" Peygamber şöyle buyurdu: "Yüz yirmi dört bin Peygamber." O şahıs yine şöyle arzetti: "Ey Allah'ın Resulü! Onların kaç kişisi mürsel (gönderilmiş) idi?" Peygamber şöyle buyurdu: "Bir çoğu, üçyüz onbeş kişi."

19588. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Nuh (a.s) hurma çekirdeğini ektiğinde oradan geçen kavmi kendisine gülerek alay ettiler ve şöyle dediler: "Şimdi de ağaç dikiyor!" Sonunda ağaç büyüdü, büyük ve yüksek bir hurma ağacına dönüştü. Nuh onu kesti ve traş etti. Bu defa da kavmi şöyle dedi: "Şimdi de marangozluk ediyor."Nuh sonra da onları birleştirdi ve bir gemi yaptı. Yine kavmi yanından geçerken güldü ve şöyle dediler: "Şimdi de çölde gemiciliğe başlamış."Sonunda da Nuh gemi yapma işini (başarıyla) sona erdirdi."

19589. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah Nuh'u kırk yaşında gönderdi. O tam dokuz yüz elli yıl kavmini davet etti ve insanlar çoğalıncaya kadar da tufandan atmış yıl sonrasına kadar hayatta kaldı."
19590. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Nuh ikibin beşyüz yıl yaşadı. Sekiz yüz elli yılını Peygamberlikten önce geçirdi, dokuz yüz elli yılını ise kavmini davet etmekle geçirdi. İki yüz yıl ise gemi yapmakla meşgul oldu. Gemiden indikten ve suyun inmesinden sonra da beşyüz yıl yaşadı.

Bu müddet boyunca, şehirleri yapmaya ve çocuklarını oraya yerleştirmeye koyuldu. Daha sonra da güneşte oturduğu bir sırada ölüm meleği yanına geldi ve şöyle buyurdu: "Selam olsun sana!" Nuh onun selamına cevap verdi ve şöyle buyurdu: "Niçin geldin ey ölüm meleği?" O şöyle buyurdu: "Senin canını almaya geldim." Nuh şöyle buyurdu: "İzin verirsen, güneşten gölgeye geçeyim." Azrail şöyle dedi: "Olur." Nuh (a.s) gölgeye gitti ve sonra şöyle buyurdu: "Ey ölüm meleği! Dünyada yaşadığım bu ömür, sanki güneşten gölgeye gittiğim kadardı. Şimdi görevini yerine getir." İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: "Bunun üzerine ölüm meleği Nuh'un canını aldı."

Nuh'un Kıssası Hakkında Birkaç Bölümde Kur'an, Rivayet ve Tarihi Bilgiler

Nuh Destanına İşaret
Nuh'un adı, Kur'an-ı Kerim'de kırk küsür yerde yer almıştır ve bu ayetlerde detaylı veya detaysız bir şekilde, Nuh'un kıssasına işaret edilmiştir. Ama bu kıssanın hiçbir yerinde, tarihi bir hikaye metoduyla soyuna, ailesine, tarihine, doğum yerine, sükunet ettiği yere, gelişip büyüdüğü yere, işine, ömrüne, vefatına ve şahsi hayatıyla ilgili diğer işlerden hiç birine işaret edilmemiştir.

Zira Kur'an iyi ve kötü insanların tarihini yazan tarihi bir kitap olarak inmemiştir. Gerçekte Kur'an bir hidayet kitabıdır. İnsanların saadet sebebi olup kendilerine apaçık gerçekleri beyan etmektedir. Böylece de onların amel etmelerini, dünya ve ahiret hayatında mutlu olmalarını sağlamaktadır. Bazen de Allah'ın kulları arasındaki kanun ve sünnetini açığa çıkarmak için, bazı Peygamberlerin, kavimlerin ve milletlerin kıssasına işaret etmektedir.

Böylece de ilahi inayete şamil olanlar ve Allah'ın yücelik başarısına erişenler, bundan ibret alsınlar ve diğer insanlar için de hüccet tamamlansın.
Nuh'un (a.s) destanı, Kur'an surelerinin altısında detaylı bir şekilde yer almıştır ki bu sureler şunlardır: A'raf suresi, Hud suresi, Mü'minun suresi, Şuara suresi, Kamer suresi ve Huh suresi. Elbette hepsinden daha detaylısı Nuh suresidir ve tam 25 ayette (25 ila 49. Ayetlerde) bu kıssaya işaret edilmiştir.

