Mizan'ul Hikmet-12.Cilt
 


3753.Bölüm Fazla Servet


Kur'an:
"Çokluk kuruntusu sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz."
"Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır."
"Tek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi bana bırak."

"Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele."
Bak. Kasas, 76,82, Mearic, 18, Kehf, 34, Hadid,20, Tevbe, 69, Yunus, 88, Sebe,35
19348. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Sultana yakın olan her kul mutlaka Allah-u Teala'dan uzak düşmüştür. Mal ve serveti çoğalan kimsenin mutlaka hesabı şiddetli olmuştur ve takipçileri çok olan kimsenin de mutlaka şeytanları çok olmuştur."

19349. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mal ve servet çokluğu kalpleri helak eder ve günahları vücuda getirir."
19350. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse Ebu Zer'in yanına geldi ve ona koyunlarının doğurduğunu müjde vererek şöyle dedi: "Ey Ebuzer! Müjdeler olsun sana! Koyunların doğurdular ve çoğaldılar." Ebu Zer şöyle dedi: "Onların çoğalması beni sevindirmez. Çünkü onları sevmiyorum. Az olan ama yeten malı, çok olan ama (Allah'ı zikretmekten) gafil kılan maldan daha çok seviyorum."

19351. Resulullah (s.a.a), Ebuzer ile birlikte Medine'de yola düştü. Yürürken Uhud dağına geldiğinde şöyle buyurdu: "Uhud dağı kadar altınım olsa bile, üç gece geçtiği halde ondan bir dinarının da yanımda kalmasını sevmiyorum, meğer ki bir borcu ödemek için yanımda tutayım ve sağdan soldan ve arkadan Allah'ın kullarına bağışta bulunayım." Peygamber daha sonra yola düştü ve şöyle buyurdu: "Sağdan, soldan ve arkadan bağışta bulunan, hayırlı işler yapan kimseler dışında zenginler kıyamet günü fakirdirler ve bunlar çok azdırlar."

19352. Ebu Zer şöyle diyor: "Bir gece dışarı çıktım. Aniden Allah Resulünü yalnız yürürken gördüm. Hiç kimse onunla birlikte değildi. Ben kimseyle birlikte olmaktan hoşlanmadığını düşündüm." Ebu Zer daha sonra şöyle diyor: "Ben ay ışığında yola düştüm. Peygamber geri döndü ve beni görünce şöyle dedi: "Kim o?" Ben şöyle arzettim: "Fedan olayım Ebu Zer." Peygamber şöyle buyurdu: "Ebu Zer gel!" Ben bir müddet Peygamber ile birlikte yol yürüdüm:

"Daha sonra Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ın kendisine bir mal verdiği onun da sağdan, soldan, arkadan ve önden bağışta bulunduğu ve onunla hayırlı işlerde bulunduğu kimse dışında kıyamet günü zenginler fakirlerdirler." Ebu Zer şöyle diyor: "Yine Peygamber ile birlikte bir müddet yol yürüdüm. Daha sonra bana şöyle buyurdu: "Burada otur!" Böylece beni etrafı taşlarla dolu bir çukurun yanına oturttu ve şöyle buyurdu: "Ben dönünceye kadar buraya otur." Peygamber (s.a.a) yola koyuldu ve onu görmeyeceğim kadar uzaklaştı ve gözümden kayboldu."

19353. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah hayrını dilediği hiçbir kula otuz bin (dirhem) vermemiştir." İmam daha sonra şöyle buyurmuştur: "Kul hiçbir zaman helal yoldan, on bin dirhem toplamamıştır. Bazen Allah bir grup için dünya ve ahireti bir araya getirir. Kendisine günlük yiyeceği ve amel verilen kimsenin şüphesiz Allah, dünya ve ahiretini bir araya getirmiştir."

19354. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hayır, malının veya evladının çoğalması değildir. Şüphesiz ki hayır ilminin çoğalması, hilminin büyümesi ve rabbine ibadet sayesinde insanlar arasında övülmendir."
19355. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Senin için kalmayacak ve senin de kendisi için kalmayacağın bir şeyi artırmak (veya bir şeyin çokluğuyla övünmek) en büyük cehalettendir."

19356. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sadece üzerinde Allah-u Teala'nın hüccetinin büyüdüğü kimsenin malı çoğalmıştır. O halde eğer kendinizden uzaklaştırmaya gücünüz yetiyorsa bunu yapın." Kendisine, "Hangi şeyle?" Diye sorulunca şöyle buyurmuştur: "kardeşlerinizin ihtiyacını mallarınızdan temin ederek."
19357. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah Musa'ya şöyle buyurmuştur: "…Hiç kimsenin fazla servetine imrenme. Zira fazla servet, fazla günaha sebep olur. Çünkü bir takım farz hakları vardır (ödenmediği taktirde günaha sebep olur.)"

19358. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kalp huzurunu aradım ve onu sadece az servette buldum."
19359. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ben sizler için fakirlikten korkmuyorum. Sizler için fazlalık talep etmekten ve sebeple övünmenizden korkuyorum."
19360. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mal ve servet şu beş hasletle toplanır: Şiddetli cimrilik, uzun arzu, (ruhlara) galip bir hırs, sıla-i rahimi terk etmek ve dünyayı ahirete tercih etmek."

19361. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bunun için sakın insanların çokluğu seni aldatmasın. Senden önce dünyaya dalıp ölümün gelmeyeceğini sanarak mal yığan, mallarının tükenmesinden korkan ve cezalandırılmayacaklarını zannedenlere ölümün nasıl gelip çattığını, memleketlerinden nasıl ayırdığını görmüşsündür… Evet uzun emellere kapılanları, sapasağlam evler inşa edenleri, çokça mal yığanları görmediniz mi?! Evleri nasıl kabirlere dönmüş, yığdıkları hep boşa gitmiş, malları varislere intikal etmiş, eşleri başkalarına kalmış?!"

