Mizan'ul Hikmet-11.Cilt
 


3605.Bölüm En Yüce Örnek






18452. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Biz takva kelimesi, hidayet yolu, en yüce örnek, en azametli hüccet ve en sağlam kulpuz."
18453. Resulullah (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Ali! Al-lah'ın hücceti sensin, Allah'ın ka-pısı sensin, Allah'a ulaşan yol sensin, o büyük haber sensin, sı-rat-ı mustakim (doğru yol) sensin ve en yüce örnek sensin."
18454. İmam Hadi (a.s) Camia zi-yaretinde şöyle buyurmuştur: "Hida-yet imamlarına, karanlıkların me-şalelerine, takva nişanelerine, akıl ve zeka sahiplerine, yaratıkların sığınağına, peygamberlerin varis-lerine ve en yüce örneğe selam olsun."
bak. 3612, 3613. Bölümler

3606. Bölüm
Temiz Ağaç Misali

Kur'an:
"Allah'ın, temiz bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rabbinin izniyle her zaman meyve veren temiz bir ağaca benzeterek nasıl mi-sal verdiğini görmüyor mu-sun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteri-yor."
18455. İmam Sadık (a.s) "temiz bir ağaç gibi" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ın Resulü (s.a.a) bu ağacın kökleri, Mümin-lerin Emiri (a.s), onların soyun-dan gelen imamlar ise dalları, imamların ilmi meyveleri ve mümin olan Şiileri ise yaprakları-dır."

18456. İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s) Allah-u Teala'nın "temiz bir ağaç gibi…" ayeti hakkında şöyle buyurmuşlardır: "Yani Peygamber (s.a.a) ve ondan sonraki imamlar (bu ağacın) sağlam kökleridir. Dalları ise onu kabul eden kimseler için velayettir." Allame Tabatabai el-Mizan'da ilk rivayeti naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu rivayet temiz kelimeden maksadın? Peygamber (s.a.a) olduğunu ifade etmektedir. Kelime kavramı Al-lah-u Teala'nın sözünde insan hakkında da kullanılmıştır. Örneğin Al-lah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Kendinden bir Kelime'yi, adı Meryem oğlu İsa olan Mesih'i…"

Her haliyle bu rivayet tatbik ve örneğini belirtmek babındandır. Bunun delili de tatbik ve örneğini göster-me hususunda varolan çok çeşitli riva-yetlerdir. Örneğin onların bazısında, yani bu rivayette yer aldığı üzere (te-miz ağacın) kökü Allah Resulü, bedeni Ali (a.s) ve dalları İmamlar (a.s) meyveleri onların ilimleri, yaprakları Şiiler ve diğer bazı rivayetlerde, yani Seduk'un Cabir'den onun da İmam Bakır'dan (a.s) rivayet ettiği hadiste de yer aldığına göre ise ağaç Allah Resu-lüdür, gövdesi Ali (a.s) dalı Fatıma, meyvesi onun çocukları, yaprakları ise onların Şiilerimizdir. Diğer bazısında yer aldığına göre Peygamber ve imam-lar bu ağacın sağlam kökleri ve gövdesi de onu kabul eden kimsenin velayeti-dir. Nitekim Kafi kendi senediyle Muhammed Halebi'den o da İmam Sadık'tan (a.s) bunu rivayet etmiştir.

Tefsir

Alimler ve müfesirler bu ayet hak-kında çeşitli ve farklı görüşlere inan-mışlardır. Onların ihtilafı evvela temiz kelimesinden maksadın ne olduğu hu-susundadur. Onlardan bazısı şöyle demişlerdir: "Maksat Allah'ın birli-ğine tanıklık etmektir." Diğer bazısı ise, "maksat imandır" demişlerdir. Diğer bazısı ise maksat Kur'andır"demişlerdir. Diğer bir görü-şe göre Alalh'ı mutlak bir şekilde tes-bih ve tenzih etmektir. Bir görüşe göre de Allah'ı mutlak bir şeklide övmek-tir. Başka bir görüşe göre ise maksat, "Her haliyle güzel bir sözdür. Bir gö-rüşe göre ise maksat bütün itaatlerdir ve başka bir görüşe göre ise ondan maksat mümindir.

Alimlerin diğer bir ihtilafı ise te-miz ağaçtan maksadın ne olduğu hu-susundadır. Müfessirlerin çoğunun gö-rüşüne göre maksat hurma ağacıdır. Diğer bir görüşe göre Hindistan cevizi ağacıdır. Ve diğer bir görüşe göre ise temiz meyve veren, yenilen ve kendisiyle beslenilen ağaçtır. Örneğin, incir üzüm ve nar ağacı gibi. Diğer bir görüşe göre her ne kadar vakı olmasa da Allah'ın niteliklerini belirttiği ağaçtır.

Bu iki ihtilaf husususun yanı sıra "her zaman" kelimesinden maksadın ne olduğu hususunda da ihtilaf edil-miştir. Bazısına göre maksat iki aydır, diğer bazısına göre, altı ay demektir, bazısına göre ise tam bir yıl demektir, diğer bazısına göre ise her sa-bah akşam ve bir görüşe göre ise bütün vakitler anlamındadır.
Bu tür ihtilaflara karışmak insa-nı asıl konusundan ve kendisi için önemli olan her şeyden yani Allah'ın kitabındaki öğretilerden hedefe ulaşmaktan ve ayeti kerimelerin hedeflerinden alı koyar.

Ayetler hakkındaki dikkatli dü-şünceden elde edildiği gibi şöyle ve böyle sıfatlarıyla bir ağaca benzetilen temiz kelimeden maksat hak ve sabit inanç-tır. Zira Allah-u Teala bu örneği ver-dikten sonra örnek olarak şöyle buyurmaktadır: "Allah iman eden kimseleri dünya ve ahiret hayatında sağlam bir sözle sabit kılar." Yani maksat aynı kelimedir. Ama lafız olması ve dille ifade edilmesi açısından değildir. Aksine inanç ve azme dayalı bir kelimedir.

Bu da in-sanın kolladığı ve amel ve davranışlarında asla sapmadığı bir kelimedir. Allah-u Teala kendi sözlerinin birkaç yerinde bu anlamda bir ifadede bulunmuştur. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Doğrusu, "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir." Hakeza şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da doğrulukta devam edenlerin üzerine melekler iner. Onlara: "Korkmayınız, üzülmeyiniz," derler."

