Mizan'ul Hikmet-10.Cilt
 


3341.Bölüm İktisatlı Olmak


3341.Bölüm İktisatlı Olmak

16711. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Müslümanların ve İs-lam'ın baki kalmasının sebeplerinden birisi de malların, hak ve hukuku tanıyan, onu iyilik yollarında harcayan kimsenin elinde bulunmasıdır. İs-lam'ın ve Müslümanların yok oluşunun sebeplerinden biri de malın hak ve hukuk tanımayan ve onu iyilik yolunda harcamayan birinin elinde bu-lunmasıdır."
16712. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teala'nın hoşnutluğu-nun nişanesi, kulları arasında adil bir sultanın oluşu ve fiyatların ucuzlu-ğudur. Allah Tebarek ve Teala'nın kullarına gazap ettiğinin nişanesi de aralarında zalim bir sultanın oluşu ve fiyatların pahalılığıdır. "

16713. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Fiyatların pahalı oluşu ahlakı kötü kılar, emanete riayeti ortadan kaldırır ve Müslüman insanı üzüntülü ve kararsız kılar."
16714. İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala'nın, "Ben sizleri hayırda görüyo-rum" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Onların arasında ucuzluk vardı."

Şöyle diyorum: İslam ekonomisini tanımak için şu bablara müracaat edilmelidir:
3. Konu, el-İcare; 11. el-Arz; 33, et-Tebzir; 54, et-Ticaret; 67, el, Cizye; 29, el-Buhl; 105, el-Hirfe; 107, el-Haram; 120, el-Hukuk; 121, el-İhtikar; 124, el-Helal, 129, el-Hacet; 230, el-İsraf; 238, el-Mesken; 151, el-Hums; 154, el-Hıyanet; 161, ed-Dunya; 168, ed-Deyn; 177, er-Riba; 185, er-Rızk; 188, er-Ruşvet; 202, ez-Zekat; 206,

ez-Zuhd; 213, es-Sual (2); 222, es-Suht; 231, es-Sırket; 253, es-Suk; 260, eş-Şuhh; 265, eş-Şirket; 292, es-Sadaka; 304, es-Senaat; 315, ez-Zeman; 321, et-Tema'; 329, ez-Zulm, 338, el-Adl; 348, el-Ma'ruf (1); 382, el-Ayş; 389, el-Üaşş; 394, el-Ğill; 397, el-Gına; 422, el-Fakr; 437, el-Karz; 450, el-Kanaat; 448, el-Kimar; 459, el-Kesb; 500, el-Mal; 521, el-İnfak; 522, el-Enfal; 539, el-İrs; 555, el-Vakf

3342. Bölüm
Geçiminde İktisatlı Olmanın Faydası

16715. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmak hayatın yeterliliğini temin eder."
16716. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmak geçim masrafları-nın yarısıdır."
16717. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmak az malı çoğaltır ve israf çok malı yok eder."
16718. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Harcamalarda iktisatlı olmak, geçimin yarısıdır."
16719. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim iktisatlı olursa geçim masrafları hafif olur."

16720. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir insan, iktisatlı olduğu taktirde fakir olmaz."
16721. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olan kimse asla fakir ol-maz."
16722. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim iktisatlı olmakla arkadaş olursa, zenginlik onunla sürekli olur ve iktisatlı olmak, fakirliğini telafi eder."

16723. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ben iktisatlı olan kimseye, fakir olmayacağına dair garanti veririm. Nitekim aziz ve celil olan Allah da şöy-le buyurmuştur: "Senden ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Af-fı." Aftan maksat ise orta yoldur. Hakeza aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Onlar, infak ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar." Ayette keçen "kavam" ise itidal ve orta yol anlamındadır."

16724. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İsraf yokluk sebebidir. İktisatlı olmak ise zenginlik sebebi."
16725. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim zenginlik ve fakirlik za-manında iktisatlı olursa, kendisini hayatın zor olayları karşısında hazır (ve sigortalı) kılmıştır."
16726. İmam Ali (a.s), oğlu Hasan'a (a.s) vefat ederken yaptığı tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: "Oğulcağızım! Geçim işlerinde iktisatlı ol."
16727. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Herkim iktisatlı olursa Allah onu zengin kılar."
bak. el-Libas, 3549. Bölüm

3343. Bölüm
İktisatlı Olmak (Çeşitli)

16728. İmam Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmanın da bir sınırı vardır. O sınır aşılırsa, cimrilik olur."
16729. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmanın nihayeti kanaat-tir."
16730. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Müminin tarzı iktisatlı olmaktır. Metodu ise doğru yolu katetmektir."
16731. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah nezdinde hiçbir harcama, iktisatlı yapılan harcamadan daha sevimli değildir."