Nuh'un (a.s) Kur'an'daki Kıssası
Nuh'un Peygamber Olarak Gönderilişi
Adem'den (a.s) sonra insanlar, bir ümmet olarak, oldukça sade ve insani fıtrata dayalı bir hayat yaşadılar. Daha sonra aralarında büyüklenme ruhu ortaya çıktı. Yavaş yavaş, bir grubu diğer grup üzerinde egemenlik kurdu. Onlardan bazıları diğer bazılarını rableştirdi. Bu büyüyen, yeşeren, meyve veren ilk çekirdek idi ve meyvesi de putperestlikten ve şiddetli sınıfsal çatışmalardan, güçlülerin zayıfları sömürmesinden, güç sahiplerinin diğerlerini köleleştirmesinden ve toplumda çekişmelerin ve sürtüşmelerin meydana gelmesinden başka bir şey değildi.

İşte bu yüzden Nuh (a.s) zamanında yer yüzünde büyük bir fesat ve bozgunluk vücuda geldi. İnsanlar tevhit dininden ve toplumsal adalet kanunundan ayrıldılar. Putlara ibadet etmeye koyuldular. Münezzeh olan Allah bu putlardan sadece, ved, suvaa, yegus, yeuk ve nesr putlarının adını (Nuh suresinde) anmıştır. Toplumdaki sınıflar, hızla birbirinden uzaklaştı, evlat ve servet sebebiyle güç elde eden kimseler, zayıfların hakkını çiğnedi, zorbalar elinin altındaki kimseleri sömürmeye koyuldu ve onlar üzerinde istedikleri şekilde egemenlik kurdular. (Hud ve Nuh sureleri)

İşte bu şartlarda, Allah-u Teala Nuh'u (a.s) kitap ve şeraitle insanlara Peygamber olarak gönderdi. O da müjde ve korkuyla onları münezzeh olan Allah'ı birlemeye, Allah'ın sözde ortaklarını bir kenara itmeye ve kendi aralarında eşitlik ve adalete riayete davet etmiştir. (Bakara, 213)

Nuh'un (a.s) Din ve Şeriatı
Nuh (a.s) insanları şu şeylere davet etti: "Münezzeh olan Allah'ı bir kabul etmek, Allah'ın sözde ortaklarını bir kenara itmek (nitekim Nuh'un bütün kıssalarından da bu açıkça anlaşılmaktadır) Allah'ın karşısında teslim olmak, (bu da Nuh ve Yunus surelerinden ve Al-i İmran suresinin 19. ayetinden anlaşılmaktadır) iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak (bu da Hud suresi 27. ayetten anlaşılmakdadır) (bu da Nisa suresi, 103. ayet ile Şuara suresi, 8. ayetten açıkça anlaşılmaktadır) eşitlik, adalet, çirkin ve uygunsuz işlere yaklaşmamak, doğru konuşmak, ahde vefa göstermek. (En'am suresi, 151 ve 152. ayetler) Kur'an Nuh'un (a.s) önemli işlere Allah'ın adıyla başlayan ilk kimse olduğunu ifade etmektedir. (Hud suresi, 41. ayet)

Nuh'un (a.s) Davetindeki Israrı
Nuh (a.s) kavmini Allah'a iman etmeye ve Allah'ın ayetlerine davet etti. Gece gündüz, açık ve gizli bir şekilde onları hakka davet etti. Ama insanların onlara verdiği cevap sadece inat ve kibirden başka bir şey değildi. Ayrıca Nuh insanları daha fazla davet ettikçe halk da küfür ve kibirlerini artırıyordu. Ailesi ve ailesinin dışındaki az bir grup dışında hiç kimse ona iman etmedi. Sonunda netice olarak iman etmelerinden ümidini kesti, rabbine şikayette bulundu ve ondan yardım diledi. (Nuh, Kamer ve Mu'minun sureleri)

