Mizan'ul Hikmet-12.Cilt
 

Melekler Hakkında Bir çift Söz




Kur'an-ı Kerim'de defalarca melekler zikredilmiştir. Ama onlar arasında sadece Cebrail ve Mikail'in adı anılmıştır. Diğer melekler ise sıfatlarıyla anılmıştır. Örneğin Melek'ul-Mevt (ölüm meleği), Kiram'el-Katibin, Seferet'ul-Kiram, el-Verere ve Rakib ve Atid vb…

Münezzeh olan Allah'ın kendi sözünde (Kur'an'da) melekler hakkında zikrettiği amel ve sıfatlar ile bu konuda daha önce zikredilmiş hadislerden de anlaşıldığı üzere evvela melekler yüce varlıklardır. Allah-u Teala ile meşhud (maddi) alem arasında vasıta konumundadırlar. Zira küçük ve büyük bütün olaylarda meleklerin bir etkisi vardır. Olayların boyutlarına bağlı olarak her olaya mutlaka bir veya birden fazla melek vekil kılınmıştır. Elbette onların bu konudaki rolü sadece ilahi emri akışına koymak veya onları yerli yerine yerleştirmektir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'tan önce söz söyleyemezler; ancak O'nun emri üzerine iş işlerler."

İkinci olarak melekler asla Allah'ın emrine isyan etmezler. Zira melekler bağımsız bir iradeye sahip varlıklar değillerdir. Dolayısıyla da onlar münezzeh olan Allah'ın iradesine aykırı bir şey dilemezler. Bu yüzden de hiçbir şeyi küçük görmezler ve kendi sorumluluklarına verilen hiçbir ilahi emri tahrif etmezler, azaltıp çoğaltmazlar ve değiştirmezler. Nitekim Allah-u Teala bizzat şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir."

Üçüncü olarak melekler sayıları çok olmakla birlikte çok çeşitli mertebelere sahiptirler. Onlardan bazısı yüce, bazısı düşük makamlıdır. Onlardan bazısı emir vermekte ve emirlerine itaat edilmektedir. Diğer bazısı da memurdur ve emre itaat etmektedir. Emir veren melekler Allah'ın emriyle emretmekte ve onun emrini memura götürmektedir. Memur olan kimse de Allah'ın emriyle memurdur ve hakikatte Allah'a itaat etmektedir. O halde meleklerin kendiliğinden hiçbir bağımsızlığı yoktur ve hiçbir role sahip değildirler. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır." Hakeza şöyle buyurmuştur: "sözü dinlenen ve güvenilen."

Hakeza şöyle buyurmuştur: "Rabbiniz ne söyledi?" Diye sorarlar; "Hak söyledi" derler."
Dördüncü olarak melekler asla mağlub ve yenilgi haline düşmezler. Zira onlar Allah'ın emri ve iradesi üzere hareket etmektedirler. "NE göklerde ne de yerde Allah'ı aciz bırakacak bir güç vardır." Hakeza Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Allah, işinde hakimdir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler." Hakeza şöyle buyurmuştur: "Allah, buyruğunu yerine getirendir."

Buradan da açıkça anlaşıldığı üzere melekler cismani maddeden münezzeh olan varlıklardır. Zira madde, zeval, fesat ve değişikliğe maruzdur. Maddi varlıkların özelliği kendi hedeflerine doğru harekette, tedricen kemale ermeleridir. Elbette bazen de bir takım engel ve afetlerle karşılaşmakta, hedefinden mahrum hale düşmekte ve hedefine ulaşmadan önce ortadan kalkmaktadır.

Buradan da anlaşıldığı üzere meleklerin suretleri, şekilleri ve cismani heyetleri hakkında rivayetlerde yer alan bilgiler ve bizim rivayi bahsimizde daha önce aktardığımız miktar, meleklerin Peygamberler ve imamlara temessül ve zuhur hakikatini beyan etmektedir. Onlar sadece melekleri böyle nitelendirmişlerdir. Halbuki onların hiçbir suret veşekille irtibatları yoktur. Zira temessül ve teşekkül (zuhur ve şekle dönüşme) arasında fark vardır.

Meleğin insana temessülü bir meleğin kendisini müşahade eden kimseye insan şeklinde zuhur etmesidir. O halde melek, müşahade ve idrak kalıbında insani şekil ve surete girer. Ama haddi zatında ve idrak çerçevesi dışında meleksel surete sahip bir melektir. Bu ise teşekkül ve tasavvurun (şekillenme ve surete bürünmenin) tam tersinedir. Zira eğer melek, insan şeklinde şekillenip ve insan suretinde olursa, haddi zatında da insandır ve de idrak ile dış alem arasında bir fark yoktur. Zira bu durumda, her dışarıda, hem de zihinde insandır.

Meryem suresinin tefsirinde de temessül hakkında yeterli açıklamada bulunmuştuk.
Münezzeh olan Allah da temessül hakkında dediğiniz anlamı tasdik etmekte, Mesih ve Meryem olayında şöyle buyurmaktadır: "Cebrail'i göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü. " Bu ayetin tefsiri daha önce (Meryem suresinde) geçmişti.
Ama dillerde dolaşan bilgilere bakıldığında melek, köpek ve domuz dışında her şekle bürünen latif bir cisimdir.

Cin ise çeşitli şekillere, hatta köpek ve domuz şekline dahi bürünen latif bir cisimdir. Bu söylentinin, ne akli delili vardır, ne de kitap ve muteber sünnette nakli bir kaynağa sahiptir. Bazıları da bu konuda icma iddiasında bulunmuşlardır. Bunlara cevap olarak şöyle demek gerekir: "Evvela bu iddianın gerçeği yoktur, böyle bir icma söz konusu değildir, ayrıca icma olsa da bu tür itikadi meselelerde icmanın hüccet oluşu hakkında delil mevcut değildir."