Hakeza şöyle buyurmuştur: "Güzel sözler O'na yükselir, o söz-leri de salih amel yükseltir."
Bu temiz söz ve kelime de Allah-u Telanın ehline yani müminlere dünya ve ahirette neticesini sabit kıldığı şey-dir. Nitekim onun karşısında ise sapıkları saptırmak vardır ve başka bir tabirle müşriklerin şirki onun eseridir. Böylece anlaşıldığı üzere tevhid kelimeden maksat temiz kelimesi ve Allah'ın birliğine gerçek anlamda tanıklık etmektir.
Allah'ın birliğini kabullenmek ve bu konuda sebat göstermek, kökleri sağlam ve her türlü değişim, yokluk ve batıl oluştan korunmuş hak bir inançtır. O kök adı yüce olan Allah veya hakikatler zeminidir.

Bu ağacın dalları hiçbir engele takılmadan gelişmektedir. Bu dallar, fer'i hak inançlar, temiz sıfatlar ve salih amellerdir. Mümin, bunlara sahip olduğu için temiz bir hayat yaşamakta, bunlar vasıtasıyla insani dünya bayındır olmakta ve de varlık aleminin hareketiyle uyum içinde bulunmaktadır.
Bu hareket, hak inanç ve salih amel üzere yoğrulmuş, insanın ortaya çıkışıyla sonuçlanan bir harekettir."Rabbimiz Allah'tır" diyen, bu konuda sebat gösteren ve böylece sağlam sözü ve temiz kelimeyi gerçekleştiren kamil müminlerin örneği, sebat gösterdikleri sözleri gibidir.

İnsanlar sürekli olarak varlıklarının hayır ve bereketlerinden istifade etmektedirler. Her türlü hak söz ve salih amel de aynı hüküm ve örnek sahibidir. Kökleri sağlam, dalları uzun, meyveleri temiz ve faydalıdır. O halde ayette verilen örnek, "Tayyibe" kelimesinin "nekire" (belirsiz) olarak zikredilmesinden de anlaşıldığı üzere bütün bu hususları kapsamaktadır. Ayetin akı-şından da anlaşıldığı üzere bu ayetteki "tayyibe" kelimesinden maksat, diğer hak inançların kendisinden türediği, huyların geliştiği ve salih amellerin meydana geldiği tevhit kökü ve aslıdır. Allah-u Teala daha sonra bu ayeti şu şekilde sonuçlandırmaktadır: "İnsanlar öğüt alsınlar diye Allah onlara çeşitli öğütler verir." Yani öğüt alanlar, bu örnek vasıtasıy-la öğüt alırlar ki herkim saadeti istiyorsa, mutlaka tevhit kelimesini hayata geçirmeli ve bu konuda sebat göstermelidir."
bak. el-Bihar, 24/136, 44. Bölüm

3607. Bölüm
Çirkin Sözün Örneği

Kur'an:
"Çirkin bir söz de, yerden koparılmış, kökü olmayan kö-tü bir ağaca benzer."
"Sana: "Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır" demiş-tik; sana gösterdiğimiz rüya ile ve Kur'an'da lânetlenmiş ağaçla, sadece insanları dene-dik. Biz onları korkutuyoruz, fakat bu onlara büyük taşkın-lık vermekten başka bir şeye yaramıyor."
18457. İmam Sadık (a.s) Allah-u Talanın "Allah örnek vermiştir" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Bu Allah'ın peygamberin Ehl-i Beyti ve düşmanları hakkında verdiği bir örnektir. Onların düşmanlarının örneği yerden ko-parılan ve hiçbir istikrarı olmayan çirkin bir ağaca benzeyen çirkin bir sözün hikayesidir."

18458. İmam Bakır (a.s) Allah-u Teala'nın "lanetli ağaç" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Mak-sat Ümeyye oğullarıdır."
18459. Tefsir-i Kumi'de "sana gösterdiğimiz rüya ile ve Kur'an'da lânetlenmiş ağaçla, sadece insanları denedik" ayeti hakkında şöyle yer almıştır: "Pey-gamber (s.a.a) rüyasında may-munların minberine çıktığını gördü ve bu gördüğü rüyadan dolayı rahatsız olup şiddetle hü-zünlendi. Bunun üzerine Allah-u Teala ona şu ayeti nazil buyurdu: "sana gösterdiğimiz rüya ile ve Kur'an'da lânetlenmiş ağaçla insanları denedik (şaş-kınlıkta kalmaları için)…" Onlardan maksat Ümeyye oğulla-rıdır."


3608. Bölüm
Müminin Örneği

18460. İmam Bakır (a.s) Allah-u Teala'nın "Allah göklerin ve ye-rin nurudur…Bununla insan-lara misal vermek ister" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Bu Allah-u Teala'nın mümin hak-kında verdiği bir örnektir." İmam daha sonra şöyle buyurmuştur: "Mü-min beş nur içinde yüzmektedir: Girişi nurdur, çıkışı nurdur, ilmi nurdur, sözü nurdur ve kıyamet günü cennete doğru hareket edişi nurdur."

18461. "Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin güzel koku satan kimse gibidir. Eğer onunla oturursan sana fayda verir eğer onunla yürürsen sana fayda verir. Eğer onunla ortak olursan yine sana fayda verir."
18462. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin tıpkı bir hur-ma ağacı gibidir. Ondan ne kadar alırsan işine yarar."
18463. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müminin örneği yap-rakları dökülmeyen, afet ve çü-rüklüğe uğramayan bir ağacın hi-kayesi gibidir ve bu ağaç hurma ağacıdır."

18464. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin buğday veya arpa sümbülü gibidir. Bazen eği-lir ve bazen de doğrulur."
18465. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin (arpa veya buğday) sümbülü gibidir. Bazen doğrulur ve bazen de kızarır. Ka-fir ise çam ağacı gibi her zaman diktir, ama aniden kırılır."
18466. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müminin örneği yeni biten bir bitki gibidir; bazen kıza-rır ve bazen de sararır ama kafir ise çam ağacına benzer."
18467. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müminin örneği ken-disine her taraftan rüzgarın estiği ekin örneğidir. Rüzgar onu eğer ve rüzgar durduğunda ise doğru-lur. Mümin de işte böylece bela-larla eğilir bükülür. Ama facir sert ve dik olan çam ağacı gibidir. Allah dilediği vakit onu yıkıp dö-ker."