Nuh'un Davet Müddeti
Nuh (a.s) dokuz yüz elli yıl halkını münezzeh olan Allah'a ibadete davet etmiştir. Ama onlar sadece alay ettiler. Onu delilik ve üstünlük talep etmekle suçladılar. Sonunda rabbinden yardım diledi. (Ankebut suresi) Allah da ona kendisine iman eden kimseler dışında kavminden hiç kimsenin ona asla iman etmeyeceğini vahyetti ve halkı hakkında teselli verdi. (Hud suresi) Böylece Nuh halkına, Allah'ın kendilerini yok etmesi için beddua etti ve (Allah'tan) yeryüzünü kafirlerden temizlemesini diledi. (Nuh suresi) Allah da ona vahiy gözetiminde bir gemi yapmasını emretti. (Hud suresi)

Nuh'un Gemi Yapması
Allah-u Teala Nuh'a (a.s) O'nun desteği ve yardımıyla bir gemi yapmasını vahyetti. Nuh (a.s) da gemi yapmaya koyuldu. İnsanlar gruplar halinde onun yanından geçiyor ve yeryüzünde suyun olmadığı bir yerde gemi yapmakla meşgul olan Nuh'u alaya alıyorlardı. Ama (Nuh (a.s) onlara şöyle diyordu: "O da, "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz" dedi. Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz." (Hud suresi)
Allah-u Teala azap indirmek için bir nişane karar kıldı ve o nişane de suların coşup yükselmeye başlamasıydı. (Hud ve müminun sureleri)

Azabın İnişi ve Tufanın Gelişi
Gemi yapma işi sona erince Allah'ın emri geldi, sular coşup yükselmeye başladı, münezzeh olan Allah Nuh'a: "Her hayvandan (erkek ve dişi olarak) bir çift almasını ve daha önce Allah'ın boğulacağına dair emrinin verildiği kimseler dışında ailesini yanına almasını vahyetti. Sadece hain karısı ile gemiye binmekten çekinen oğlu, bunun dışında tutuldu. Hakeza iman eden kimselerin de gemiye binmesi emredildi. (Hud ve Muminin sureleri)

Nuh (a.s) onları gemiye bindirip, hepsi birlikte gemiye binince Allah göklerin kapısını açtı, sular gökten boşaldı, yeryüzündeki çeşmeler kaynayıp yükseldi ve sular, taktir edilen emir esasınca birbirine ulaştı. (Kamer suresi) Sular yükseldikçe yükseldi, gemi suların üzerinde karar kıldı ve dalgalar arasında bir dağ gibi yola koyuldu. (Hud suresi) Böylece tufan o zalim halkı çepe çevre kuşattı. Allah Nuh ve beraberindekilere gemide karar kıldıkları durumda, Allah'ın kendilerini zalim bir topluluktan kurtarması hasebiyle Allah'a şükretmelerini ve gemiden inişte bereket talep etmelerini emretti, "Bizleri zalim topluluktan kurtaran Allah'a hamd olsun" demelerini, "Rabbim! Bizi mubarek bir yerde indir ve şüphesiz sen hidayet edenlerin en hayırlısısın" diye şükredip dua etmelerini emretti.

Allah'ın Emrini Hayata Geçirmek ve Nuh İle Beraberindekilerin Gemiden İnişi
Nuh'un tufanı her tarafı çepe çevre kuşattı, insanlar sularda boğuldular. (Bu Saffat suresi, 77. ayetten de anlaşılmaktadır.) Allah yeryüzüne sularını geri çekmesini ve gökyüzüne de yağışını durdurmasını emretti. Böylece sular, yerin dibine indi ve gemi Cudi dağında karar kıldı.

Şöyle denildi: "Zalimler yok olsun." Nuh'a (a.s) da şöyle vahyedildi: "Bizim tarafımızdan, sana ve beraberindeki ümmetlere nazil olan bereket ve esenlikle yeryüzüne in. Ondan sonra artık onlar genel bir tufana düçar olmayacaklardır. Nesillerden bir takım ümmetler meydana gelecek, Allah onları hayatın nimetlerinden faydalandıracak ve böylece zalimlere şiddetli bir azap gelip çatacaktır. Bunun üzerine Nuh ve beraberindekiler gemiden indiler, yeryüzüne vardılar. Allah karşısında teslimiyet ve tevhit izharında bulundular. Onun soyu yer yüzüne varis oldu. Allah neslini kalıcı kıldı. (Hud ve Saffat sureleri)