Meleklerin Varlık Aleminde Tedbir Vasıtası Olduğunda Bir Çift Söz

Kur'an-ı Kerim'den anlaşıldığı kadarıyla meleklerin bu dünyada ve hem de diğer dünya Allah-u Teala ve varlıkları arasında vasıtadırlar. Yani olaylar hakkında ölüm gelmeden ve başka aleme intikal etmeden önce ve hakeza ondan sonra melekler meşhud (görülen) alemin sebeplerinden daha üstün birer vasıta konumundadırlar.

Ama dönüş anında yani, ölümün nişanelerinin zuhur ettiği, canın alındığı, soruların sorulduğu, kabir azabı, öldürme ve herkesin sura üfürülüşle yeniden diriltildiği, haşredildiği, amel defterlerinin kulların eline verildiği, terazilerin ikame edildiği, kulların hesabının görüldüğü, kulların cennete ve cehenneme doğru sürüldüğü zamanlarda, meleklerin vasıta oluşu, açıklamaya bile gerek duyulmayan bir konudur.

Bu konuya delalet eden ayetler oldukça çoktur. Onları zikretmeye ihtiyaç yoktur. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarından (a.s) bu konuda nakledilen rivayetler de sayısızdır.
Meleklerin teşrii, yani vahiy nüzulu, bu konuda şeytanların müdahalesini önleme, Peygamberleri takviyet etme, müminleri teyit etme ve istihbar vesilesiyle onları temizleme hususunda da meleklerin vasıta olduğu tümüyle açık bir mevzudur, beyan ve açıklamaya hiçbir gerek yoktur.

Ama meleklerin bu dünyada işleri tedbir vasıtası olduğu hususunun delili ise bu surenin başındaki ilk ayetlerin mutlak oluşudur. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara And olsun. Canları kolaylıkla alanlara And olsun. Yüzüp yüzüp gidenlere And olsun. Yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere And olsun." Ki bu ayetlerin beyanı daha önce geçmişti."

Hakeza başka bir delili de şu ayettir: "Hamd, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur." Bu ayetin tefsirinde de dediğimiz gibi ayetin mutlak oluşu, meleklerin yaratıldığına ve işlerinin de Allah-u Teala ve yaratıkları arasında vasıta olduğuna ve Allah'ın emirlerini icra için gönderildiklerine delalet etmektedir. Nitekim meleklerin niteliğini beyan eden şu ayetten de bu gerçek anlaşılmaktadır: "Hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır. Allah'tan önce söz söyleyemezler; ancak O'nun emri üzerine iş işlerler." "Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar." Ayrıca meleklerin kanatlarının olması da bu konuya işaret etmektedir.

O halde melekler Allah ile yaratıkları arasında, Allah'ın emrini onlar arasında icra etmekten başka bir role sahip değildir ve bu vasıta oluş da sıradan bir olay değildir. Yani münezzeh olan Allah emrini onlar vasıtasıyla icra etmektedir. Böylece onların da daha sonra vasıtasız olarak icra etmesi sağlanmaktadır. Zira Allah-u Teala'nın sünnetinde ihtilaf ve sapma yoktur. "Rabbim elbette doğru yoldadır."

Hakeza şöyle buyurmuştur: "Sen Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın yasasında bir başkalaşma da bulamazsın."
Bazı meleklerin diğerlerinden üstün oluşu, üst meleğin, bir alt meleğe emredişi de bu aracılık örneğindendir. Zira itaat edilen melek gerçekte Allah-u Teala ile itaat eden melek arasında, Allah-u Teala'nın emrini ulaştırmaya aracılık etmektedir. Tıpkı Melek'ul-Mevt'in (ölüm meleğinin) yardımcılarından birine, bir kimsenin canını almasını emretmesi gibi… Nitekim Allah-u Teala da meleklerin sözünden şöyle nakletmektedir: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."
Hakeza şöyle buyurmuştur: "güçlü, güvenilen" Hakeza şöyle buyurmuştur: "Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince birbirlerine "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar; "Hak söyledi" derler."

Buraya kadar söylediklerimiz, yani meleklerin Allah-u Teala ile yaratıkları arasında vasıta oluşu ve meleklerin, olayların kendilerine isnat edildiği etkenler olduğu gerçeğinin olayların maddi yakın sebeplere isnadı ile hiçbir aykırılığı yoktur. Zira nedensellik olayı, uzunluğuna bir iştir, enine değil. Yani yakın sebep olayı meydana getiren sebeptir, uzak sebep ise nedenin nedenidir.

Hakeza meleklerin vasıta oluşu ve olayların kendilerine isnadı, olayların Allah'a isnadı ile ve de Rububiyet tevhidi gereğince bütün varlıkların ve olayların yegane sebebinin Allah oluşu ile hiçbir aykırılığı yoktur. Zira söylendiği gibi nedensellik olayı, uzunlamasına gerçekleşen bir olgudur, enine değil! Olayların meleklere isnadı, onların yakın doğal sebeplere isnadı ile hiçbir çelişkisi yoktur. Kur'an-ı Kerim olayların doğal nedenlere ve olaylara isnadını teyit etmiştir. Hakeza onların meleklere istinadını da kabul etmektedir.

Nedenlerin hiç birisi Allah-u Teala karşısında bir bağımsızlığa sahip değildir. Dolayısıyla Allah'tan kopmamıştır ve dolayısıyla da o nedene isnad edilen şey münezzeh olan Allah'a istinattan ayrı değildir. Putperestlerin söylediği ve inandığı inanç, yani Allah'ın işlerin idaresini yakın meleklere bıraktığı ve kendisinin artık bu işlerde bir rolünün olmadığı, onların tümüyle bağımsız çalıştığı doğru değildir. Zira Kur'an-i tevhit,

her şeyden, tam bağımsızlığı reddetmektedir. Onlar kendileri için hiçbir fayda, zarar, ölüm, hayat ve diriliş hususunda irade ve yetki sahibi değildir.
Eşyanın uzak ve yakın sebeplere isnadı ve bu sebeplerin münezzeh olan Allah'a dayanması olayını bir yazıya benzetmek mümkündür. Zira insan da kendi eli ve kalemiyle yazmaktadır. Bu yazıyı hem kaleme isnat etmek mümkündür, hem de el ve kalem vesilesiyle yazan kimseye isnat etmek mümkündür. Ama gerçek anlamıyla asıl neden, nedensellik hususunda bağımsızlığı olan insandır ve insanın yazmaya istinadı ile çelişmemektedir.