19362. İmam Bakır (a.s), kendisine dirhem, dinar ve insanların bu ikisi karşısındaki görevi sorulunca şöyle buyurmuştur: "Bunlar Allah'ın yeryüzündeki mühürleridir. Allah onları yaratıklarının maslahatı için karar kılmıştır. İşler ve kazanç, dirhem ve dinarla yürümektedir. O halde dinar ve dirhemi çok olan, ondaki Allah-u Teala'nın haklarını ödeyen, zekatını veren kimseye bu dirhem ve dinarlar, tatlı ve temizdir.

Herkim de fazla dinar ve dirhem toplar, cimrilik eder, Allah'ın ondaki haklarını ödemez, ondan kap ve çanak yaparsa aziz ve celil olan Allah'ın kitabında belirttiği tehdite daha layıktır. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, "Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın" denecek."

Define ve Mal Toplamanın Anlamı Hususunda Bir Çift Söz
Şüphesiz insanın ilk tabiatı gereği vücuda getirdiği toplum, sadece para değiş tokuşu ve iş ile ayakta durabilir. Eğer işin içinde bu mesele olmasaydı, insan toplumu göz açıp kapayıncaya kadar dahi hayatta kalamazdı. İnsanın kendi toplumundan istifade etmesi, yerin ilk maddelerinden bir şey alması,

gücü oranında onlar üzerinde çalışması ve ardından ondan ihtiyacı kadarını alıp ihtiyacından arta kalanını toplumun diğer bireylerinin elinde bulunan ve kendisinin ihtiyaç duyduğu şeylerle değiştirmesi esasına dayalıdır. Örneğin fırıncı yapmış olduğu ekmekten, ihtiyacı kadarını almakta, ihtiyacından arta kalanını, dokumacının dokuduğu kumaş ile değiştirmektedir. Bu esas üzere toplum bireylerinin işleri, toplum düzeyinde hakikatte alış veriş, değiş tokuş ve mübadele esasına dayalıdır.

İktisadi araştırmalardan da elde edildiği üzere ilk insanlar kendi alış verişlerini mal değiş tokuşu şeklinde yapıyorlardı ve düşünceleri bunun üstünde bir düzeye erişmemişti. Burada var olan bir nükte de şudur ki, mallar arasındaki oranlar, onlara duyulan ihtiyaçların şiddeti ve zayıflığı, ihtiyaç duyulan malın azlığı ve çokluğu esasınca onlar arasında farklılık göstermekteydi. İnsan bir mala çok ihtiyaç duyduğunda ve o mal da az olduğunda,

tabiatıyla onu elde etmeye olan arzu da çoğalmakta ve o malın diğer mallara oranla değeri artmaktaydı. Bunun tam aksine bir mala olan ihtiyaç az olduğunda veya malın çokluğu durumunda da malın pazarı kesata uğramakta, insanların da ona rağbeti azalmakta ve dolayısıyla da o malın değeri diğer mallardan daha aşağı düşmekteydi.

Bu konu gerçekte değer ve kıymetin kökü konumundadır. Uzun bir müddetten sonra insanlar, buğday, yumurta ve tuz gibi bir takım az bulunur ve değerli maddeleri kıymet ölçüsü olarak taktir ettiler. Diğer malları ise farklı değerlerle onlarla ölçtüler ve bu mallar, pazarda değiş tokuşun ölçüsü konumuna geldi. Bu metot, henüz de bazı küçük köy topluluklarında ve ilkel kabilelerde yaygın durumdadır.

İnsanlar hakeza bu metodu altın, gümüş, bakır ve benzeri bir takım metalleri buluncaya kadar devam etti ve böylece bunları diğer eşyaların değer ölçüsü ve onları değerlendirmede ölçü birimi olarak karar kıldılar. O halde bu metaller kendilerine dayalı para, diğer mallar ise bunlara dayalı mallar olarak değerlendirildi. Sonunda işler öyle bir yere vardı ki altın, malların ilk makamını elde etti, gümüş ikinci makamı, diğer metaller ise sonraki makamlarda yer aldılar. Hepsi de devlet paraları olarak basıldı. Biri dinar oldu diğeri dirhem. Birisi fulus biri başka bir şey olarak basıldı. Bu konunun detayları konumuzun dışında kaldığı için bu kadarıyla yetiniyoruz.

Çok geçmeden altın ve gümüş değer biçme ölçüsü oldu. Her şeyin değeri onlarla tayin edildi. İnsanın işi veya malı bu ikisiyle değerlendirildi. Hayati ihtiyaçların yükselişi de bu iki metalde merkezileşti. Servet ve varlığın ölçüsü olarak sayıldı. Böylece toplumun hayat ruhu onlara düğümlendi. Öyle ki bu iki element işinin dumura uğramasıyla toplumun ruhu da karmaşıklığa düçar oldu. Eğer bu iki element, alışveriş pazarında cereyan ediyorsa,

alış veriş de aynı ölçüde cereyan etmiş, eğer bu ikisi durmuşsa, alış veriş de durmuştur. Daha sonraları insan topluluklarında bu iki elemente havale edilen görev, yani, malın ve işin değerinin korunması ve onların birbiriyle oranını teşhis etme işini bugün insanlar arasında yaygın olan resmi evraklar üstlendi. Örneğin dolar, pound ve benzeri şeyler ve banka çekleri gibi. Bu evraklar eşyaların değerini göstermektedir ve haddi zatında hiçbir değere sahip değildir. Dolayısıyla da bunların değerleri itibari değerlerdir.

Altın ve gümüşün toplumsal durumuna dikkat edildiği taktirde (zira bunlar değer ve ölçülerini koruyan iki para, olmaları mal ve varlıkları aralarındaki farklılıklara oranla bu ikisiyle değerlendirilmesi hasebiyle) açıkça açığa çıkmaktadır ki bu iki element, eşyaların birbirine oranlarını göstermektedir. İtibar hasebiyle oranların açıklayıcısı ve hatta denilebilir ki bizzat oranların kendisi durumundadır. Bu yüzden onların batıl oluşu, oranları da iptal etmekte, onların korunuşu ve cereyanların önlenmesi de oranları hapsetmekte ve onların duraklamasıyla duraklamaktadır.