16732. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmak aziz ve celil o-lan Allah'ın sevdiği bir şeydir. İsraf ise aziz ve celil olan Allah'ın nefret ettiği bir şeydir."
16733. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İktisatlı olmak, iyi tarz, doğru ve beğenilmiş metot ve nübüvvetin yirmi küsür parçasından bir parça-dır."
441. Konu

el-Kısas
Kıssalar-Hikayeler

Bihar, 11/97, Ebvab'ul Kısas-u Adem ve Havva (a.s)
Bihar, 11/270, Bab-u Kısas'ul İdris (a.s)
Bihar, 11/285, Ebvab-u Kısas'un-Nuh (a.s)
Bihar, 11/343, Ebvab-u Kısas'un-Hud (a.s)
Bihar, 11/366, Ebvab-u Kısas'un-Şeddad ve İreme Zat'il-İmad
Bihar, 11/370, Ebvab-u Kısas'un-Salih (a.s) ve kavmihi
Bihar, 11/392, Ebvab-u Kısas'un-İlvas ve'l-İlya ve'l-Yese' (a.s)
Bihar, 11/404, Ebvab-u Kısas'un-Zi'l-Kifl (a.s)
Bihar, 11/408, Ebvab-u Kısas'un-Lokman (a.s) ve hukmuh
Bihar, 11/435, Ebvab-u Kısas'un-İşmuyel (a.s) ve Talut ve'l-Calut
Bihar, 14/1, Ebvab-u Kısas'un-Ashab'us-Sibt
Bihar, 14/1, Ebvab-u Kısas'un-Murur'us-Süleyman (s. a) Bivad'in-Neml
Bihar, 14/1, Ebvab-u Kısas'un-Süleyman (a.s) me'e Belkis
Bihar, 14/1, Ebvab-u Kısas'un-Davud (a.s)


3344. Bölüm
En Faydalı Kıssa

Kur'an:
"Sen onlara bu kıssayı anlat, belki düşünürler."
"Biz bu Kur'an'ı vahyederek, sana en güzel kıssaları anlatıyo-ruz. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin."
"And olsun ki, peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ib-retler vardır. Kur'an uydurulabilen bir söz değildir. Fakat kendin-den önceki kitabları tasdik eden, iman eden millete her şeyi açık-layan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir."

16734. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden önceki müminlerin halini bir düşünün! Belaya ve imtihana uğradıkları zaman halleri nasıldı? Onların birlik içinde, dilekleri bir, gönülleri ılımlı olduğu zamanlarda nasıl olduklarına bakın... Bir de işlerinin sonunun nasıl olduğuna bakın; birbirlerinden ayrıldıkları,

birlikleri bozulduğu, arzuları, gönülleri birbirlerine zıtlaştığı, çeşitli fırkalara, bölüklere ayrılıp birbirleriyle savaşmaya kalkınca da Allah onlardan keramet elbisesini soyup çıkardı, nimetlerinin genişliğini esirgedi; onlardan geriye, yalnız, içinizden ibret alanların işine yarayan hikayeler kaldı."

16735. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı öğrenin. Çünkü o sözle-rin en güzelidir. Onda anlayışınızı derinleştirip kavrayışınızı genişletin. Çünkü o gönüllerin baharıdır. Nuruyla şifa bulun. Zira o göğüslerin şifa-sıdır. Onu en güzel okuyuşla okuyun. Çünkü o kıssaların en faydalısıdır."
Tefsir:

Allah-u Teala'nın, "Biz sana en güzel kıssaları anlatıyoruz" ayeti hakkında, Rağib, Müfredat adlı kitabında şöyle diyor: "el-Kass" bir izi ta-kip etmek anlamındadır. Dolayısıyla, "kasasatu eserehu", "Onun izini ta-kip ettim" anlmındadır. "el-kasas" ise iz anlamındadır: "Böylece araştı-ranlar, ayak izlerini takip ettiler ve geri göndüler." Hakeza şöyle bu-yurmuştur: "O'nun (Musa'nın) kız kardeşine şöyle dedi:

"Onun pe-şinden git" el-Kasas ise, baştan geçen macera anlamındadır. Allah-u Te-ala şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, hak kıssalar odur" Hakeza şöyle buyurmuştur: "Onların kıssasında ibret vardır." Hakeza şöyle buyur-muştur: "Başından geçen olayları, ona anlattı." Hakeza şöyle buyur-muştur: "Biz, en güzel kıssaları sana anlatıyoruz."