18468. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Müminin örneği sü-rekli rüzgarların her tarafa eğdiği bir ekin hikayesidir. Mümin de sürekli belalara maruzdur. Müna-fığın örneği ise kesilme vakti ge-linceye kadar kıpırdamayan çam ağacı gibidir."
18469. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin bal arısı gibi-dir. Eğer yerse temiz ve güzel şeyler yer. Eğer üretirse temiz ve güzel şeyler üretir. Eğer çürümüş dallar üzerine konarsa onu asla kırmaz."
18470. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin altın parçası gibidir. Ateşe konursa kızarır ve tartılırsa hafif göstermez."
18471. İmam Ali (a.s) şöyle buyur-muştur: "Müminin hikayesi dışı virane olan ama içine girdiğin taktirde güzel ve süslü gördüğün bir ev misalidir. Facirin hikayesi ise süslenmiş ve gören herkesin hoşlandığı ama içi pislik dolu olan mezar gibidir."
18472. İmam Ali (a.s) şöyle buyur-muştur: "Mümin ve imanın hika-yesi bağlandığı kazıktaki halkalı ipiyle dönen ve sonra da ona geri dönen at misalidir. Mümin de yanlışlık yapar sonra (hatasından) döner."

3609. Bölüm
Kafirin Misali

Kur'an:
"Küfredenlerin (hidayete davet edenin) misali, bağırıp çağırmadan başkasını işitme-yene (hayvanlara) seslenen kimsenin (çobanın) misalidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kör-dürler; bu yüzden onlar akıl edemezler."
"Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mi? İbret almıyor mu-sunuz?"
"Rab'lerine küfredenlerin işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer; yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu uzak sapıklıktır."

"Küfredenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susa-yan kimse onu su zanneder, fakat oraya geldiğinde hiçbir şey bulamaz. Orada Allah'ı bulur ve O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir. Veya engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üst üste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzat-tığı zaman, nerdeyse onu bile göremez. Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru ol-maz."
"Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir, bunun için baş-ları yukarı kalkıktır. Önlerine ve arkalarına sed çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden dolayı artık göremezler."

Tefsir
"Mesel" dilden dile dolaşan atasö-zü demektir. Ve yine "mesel", vasıf anlamına da gelir. Şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar. " Tefsirini sunduğumuz ayet-i kerimenin orjinalinde geçen "Yan'iku "naik" (kelimesindendir) . Çobanın sürüsünü engellemek amacıyla bağır-masına denir. Çoban sürüsünü bir yerden alıkoymak amacıyla bağırdığı zaman, Araplar "neaka-r Rai bil ga-nem Yen'ikunaika" derler. Nide, na-da, Yunadi, munadaten kelimelerinin masdarıdır ve dua yani "çağırma"dan daha özel niteliklidir.

Çünkü bu ifa-denin altında, "dua"nın aksine, sesi yükseltme ve benzeri bir anlam yatar. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir, ama ayetin anlamı şöyle olsa ge-rek: "Senin kafirleri inanmaya çağır-man tıpkı, hayvanlara haykıran biri-nin durumuna benzer. Bu hayvanlar onun haykırışından, ses ve çağrıdan başka bir şey duymazlar. Sırf bu sesin çıkardığı yankıdan ürker de yöneldik-leri tarafa gitmekten vazgeçerler ve duyduklarından hiçbir şey düşünüp anlamazlar. Onlar kendilerine yararlı olan sözleri duymayan sağırlardır, ya-rarlı bir söz konuşmayan dilsizlerdir, hiçbir şey göremeyen körlerdirler. On-lar hiçbir şey düşünmezler. Çünkü dü-şünmeyi sağlayan yollar tıkanmış du-rumdadır.

Böylece, ifadede kalb sanatının ya da ona yönelik bir ifade sanatının var olduğu ortaya çıkıyor. Buna göre, bağı-rıp çağırmadan başka bir şey işitmeye-ne haykıran kimsenin örneği, kafirleri doğru yola çağıranın örneğidir. Hidaye-te çağırılan kafirlerin değil. Fakat, bunun bir sonucu ve gereği olarak su-nulan üç sıfat, yani "Onlar sağır, lal ve kördürler" sözü kafirlere özgü nite-liklerdir. Onları hakka çağıranların değil. Bu, örneğin kafirlere nisbet ve-rilmesini daha uygun kıldı. Allah'ın elçisine değil. Bundan dolayı ifadede kalb (dönüşüm) sanatı benzeri bir du-rumun söz konusu olduğunu söyleyebi-liriz.

"Rablerine küfredenlerin işleri fırtınalı bir günde rüz-garın şiddetle savurduğu bir küle benzer" ayetinde geçen "Fır-tınalı bir günde rüzgarın şid-detle savurduğu" misali sonuç açısından kafirlerin amellerinin uğra-dığı durum için verilen bir misaldir ve bu amellerin rüzgara savrulduğu, ba-tıl olduğu ve onların saadetinde hiçbir etkisinin olmadığı nüktesini beyan etmektedir. Nitekim Allah-u Teala benzeri bir yerde de şöyle buyurmuş-tur: "Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz."

O halde kafirlerin ameli de fırtı-nalı bir günde üzerine şiddetli rüzgar-ların estiği kül yığınlarının savurduğu ve kendisinden hiçbir şeyin baki kal-madığı kül zerreleri gibidir ve bu on-ların amelleri için verilmiş bir örnek-tir.
Buradan da anlaşıldığı üzere Al-lah-u Tealanın kelamında herhangi bir şeyi taktire almak gerekmemekte-dir ve onu örneğin şu cümleye döndür-mek mümkündür: "Kafir olan kimselerin amelleri..." Zahiren ayet Musa'nın (a.s) sözünün devamı değildir. Aksine ondan nakledilen sözden alınan bir sonuçtur.

"Küfredenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susa-yan kimse onu su zanneder" ayetinde geçen serap ise çölde su gibi parlayan ama gerçekte su olmayan şey demektir. Ayette geçen "kı' ve ka'" kelimeleri de düz çöl toprakları anla-mındadır. Bu her iki kelimenin de te-kili "kie ve kae" kelimeleridir. Tıpkı tekilleri "tın ve temr" olan "tine ve temre" kelimeleri gibidir."zem'an" ke-limesi ise susuz kimse anlamındadır.