Nuh'un Oğlunun Boğulma Hikayesi
Nuh (a.s) gemisine binince çocuklarından biri gemiye binmedi ve "Herkim gemiye binmezse boğulacaktır" diyen babasının sözüne inanmadı. Babası onun gemiden uzak bir köşede durduğunu görünce şöyle seslendi: "Oğulcağızım! Bizimle gemiye bin ve kafirlerden olma." Ama o cevap olarak babasına şöyle dedi: "Beni sulardan koruması için dağlara sığınırım." Nuh (a.s) şöyle buyurdu: "Bu gün Allah'ın kendisine rahmet ettiği kimseden başka,

ilahi emrinden hiçbir koruyucu yoktur." Nuh'un maksadı gemiye binenlerdi. Ama oğlu ona itina etmedi ve aniden dalgalar ikisinin arasını ayırdı ve oğlu da diğerleri gibi boğuldu.

Nuh (a.s) karısının gizli küfründen haberdardı. Ama çocuğunun batın açısından kafir olduğunu bilemiyordu. Eğer bu konuyu bilseydi, şüphesiz oğlunun boğulması kendisini rahatsız etmezdi. Zira yaptığı bedduasında şöyle buyurmuştur: "Nuh dedi ki: "Rabbim! Yeryüzünde hiç bir kafir bırakma. Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlaksız ve çok kafirden başkasını doğurup yetiştirmezler."

Hakeza Nuh (a.s) şöyle buyurmuştur: "Benimle onların arasında sen hüküm ver. Beni ve berâberimdeki iman edenleri kurtar" dedi." Hakeza Allah-u Teala'nın vahyinde kendisine şöyle buyurduğunu da işitmişti: "Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır."
Nuh (a.s) bu yüzden rahatsız olup hüzünlendi. Hüzün üzerine rabbine seslenerek şöyle arzetti: "Ey rabbim! Oğlum benim ailemden biridir. Şüphesiz senin vaadin doğrudur ve benim ailemi kurtaracağını vaad etmiştin. Şüphesiz sen hüküm verenlerin en iyisisin. Verdiğin hükümde zulmü vebal görmezsin ve bilmeden bir hüküm vermezsin.

O halde çocuğumun bu başına gelen nedir?" İlahi inayet Nuh'un haline de şamil oldu ve açıkça oğlunun kurtuluşunu dilemesine engel oldu. Zira bu istek bilinmeden yapılan bir istekti. Bunun üzerine Allah ona şöyle buyurdu: "Ey Nuh! O senin ailenden değildir. O Salih olmayan bir iş yaptı. O halde onun hakkında bilmeden benden kurtuluşunu dileme.

Ben seni cahillerden olmama hususunda uyarıyorum." Bu esnada Nuh'a konunun gerçeği aşikar oldu ve rabbine sığınarak şöyle arzetti: "Ey Rabbim! Bilmeden senden bir şey dilemekten sana sığınırım. Senden beni inayetine mazhar kılmanı, bağışlayarak hatamı örtmeni, bana merhamet etmeni diliyorum. Aksi taktirde şüphesiz hüsrana uğrayanlardan olurum."

Nuh'un (a.s) Özellikleri
Nuh (a.s) Ulu'l-Azm peygamberlerinin ilkidir ve Peygamberlerin en büyüğüdür. Allah onu kitap ve şeriatiyle tüm insanlara göndermiştir. O halde onun kitabı da Allah'ın kanunlarına ve şeriatine şamil olan ilk semavi kitaptır ve getirdiği şeriati de ilahi şeriatlerin ilkidir.

Şu anda ki beşerin ikinci babası sayılmaktadır. İnsanların nesebi ona ulaşmaktadır. Zira Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Ancak onun soyunu sürekli kıldık." Nuh (a.s) Kur'anda zikredilen Adem ve İdris dışında tüm peygamberlerin babasıdır. Allah şöyle buyurmaktadır: "Sonra gelenler içinde ona iyi bir ün bıraktık."

Hakeza Nuh (a.s) teşri kapısını açan, kitap ve şeriat getiren, insanlara vahyin yanı sıra, akıl, mantık ve delil metoduyla konuşan ilk kimsedir. Dolayısıyla da Nuh tevhit dininin köküdür. Bütün bir alemde tevhit dini ona varmaktadır. Bu yüzden de kıyamet gününe kadar, bütün tevhit ehlinin üzerinde bir hakkı vardır.