Neticede kasas, kıssa ve hikaye anlamındadır. "Ehsen'ul Kısas" ise en güzel hikaye ve kıssa anlamındadır. Bazıları şöyle demişlerdir: "Kasas, hi-kaye anlatmak anlamına gelen bir masdardır. Dolayısıyla eğer kasas ismi masdar olursa Yusuf'un kıssası en güzel kıssadır. Zira kullukta, tevhit ih-lasını nitelendirmekte, münezzeh olan Allah'ın kulunu gözetlemesini ve korumasını beyan etmektedir ve kulun aşk ve muhabbet yolunu katetme-siyle,

Allah'ın onu terbiye ettiğini, büyüttüğünü, zillet düşüklüğünden iz-zetin zirvesine yücelttiğini, esaret kuyusunun derinliklerinden, gazap ve intikam zindanlarından, izzet ve padişahlık tahtına oturttuğunu göster-mektedir. Eğer masdar olursa, bu durumda da Yusuf'un hikayesini, mü-nezzeh olan Allah'ın bildirdiği şekliyle nakletmek, en iyi bildirme türüdür. Zira aşık birinin hikayesini en iffetli, en hayalı ve en mümkün şekilde ha-ber vermiştir.

Ayetin anlamı şudur: - elbette Allah daha iyi bilir-: Biz en iyi hikayeleri bu Kur'an sebebiyle sana vahyettik, senin için haber verdik. Sen bizim sana bu hikayeleri bildirmemizden önce onlardan haberdar değildin."
bak. el-Kur'an, 3293. Bölüm

3345. Bölüm
Hikayecilerin Kınanması


16736. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Müminlerin Emiri (a.s) mes-cidde hikaye anlatan birini gördü. Onu tasma ile dövdü ve dışarı çıkar-dı."
16737. İmam Sadık (a.s), yanında hikayecilerden söz edilince şöyle buyurmuştur: "Allah onlara lanet etsin, onlar bizim aleyhimize söylenti çıkarıyorlar."
16738. İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala'nın, "Şairlere ancak azgınlar uyar" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar, hikayeciler (ve boş olayları) nakledicilerdir."

442. Konu

el-Kısas
Kısas

Bihar, 104/384, 3. bölüm; Ahkam'ul Kısas
Kenz'ul Ummal, 15/3; Kitab'ul Kısas
Vesail'uş-Şia, 19/2, Kitab'ul Kısas

bak.
430. konu, el-Ketl; 364. konu, el-Ukubet


3346. Bölüm
Kısas

Kur'an:
"Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Artık, umulur ki takva sahibi olursunuz."
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılın-dı."

"Hürmetli ay, hürmetli aya mukabildir, hürmetler karşılıklıdır; o halde, size tecavüz edene, size tecavüz ettikleri gibi tecavüz edin. Allah'tan sakının ve Allah'ın muttakilerle beraber olduğunu bi-lin."

"Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık. Kim hakkından vazgeçerse bu, onun günahlarına kefaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir."
"Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür."

16739. Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Kısası ihya ediniz, hakkı ihya ediniz, dağılmayınız, Müslüman ve hakka teslim olanlardan olunuz ki salim kalasınız."

16740. İmam Seccad (a.s), Allah-u Teala'nın "Sizler için kısasta hayat vardır" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "Çünkü eğer birisi, bir gün başka birini öldürmek ister, bu durumda kısas edileceğini bilir ve bu sebeple öl-dürmekten vazgeçerse, hem öldürmek istediği kimsenin hayatta kalmasını sağlar hem adam öldürmek isteyen bu kimsenin hayatta kalmasına sebep olur hem de bu başkalarının hayatta kalmasına sebeptir. Zira kısasın farz ve gerekli olduğunu bildikleri taktirde, kısas korkusundan asla insan öl-dürmeye cesaret edemezler."