Münezzeh olan Allah mümini anarken ve onu nitelendirirken büyük ve azametli evlerde Allah'ı andığını, hiçbir ticaret ve alışverişin onu Allah'ı zikretmekten gafil kılmadığı ve de Al-lah'ın göklerin ve yerin nuru olduğu gerçeğini beyan ettikten sonra onları bu özelliğe sahip oldukları sebebiyle kendi nuruna hidayet etmekte ve onları kendi nuruyla müşerref kılmaktadır. Evet bu konuyu beyan ettikten sonra bunun karşısında kafirleri anmakta, gerçek olmayan amellerini sonu olmayan çöldeki bir seraba benzetmektedir. Bir defa hiçbir nura sahip olmayan üst üste yığılmış ve içinden hiçbir ışığın olmadığı karanlığa benzetmektedir. Bu ayet bunların ilk niteliğini içermektedir.

"Küfredenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susa-yan kimse onu su zanneder orya geldiğinde ise hiç bir şey bulamaz" ayeti kafirlerin amelini -yani onların kendileri vesilesiyle Al-lah'a yakınlaştıklarını sandıkları kurbanları, zikirleri, duaları ve diğer ibadetleri- çöldeki bir seraba benzet-mektedir ki susuz insan onun su olduğunu zannetmektedir oysa o su değildir. Dolayısıyla da suyun etkilerine yani susuzluğu giderme ve benzeri etkilere sahip değildir.

Bu yüzden "Susayan kimse onu su zanneder" diye buyurmuş-tur. Oysa serap kendisini gören herkes için su olarak gözükmektedir. Sebebi de bu ayetteki hedef seraba doğru git-meyi beyan etmektir. Dolayısıyla da seraba sadece susuzluğun kendisini se-raba doğru sürüklediği kimse gider. Bu yüzden de ayetin devamında şöyle buyurmaktadır: "Fakat oraya geldiğinde ise hiçbir şey bu-lamaz" adeta şöyle demiştir: tıpkı susuz insanın su diye hayal ettiği çöl-deki bir serap gibidir bu yüzden susa-yan kimse su içmek ve susuzluğunu gidermek için ona doğru gidip yanına vardığında hiçbir şey bulamaz.

"Fakat oraya geldiğinde" diye buyurmuştur; "Ona ulaşır veya ona erişir" ve benzeri tabirler kulla-nılmamıştır. Bu da orada kendisini birinin beklediğine işarettir ve o kimse de şüphesiz münezzeh olan Allah'tır bu sebeple de ayetin devamında şöyle buyurmuştur: "Orada Allah'ı bu-lur ve o da hesabını görür. Al-lah hesabı çabuk görendir."

Ayetin devamı kafirlerin kendi amelleriyle, fıtratlarının kendisini ona doğru sürüklediği bir şeye ulaşmak is-tediklerini beyan etmektedir. Şüphesiz o şey de insanın fıtratı gereği peşine düştüğü saadet ve mutluluktur. Esa-sen fıtrat ve tabiat sürekli o şeyin pe-şindedir. Ama kafirlerin amelleri on-ları bu hedefe ulaştırmaz ve kafirlerin amelleriyle kendisinden iyi bir müka-fat bekledikleri tanrılarının da bir ger-çeği yoktur.

Kafirlerin amellerinin ulaştığı, işlerini ihata eden ve amelleri-nin cezasını veren kimse ise münezzeh olan Allah'tır. Allah onların hesabını tam olarak görür. Allah'ın hesabı tam olarak görmesi ise verdiği cezanın tıpkı amelleri esasınca olmasından ki-nayedir ve amel sahibini bu şekilde ce-zalandırmak da amellerinin ona müs-tahak oluşu hasebiyledir.

O halde bu ayeti şerifede kafirlerin amelleri seraba bizzat kendileri de su isteyen susuz insana benzetilmiştir. Bu kimsenin tatlı suyu olduğu halde ondan yüz çevirmekte, kendisine nasihat eden ve kendisini o sudan içmeye davet eden mevlasının sözlerine kulak vermemektedir. Aksine serabı su sanmakta ve seraba doğru hareket etmektedir.

Hakeza ölümünün gelip çatması ve amellerinin sona ermesiyle Alah'a doğru hareket etmeleri de seraba doğru giden serap yerine varan ve orada mevlasını bulan susamış kimseye teşbih edilmiştir. Mevlası ise ona nasihat ediyor ve onu tatlı sudan içmeye davet ediyordu.

Bu insanlar, kendilerini saadet ve-rici nura davet eden layık işlerden ve Rablerinden gaflete düşmüş ve saadet-lerinin kendilerini çağıran tanrıların ve kendi kanaatlerince onları bu tanrılara yakın kılan amellerinin sayesinde olduğunu hayal etmişlerdir. Bu yüzden de seraba benzer ameller ile meşgul olmuş, bütün ömürleri boyunca tüm güçlerini bu tür amelleri yerine getirmede tüketmişlerdir. Sonunda da ecelleri gelip çatmış ahiret yurduna göçmüşlerdir. Ne amellerinden bekledikleri ümit ve arzularından bir şey bulabilmişlerdir, ne de mabudlarının uluhiyyetinden bir eser görmüşlerdir. Allah onların hesabını tam bir şekilde görür. Allah şüphesiz çabuk hesap görendir.

Nitekim Allah-u Teala şöyle bu-yurmuştur: "Allah hesabı çabuk görendir" bunun da sebebi şudur ki Allah az ve çoğu, küçük ve büyüğü, ince ve kabayı, önü ve arkayı eşit bir şekilde ilmiyle ihata etmiştir.
Ayrıca bilmek gerekir ki ayeti şerife gerçi zahirde bütün kafirlerin ve özellikle de puta tapan müşriklerin ni-teliğini beyan etmektedir. Ama bu ni-telik alemlerin yaratıcısını inkar eden diğer inkarcılar hakkında da geçerli-dir. Zira her insan kendi hayatında saadet ve mutluluğun peşinde koşar. Şüphesiz bu mutluluğa ulaşmanın en

çönemli vesilesi de insanın yaptığı amel ve davranışlardır. O halde eğer bir ya-ratıcının varlığına inanır ve bu mutlu-luğunda bu yaratıcının bir etkisi oldu-ğuna kanaat ederse güzel amel ve dav-ranışlarıyla onun rızayetini elde etmeye çalışır ve yaratıcının kendisine taktir ettiği saadeti elde etmek için didinir. Ama eğer yaratıcıyı inkar eder ve mutluluğu hususunda onu etkili görmezse kendi amelleri vesilesiyle tesiri olduğuna inandığı ve örneğin zamanın, tabiatın veya maddenin dikkatini üzerine çekmeye çalışır zira o sadece dünyevi hayatın mutluluğunu düşünür ve onun ötesinde bir şeye inanmaz.