Hakeza meleklerin tedbir işlerinde aracı olmasının Allah-u Teala'nın sözünden anlaşıldığı üzere bazı meleklerin veya tümünün sürekli ibadet, tespih ve Allah'a secde durumunda olmasıyla da hiçbir aykırılığı yoktur. Nitekim ayette şöyle yer almıştır: "Katında olanlar O'na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar. Gece ve gündüz, bıkmadan tespih ederler."

Hakeza şöyle buyurulmuştur: "Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler, O'nu tenzih ederler ve yalnız O'na secde ederler." Zira meleklerin ibadet, secde ve tespihi de Allah'ın izzeti tarafından gelen bir emrin tedbir ve emri yerine gerirme işinin aynısı olabilir. Nitekim şu ayet de buna işaret ediyor olabilir: "Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler."
3710. Bölüm
Koruyucu Melekler

Kur'an:
"O, kulların üstünde yegane kahirdir ve size koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar."
"Ardında ve önünde insanoğlunu takip edenler vardır; Allah'ın emriyle onu gözetirler. Bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah'tan başka hami de bulunmaz."

"Oysa, yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler."
19018. "Tefsir-i Kumi'de "Sizi gözetlemektedirler" ayeti hakkında şöyle yer almıştır: "Yani insana tayin edilen iki melek demektir. "Yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar" ise iyilikleri ve kötülükleri yazarlar."

19019. İmam Sadık (a.s), kendisine, "Neden Allah gizlilikleri ve en gizlilikleri bildiği halde melekleri tayin etmiştir?" diye soran Zındık'a şöyle buyurmuştur: "Allah bu iş ile melekleri kul edinmiş, onları kendi yaratıklarına şahit kılmıştır. Böylece kullar da meleklerin kendileriyle beraber olması hasebiyle,

Allah'a itaate daha fazla dikkat göstermekte, Allah'a isyan etmekten daha çok sakınmaktadır. Nice defa kul günahı kastetmekte, ama iki müvekkel meleği hatırlaması sebebiyle günahtan sakınmakta ve kendini korumaktadır. Zira şöyle demektedir: "Rabbim beni görmektedir, beni gözetleyen melekler de bu günahıma tanıklık edeceklerdir.

Allah lütfü ve merhameti sebebiyle melekleri kullarına müvekkel kılmış, böylece insanları isyankar şeytanlardan, yeryüzünde eziyet eden haşerelerden, bir çok afetlerden ve diğer zararlardan Allah'ın izniyle kendilerinin de anlamadığı bir şekilde aziz ve celil olan Allah'ın emri gelinceye kadar korumaktadır."

19020. "İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala'nın, "Ardında ve önünde insanoğlunu takip edenler vardır; Allah'ın emriyle onu gözetirler" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ın emriyle onu bir kuyuya düşmekten veya başına bir duvarın yıkılmasından veya bir musibetin çatmasından korurlar. Eceli geldiğinde ise onu yalnız bırakırlar ve onu mukadderatına (taktir edilen şeylere) doğru sürerler. Bu koruyucular gece kendisini koruyan iki melek ile gündüz kendisini koruyan iki melektir ve bu işi sırayla yaparlar."

19021. İmam Sadık (a.s), Al-i Sam'ın kölesi Abdula'la'ya şöyle buyurmuştur: "Sana göre "Biz onları saydıkça sayıyoruz" Ayetinden maksat nedir?" Ben (Abdul'a'la) şöyle arzettim: "Günlerin sayısıdır." İmam şöyle buyurdu: "Babalar ve anneler de bunu saymaktadır. Hayır, ayetin maksadı, nefeslerin sayısıdır."
Bak. El-Murakebe, 1537. Bölüm; el-Mead (3), 2990. Bölüm

3711. Bölüm
Meleklerin Özellikleri

19022. Davud b. Farked'il-Attar şöyle diyor: "Dostlarımızdan biri bana şöyle dedi: "Acaba melekler uyurlar mı?" Ben, "Bilmiyorum" dedim. O şöyle dedi: "Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Gece ve gündüz, bıkmadan tespih ederler."
Daha sonra da şöyle dedi: "Bu konuda sana İmam Sadık'tan (a.s) bilgi aktarayım mı?" Ben, "Evet" dedim. O şöyle dedi: "Bu soru, İmam Sadık'a (a.s) da soruldu. İmam şöyle buyurdu: "Aziz ve celil olan Allah'tan başka her varlık, uyumaktadır, melekler de uyumaktadır." Ben şöyle arzettim: "Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Gece ve gündüz, bıkmadan tespih ederler."

İmam şöyle buyurdu: "Onların nefesleri de tesbihtir."
19023. İmam Sadık (a.s), kendisine, "Meleklerin yemesi, içmesi ve evlenmesi var mıdır?" diye sorulunca şöyle buyurmuştur: "Hayır onlar, Arşın esintileriyle hayattadırlar." Şöyle arzedildi: "Onların uyumasının nedeni nedir?" İmam şöyle buyurdu: "Böylece onlar aziz ve celil olan Allah arasında bir farklılık olsun. Zira uyumayan ve uyuklamayan sadece Allah'tır."
Bak. 3708. Bölüm 19010. Hadis

3712. Bölüm
Meleklerin Girmediği Evler

19024. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Cebrail (a.s) yanıma geldi ve şöyle dedi: "Biz melekler, içinde köpek, heykel veya idrar edilmiş kabın bulunduğu eve girmeyiz."