İkinci dünya savaşında da şahit olduğumuz gibi, bazı ülkelerin paralarının itibardan düşmesiyle, örneğin Sovyet Rusya devletinin menatının ve Alman markının düşüşüyle büyük bir karmaşalık, servet dağınıklığı ve insanların hayatındaki işlerinde kargaşalık vücuda geldi. Altın ve gümüş biriktirmek ve onların tedavülüne engel olmak da insanlar arasında aynı durumu vücuda getirdi.

İmam Bakır'ın (a.s) daha önce naklettiğimiz Emali'deki rivayeti de bu nükteye işaret etmektedir. Allah dirhem ve dinarları yaratıklarının maslahatı için taktir etmiş, hayat işlerini, kazanç ve çabalarını onlarla yola koymuştur.
Buradan da anlaşıldığı üzere altın ve gümüşü biriktirmek eşyanın değerinin ortadan kalkmasına, biriktirilmiş altın ve gümüşler toplumdaki alış verişin dirilişine ve canlı tutulmasına engel olmaktadır. Alış verişin ortadan kalkması ve pazarın kesata uğraması da toplumun hayatını ortadan kaldırmakta, pazarların ve alış verişlerin kesata uğradığı oranda da toplum hayatı duraklamaya ve zayıflamaya düçar olmaktadır.

Altın ve gümüşü biriktirmekten maksadım, onların belirli kasalarda tutulması değildir. Aksine kıymetli ve değerli malları yokluktan kurtulmak için korumak, insanın içgüdüsünün hükmettiği bir görevdir ve selim akıl da bunu beğenmektedir. Alış verişlerdeki nakit paraların her ne şekilde olursa olsun, tedavüle girerse girsin, geri döndüğü taktirde biriktirilmesi yokluktan, gasptan, hırsızlıktan, yağmadan ve hıyanetten korunması gerekir.

Altın ve gümüşün biriktirilmesinden, pazar alışverişlerinde tedavülüne engel olmaktan, maksadım hayat işlerini iyileştirmek için tedavüle koymak ve toplumun ihtiyaçlarını gidermektir. Aç bir insanı doyurmak, susuz bir insana su vermek, çıplak bir kimseyi giydirmek bir tüccarın kar etmesi, bir işçinin faydalanması, ekonomik kalkınma, hastalığın tedavisi, bir esiri azad etme, bir borçluyu kurtarma, sıkıntıyı giderme ve hüznü ortadan kaldırma,

çaresiz birine yardım etme, salim ve temiz bir toplumu savunma, toplumsal fesatları tüketmek ve benzeri sayısız şeyler, hususunda para harcamak, ya farz, ya lazım, ya müstehap ya da mübahtır ve her durumda itidal ölçüsünü korumak ifrat ve tefritten sakınmak ve savurganlıktan uzak durmak gerekir.

Elbette ki infak ve para harcamanın mübah olduğu yerlerde bundan sakınmak, ne şer'en günah ve suçtur ve ne de aklen. Ama müstehap infakların ortamını ortadan kaldırmak ve para biriktirmek de en kötü suçlardan ve günahlardan biridir. Bu meseleyi günlük hayatınızda her ev, evlilik,

yemek ve giymek ile ilgili işlerde göz önünde aldığınız taktirde yaşamsal işlerde müstehap infakları terk etmenin ve şeri bir vacip haddinde olan zaruri infaklar ile dakik bir şekilde iktifa etmenin, hayat düzeninde ne büyük bir karmaşalık yarattığını göreceksiniz. Bu karmaşalığı hiçbir şey telafi edemez. Fesat ve bozulmanın önünü hiçbir engel alamaz.

Bu açıklamadan da açıkça anlaşıldığı üzere "Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele." Ayeti mutlak anlamda olabilir ve dolayısıyla da bu söylenenler ışığında müstehap olan infakları da kapsayabilir. Zira para ve mülk biriktirmek, farz olan infaklar gibi müstehap infaklar konusunu da ortadan kaldırmaktadır.

Hakeza daha önce Taberi'nin rivayetinde naklettiğimiz Ebu Zer'in sözünün anlamı da açıkça anlaşılmaktadır. Osman b. Affan'ın yanına vardığında ona şöyle dedi: "İnsanlardan sadece eziyet etmemeleri ile yetinmeyiniz. Aksine bağış ve ihsanda bulunmalarını sağlayınız. Zekat veren kimse, bu işiyle yetinmemelidir. Aksine komşularına ve kardeşlerine de iyilik etmeli, akrabalarına da yardımda bulunmalıdır."

Onun ifadeleri yaklaşık olarak veya dakik bir şekilde zekatı çıkardıktan sonra, yaşam harcamalarından arta kalanları infak etmenin de farz olduğunu ifade etmemektedir. Aksine Ebu Zer Allah yolunda infak etmeyi, farz ve müstehap diye ikiye ayırmaktadır. Sadece Ebu Zer zekat dışındaki infak yollarının kapanmaması gerektiğini ve hayırların kapısının tümüyle kapatılmamasını ifade etmektedir. Zira bu iş teşri maksadını iptal etmeye ve şeriat sahibinin göz önünde bulundurduğu genel maslahatların ortadan kalkmasına neden olmaktadır.

Ebu Zer şöyle diyor: "İslam devleti, sadece görevi güvenliği sağlamak, insanların birbirine saldırısına engel olmak, insanları istediklerini yapmak hususunda serbest bırakmak, insanları ifrat veya tefrite düşmede, islah veya fesat çıkarmada, doğru veya yanlış yola koyulmada serbest bırakmaktan ibaret olan İran padişahları veya Rum hükümdarlarının despot hükümetleri gibi değildir. Aksine hükümetin başında olanlar da istediğini yapma hususunda özgür değillerdir. Onlar da sorguya çekilmelidir. İslam devleti toplumsal ve dini bir devlettir.