Bu kimseler, hayatlarındaki saa-detin Allah-u Tealadan başka bir varlığın elinde olduğuna inanırlar. Ve ondan başka bir varlığın olduğunu reddederler. Onların inancına göre dünyevi çabaları, kendilerini istedikleri saadete ulaştırmaktadır. Oysa bu zanları ve mutluluk hakikatten uzak olan bir seraptan başka bir şey değildir. Onlar sürekli olarak çaba ve gayret içinde olur ve taktir edilen ecelleri geldiğinden de amelleri sona erer. Bütün o iş ve amellerden hiçbir faydanın olmadığını ve amellerinden bekledikleri arzularının bir avuç hayal ve rüyadan başka bir şey olmadığını görürler. Bu durumda Allah onların hesabını ka-mil bir şekilde görür. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.

"Veya engin denizin karan-lıklarına benzer onu üst üste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter" ayeti de kafirle-rin amelinin başka bir benzetmesidir. Bu benzetmede onların amelleri kalp-lerine kat kat gelmiş perdelerdir. Bu perdeler marifet nurunun kalplerine girmesine engel olmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de kafirlerin zulmet veya ka-ranlıklarda oluşu defalarca söz konusu edilmiştir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Küfredenlerin ise dostları tağutlardır.

Onları aydınlıktan karanlıklara sü-rüklerler. İşte onlar cehen-nemliklerdir, onlar orada te-melli kalacaklardır."
Hakeza Allah-u Teala şöyle bu-yurmuştur: "karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?"
Hakeza Allah-u Teala şöyle bu-yurmuştur: "Hayır, hayır; onla-rın kazandıkları kalplerini paslandırıp körletmiştir. Ha-yır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacak-lardır."

Allah-u Teala'nın "Veya engin denizin karanlıklarına benzer" sözü önceki ayette geçen "serab" keli-mesine atfedilmiştir. Arapça ifadede yer alan "behrin lucciyyin" kelimesi de üst üste dalgaları geren deniz anla-mındadır. Ve dalgalarının gidip gel-mesini ifade eden denizin karanlıkla-rına mensuptur. Cümlenin anlamı da şudur: "Kafirlerin ameli dalgalı deniz-lerde vaki olan karanlıklar gibidir"

"Onu üst üste dalgalar ve dalgaların üstündeki bulutlar örter" ifadesi denizin niteliği konu-mundadır ve onun varsayılan karan-lıklarını beyan etmek için ifade edil-miştir. O halde bu denizin niteliği şöy-ledir: "Bir dalga onu bütünüyle örter ve bunun üzerine yeni bir dalga, onun da üzerine yeni bir dalga ve onun da üzerine başka bir dalga gelir. Onların tümü de güneş ay ve yıldızların ışığının denize ulaşmasına engel olur.

Allah-u Telaanın "karanlıklar üstünde karanlıklar" ifadesi de varsayılan karanlıklardan maksadın üst üste yığılmış karanlıklar olduğunu, perakende ve dağınık bulutlar olmadığını beyan etmek içindir bu konuyu önemle vurgulamak için de şöyle buyurmuştur: "İnsan elini uzattığı zaman neredeyse onu bile göremez."

Zira insanın gördüğü en yakın şey bizzat kendisidir. İnsan kendi elini bedeninin diğer organlarından daha rahat ve iyi görebilir. Çünkü istediği taktirde elini herhangi bir şekilde gö-zünün önüne getirebilir. Bu esas üzere eğer birisi elini önüne getirir ve onu zorla görürse bundan karanlıkların çok şiddetli olduğu anlaşılır. O halde Allah'a doğru hareket eden ve dönüş-leri mutlaka Allah'a olan bu kafirler, amel ve davranışlar açısından dalgalı denizlerde yürüyen kimse gibidir. Bu denizde dalgalar üst üste gelir ve bu dalgaların üzerinde bir de bulut var-dır. Varolan her şey karanlıktır. Ka-ranlığın üzerinde nurdan en küçük bir nişane yoktur ve onun ışığında kurtuluş sahiline asla ulaşamazlar.

Allah-u Teala'nın, "Boyunla-rına çenelerine varana kadar demir halkalar geçirmişizdir" ayetinde yer alan "e'nak" kelimesi "unuk" kelimesinin çoğulu olup boyun anlamındadır."e'lal" kelimesi de "ğilk" kelimesinin çoğuludur. Ve "ğilk" söylendiğine göre bir işkençe ale-tidir. Bu aletle eller boyuna bağlan-maktadır. "mukmehun" kelimesi de ismi mef'uldur ve başını yukarıya kal-dırma anlamına gelen "ikmah" keli-mesinden türemiştir. Yani adeta bu zincirler göğüsten çenelerine kadar on-ları örtmüştür. Adeta bu başları yu-karıya doğru tutulmuştur onu eğemez ve önlerini göremezler. Onun doğru yol olmadığını teşhis edemezler."eğlal" ke-limesinin belirsiz ifade edilmesinin de konunun önemli ve korkunç olması hasebiyledir. Bu ayet önceki cümlenin, yani "onlar iman etmezler" cüm-lesi için bir sebep konumundadır.

Allah-u Tealanın "önlerine ve arkalarına sed çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden dolayı artık göremezler." Aye-tinde geçen "sedd" kelimesi iki şey arasındaki engel anlamındadır. "Ön-lerine ve arkalarına" ifadesi de tüm cihetlerden ve yönlerden kinaye-dir."ğaşiyy" ve "ğeşeyan" kelimeleri ise örtmek anlamındadır. "ğeşiyehu keza" denildiğinde, "onu örttü" anlamında-dır. "eğşel emre fulanen" ifadesi de "o işi falan kimse örttü" anlamındadır. Bu ayet de önceki sonuç hakkındaki bir tamamlamadır."cealna" cümlesi ise önceki ayette geçen "cealna" kelimesine atfedilmiştir.