19025. "İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Cebrail (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ın Resulü! Biz içinde resim bulunan eve, içinde idrar edilen eve veya içinde köpek olan eve girmeyiz."
19026. "Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Cebrail bana geldi ve şöyle buyurdu: "Ey Muhammed! Misvak kullanmadığınız, su ile temizlenmediğiniz ve parmaklarınızın oynak yerlerini (boğumlarını) yıkamadığınız halde nasıl üzerinize nazil oluruz."

496. Konu

El-Melekut
Melekut

Bihar, 12/56, 3. Bölüm; İraet'ul-İbrahim (a.s) melekut'us-Semavat-i ve'l-Erz

3713. Bölüm Melekut

Kur'an:
"Göklerin ve yerin melekutunu, Allah'ın yarattığı her şeyi ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimalini düşünmüyorlar mı? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?"

"Böylece yakin edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik."
"Her şeyin melekutu elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir."
19027. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey münezzeh, şanın ne yüce! Ey münezzeh, görebildiğimiz yaratıkların ne yüce! Her büyük senin kudretinin yanında ne küçük! Görebildiğimiz melekutun ne kadar muhteşem! Bunlar, gözümüzden kaçan hükümranlığının yanında ne cılız!"

19028. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "O hiç bir örneğe bakmadan yaratandır… Kudretinin melekutunu ve hikmetinin eserlerini ifade eden inceliklerini bize göstermesi ve her varlığın sadece O'nun kudretiyle ayakta durabildiğini itiraf etmesi, bir hüccet olarak bizleri gayr-i ihtiyari O'nu tanımaya ve marifetine sevk etmiştir…"

19029. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Öyle bir kudret sahibidir ki vehim ve akıllar onun kudretinin derecesini anlamaya çalışsa, vesvese tehlike-sinden uzak yüce bilginlerin zekası melekut gaybının derinliklerini derk etmek için çabalasa, yine de hepsi eli boş geri döner ve gaybın ka-ranlıklarında kendi kurtuluşları için Allah-u Teala'ya sığınırlar."
19030. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sonra o münezzeh Allah, göklere yerleştirmek ve melekutunun yüce göğünü bayındır kılmak için meleklerden güzel bir topluluk yarattı."

19031. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sıfatların kendisini tanımaktan aciz kaldığı, azametini akılların kavrayamadığı ve böylece mülkünün sonuna erişilemediği Al-lah'a hamd olsun."
19032. İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala'nın, "Böylece İbrahim'e gösterdik" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Yeryüzü ve yeryüzünde olan her şey, gökyüzü ile gökyüzünde olan her şey, Arşı yüklenen melek ve Arşın üzerindeki herkes, İbrahim (a.s) için keşfoldu. Allah Resulü (s.a.a) ve Müminlerin Emiri (a.s) için de öyle yapıldı."

19033. İmam Bakır (a.s), hakeza bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Yeryüzü onun için keşfoldu, böylece yeryüzü ve onda olan her şeyi gördü, gökyüzü de kendisine keşfoldu ve böylece onu ve onda olan herkesi gördü. Gökleri yüklenen meleği, Arşı ve Arşın üzerinde olan her şeyi müşahade etti. Aynı şekilde sizin dostunuza da (İmam Bakır'a) gösterilmiştir."

19034. Zürare, İmam Bakır'dan (a.s) ve İmam Sadık'tan (a.s), "Böylece…" ayeti hakkında şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: "Gökler onun (İbrahim) için keşfoldu. Böylece Arşı ve üzerinde olan her şeyi müşahade etti." Zürare şöyle dedi: "Gökler, yeryüzü, Arş ve Kürsü de mi?" İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Yeryüzü onun için keşfoldu ve böylece onu apaçık bir şekilde gördü. Hakeza gökleri, göklerde olan her şeyi, gökleri yüklenen meleği, Kürsü'yü ve Kürsü'de olan her şeyi açık bir şekilde müşahade etti."

19035. İmam Bakır (a.s), hakeza bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Gözüne öyle bir güç verildi ki gözleri göklere nüfus etti, onda olan her şeyi müşahade etti, Arşı, Arşın üzerinde olan herşeyi, yeryüzü ve yeryüzünde olan her şeyi gördü."
19036. İmam Sadık (a.s), hakeza bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Yedi gök İbrahim (a.s) için keşfoldu. Böylece Arşın üzerinde olan her şeye baktı, yeryüzü de kendisi için keşfoldu. Böylece havada olan her şeyi müşahade etti. Muhammed'e (s.a.a) de böyle bir şey gerçekleşti ve sizin dostunuz (İmam Sadık -a.s-) için ve ondan sonraki imamlar için de durum böyle olmuştur."

19037. İmam Seccad (a.s) "Sonra yakınlaştı ve daha da yakınlaştı" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Maksat hicaplara yakın olan ve göklerin melekutunu gören Allah Resulüdür. Böylece Peygamber çok yakınlaştı, ayaklarının altından yeryüzünün melekutuna baktı, böylece yeryüzüyle iki ok miktarınca uzaklıkta olduğunu zannetti."

19038. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İbrahim Halil yukarı melekut alemine götürüldü ve bu benim Rabbimin buyurduğudur: "Böylece yakin edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik."

Allah onu göğün altına doğru yukarı çıkardığında gözlerine öyle bir güç verdi ki yeryüzünü, gizli ve açık varlıkları müşahade etti. Sonra zina eden bir erkek ve kadını gördü. Onlara beddua etti, her ikisi de helak oldular. Daha sonra (aynı hal üzere) iki kişiyi gördü. Onlara da beddua etti, her ikisi de helak oldular. Yeniden iki kişiyi gördü, onlara da beddua etti, böylece her ikisi de helak oldular. Sonra başka iki kişiyi gördü.