Sadece halkın birbirine eziyet etmemesiyle yetinmemektedir. Aksine toplumu hayatın tüm işlerinde yetiştiren ve bütün kesimler için ister emir olsun, ister memur, ister reis olsun ister mer'us (idare edilen), ister hizmetçi olsun ister hizmet edilen, ister fakir olsun, ister zengin ve ister güçlü olsun ve ister zayıf, güçleri oranında mutluluğunu temin eden bir takım etkenlere yönlendirmektedir. Örneğin zenginlerin ihtiyacını fakirlerin kendisine yardımı yoluyla temin etmektedir. Fakirlerin ihtiyacını da zenginin malı yoluyla gidermektedir.

Güçlünün makam ve mevkisini, zayıfın kendisine saygı göstermesi yoluyla, zayıfın hayatını da güçlünün gözetimi ve merhameti yoluyla korumaktadır. Yüce kimsenin yüceliğini, düşük kimselerin itaatiyle düşük kimselerin itaatini ise, yüce kimselerin adalet ve insafıyla korumaktadır. Bütün bunların hepsi sadece iyiliği yaymak, hayır kapılarını açmak, farz ve müstehapları kendilerine layık olduğu şekliyle hayata geçirmek de mümkündür.

Ama sadece farz olan zekatları vermekle yetinmek ve müstehap olan infakları tümüyle terk etmek, dini hayatın amellerini ateşlemekte, şeriat sahibinin maksadıyla çelişmekte ve birbirinden kopuk karmaşık ve fesadın kökleştiği bir topluma doğru hızla harekete sebep olmakta ve toplumdaki bu bozukluğun ıslah edilemez bir makama gelmesine sebep olmaktadır. Bütün bunlar ise dinin maksadını diri tutmak hususunda kusur etmekten ve zalimlere karşı müsamaha göstermekten kaynaklanmaktadır. "Eğer bununla amel etmezlerse, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat oluşur."

Ebu Zer Taberi'den naklettiğimiz önceki rivayette de Muaviye'ye şöyle demiştir: "Neden Müslümanların malını Allah'ın malı olarak adlandırıyorsun?" Muaviye ona cevap olarak şöyle dedi: "Allah sana rahmet etsin! Ey Ebu Zer! Biz Allah'ın kulları değil miyiz? Mal da Allah'ın malıdır, insanlar da Allah'ın yaratıkları ve emir de Allah'ın emridir."

Ebu Zer şöyle buyurdu: "Buna rağmen bu sözü söyleme." Bunun sebebi ise Muaviye'nin valilerinin ve ondan sonraki Emevi halifelerinin söylediği şeyin adeta hak ve doğru oluşurdu. Peygamber'den (s.a.a) de bu söz rivayet edilmiş, Allah'ın kitabı da buna delalet etmekteydi. Ama bu cümleden aldıkları sonuç, münezzeh olan Allah'ın göz önünde bulundurduğu anlamın tam aksineydi. Zira "Mal Allah'ın malıdır" cümlesinden maksat, birinin kudret, şevket,

sulta sahibi olması sebebiyle malın kendisine özgünlük elde etmediği anlamındadır. Aksine mal ve mülk tümüyle Allah'ındır ve Allah'ın tayin ettiği ve tesbit ettiği yollarda harcanmalıdır. Bireyin çaba, çalışma, miras ve benzeri yollarla elde ettiği malların kendine ait bir hükmü vardır. İslam devletinin elde ettiği ganimet,

cizye, haraç, sadakalar ve benzeri şeylerin infak yolları da din tarafından tayin edilmiştir. Dolayısıyla yönetici kimse bu gelirlerden geçimi için gerekli olan miktardan fazlasını kendisine veya akrabalarına özgü kılamaz. Dolayısıyla da mal biriktiremez, hazine oluşturmaz, bu paralarla saraylar dikemez, hizmetçi ve kapıcı tutamaz, Kayser ve Kisra gibi yaşamaz. Ama Muaviye ve benzerlerinin bu cümleyi söylemekten maksatları, insanların Müslümanların malını kendi arzuları ve istekleri yolunda harcamalarına, Allah'ın beğenmediği yolda bağışta bulunmalarına,

bu malların müstehak kimselere ulaştırılmamasına itirazlarının önünü almak içindi. Onlar Müslümanların, "Müslümanların malını neden onlar dışında bir takım yollarda harcıyorsunuz?" Demelerini önlemek istiyorlardı. Bu yüzden şöyle diyorlardı: "Mal Allah'ın malıdır, biz de Allah'ın eminleriyiz.

Kendi görüşümüz esasınca bu malları harcıyor, tasarrufta bulunuyoruz." Bu mantık üzere Allah'ın malıyla istedikleri gibi oyun oynayarak kendileri için her şeyi reva görüyor, her türlü bencilce tasarrufta bulunmayı doğru ve sahih olarak kabul ediyorlardı. Oysa "mal Allah'ın malıdır" cümlesinin sonucu, aksi sonuç vermektedir. Dolayısıyla da Allah'ın malı ve Müslümanların malı bir tek anlam ifade etmektedir. Ama Muaviye ve benzerleri bu cümleden iki farklı anlam çıkarıyordu ve bu iki anlam da tabiatıyla birbiriyle çelişmekteydi.

Eğer Muaviye'nin, "mal Allah'ın malıdır" cümlesinden maksadı gerçek ve doğru anlamında olsaydı, Ebu Zer'in onun sarayından dışarı çıkmasının insanlar arasında, "mal biriktirenlere alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağına dair müjdeler olsun" diye feryat etmesinin anlamı kalmazdı.

Elbette Muaviye de Ebu Zer'e mal stok etmek ile ilgili ayetin Ehl-i Kitab'a ait olduğunu söylüyordu. Belki de onlar hakkında kötümser olmasının sebeplerinden biri de Mushaf yazıldığı zaman onların "Vellezine yeknizun'ez-Zehebe" cümlesindeki "vav" harfinin kaldırılması hususunda ısrar etmeleriydi. Öyle ki Ubey bu harf kaldırıldığı taktirde onlarla savaşacağına dair onları tehdit etmiş, onlar da mecbur kalarak "vav" harfini yazmışlardı. Bu rivayeti daha önce de naklettik.