Razi'nin tefsirinde bu iki ayetteki teşbihin anlamında şöyle yer almıştır: "Allah'ın ayetleri hakkında düşün-meye ve tefekkür etmeye engel olan şey iki çeşittir: Bir kısmı enfüsi ayetlerde tefekkür ve bakışa engel olmaktadır. Allah bu engeli zincire bağlı insanın başını yukarı tutmasına kendisini görmemesine ve gözlerinin bedenine ilişmemesine sebep olan bir zincire benzetmektedir. İkinci kısmı ise afaki ayetlerde tefekkür ve bakışa engel olan şeydir. Allah bu engeli de insanın etra-fına vurulan bir baraja benzetmekte-dir. Bu barajın kuşattığı kimse ise afakı göremez. Bu yüzden de kendisi için bir takım nişaneler ve ayetler gö-zükmez. O halde bu iki engele düçar olan kimse kendisini ve çevresini gör-mekten tümüyle mahrum kalır. İki ayetin anlamı kafirlerin iman etmeye-ceğidir. Çünkü evvela boyunlarına zincirler vurduk ve o zincirlerle ellerini boyunlarına bağladık. Bu zincirler çe-nelerine kadar uzanmıştır.

Bu yüzden de onlar başlarını yukarı kaldıramaz-lar. Onlar bu hal üzere baki kalırlar. İkinci olarak onların her tarafına en-geller ve barajlar karar kıldık. Bu ba-raj onları dağıtır, bu yüzden de onlar asla doğru yolu bulamazlar. Bu iki ayette onların imana erişmekten mah-rumiyetini ifade etmek için iki örnek yer almıştır ve Allah küfür, sapıklık ve küfür ile sapıklıktaki tuğyanlarının cezası olarak imanı onlara haram kılmış ve yasaklamıştır.

Bu kitabın (el-Mizan'ın) birinci cildinde, "Allah örnek vermekten çekinmez" ayetinin tefsirinde söylediğimiz gibi mümin ve kafirlerin niteliği hakkında Kur'anı kerimde yer alan bu ve benzeri nitelikler de bu dünyevi hayatın kalbinde insan için başka bir hayatın da olduğunu göstermektedir. Bu hayat maddi hislerin elinden çok uzaklarda bulun-maktadır. Ölürken ve kıyamet gü-nünde de hakikatler açığa çıkınca bu hayatta insan için hakikatleriyle tecelli eder. O halde bu tür ayetler hakkında yer alan sözler gerçek bir boyuta sahip-tir. Bazı müfessirlerin inandığı gibi mecazî bir anlam ifade etmemekte-dir."
bak. el-Kufr, 3494. Bölüm

3610. Bölüm
Müşriğin Örneği

Kur'an:
"Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin duru-mu gibidir. Evlerin en daya-nıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler."
"Allah'a ortak koşmaksızın O'na yönelerek pis putlardan kaçının. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuş-ların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer."
"Allah, geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir ki-şiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Övülmek Allah içindir, fakat çoğu bilmezler."

"Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça infak eden kimseyi misal gösterir: "Hiç bunlar eşit olur mu? Övülme-ğe layık olan Allah'tır, fakat çoğu bilmezler. Allah iki adamı misal veriyor: Biri hiç-bir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz -ki efendisine yüktür, nereye gönderse bir hayır çıkmaz- bu, doğru yolda olan, adaletle emreden kimse ile bir olabilir mi?"

Tefsir
"Dostlar edinenlerin örne-ği" ayetinde teveccüh edilmesi gereken husus Allah'tan başka bir takım kimseleri dost ve yönetici kabul etmek-tir. Bu yüzden de cümle "sıla ve mev-sul" kalıbında beyan edilmiştir. "kendine yuva yapan örümce-ğin durumu gibidir" cümlesinde de örümceğin ev yapmasına teveccüh edilmiştir. O halde cümlenin anlamı aslında şunu ifade etmektedir: "müş-riklerin Allah'tan başka veli ve yöne-tici seçimindeki özellik kendisine ev yapan örümceğin özelliği gibidir. Cüm-lede "ev" kelimesinin nekire (belirsiz) şekilde ifade edilmesi de bu niteliğin göstergesidir.

"Evlerin en daya-nıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır" cümlesi örümceğin yaptığı evin bir özelliğidir. Burada "İnne evhenel buyut le beytuha" denil-memesinin sebebi de cümlenin bir de-yim kalıbında alınması ve deyimin hiç kimse tarafından değiştirilememesidir. Oysa ayetin zahiri de bu tür beyanı gerektirmektedir.

Ayetin anlamı şudur: "Allah'tan gayrisinin müşrikler tarafından veli ve dost edinilmesi -yani kendileri için yö-netici kabul edip dayandıkları putları örümceğin ev yapması gibidir. Şüphesiz evlerin en gevşeği de örümceğin yaptığı evdir. Zira örümceğin yaptığı evin sadece adı vardır. Ne sıcak ve soğuktan korur, ne insana bir sığınak verir ne de zararlara karşı dayanma gücüne sahiptir. Müşriklerin dostlarının vela-yeti de aynı durumdadır. Onların yö-neticilik ve hakimiyetlerinin sadece adı vardır. Ne bir faydası ne de bir ziyanı olur. Onlar ne ölüm ne hayat ve ne de diriliş hakkında hiçbir irade sahibi değillerdir.

Burada verilen örneğin belirttiği husus, müşrikler tarafından Allah'ın yerine seçilen mabudlardır. İlah ve mabudlar yerine "evliya" tabirinin ifa-de edilmesi de, müşriklerin bu putlara tapmalarında onların bir tedbir ve ira-de sahibi olduklarını ve kendi işlerinin onların elinde bulunduğunu sanmaları sebebiyledir. Onlar bu putların kendilerine hayır getirdiklerini kötülükleri kendilerinden uzaklaştırdıklarını ve haklarında şefaatte bulunacaklarını sanıyorlardır.
Söz konusu ayet -bu nükteleri ifade etmesinin yanı sıra- sahip olduğu itlak sebebiyle de kendi işlerinde Al-lah'tan başka bir kimseyi veya şeyi yönetici kabul eden, ona dayanan ve ondan bir etki ümit eden ve amelde her ne kadar put olmasa da bağımsızlığına inanan herkesi kapsamaktadır.