Onlara da beddua etmek istedi, ama Allah ona şöyle buyurdu: "Ey İbrahim! Benim kölelerime ve cariyelerime (kullarıma) beddua etmekten el çek. Zira ben bağışlayan, rahim, cabbar (telafi eden) ve halim biriyim. Kullarımın itaatleri bana bir zarar vermediği gibi isyanları da bana bir fayda vermez. Ben senin gibi değilim ki gönlümü yatıştırmak için onları tenbih edeyim. O halde kullarıma beddua etmekten el çek. Zira sen gerçekte uyarıcı bir kulsun, mülküme ortak değil! Sen ne beni ne de kullarımı gözetensin. Kullarım benim hakkımda üç kısımdır: Ya benim dergahıma tövbe eder, ben de onların tövbesini kabul ederim, günahlarını bağışlarım, ayıplarını örterim.

İkinci grup ise, azaplarımı onlardan alıkoyarım. Çünkü çok yakında onların sırtından mümin bir neslin çıkacağını biliyorum. Bu yüzde de onların kafir babalarını idare ediyorum. Onların kafir annelerine karşı sabırla davranıyorum, azabımı onlardan kaldırıyorum ki onlardan mümin bir soy vücuda gelsin. Birbirinden ayrıldıklarında (yani mümin dünyaya geldiğinde) ise azabım onlar hakkında gerçekleşir, belam onları çepe çevre sarar.

Eğer o ve bu olmasaydı (eğer tövbe etmeselerdi ve onların soyundan mümin bir soy vücuda gelmeseydi) onlar için hazırladığım azap, senin onlar için istediğin azaptan daha büyüktür. Zira benim kullarım içim azabım, celal ve büyüklüğüm esasıncadır. O halde ey İbrahim! Beni kullarımla baş başa bırak, zira ben senden daha merhametliyim. Beni kullarımla baş başa bırak. Zira ben cabbar, sabırlı, ilim ve hikmet sahibiyim. İlmimle onları tedbir eder, kaza ve kaderini onlar arasında icra ederim."
19039. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "İbrahim (a.s) göklerin ve yerin melekutunu müşahade ettiğinde, zina halinde olan bir şahsı gördü. Ona beddua etti, o öldü.

Sonra başka birini (o halde) gördü, ona da beddua etti ve o da öldü. Üç kişiyi daha aynı halde gördü, onlar beddua etti ve onlar da öldüler. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah ona şöyle vahyetti: "Ey İbrahim! Sen duası müstecap olan birisin. O halde kullarıma beddua etme. Zira eğer isteseydim, onları yaratmazdım. Ben kullarımı üç çeşit yarattım: Biri bana ibadet eden ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayan kuldur, o halde ben ona mükafat veririm. Diğeri ise benden başkasına tapan bir kuldur, bu kul asla benim elimden kaçamaz. Diğer kul ise benden başkasına tapan, ama onun sırtından bana ibadet eden bir nesli çıkaracağım kuldur."

Tefsir

"Böylece yakin edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik." Ayetinin zahirinden de anlaşıldığı üzere "kezalike" (böylece) kelimesi "Hani İbrahim, (üvey) babası (veya kayınbabası, veya amcası veya öğretmeni) Azer'e, "Putları ilah olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni" ayetinin içeriğine işarettir. Yani bu konuda İbrahim'e (a.s) hakikati göstermeyi ifade etmektedir. O halde ayetin anlamı şöyledir: Bu tür göstermekle biz, göklerin ve yerin melekutunu İbrahim'e gösterdik.

Bu işaretin ve sonraki ayetin "Gece basınca bir yıldız gördü" ve sonraki ayetle önceki ayetin irtibatına delalet eden "Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak onları önderler kılmak, onları varis yapmak istiyorduk" ayetinin yardımıyla açıkça anlaşıldığı gibi "nurî" kelimesi, gelecek zamana delalet etmektedir. Geçmiş zamanı hikaye etmektedir. Tıpkı "Biz yeryüzünde zayıf bırakılanlara minnet koymayı istiyoruz" ayetindeki "nuridu" kelimesi gibi.

O halde ayetin anlamı şöyledir: "Biz göklerin ve yerin melekutunu İbrahim'e gösterdik ve bu da amcası ve kavmiyle putlar hakkında tartışmasına, kendilerine sapıklıklarını göstermesine sebep oldu. Biz bu inayet ve ihsan sayesinde, yani melekut alemini ona göstererek ona yardım ulaştırdık. Bu hal üzere akşam gelip çattı ve gözleri yıldızlara ilişti.
Bu yüzden müfessirlerin "ve kezalike nurî" (ve böylece gösterdik) cümlesi, önceki ve sonraki cümleyle bir irtibatı olmayan cümledir. Ve hakeza bazılarının "melekutu ilk defa İbrahim'e gösterme meselesi gece gelip çattığında ve yıldızları gördüğünde gerçekleşti," sözü asla doğru değildir ve bu görüşe itina etmemek gerekir.

Göklerin ve yerin melekutunun anlamına gelince… Melekut mülk (hükümranlık) demektir ve de masdar anlamındadır. Tıpkı tağut ve ceberut kelimeleri gibi. Dolayısıyla da adeta mülk ile mukayesede melekut kelimesi, anlamı daha büyük bir vurguyla ifade etmektedir. Nitekim tağut ve ceberut kelimeleri de tuğyan, cebr veya cübran kelimelerini daha büyük önemle vurgulamaktadır.
Kur'an da bu kavramı, sözlük anlamında kullanmıştır. Nitekim Allah'ın kelamındaki diğer kelimeler de aynen böyledir. Sadece Kur'an'ın örneği ile bu kelimenin örneği arasında bir fark vardır.

Zira bir tür saltanat ve hükümdarlık olan mülk ve melekut bizim aramızda farazi ve itibari bir anlamdır. Onu itibar etmemize ve varsaymamıza sebep olan şey ise toplumun insani bireylerde ve davranışlarda insanın varlığına duyduğu ihtiyaçtır. Öyle ki toplumsal meselelerin güçlülüğüne, adalet ve emniyetin sağlanmasına sebep olsun. Bu anlam tıpkı insani topluluklarda sürekli müşahade ettiğimiz gibi kendiliğinden intikal bağışlama, gazap ve zor ve galebeyle tasarruf imkanına sahiptir.