Bu olay Seyf'ten ve onun da Şuayb'dan naklettiği şekilde öyle bir aktarılmıştır ki, adeta Ebu Zer'in sözünün doğru olmadığı gösterilmeye çalışılmıştır. Hatta Taberi sözünün başında bunu açıkça belirtmiştir. Ama olayın başı ve sonu, bu görüşün doğruluğuna delalet etmektedir.

Evet mal biriktirenler hakkındaki ayet, altın ve gümüş biriktirmenin infakın farz ve zaruri olan yerlerinde infakta bulunmamanın, zekat, müstahak olanlara vermemenin, savunma yolunda onları infakta savunmanın hakeza hayır yolunu kapamanın ve insanlar arasında ihsanda bulunmamanın haram oluşuna delalet etmektedir. İnfakın farz oluşu hususunda pazarda tedavülde olan mal ile yere gömülen mal arasında hiçbir fark yoktur. Sadece malı biriktirmenin ayrı bir günahı da vardır. Malı Müslümanların yöneticisinin gözünden gizlemek, o mal hakkında bir hıyanet ve aldatma sayılmaktadır.

3754. Bölüm
Mala Tapmaktan Sakınmak

19363. İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eğer mal ve servetin senin olmazsa, sen onun olursun. O halde ona acıma. Zira o sana asla acımaz. O seni yemeden sen onu ye."
Ben şöyle diyorum: Zühdün tefsirinde ne kadar güzel demişler: Bir şeye sahip olmaman değil, bir şeyin sana sahip olmamasıdır.

3755. Bölüm
Malın Sahibi Üzerindeki Hakkı

19364. İmam Zeyn'ül-Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur: "Malının ve varlığının hakkı onu sadece helal yoldan elde etmen, yolunda harcaman ve sana teşekkür etmeyen kimseyi (yani Allah'tan gayrisini) kendine tercih etmemendir. O halde onu rabbine itaat yolunda kullan ve bu yolda cimrilik etme. Aksi taktirde sonunda hasret ve pişmanlık yükünü yüklenirsin."
Bak. 3758, 3759. Bölümler

3756. Bölüm
Mal Toplamada İnsan Çeşitleri

19365. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ümmetim dünyada üç kısımdır: Birinci kısmı mal ve servet biriktirmeyi sevmez, mal elde etmeye ve stoklamaya çalışmaz, aksine dünyadan açlığını giderecek ve avret mahallini örtecek kadarıyla yetinirler, dünyadaki zenginlikleri kendilerini ahirete ulaştıracak miktarıdır. Bunlar güvene ermiş kimselerdir. Onlar için korku ve hüzün yoktur.

İkinci grup ise malı en temiz ve en güzel yollarından elde etmeyi sever, bu vesileyle akrabalarına yardımcı olurlar, kardeşlerine iyilik ederler, fakirlere yardım ulaştırırlar. Onlardan biri için kızgın bir taşı ısırmak malı helal olmayan yoldan elde etmek veya ölünceye kadar mal biriktirmek ve hak ve hukukunu ödememekten kendileri için daha kolaydır. Bunlar da (malları hakkında) dakik hesap görülecek olursa, azaba düçar olan ve bağışlandığı taktirde ise (azaptan) esenlikle çıkan kimselerdir.

Üçüncü grup ise malı helal ve haram yoldan toplayan, üzerlerine farz olan hakları ödemeyen kimselerdir. Bunlar harcarlarsa, israf ve savurganluğa düşer, esirgerlerse cimrilik ve stokçuluk yaparlar. Bunlar dünyanın kalplerinin dizginlerini ele geçirdiği ve günahları sebebiyle kendilerini ateşe sürüklediği kimselerdir."

3757. Bölüm
Malını Başkalarının Terazisinde Gören Kimse

19366. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kıyamette hasretlerin en büyüğü, haram yoldan mal kazanıp, onu Allah yolunda infak eden birine miras bırakan ve bu yüzden de kendisi cehenneme giderken varisinin cennete gittiği kimsenin hasretidir."
19367. İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala'nın "Böylece Allah onlara, hasretini çekecekleri işlerini gösterir." Ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "O malını cimrilik üzere Allah'a itaat yolunda harcamadan ölen ve onu Allah'a itaat veya isyan yolunda harcayan birine miras bırakan kimsedir. Eğer (varis) Allah'a itaat yolunda harcarsa, kendisine ait olan malını başkasının terazisinde görür ve hasreti artar. Eğer Allah'a isyan yolunda harcarsa, o malı (miras bırakmak ile) onu güçlendirmiş olur (bu da onun hasretini çoğaltır.) "

19368. İmam Bakır veya İmam Sadık (a.s) hakeza bu ayet hakkında şöyle buyurmuştur: "İnsan bir mal elde eder, ama o malla hayırlı bir iş yapmaktan mahrum olur ve ölür. O malı başka birisi miras alır ve onunla iyi işler yapar. Böylece elde ettiği şeyi, iyi işler şeklinde başkasının terazisinde görür."
19369. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Ademoğlu! Malında kendi vasin ol; kendi malında senden sonra yapmalarını vasiyet edeceğin işi kendin yap."
Bak. El-Hasret, 857. Bölüm

3758. Bölüm
Helal Olmayan Yoldan Mal Elde Eden Kimse

19370. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir malı helal olmayan yoldan elde ederse, Allah onu fakir kılar."
19371. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Herkim hangi yoldan dinar ve dirhem elde ettiğinden korku içinde olmazsa, bende kıyamet günü hangi kapısından onu cehennemin içine atacağımı önemsemem."
19372. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Herkim nereden kazanç elde ettiğinden endişe duymazsa Allah da onu nereden cehenneme sokacağından endişe etmez. "

19373. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Malı helal olmayan yoldan elde eden kimseyi o mal ateşe doğru sürükler."
19374. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir malı helal olmayan yoldan elde ederse bina, toprak ve su ona musallat olur."