Elbette velayeti Allah'ın velayetine erişen velayetler bunun dışındadır. Tıpkı peygamberin, imamların ve müminlerin velayeti gibi. Nitekim Al-lah-u Teala da açıkça şöyle buyurmuş-tur: "Onların çoğu, ancak or-tak koşarak Allah'a iman ederler."
"Eğer bilselerdi" ifadesinin anlamı da şudur: "Yani eğer onlar kendi hikayelerinin tıpkı ö-rümceklerin hikayesi gibi olduğunu bileselerdi o tanrıları ve mabudları veli ve yönetici kabul etmezlerdi."

"Biz bu misalleri insanlara veriyoruz, onları ancak bilenler akledebilir." ayeti de Kur'andaki örneklerin umumi olduğuna delalettir ve insanların kula-ğına gitmesine rağmen, manalarının hakikatine erişmek ve hedeflerinin ger-çeğini öğrenmek sadece alim ve bilgin kimselere özgüdür. İşlerin gerçekleri hususlarında düşünenler ve onların zahiriyle yetinemeyenler bunu anlaya-bilirler. Bu anlamın delili de "onları ancak bilenler akledebilir" ta-biridir. Burada "Onlara iman etmez-ler" ve benzeri ifadeler beyan edilme-miştir.

İnsanlar, Allah'ın Kur'anda ver-diği örnekler hususunda sahip olduk-ları farklı anlayışlar sebebiyle, farklı derk ve düşüncelere sahiptirler. Onlar-dan bazıları Allah'ın bu örneklerin-den sadece lafızları anlamakta ve sade mefhumları derketmektedir. Onlar bu örnekler hakkında derin düşünmez ve inceliğe girmezler. Bazıları da diğerleri gibi bu örnekleri duyar ama derinliğine iner ve ilginç gerçekleri hususunda düşünürler.

Bu ayette, tek olan Allah'ın yöne-ticiliği yerine çeşitli ilahların yöneticiliği örneği, evlerin en gevşeği olan örümceğin evine benzetilmiştir. Bu şairane bir örnek ve her türlü delilden boş bir iddia değildir. Aksine bürhani gerçek sabit ve reel bir delili vardır. Sonraki ayet buna işaret etmektedir.
3611. Bölüm

Kur'an:
"Onlar, ateş yakan kimse-ye benzer; ateş etraflarını ay-dınlatınca Allah nurlarını yok eder, onları karanlıklar içinde terk eder de (hiçbir şeyi) gö-remezler."
"Veya (onlar) karanlıklar-da, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sa-ğanağa tutulup, yıldırım-lardan ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer. Şüphesiz Allah kafirleri çepeçevre kuşatmıştır."
"Ne onlarla, ne de bunlarla, ikisi arasında bocalayıp dur-maktalar. Allah'ın saptırdığı kimseye yol bulamazsın."

18473. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Mümin, münafık ve kafirin örneği bir nehire doğru giden üç kişilik bir gurubun ör-neği gibidir: Önce mümin nehire iner, ondan alır, sonra münafık nehre iner, neredeyse mümine yaklaşır ama kafir ona "Bana doğru gel, gel senin için endişe-leniyorum" der. Mümin de ona seslenir: "Bana doğru gel, zira benim yanımda faydalanacaksın." Münafık sürekli o ikisi arasında gider gelir ve sonunda kendisine bir zarar gelir ve onu boğar. Evet münafık sürekli şek ve şüphe içindedir. Sonunda ölümü gelip çatar işte onun böyle bir haleti vardır."

18474. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Münafığın hikayesi iki koyun sürüsü arasında şaşkın şaşkın dönüp dolaşan bir koyu-nun örneğidir. O bazen o sürüye gider ve bazen de bu sürüye gi-der. Hangisinin peşice gitmesi gerektiğini bilmez."
18475. "İmam Ali (a.s) şöyle bu-yurmuştur: "Münafığın örneği yap-rakları yeşil ama tadı acı olan Ebu Cehil karpuzu örneği gibidir.
18476. Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur: "Münafığın örneği hurma ağacının gövdesinin örne-ği gibidir: sahibi onu evinin bir bölümünü yapma hususunda isti-fade etmek ister. Ama onu nereye koyarsa o orda doğru durmaz ve bu yüzden onu evin başka bir yerine koyar, orası da kendisi için münasip olmaz sonunda işi ken-disini yakacağı bir yere varır."

Tefsir
Allah-u Teala'nın "Onlar, ateş yakan kimseye benzer" ayeti münafıkların haletini beyan etmek için bir örnektir ve ayet şöyle buyurmaktadır: Münafıklar karanlıklarda hiçbir yerin görünmediği iyi ve kötünün, faydalı ve zararlı şeyin birbirinden ayırt edilmediği zulmette karar kılan kimseler gibidirler. Bu yüzden bu karanlıklarda ateş ve ateş gibi aydınlatıcı vesilelere sarılmakta ve onların ışığı altında etrafını görmeye çalışmaktadırlar. Ama bu ateş yanıp etraflarını aydınlatınca Allah rüzgar, yağmur veya ateşi söndüren başka bir vesileyle o ateşi söndürmekte ve yeniden ortalık kararmaktadır. Böylece bu kimse iki karanlıkta kalmaktadır: Önce bulunduğu karanlık ve sonra aydınlık vesilesinin ortadan yok olmasından kaynaklanan hayret ve şaşkınlık karanlığı.

Münafık kimsenin hali ve durumu işte budur. Onlar iman izharında bulunup bu sebeple miras, evlilik ve benzeri şeyler hususunda müminlerle ortak olarak dinin bazı faydalarından istifade ederler. Ama ölüm zamanı geldiğinde ve imandan kamil bir şekilde istifade etmek zamanı çattığında Allah onlardan imanın nurunu alır, amellerini batıl kılar, içinde en küçük şeyin dahi derk edilmediği karanlıklara onu terk eder. Onlar asli karanlıklar ile kendi amelleriyle vücuda getirdikleri karanlıklar arasında kalırlar.

"Gökten boşanan sağana-ğa tutulup" ayetinde (Arapça met-ninde) geçen "seyyib" kelimesi sağanak şeklinde yağan yağmur anlamındadır. "berk" şimşek manasına gelmektedir. "rad" (gök gürültüsü) şimşek çaktı-ğında bulutlardan vücuda gelen ses an-lamındadır." "Saika" ise yere inen yıldırımdır.