Bu anlam itibari olmasına rağmen ve de insani topluluklarda gerçek hükümet münezzeh olan Allah'ın hakkı olmasına rağmen, Allah-u Teala hakkında da tasavvur edilebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Hüküm ancak Allah'ındır.
"Hamd, dünyada da ahirette de O'nun içindir"

Ama, bu itibari mülk ve yöneticiliğin anlamının yorumu da açıkça ortaya koyulduğu üzere gerçeklerde kök salmış ve sübut etmiş bir yorumdur ve bu asla zail olacak ve intikal edecek bir durumda değildir. Nitekim bizim her birimiz, kendimizin maliki ve sahibi konumundayız. Yani hepimiz, kulak, göz, diğer organ ve fiillerimize hakim durumdayız. Onlarda apaçık bir şekilde tasarrufta bulunmaktayız. Öyle ki kulak ve göz, insanın emriyle işitmekte ve görmektedir, başka bir insanın emri ve iradesine bağlı olarak değil! Bu anlam bizim hakkımızda da gerçekleştiği hususunda şüphe etmediğimiz güzel bir anlamdır ve bu gerçeklik yok olacak ve intikal edecek bir gerçek de değildir. Zira insan kuvvet ve fiillerine maliktir.

Bu kuvvet ve fiiller de bütünüyle insanın vücuduna tabidir ve onun vücuduyla ayakta durmaktadır. Onun varlığından bağımsız ve ihtiyaçsız değildir. Örneğin göz,, bakan insanın izniyle görmektedir, kulak onun izniyle işitmektedir. Eğer insan olmasaydı, ne göz olurdu, ne görme olurdu, ne kulak olurdu ve ne de duyma. Toplumda da insan gerçekte padişah ve yöneticinin emriyle iş yapmaktadır. Eğer toplumdaki işlerin dizginlerini elinde tutan bu idare edici güç olmasaydı, toplum vücuda gelmezdi. Eğer yönetici ve hakim bir kimseyi amel ve tasarruftan alı koyacak olursa o artık buna isyan edemez.

Şüphesiz bu anlam aynen varlıkların vücuda gelme kaynağı ve alemin düzeninin idare menşei olan münezzeh olan Allah hakkında da gerçekleşmektedir. Hiçbir varlık ne varlığında mertebesi yüce yaratıcıdan müstağnidir ve ne de varlığının etkilerinde, yani kuvvet ve fiilleri hususunda kendiliğinden hiçbir bağımsızlığa sahip değildir. Ne bireysel durumda, ne de toplumsal durumda bağımsız değildir. Bu kuvve ve fiiller varlık aleminin diğer cüzleriyle irtibat halindedir. Dünyadaki kuvvetler ile bu kuvvetlerin irtibatı ve bu kuvvetlerin birbirine karışımı da bu görülen genel düzeni vücuda getirmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "De ki: "Mülkün sahibi olan Allah'ım!"

Hakeza şöyle buyurmuştur: "Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların egemenliği Allah'ındır, Allah her şeye kadirdir."
"Hükümranlık elinde olan Allah yücedir ve O her şeye kadirdir." "Ölümü ve dirimi yaratan o'dur."
"Gökleri yedi kat üzerine yaratan o'dur."

Bu ayetlerde mülahaza edildiği gibi mülk ve padişahlığı yaratıcılığa neden kılmaktadır. O halde varlıkların varlığı Allah'tandır. Onların varlık ve gerçekliklerinin Allah'a nisbeti de Allah'ın mülk ve padişahlığının gerçekleşme ölçüsüdür ve bu da hiç kimsenin Allah'ın mülkünde ortak olmadığı ve ondan başkasına intikal etmediği ve aslında intikal ve başkasına havale imkanına sahip bulunmadığı anlamındadır. Yani Allah-u Teala onlardan asla sarf-ı nazar etmemekte ve diğerini kendi yerine geçirmemektedir.

Bu melekut kelimesinin bu ayette yorumlandığı anlamının aynısıdır. "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye "Ol" demektir hemen olur. Her şeyin egemenliği elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir."
Zira ikinci ayetin de açıkça ifade ettiği gibi her şeyin melekutu münezzeh olan Allah'ın o şeye buyurduğu "Kun" (ol) kelimesidir. Allah'ın sözü de onun fiilinin ve eşyanın icadının aynısıdır. O halde açıkça anlaşıldığı üzere melekut eşyanın varlığının bizzat kendisidir ve onların münezzeh olan Allah ile ayakta durduğunun ifadesidir.

Bu hiçbir şekilde ortaklık kabul etmeyen bir iştir. Mğnezzeh ve tek olan Allah'a mahsustur. Neticede saltanat ve tedbir anlamında olan rububiyet başkasına bırakılmayı ve intikali kabul edemez. İşte bu yüzden dolayı eşyanın melekutunu incelemek insanı kesin bir hidayetle tevhide götürmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı?

O halde Kur'andan sonra hangi söze inanacaklar?" Mülahaza edildiği gibi bu ayetin anlamı da daha önce zikredilen mülk suresinin ayeti ile aynıdır.
O halde anlaşıldığı üzere göklerin ve yerin melekutundan maksat, diğer ilgili ayetler üzerinde düşünmeden anlaşıldığı kadarıyla, Hz. İbrahim'in (a.s) ruhunu, eşyayı müşahadeye yönlendirmekten ibarettir. Yani bütün varlıkların varlığı Allah ile kaimdir ve bu istinad ortaklık kabul eden bir istinat da değildir.

İbrahim çok geçmeden şu neticeye vardı ki, hiçbir mahlukat, başka bir rububiyete, alemi tedbire ve alemdeki işleri idareye kadir değildir. Çünkü putlar, insanların bizzat yaptığı ve adlandırdığı heykellerdir. Allah onların gerçekliği hakkında bir delil indirmemiştir.