19375. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teala'nın "müntakim" (intikam alıcı) adında yerleri vardır. Allah bir kula servet verdiğinde, o da aziz ve celil olan Allah'ın hakkını ödemezse, Allah o topraklardan birini ona musallat eder ve o malı orada kaybeder, sonra ölür ve onu kendisinden geriye bırakır."
19376. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim bir malı hakkı olmaksızın elde ederse, onu sevabının olmadığı bir yolda harcar."

19377. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Malını helal olmayan yoldan elde eden kimse, onu yersiz yerde harcar."
19378. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim haksız yere bir malı elde ederse hakkı olarak elde edeceği maldan mahrum kalır."

19379. İmam Sadık (a.s), Horasan'dan yanına gelen bir gruba hazırlıksız şöyle buyurmuştur: "Herkim malı "mehaviş"ten elde ederse, Allah onu "nehabir"de yok eder." Onlar şöyle arzettiler: "Fedan olalım, bu cümleyi anlamadık" İmam şöyle buyurdu: "Rüzgarın getirdiğini rüzgar götürür" (haydan gelen huya gider.)"
Bak. 124. Konu, el-Helal; Vesail'uş Şia, 6/20, 5. Bölüm

3759. Bölüm
Malı Yersiz Yere Harcamak

19380. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkimin bir malı varsa, onu zayi etmemelidir. Zira malı yersiz yere bağışlamak, israf ve savurganlıktır. Bu iş sahibinin adını insanlar arasında yüceltir, Allah nezdinde ise küçültür. Malını yersiz yere harcayan veya ehli olmayan kimseye veren kimse, onların teşekküründen mahrum kalır, hayır ve faydası başkalarına ulaşır, onlar arasında kendisine dostluk ve teşekkür izharında bulunan kimse olsa da, gerçekte o yalakacı ve yalancıdır."
19381. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah, "kil-u kal"dan (boş konuşmaktan), malı savurganlıkla harcamaktan ve çok soru sormaktan nefret eder."

19382. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizler için bir söz ve hadis söylediğimde, onun hakkında Allah'ın kitabını bana sorunuz." Daha sonra hadisinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, boş şeyler konuşmaktan, malı zayi etmekten ve çok soru sormaktan sakındırmıştır." Şöyle arzettiler:

"Ey İbn-i Resulillah! Bu Allah'ın kitabının neresindedir?" İmam şöyle buyurdu: "Aziz ve celil olan Allah kitabında şöyle buyurmuştur: "onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur." Hakeza şöyle buyurmuştur: "Allah'ın geçiminize dayanak kılmış olduğu mallarınızı, sefihlere vermeyin," Hakeza şöyle buyurmuştur: "Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın."

19383. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah üç işi sizler için hoş görmez: Boş lakırtı etmeyi, malı savurganca harcamayı ve çok soru sormayı."
19384. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Dünyada zahit olmak, ne helalı kendisine haram kılmak iledir ve ne de malı zayi etmek iledir."

3760. Bölüm
Mal İnsanlara Fayda Veren Şeydir

19385. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mal insanlara fayda veren şeydir."
19386. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim kendisiyle insanlara fayda ulaştırmak için mal ve servet biriktirirse insanlar ona itaat ederler. Herkim de kendisi için mal toplarsa, insanlar onu zayi ederler. (ona itaat etmezler veya onu yok ederler.)"
19387. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mal ve servet bağışta bulunduğu müddetçe sahibini yüceltir. Cimrilik ettiği zaman ise onu hor kılar."
19388. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Senin mal ve servetine üç kişi ortaktır: Kendin, helak olma ve varis. Eğer gücün yetiyorsa bunların en acizi olma."

19389. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Malın senden ayrılmadıkça sana fayda vermez."
19390. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz bu malı bağışlamak, stok etmektir. Malı tutmak ise fitne sebebidir."
19391. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mal ve servet önceden (ahireti için) gönderdiği dışında sahibi için bir vebaldir."

19392. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu malı Allah'a itaat yolunda harcamak, en büyük nimettir. Allah'a günah işleme yolunda harcamak ise en büyük mihnet ve meşakkattir."
19393. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kul ölünce melekler şöyle derler: "Önceden ne gönderdi?" İnsanlar ise şöyle der: "Geriye ne bıraktı?" O halde malının fazlalığını önceden gönder ki senin için olsun ve geride bırakma ki senin hasretine sebep olmasın. Zira asıl mahrum olan kimse, malının hayır ve menfaatinden mahrum kalan kimsedir. Asıl gıpta edilen kimse de amel terazileri sadakalarından ve hayırlarından dolayı ağır olan kimsedir."
19394. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Zaruri ihtiyacına yetecek kadar malı elinde tut. Arta kalan malları da ihtiyacın olacağı gün (kıyamet) için, azık kıl."

3761. Bölüm
En İyi Mal

19395. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En üstün mal onunla haysiyetin korunduğu ve hakların yerine getirildiği maldır."
19396. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi malın, ihtiyaçlarının giderilmesinde sana yardımcı olan maldır."
19397. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanın en iyi malı, sadaka stoklarıdır."
19398. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi mal, kendisi vesilesiyle hakların eda edildiği maldır."
19399. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi mal, kendisi vesilesiyle, özgürlerin köle edinildiği maldır."
19400. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi mal, insanların köleliğe çekildiği maldır."

19401. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Malların en faziletlisi senin üzerinde iyi bir etki bırakanıdır."
19402. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi servet övgüye neden olan sevap ve mükafat gerektiren maldır."
19403. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi mal stok ettiğin ve senin için bir övgü ve sevap kazandıran maldır."
19404. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En iyi mal sana yeten maldır."