Bu ikinci örnek iman izharında bulunan münafıkların halinin niteliği-dir. Onlar da şiddetli yağmurun altın-da kalan, bu yağmurun karanlıkları içinde bocalayan, görme ve teşhis etme gücünü kaybeden kimselere benzer. Sağanak yağmur onu şaşkınlığa düşü-rür. Böylece kurtuluşu için kaçmaya başlar ama karanlıklar ona engel olur. Şiddetli dolular ve korkunç yıldırımlar her taraftan onu kuşatır, bu yüzden de sürekli, kalıcı ve kesintisiz olmayan gökteki şimşekten ve şimşeğin meydana getirdiği ışıktan istifade et-meye çalışır. Dolayısıyla da şimşek çaktığında ve etrafı biraz aydınlandı-ğında o hemen yola düşer ve her şey karardığında ise yeniden durur.

Münafık da işte böyle bir halet içindedir. Zira bir taraftan iman etme-ye ilgi duymaz, ama öte taraftan da iman izharında bulunmaktan başka bir çaresi olmadığını anlar. Kalbiyle dili arasında ki bu uyumsuzluk sebe-biyle de iman onların yolunu tümüyle aydınlatmaz. Bu yüzden sürekli yan-lışlık yaparlar. Adım adım düşerler, biraz yürür ve biraz dururlar. Böylece Allah onları rezil rüsva eder. Eğer Allah dileseydi onların ilk günden beri gözlerini kör, kulaklarını sağır kılar ve rezil rüsva ederdi."

"Allah, geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir ki-şiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir?" ayeti hakkında Ragib-i İsfahani şöyle diyor: "şekis" (kötü huylu kimse anlamındadır ve "şurekau müteşakisun" ifadesi ise kötü yaratılışı sebebiyle sürekli bir biriyle dövüşüp tartışan ortaklar anlamındadır" ayette geçen "selemen" kelimesini ise bir kişiye özgü olan ve birden çok kelimesinin ortak olmadığı şey anlamına tefsir etmişlerdir.

Bu ayet de Allah'ın müşrik hak-kında verdiği bir örnektir. Müşrik çe-şitli ilahlara ibadet eder ve ilahların tümü de adeta onun hakkında ortak-tır ve onun hakkında birbiriyle kavga etmektedir. Birisi ona bir şey emret-mekte ve diğeri ise onu o şeyden alı-koymaktadır. İlahlardan her biri o şahsı tek başına kendisine köle etmek sadece kendisine hizmet etmesini sağ-lamak istemektedir.

Hakeza muvahhid hakkında da bir örnektir. Muvahhid ise sadece bir efendiye özgüdür. Başkaları onun hakkında ortak değildir. Bu yüzden de tıpkı irade ve isteği hususunda ona hizmet eder. Böylece hakkında hayret ve şaşkınlığa sebep olacak bir çekişme ve kavga olmaz. O halde müşrik kötü huylu ve kavga eden ortakları bulunan kimsedir. Muvahhid ise sadece bir ki-şiye özgüdür. Bu iki kimsenin durumu aynı değildir. Bir kişiye teslim olan ve özgü olan kimsenin hali ve durumu diğerinden daha iyidir.

Bu da oldukça sade ve herkesin anlayacağı bir örnektir. Ama dikkat edildiği taktirde hakikatte şu ayete döndürülmektedir: "Eğer yerle gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulurdu."
Aynı zamanda da birden fazla ilah olduğunu reddeden güçlü bir ka-nıttır. "elhamdulillah" (hamd Allah'a mahsustur) ifadesi de Allah'a kullu-ğun başkasına kulluktan daha iyi ol-ması hasebiyle söylenen Allah'a bir se-na ve övgüdür.

"Onların çoğu bilmezler" ifadesi ise Allah'a kulluğun diğerlerine kulluktan üstünlüğünü bilmediklerini ifade etmektedir. Bu üstünlük az bir basiret sahibi olan kimse için de tü-müyle apaçık ortadadır."
"Allah, hiç bir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça infak eden kimseyi misal gösterir" ayetinde ise Allah-u Teala kendinden hiçbir iradesi olmayan bir memluk köleyi varsaymaktadır. Allah-u Teala bu ayette kendi iradesi olmayan memluk köle ile kendisine iyi rızık veren gizli ve açıkta ondan infakta bulunan kim-seyi örnek vermektedir. Allah bu örne-ği verdikten sonra da şöyle sormaktadır:

"Acaba bu iki kimse eşit midir?" Bu iki varsayılan şahsın birbiriyle mukayesesiyle ortaya çıkan bu taraf-lardan her birinin diğerinin sıfatına aykırı bir sıfata sahip olmasıdır ve bu sıfatlar gerçekten birbirini açıklığa ka-vuşturmaktadır. Bu örnekte varsayı-lan köle satın alınan bir köledir. Hiçbir şeye malik değildir. Ne kendisine ve ne dünya malından bir şeye sahiptir. Hiçbir malda tasarruf hakkı da yoktur.

Buna mukabil varsayılan diğer bir şahıs ise özgürdür ve kendisine maliktir. Allah ona iyi bir rızık vermiştir ve bütün bu rızıkta tasarrufta bulunma hakkında sahiptir. Gizli ve açıkta da o maldan sadaka ve infakta bulunmaktadır."Eşit midirler?" ifadesi de bu iki kişinin eşit olup olmadığı hakkında bir sorudur ve şüphesiz bunun cevabı da olumsuzdur. Bu örnekle de münezzeh olan Allah'ın her şeye malik olduğunu, bütün nimet-leri onun verdiğini ve yaratıklardan hiçbiriyle eşit olmadığını açıklığa ka-vuşturmaktadır.

Bu yaratıklar ne kendisine maliktir, ne başkasına ma-liktir ve ne de en küçük tasarrufta bu-lunma yetkisine sahiptir. O halde müşriklerin "Allah'la birlikte diğer bir takım tanrılar da vardır ve o tanrılar onun yaratıklarıdır" sözü de batıl ve boş bir sözdür.
Ayette "yesteviyan" yerine "yes-tevun" ifadesi de denildiği üzere şu nükteyi beyan etmektedir: Ondan maksat köle kimsedir ve belli bir kö-leye has değildir.