Böyle bir duruma sahip olan varlıklar ise, onları bizzat yapmış olan insanın rabbi ve maliki olamaz. Yıldız, ay ve güneş gibi semavi cisimler de değişiklik içindedirler. Zira bazen insan için zahir olmakta, bazen de insanın gözlerinden gizli kalmaktadır. Bu varlıklar da bu hal üzere daha ileride diyeceğimiz gibi, varlık aleminin yöneticisi ve idarecisi olamaz.
"Böylece yakin edenlerden olması" ayetindeki "lam" harfi (liyekune) nedensellik içindir. Bu cümlenin geneli de hazf edilen başka bir cümleye atfedilmiştir ve cümlenin takdiri ise şöyledir: "Liyekune keza ve keza ve liyekune minel mukinin" (Böylece şöyle veya böyle olması için ve yakin edenlerden olması için…)

Yakin hiçbir şek ve şüpheyle karışmayan bir ilimden ibarettir. Şayet yakinden maksat da Allah'ın ayetlerine ve nişanelerine yakin etmektir. Nitekim başka bir yerde şöyle buyurmuştur: "Sabredip ayetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından, onları buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık." Bu yakinin neticesi ise Allah'ın güzel isimlerine ve üstün sıfatlarına yakindir.

Allah-u Teala'nın Peygamber (s.a.a) hakkında nazil buyurduğu ayetler de bu anlamı ifade etmektedir. "Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir."

Hakeza şöyle buyurmuştur: "Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı. O rabbinin büyük ayetlerinden bazısını gördü."
Ama Allah-u Teala'nın zatına yakin hususuna gelince… Kur'an-ı Kerim Allah'ın zatının her türlü şek ve şüpheden yüce olduğunu ve hiçbir ilmin Allah'ın zatını ihata edemeyeceğini, aksine burada tümüyle teslim olmak gerektiğini ifade etmektedir.

Kur'an-ı Kerim, Allah-u Teala'nın nişanelerine yakinî bir ilmin özelliklerinden birinin de Allah'ın dilediği ölçüde his perdesinin ötesinde varlık hakikatlerinin keşfedilmesi olarak zikretmiştir. Örneğin bir ayette şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin, şayet yaptığınızın sonucunu kesin olarak bir bilseniz! And olsun ki, cehennemi göreceksiniz."
Hakeza şöyle buyurmuştur: "Ama iyilerin defteri yüksek katlardadır. O yüksek katların ne olduğunu sen bilir misin? O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir kitaptır."

3714. Bölüm
Melekut Perdeleri

19040. Resulullah (s.a.a), Mirac gecesinde şöyle buyurmuştur: "Aşağıya inip dünya semasına vardığımda, kendimden aşağıya baktım. Aniden bir bulut, toz, duman ve velvele ile karşılaştım. "Ey Cebrail! Bu nedir?" diye sordum. O şöyle buyurdu: "Bunlar, göklerin ve yerin melekutu hakkında düşünmesinler diye insanların gözünün üstünde dönen şeytanlardır. Eğer bunlar olmasaydı, insanlar bir çok ilginçlikleri görürlerdir."
19041. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Eğer şeytanlar insanların kalpleri etrafında dönmeseydi, şüphesiz göklerin melekutunu görürlerdi."
19042. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ne mutlu sabreden fakirlere! Onlar göklerin ve yerin melekutunu görenlerdir."
Bak. El-Kalb, 3390, 3399. Bölümler

497. Konu
el-İmla
Mühlet Vermek
Bihar, 73/377, 139. Bölüm; el-İmla ve'l-İmhal ale'l-Kuffar
Bihar, 73/387, 141. Bölüm; Vak-u ma Yugallizu ala'l-Abd fi'l-Measi ve İstihracillah Teala
Bak.
483. Konu, el-İmtihan
El-Bela, 403. Bölüm; en-Ni'met, 3910. Bölüm; ez-Zulüm, 2457. Bölüm
3715. Bölüm
Mühlet Vermek

Kur'an:
"Küfredenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azab onlaradır."
"Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış ve Mûsa da yalanlanmıştı. Ama ben, kâfirlere önce mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni tanımamak nasılmış görsünler. Nice kasabaların halkını haksızlık yaparken yok ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları metruk, sarayları bomboş kalmıştır. Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki,

orada olanları akıl edecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir. Senden, başlarına acele azâb getirmeni istiyorlar. Allah sözünden asla caymayacaktır. Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Nice kasabalara, haksız oldukları halde, mühlet vermiştim; sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş ancak banadır."

Bak. Al-i İmran sıresi 196, 197. Ayetler; maide suresi, 71. Ayet; En'am suresi, 44. Ayet; a'raf suresi, 94, 95, 182, 183. Ayetler; tevbe suresi 85. Ayet; Yunus sursi, 11. Ayet; Hud suresi, 48. Ayet; Ra'd suresi, 32. Ayet; Hicr suresi, 3. Ayet; Nahl suresi, 61. Ayet; Kehf suresi, 85. Ayet; Meryem suresi, 84. Ayet; Ta-Ha suresi, 129-131. Ayetler; Enbiya suresi, 44, 111. Ayetler; Mü'minun suresi, 54, 55. Ayetler; Furkan suresi, 18.ayet; Şuara suresi, 146, 205-207. Ayetler; Ankebut suresi, 53. Ayet; Lokman suresi, 124; Fatır suresi, 45. Ayet; Şura suresi, 21. Ayet; Zuhruf suresi, 29. Ayet; Zariyat suresi, 43, 44. Ayetler; Kalem suresi, 45. Ayet; Muddessir suresi, 11-16. Ayetler; Murselat suresi, 46. Ayet; Tarık suresi, 15-16. Ayetler