3762. Bölüm
Malın En Faydalısı

19405. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Az bir miktarla yetinecek kadar maldan daha faydalı bir mal yoktur."
19406. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mal akıldan daha faydalı değildir."
19407. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ebu Zer'e, "Senin malın ve mülkün nedir?" diye sorulunca, "İlmimdir" diye cevap verdi. Ona, "Biz senin altın ve gümüşlerini soruyoruz" diye söylenildiğinde ise şöyle buyurmuştur: "Ben, güne başlayınca, geceyi düşünmüyorum ve geceye başlayınca da sonraki günümü düşünmüyorum. (Dolayısıyla mal ve servet toplama fikrinde değilim.) Bizim bir kovanımız vardır. En iyi mallarımızı orada biriktiriyoruz. Allah Resulü'nün (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Müminin kovanı kabridir."
19408. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Malın senden ayrılmadıkça sana fayda vermez."
Bak. Ed-Dunya, 1238. Bölüm, 5924. Hadis

3763. Bölüm
Mal Allah'ın Malıdır

Kur'an:
"Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin."
"De ki: "Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu sen, her şeye kadirsin."
19409. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mal, aziz ve celil olan Allah'ın malıdır. Onları yaratıklarına emanet olarak bırakmış ve ondan mutedil bir şekilde yemelerini, mutedil bir şekilde içmelerini, mutedil bir şekilde giyinmelerini, mutedil bir şekilde evlenmelerini, mutedil bir şekilde binek aracı almalarını, fazla kalanını da müminlerden muhtaç olanlarına bağışlamalarını emretmiştir. Her kim bu hadden (itidalden) aşırı giderse, yediği mal haramdır, içtiği şey haramdır, giydiği şey haramdır, kendisiyle evlendiği mal haramdır ve bindiği şey de haramdır."

19410. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sen Allah birine bir şey verdiğinde bunun Allah nezdindeki saygınlığından ötürü ve birine bir şey vermediği taktirde de Allah nezdindeki küçüklüğü ve horluğu sebebiyle olduğunu mu sanıyorsun? Hayır aksine bütün mal Allah'ındır ve insana emanet olarak vermektedir. İnsana ılımlı bir şekilde yemesini, giyinmesini, evlenmesini, binek aracını almasını, fazlasını da muhtaç olan müminlere vermesini ve bu vesileyle onları perişanlıktan kurtarmasını caiz kılmaktadır. O halde herkim öyle yaparsa, yediği, içtiği, bindiği, evlendiği, kendisine helaldır. Herkim de bu sınırı aşarsa ona haramdır."

İmam daha sonra şöyle buyurmuştur: "İsraf etmeyin. Şüphesiz ki Allah israf edenleri sevmez." Sen Allah'ın birine bir malı emanet verdiğinde onun kendisine yirmi dirhemlik bir at kafi olduğu halde on bin dirhemlik bir at almaya layık olduğunu mu sanıyorsun veya kendisine yirmi dinarlık bir cariye yettiği halde, bin dinara cariye almaya hakkının olduğunu mu sanıyorsun. Oysa ki Allah şöyle buyurmuştur: "İsraf etmeyiniz."

19411. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Gerçekte Allah-u Teala bu fazla malları aziz ve celil olan Allah'ın malum kıldığı yerlerde kullanmanız için sizlere bağışlamıştır. Onları sizlere toplamak için vermemiştir."

19412. Resulullah (s.a.a), "Çokluk guruntusu ile uğraşmak sizleri meşgul etti"ayetini okuduktan sonra şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu şöyle diyor: "Benim malım! Benim malım!" Ey Ademoğlu! Acaba sana ait olan malın, sadece yiyip, ortadan kaldırdığın, giyip, sadaka verip eskittiğin ve gönderdiğin miktardan fazlasının olduğunu mu sanıyorsun?"
19413. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kul şöyle der: "Benim malım! Benim malım!" Oysa ki onun malı sadece şu üç şeydir: Yediği ve bitirdiği şey, giydiği ve eskittiği şey, bağışladığı ve stok etti şey. Bunlardan başkası, hususunda ise o gidicidir ve onu insanlar için bırakacaktır."

19414. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ademoğlu şöyle diyor: "Benim mülküm! Benim mülküm! Benim malım! Benim malım!" Ey miskin insan! Mülk olup da sen olmadığın zaman neredeydin? Senin için yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip kendine baki kıldığın ve böylece Allah'ın rahmetine mazhar olduğun veya ceza gördüğün miktardan başka bir şey var mıdır? O halde iyi düşün ve başkasının malını kendi malından fazla sevme."
19415. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu şöyle diyor: "Benim malım! Benim malım!" Acaba senin mallarından sadaka verdiğin, baki bıraktığın veya yiyip ortadan kaldırdığın, yada giyip eskittiğin miktardan başka malın var mıdır?"
Bak. El-Ma'ruf (3), 2657. Bölüm; el-Mulk, 3701. Bölüm


3764. Bölüm
İnsanların Allah'ın Mallarında Eşit Oluşu

19416. Ebu Ca'fer İskafi şöyle diyor: "Daha sonra ona, (Yani İmam Ali'ye) biat edildi. Zilhicce ayının bitimine on bir gecenin kaldığı Cuma gününe denk gelen biatın ikinci gününde İmam Ali minbere çıktı, Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "…Daha sonra sağa sola baktı ve şöyle buyurdu: "Bilin ki sizden dünyaya dalanlar, mülk ve emlak toplayanlar, nehirler akıtanlar, şişman atlara binenler, güzel yüzlü cariyeler alanlar, kendilerini daldıkları bu nimetlerden alıkoyduğum ve bildikleri haklarına geri çevirdiğim taktirde bütün bunlar onlar için birer utanç ve rezalet olacaktır.

Böylece, kınamaya, inkar etmeye kalkışırlar ve yarın şöyle derler: "İbn-i Ebi Talib bizleri haklarımızdan mahrum kıldı." Bilin ki Muhacir ve Ensardan Allah Resulü'nün (s.a.a) ashabı olan kimse sahabe olması hasebiyle diğerlerinden üstün olduğunu düşünüyorsa, bilmelidir ki asıl üstünlük kıyamet günü Allah nezdindedir ve sevap ve mükafatı Allah'a kalmıştır. Herkim Allah ve Resulü'nün davetini kabul etmiş, yolumuzu kabullenmiş

ve kıblemize yönelmişse, şüphesiz İslam'ın haklarına ve hududlarına müstehaktır. O halde sizler Allah'ın kulusunuz, mal da Allah'ın malıdır. Bu mallar aranızda eşit şekilde bölüştürülür, bu hususta hiç kimsenin başkasına bir üstünlüğü yoktur. Takva sahipleri kıyamet günü Allah nezdinde en iyi mükafata ve sevaba nail olacaktır. Allah dünyayı takva sahiplerinin mükafat yeri karar kılmamıştır. Allah nezdinde olanlar, iyilik sahipleri için daha iyidir."