16741. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ben dört kelime söyledim, Allah da kitabında sözümü tasdik etti: …Ben öldürmek, öldürmeyi azaltır de-dim. Aziz ve celil olan Allah şu ayeti nazil buyurdu: "Sizler için kısasta hayat vardır."
16742. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah imanı, şirki temizlemek için… ve kısası ise kanların korunması için farz kıldı."

16743. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Taşı geldiği yere geri çevir. Zira kötülük sadece kötülükle defedilir."
16744. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Muhammed'i beş kılıçla gönderdi: Onlardan biri kılıfındadır, onu kılıfından çıkarmak bizden baş-kalarının elindedir. Hükmü ise bizimledir. Kılıfında olan kılıç, kendisiyle kısas edilen kılıçtır. Zatı yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: "Cana karşı can." Bu kılıcı çekmek öldürülenin ailesine aittir. Hüküm ve emri bizim elimizdedir."

Bak. Es-Silah, 1851. bölüm
16745. Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Ben de sizler gibi bir insanım, belki de aranızdan gitmem yaklaşmıştır. O halde birinin hay-siyetine, saçına, derisine ve malına zarar verdiysem, işte bu Muhammed'in haysiyeti, saçı, derisi ve malıdır. Kalkıp kısas etsin! Sizden hiç kimse, "Ben Muhammed'in düşmanlığından ve kininden korkuyorum" demesin. Biliniz ki bu iki haslet benim tabiatımdan ve ahlakımdan uzaktır."

Meselenin ilmi Boyutlarının İncelenmesi
Kısas ayetinin indiği sıralarda ve öncesinde Araplar, adamı öldürmeye karşılık kısasın uygulanması gerektiğine inanırlardı. Ne var ki bunun nasıl uygulanacağına ilişkin kesin bir modelleri yoktu. Bu durum daha çok soruna taraf olan kabilelerin güçlülük veya zayıflılıklarına bağlı bir gelişme gösterirdi. Bazen öldürülen bir erkeğe karşılık bir erkek, bir kadına karşılık bir kadın öldürülerek öldürmede eşitlik ilke-si gözetilirdi. Bazen bir adama karşılık on adam, köleye karşılık hür adam, tabiye karşılık başkan öldürülürdü. Zaman olurdu bir kabile öldürülen bir adamlarına karşılık bir kabileyi topluca kılıçtan geçirirdi.

Tevrat'ın "çıkış" kitabının yirmi birinci ve yirmi ikinci bölümlerinde ve "sayı" kitabının beşinci ve otuzuncu bölümlerinde de yazıldığı gibi Yahudiler de kısas ilke-sine inanırlardı. Kur'an-ı Kerim, bu hususa ilişkin olarak Yahudilere getirilen yü-kümlülüğü şu ifadelerle aktarır: "Orada onlara: Cana can, göze göz, bu-runa burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılık kısas yaz-dık."

Elimize ulaşan bilgilere göre Hıristiyanlar adam öldürme suçuna karşılık olarak bağışlama ve diyetten başka bir tutum benimsemezlerdi. Konum ve uygarlık düzeyle-rinin farklılığına karşın hemen her ulus ve topluluk bir şekilde kısas ilkesini benim-serdi. Fakat son çağlara kadar bile bu ilke tam bir sistem şeklini almış değildir.

İslam bu hususta bütünüyle ortadan kaldırma (ilga) ile kesinlikle uygulama (is-bat) arasında orta yolu benimsemiştir. Yani kısasın gerekliğini vurgulamış, ama uy-gulanışını vazgeçilmez olarak sunmamıştır. Aksine, bağışlamaya ve diyete de açık kapı bırakmıştır. Bunun yanısıra kısas ilkesini denklik esasına dayandırmıştır. Öldürenle öldürülen arasında denklik esastır. Hüre hür, köleye köle ve kadına kadın.

İleri ulusların koydukları uygar yasalar bu ilkeyi içermiyor ve günümüzde uygu-lanmasını kabul görmüyor diye genelde kısas ilkesine özelde ve adam öldürme suçu-nun cezası olarak kısas ilkesinin uygulanmasına karşı çıkılmıştır.
Diyorlar ki: Adam öldüreni öldürmek insanın tiksindiği doğasının benimsemediği, bir uygulamadır. Böyle bir durumla karşı karşıya kaldığı zaman insan vicdanı, insanlığa yönelik acıma duygusundan ve hizmet istediğinden dolayı buna engel olmak ister. Yine diyorlar ki: Birinci öldürme ferdin kayıbı demekse, ikinci öldürme de kayıp üstüne kayıptır.