19043. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah hiçbir kimseyi insana verdiği fırsat gibi bir şeyle imtihan etmemiştir."
19044. İmam Rıza (a.s), kendisine, "Ben İbn-i Kıyama'yı Allah'ın yaratıklarından sana en çok düşman kesilen biri olduğu halde terk ettim" diyen Hüseyin b. Hasan'a şöyle buyurmuştur: "Bu onun için kötüdür." (Hüseyin şöyle diyor:) "Ben şöyle arzettim, sizden çok ilginç bir şey işitiyorum." İmam şöyle buyurdu:

"Ondan daha ilginç olanı İblistir. O aziz ve celil olan Allah'a daha yakın bir makamdaydı, Allah ona emretti, ama o Allah'ın emrine isyan etti, üstünlük tasladı ve kafirlerden oldu. Bunun üzerine Allah ona mühlet verdi. Allah'a yemin olsun ki Allah mühlet vermek gibi şiddetli bir şeyle azaplandırmamıştır. Ey Hüseyin! Allah'a yemin olsun ki Allah onlara mühlet vermek gibi şiddetli bir azapla azaplandırmamıştır. "

19045. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah Firavun'a, "Ben sizin en yüce rabbinizim" dediği günden, "Ben sizin için kendimden başka bir ilah tanımıyorum" sözünü söylediği güne kadar, tam kırk yıl mühlet verdi. Daha sonra onu dünya ve ahiret azabına düçar kıldı. Hakeza aziz ve celil olan Allah Musa (a.s) ve Harun'a (a.s) şöyle buyurdu: "Şüphesiz sizin duanızı kabul ettim." Oysa Allah-u Teala'nın icabetinin sonucunu ona belli kılmasına kadar tam kırk yıl çekti."

19046. Yezid b. Meysere şöyle diyor: "Allah'ın Musa'ya nazil buyurduğu bilgiler arasında şu cümleleri gördüm: "Acaba mümin kulum dünya kapısını yüzüne açmam sebebiyle ve de bu sebeple benden uzaklaştığı için sevinir mi veya mümin kulum dünyayı ondan aldığım ve bu vesileyle de onu kendime yakın kılmam sebebiyle sabırsızlık gösterir mi?" Daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu: "Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller."

19047. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Müddetleri uzadı, böylece horluklarını nihayete eriştirdiler. Kendilerini değişikliklere (ve nimetlerin yok olmasına) müstahak kıldılar."

Allah-u Teala'nın, "Küfredenler sanmasın" sözü Allah'ın Peygamberini, kafirlerin küfürlerinde acele etmeleri hususunda teselli verdiği bir ayettir ve bu iş gerçekte kafirlere oranla ilahi bir kuşatmayı ifade etmektedir. Böylece onlar ahirette hiçbir nasiplerinin olmadığı bir duruma gelip çatmaktadırlar.

Kafirlere hitap etmekte ve açıkça Allah'ın onlara verdiği mühlet sebebiyle sevinmemeleri gerektiğini bildirmektedir. Zira bu mühletler onları yavaş yavaş daha çok günahlara doğru çekmekte ve bu mühletin ardından düşüklük ve utançtan başka bir sonucu olmayan insanı hor kılıcı bir azap vardır. Bu olay tümüyle kemale erme kanunu ve sünneti esasıncadır.

498. Konu el-İstimna Mastürbasyon

Bihar, 79/95, 80, el-İstimna
Bihar, 104/30, 32. Bölüm; el-Hezheze ve'l-İstimna
Vesail'uş-Şia, 18/574, 3. Bölüm; men İstimna Fe'lih et-Te'zir

3716. Bölüm
Mastürbasyon

19048. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Bilin ki Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti, hakkımızdan bir şey çiğneyen kimsenin üzerine olsun…hakeza hayvanlarla cinsel ilişki kuran ve kendi kendini tatmin eden (mastürpasyon yapan) kimsenin üzerine olsun."
19049. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Üç kimse ile Allah-u Teala kıyamette ne konuşur, ne onlara bakar ve nede onları temizler, onlar için şiddetli bir de azap vardır: Beyaz saçını koparan kimse, kendi kendini tatmin eden kimse ve livata (homoseksüellik) yapan kimse."

19050. İmam Sadık (a.s), mastürbasyon hakkında soru sorulunca şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teala'nın kitabında nehyettiği büyük bir günahtır ve bu fiili yapan kimse kendisiyle evlenmiş gibidir. Eğer bu işi yapacak birini bilecek olursam, asla onunla yemek yemem." Soru soran kimse yeniden şöyle sordu: "Ey İbn-i Resulillah! Kur'an'ın neresinde bu işten sakındırılmıştır?" İmam şöyle buyurdu: "Allah'ın şu buyruğunda: "Kimde bunun ötesinde bir şey dilerse şüphesiz ki o aşırı gidenlerdendir." Bu amel de "bunun ötesinde" ifadesinin bir örneğidir."

19051. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kendi eliyle evlenen kimse (mastürbasyon yapan kimse) mel'undur."
19052. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kendi tenasül organıyla oynayan birini Müminlerin Emiri'nin (a.s) yanına getirdiler. İmam parmaklarını kırbaçladı. Sonrada onu Beytülmal parasıyla evlendirdi."

499. Konu

el-Mevt
Ölüm

Bihar, 6/116, 1. Bölüm; Hikmet'ul-Mevt ve Hakikatuh
Kenz'ul-Ummal, 15/542-762; Kitab'ul-Mevt ve Ehval'un Tekeu Be'deh
Vesail'uş-Şia, 2/612, Ebvab'ul-İhtizar
Bihar, 81/170-397, 1-186; Ebvab'ul-Cenaiz

Bak.
4. Konu, el-Ecel; 35. Konu, el-Berzah; 427. Konu, el-Kabr; 374. Konu, el-Mead(1); 209. Konu, Ziyaret'ul-Kubur; 379. Konu, eş-Şehadet (2); 305. Konu, el-Musibet
El-Hac, 706. Bölüm; ez-Zenb, 1387. Bölüm; ez-Zekat, 1581. Bölüm; el-İlm, 2844. Bölüm; el-Fakr, 3221 ve 3230. Bölümler; es-Sadaka, 2224. Bölüm