Bu yüzden Allah-u Teala, genel ve çok boyutlu selamını sadece ona özgü kılmıştır. Bu konuda hiçbirisini ona ortak kılmamış ve şöyle buyurmuştur: "Âlemlerde, Nuh'a selam olsun"
"Şüphesiz Allah onu alemlerden seçkin kılmıştır." "Onu iyilik sahiplerinden saymıştır." "Nuh'u şükredici bir kul olarak adlandırmıştır." "Hakeza onu mümin bir kul saymıştır." "Hakeza onu salih bir kul olarak adlandırmıştır." Ondan nakledilen son dua ise şudur: "Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime iman etmiş olarak gireni, iman eden erkek ve kadınları bağışla; zalimlerin de yalnız helakini artır."

Ayrıca burada bu günlerde bazı gazatelerin Tahran'da yayınladıkları bir hususu da özetle nakletmek uygundur diye düşünüyorum: Amerikalı bazı bilginler, bazı Türk askerlerinin yol göstericiliği sayesinde, Türkiye'nin doğusunda yer alan Ağrı dağının tepelerinden birinde, 1400 metre yükseklikte birkaç parça tahta elde etmişlerdir.

Bu tahtaların üzerinde yapılan incelemelerde bu tahtaların, oraya düşen bir geminin dağılım parçalarından olduğunu göstermiştir. Bu tahtaların geçmişi Miladdan önce ikibin beşyüz yılına ulaşmaktadır. Yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi bu parçalar İngiliz Kuin Mari'nin yaptığı geminin üçte ikisinden daha büyük bir geminin parçaları idi. Kuin Mari'nin gemisinin uzunluğu bin on dokuz adım, eni ise yüz on sekiz adım idi. O tahtalar, hakkında araştırmalar yapılmak için San Fransisko'ya götürülmüştür ve de dinlerin Nuh'un gemisi hakkında söylediklerinin doğru olup olmadığı araştırılmaktadır.

Nuh'un (a.s) Ömrünün Uzunluğu
Kur'an-ı Kerim'in de açıkça belirttiği gibi Nuh (a.s) uzun bir ömür yaşamış ve dokuz yüz elli yıl kavmini Allah'a davet etmiştir. Bazı araştırmacılar bu konuyu uzak bir ihtimal olarak kabul etmişlerdir. Zira genelde insanın ömrü yüz veya yüz yirmi yılı aşamamaktadır. Hatta bazıları önceki insanların her ayı bir yıl olarak hesapladığını ifade etmişlerdir. O halde dokuz yüz elli yıl, seksen yıldan on ay az bir zamana denk olmaktadır. Lakin bu söz oldukça uzak bir ihtimaldir. Bazıları da Nuh'un (a.s) ömrünün uzunluğu onun harikulade bir keramet olduğunu ifade etmişlerdir.

Sa'lebi Kısas'ul-Enbiya adlı kitabında Nuh'un (a.s) özelliklerini beyan ederken şöyle demektedir: "Nuh'un ömrü, bütün Peygamberlerden daha uzun olmuştur ve o Peygamberlerin en büyüğü, gönderilen elçilerin piridir. Mucizesi de bizzat kendi varlığıdır. Zira bin yıl yaşamıştır. Ne bir dişi dökülmüş, ne de gücü azalmıştır."

Hakikat şudur ki şimdiye kadar, insan için böyle uzun bir ömrün imkansızlığı hakkında bir delil sunulamamıştır. Aksine akli açıdan da gerçeğe yakın olan şudur ki ilk insanın ömrü, bu günki insanın doğal ömründen çok daha uzundu. Çünkü onların ömrü oldukça sade idi. Bu gün bizleri çepe çevre saran hastalıklardan ve zorluklardan ve hayatın yok edici etkilerinden uzak idiler. Nitekim bugün de yüz yirmi ila yüz atmış yıl yaşayan kimseleri görmekteyiz. Bu kimseler de oldukça sade bir hayat yaşamaktadırlar ve oldukça az zorluklar görmüş ve çok sade bir anlayışa sahip insanlar olmuşlardır. O halde önceki insanların bazılarının yüzlerce yıl yaşaması uzak ihtimal değildir.