Ve diyorlar ki: Kısas ilkesine dayanarak adam öldürmek kan yürekliliktir, intikam alma arzusunun ifadesidir. Bu ise genel eğitim planı çerçevesinde insandan uzaklaştırılması gereken bir eğilimdir. Adam öldürme suçunu cezalandırırken de işin eğitimsel yönünü göz önünde bulundurup terbiyenin zorluğuyla cezalandırmak lazımdır. Bu da, öldürmenin dışında hapis ve benzeri ağır cezalarla gerçekleştirilebilir." Bu görüşün mensupları düşüncelerini şu şekilde savunurlar.

Bir suçlu, ancak akıl hastası olduğu zaman suçlu olabilir. Dolayısıyla suç işleyen katilin akıl hastanesine konulup tedavi edilmesi gerekir." Bir itirazları da şudur: Uygar yasalar mevcut olan topluma uygulanır. Toplum hep aynı durumda kalmadığı için kanunlar da hep aynı durumda kalmazlar. Bu yüzden kısas ilkesini, günümüzün ileri toplumları başta olmak üzere tüm toplumlar için öngörülmüş ebedi bir uygulama olarak sunmak yersizdir.

Bir toplum elinden geldiğince bireylerinin varlığından yararlanmalıdır. Suçluyu öldürmenin dışında verim ve sonuç açısından işlenen suça denk bir cezayla cezalandırılması mümkündür, müebbed hapis ve yıllarca hapiste kalmak gibi. Bu uygulama ile iki hak birden gözetilmiş olur, toplumun hakkı ve öldürülenin akrabalarının hakkı…" Adam öldürmenin cezalandırılmasına kısas ilkesini öngören yasayı inkar edenlerin asıl düşünsel dayanakları bunlardır.

Kur'an-ı Kerim bütün bunlara bir cümleyle cevap vermiştir: "Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu di-riltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur."
Açıklama: Bireyler arasında yürürlükte olan yasalar, itibari ve farazi olmakla beraber, bunların konuluşunda toplumsal çıkar gözetilir. Şu kadarı var ki, bu hu-susta temelden etkin rol oynayan illet insanın dışsal karakteridir ki, insanın eksik-liklerinin giderilmesini ve organik ihityaçlarının karşılanmasını öngörür. Bu dış rea-lite, insana arız olan sayı ve toplumsal tek biçim değildir. Çünkü toplumsal biçimin bizzat kendisi de insanın organik varlığının bir eseridir. Bu dış realite, insanın ken-disi ve karekteridir. Tümünün insan olması ve varlık olarak bireyin toplum, toplu-mun da birey gibi olması noktasında bir insan ile bir araya gelmiş binlerce insan arasında bir fark yoktur.

Bu varoluşsal karakter yapısal olarak bir takım güçler ve araçlarla donatılmıştır. Bunlar aracılığı ile yokluğu kendisinden uzaklaştırır. Çünkü yaratılış olarak varol-ma sevgisine ve hayatını tehlikeye sokan her türlü olumsuzluğu bertaraf etme eğilimi-ne sahiptir. Bunun için mümkün olan her yöntemi, ulaşabildiği en uç noktaya kadar kullanır. Öldürmeye ve idam etmeye kadar vardırır işi. Bu yüzden hiç bir insan gö-remezsin ki, yaratılış olarak kendisini öldürmek isteyeni öldürmek istemesin ve amacına ulaşmadan ondan vazgeçsin. Sözü edilen kalkınmış ve ileri uluslar,

bağımsızlıklarını, özgürlüklerini ve ulusal varlıklarını savunmak için savaşmaktan kaçınmazlar. Nerde kaldı kendilerini öldürmek isteyenleri?! Kanunları çiğneyenlere karşı da sonuna kadar mücadele ederler. Bunun için adam öldürmekten de çekinmezler. Çıkarlarını korumak için eğer başka yöntemler çözüm getirmiyorsa, savaşı bir yöntem olarak kabul ederler ve bu savaş dünya için bir yıkım, çevre ve nesil için yok oluştan başka bir şey değildir.

Bir takım uluslar alabildiğine silahlanıyor, elindeki silahları geliştirme savaşımını veriyor, başka uluslar da dengeyi sağlamak için silahlanıyor ve hergün biraz daha ileri silah teknolojisinden yararlanma gereğini duyuyorlar. Bütün bunları ancak toplumun durumunu gözetmek ve toplumsal hayatı korumakla izah edebiliriz. Toplum ise, doğanın öngördüğü, insanın öz yaratılışının gerektirdiği bir oluşumdur.