19417. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Beytulmaldan faydalanma hususunda hiç kimsenin başka birinden üstünlüğü yoktur. Allah bizzat onu taktim etmiştir. Zira mal Allah'ın malıdır ve sizler de Allah'ın Müslüman kullarısınız."
19418. İmam Ali (a.s) Erdeşi Hurre'deki memunu olan Meşkale b.Hubeyrai Şeybani'ye yazdığı mektubunda şöyle buyurmuştur: "Haberin olsun ki, senin yanında bulunan Müslümanların da, benim yanımda bulunanların da ganimette hakları eşittir. Onlar haklarını almak için bana gelir ve razı olarak giderler."

19419. İmam Ali (a.s) beytülmalı eşit olarak paylaştırdığı için eleştirildiğinde şöyle buyurmuştur: "Yönettiğim topluma karşı zulümle galebe çalmayı is-tememi mi emrediyorsunuz? Allah'a andolsun gece gündüz birbiri ardınca geldikçe, gökte yıldız yıldızı takip ettikçe böyle bir işi yapmam. Eğer benim malım bile olsaydı hepsini aralarında eşit paylaştırırdım. Şimdi nasıl haksızlık yaparım? Mal Allah'ın malı!"

19420. İmam Ali (a.s), hilafeti üstlendiği sırada Medine'de bir konuşma yapıp şöyle buyurmuştur: "Ey Ensar ve Muhacirler topluluğu! Ve ey Kureyş topluluğu! Bilin, Allah'a yemin olsun ki Medine'de benden bir hurma ayakta kaldığı müddetçe ben, ganimetlerinizden hiçbir şey almayacağım. Siz benim çocuklarımı mahrum kılıp

(onlara hakları miktarınca) vereceğimi size ise (haklarınızdan daha fazlasını) vereceğimi mi düşünüyorsunuz? Şüphesiz siyah ve kırmızı arasında eşit bir şekilde davranacağım." Akil b. Ebi Talib (İmam Ali'nin kardeşi) ayağa kalkarak şöyle dedi: "Sen beni Medine'nin siyahlarından birine eşit mı kılacaksın?" İmam şöyle buyurdu: "Otur, Allah sana rahmet etsin! Burada senden başka konuşacak kimse yok muydu? Senin onlardan, iman ve takva önceliğin dışında hiçbir üstünlüğün yoktur."

19421. Üsame b. Zeyd Müminlerin Emiri'ne (a.s), "Benim bağışımı gönder. Zira Allah'a yemin olsun sen de biliyorsun ki eğer aslanın karnına girecek olsaydın, ben de seninle birlikte gelirdim" diye mesaj gönderince Ali (a.s) ona şöyle yazdı: "Bu mal, kendisi için cihat eden kimsenin malıdır. Ama işte sen ve işte benim Medine'deki malım. Ondan istediğini al."

19422. İmam Ali (a.s) hilafeti sırasında mal isteyen Abdullah b. Zem'a'ya şöyle buyurmuştur: "Bu mallar senin de değil benim de. O kılıçlarıyla elde ettikleri ganimet, Müslümanlar için saklanmış mallardır. Eğer onların savaşlarına iştirak ettiysen, onların payı kadar sana da düşer; eğer savaşa katılmadıysan, onların elleriyle elde ettikleri kazançlar onlardan başkalarının ağzına olmaz."

19423. Ebu İshak Hemdani şöyle diyor: "Biri arap, diğeri ise arap olmayan iki kadın, Ali'nin (a.s) yanına geldiler ve beytülmalden bir şey istediler. İmam onların ikisine de eşit şekilde bir miktar yiyecek ve dirhem verdi. Onlardan biri şöyle dedi: "Ben arap bir kadınım, bu kadın ise arap değildir." Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Allah'a yemin olsun ki ben bu ganimet hususunda İsmailoğullarının İshakoğullarından bir üstünlüğünü göremiyorum."

19424. İmam Sadık (a.s), beytülmalı bölüştürme hususunda soru sorulunca şöyle buyurmuştur: "Müslümanlar İslam'ın çocuklarıdır, ben de onlara bağışta bulunma hususunda eşit davranmaktayım. Faziletleri ve üstünlükleri kendileriyle Allah arasındadır. Ben onları bir kimsenin çocukları gibi düşünüyorum. Onlardan herhangi birine mirasta zayıf ve nakıs olan birine oranla kemal ve fazileti sebebiyle üstünlük verilmez."

19425. İbn-u De'b şöyle diyor: "Müminlerin Emiri (a.s) Medine beytulmalının sorumluluğunu Ammar b. Yasir ile Ebu'l-Heysem b. Teyyihan'a verdi ve şöyle yazdı: "Bütün Araplar, Kureyşliler, Ensar, Arap olmayanlar, bütün Arap kabileleri ve İslam'ı kabul eden bütün arap olmayan kabileler eşittiler."

Bunun üzerine Sehl b. Huneyf siyah kölesiyle geldi ve şöyle arzetti: "Buna ne kadar bağışta bulunuyorsun?" Müminlerin Emiri (a.s) ona şöyle buyurdu: "Sen kendin ne kadar aldın?" O şöyle dedi: "Üç dinar, diğer insanlar da aynı miktarda aldılar." İmam şöyle buyurdu: "Onun kölesine de kendisi gibi üç dinar veriniz."
19426. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Tebareke ve Teala zenginleri ve fakirleri, mallarda ortak kılmıştır. O halde zenginler, paylarını ortaklarından başkasına verme hakkına sahip değillerdir."