Ondan da öte Nuh'un ömrü gibi bir şey hakkında Allah'ın kitabına itiraz etmek de çok ilginçtir. Zira Kur'an Peygamberler hakkında bir çok harikulade mucizeler nakletmiştir ve biz kitabın birinci cildinde mucizeler hakkında bilgiler vermeye çalıştık.

Cudi Dağı Nerededir?
Bazıları bu dağın, Musul'un Diyarbekirinde ve Ermenistan dağlarına ulaşan sıra dağlardan bir parçası olduğunu ifade etmişlerdir. Tevrat da onu Ararat olarak adlandırmıştır. Nitekim Kamus kitabı şöyle diyor: "Cudi, Nuh'un (a.s) gemisinin üzerinde durduğu bir adadaki dağdır. Tevrat'ta da Ararat olarak adlandırılmıştır."

Merasim'ul-İttila' kitabının yazarı ise şöyle diyor: "Cudiy (ya teşdidiyle okunmalıdır) dağı, Dicle'nin doğusunda olan İbn-i Ömer adasına bakmaktadır ve Musul'a bağlıdır. Sular inince Nuh'un gemisi bu dağın üzerinde durmuştur."

Burada şunu sormak mümkündür: "Farz edelim ki Nuh'un kavmi günahları sebebiyle helak oldu. Ama suyun taşması sebebiyle helak olan ve ortadan kalkan diğer hayvanların suçu neydi?" Bu söz en zayıf itirazlardan biridir. Zira yokluk ve helak olma, ne kadar genel olursa o kadar da ceza ve intikam boyutundan uzak olur. Nitekim deprem, tufan, veba ve taun gibi genel belalar, alemde bir çok defa vuku bulmuştur ve Allah'ın verdiği hükümde mutlaka bir hikmet ve delil vardır.

502. Konu

En-Nübüvvet(2)
Nübüvvet(2)
4-Hud (a.s)

Bihar, 11/343, 4. Bölüm; Kısset-u Hud ve Kavmihi
Kenz'ul-Ummal, 11/513, 12/479, Hud

3785. Bölüm
Hud (a.s)

Kur'an:
"Ad kavmine de, kardeşleri Hud'u gönderdik. "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, o'ndan başka ilâhınız yoktur karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" dedi."
Bak. Hud suresi, 50-60. Ayetler; Mu'minun suresi, 31-41. Ayetler; Şuara suresi, 123-140. Ayetler; Fussilet suresi, 13-16. Ayetler; Ahkaf suresi, 21-26. Ayetler; Zariyat suresi, 41,42. Ayetler; Kamer suresi, 18-22. Ayetler; Hakka suresi, 4-8. Ayetler; Fecr suresi, 6-8. Ayetler

19591. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Nuh'un nübuvveti sona erip ömrü tükendiğinde aziz ve celil olan Allah ona şöyle vahyetti: "Ey Nuh! Nübuvvetin sona erdi ve ömrün tükendi. O halde yanında olan ilmi, imanı, büyük adı, ilim mirasını ve nübuvvet ilminin eserlerini soyundan geriye kalanlara bırak…Nuh da Sam'a, Hud'un (a.s) gelişini müjdeledi. Nuh ile Hud arasında da bazı Peygamberler yer aldı.

Nuh şöyle buyurdu: "Allah Hud adında bir Peygaber gönderecektir. O kavmini aziz ve celil olan Allah'a davet edecek ama kavmi onu yalanlayacaktır. Aziz ve celil olan Allah da bir fırtına vesilesiyle onları helak edecektir. O halde sizden herkim ona erişirse kendisine iman etsin ve aziz ve celil olan Allah'ın kendisini fırtına azabından kurtarması için ona uysun."

19592. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah Hud'u (a.s) gönderince Sam'ın oğullarından geri kalanlar ona teslim oldular, ama diğerleri şöyle dediler: "Bizden daha güçlü olan kimdir?" Böylece şiddetli bir fırtına vesilesiyle helak oldular. Hud kendi takipçilerine tavsiyede bulundu ve onlara Salih'in (a.s) gelişini müjdeledi."