Doğa ve öz yaratılış, ayrıntı niteliğindeki ürünün korunması için onun özünün öldürülmesine, yok edilmesine ortadan kaldırılmasına izin verir mi? bakınız uygar toplumlar kendi hayatlarını korumak gerekçesiyle buna izin vermiyorlar, bu nasıl uygarlıktır ki, öldürmeye kastedip de öldürmeyenin öldürülmesini uygun görüyor da, öldürmeye kastedip ve bizzat fiili gerçekleştirenin öldürülmesine izin vermiyor? Bu nasıl doğadır ve bu nasıl karakterdir ki,

tarihsel realitenin aksi bir durumu öngörür? "Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür." Her amelin bir aksulameli vardır. Etki tepki yaratır esasına dayalı yasalara göre hareket eden tabiatın, adam öldürmenin karşılığı olarak adam öldürmeyi zulüm olarak nitelendirmesi kendi kendisiyle çelişmez mi?
Kaldı ki İslam, tevhit dinine bağlı olmadığı sürece insana bir değer ve evrensel te-razide bir ağırlık tanımaz.

İslam'a göre bütün insanlık alemi ile tevhit dinine men-sup bir tek insan aynı ağırlığa sahiptirler, dolayısıyla her ikisine ilişkin hüküm de bir olmalıdır. Dolayısıyla bir mü'mini öldüren kimse, evrensel gerçeğin onurunu kü-çük düşürdüğü, lekelediği için bütün insanları öldürmüş gibidir. Bir cana kıyan kimsenin varoluşun tabiatına göre tüm canlara kıymış olması gibi. Fakat, uygar denilen uluslar dini önemsemezler. Şayet, onların ölçülerinde din de -üstün olması bir yana- medeni toplumla aynı ölçü ve değere sahip olsaydı, toplum için verdikleri hükmü din için de verirlerdi.

Ayrıca İslam bütün dünya için geçerli olmak üzere yasalar koyar, özel bir ulus ve belli bir ümmet için değil. Kalkınmış olarak nitelendirilen toplumlar ise, bireylerinin teker teker eğitilmediklerine ve hükümetlerinin uygulamasının iyi olduğuna kesin olarak inanmaktalar. Cinayetlere ve facialara ilişkin istatistiklerin mevcut

eğitimin etkin olduğunu gösterdiğine, yapılan eğitimin sonucu olarak toplumun öldürme ve şiddetten nefret ettiğine, ancak bazı istisnai durumlarda ittifak edebildiklerine, inan-maktalar. Eğer yanlışlıkla öldürme olayı olsa öldürülenin velisi öldürmeden daha az bir cezaya rızayet vermektedir. Elbette İslam bu eğitimi ve bunun sonucu olan bağış-lama duygusunu dışlamaz. Fakat bundan önce kısas ilkesini bir esas olarak yasa-manın temeline oturtur.

Yüce Allah'ın kısas ayetindeki şu sözü buna yönelik bir işarettir: "Ama ki-min lehine kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa o zaman uygun olanı yapması ve güzelce ödemesi gerekir." Bu ayetin ifadesi, eğitme amacına yöneliktir. Bir kavim, ulusal övüncün affetmekte olduğuna inandıklarında hiçbir zaman intikam almaya yönelmezler.

Diğer toplumlarda ise, durum bunun tersinedir. Bunun kanıtı da canilerin, boz-guncuların ve suçluların durumudur ki, bunları ne ağır hapis, ne de meşakkatli bir çalışma yıldırır. Hiçbir vaaz ve hiçbir öğüt bunlar üzerinde etkili olmaz. İnsan hak-ları gibi bir dertleri, ya da değerleri yoktur. Hapishanelerdeki hayat onlar için dışarı-daki aşağılık, meşakkatli ve çileli hayattan daha üstün, daha sempatik ve daha kon-forludur. Bu yüzden hiçbir kınama,

hiçbir yergi onları ürkütmez, hapis ve dayak on-ları korkutmaz. Yine istatistiklerden öğrendiğimiz kadarıyla suç oranları günden güne artmaktadır. Şu halde her iki toplumun -özellikle ikincisini- saadetini kapsa-yacak genel hüküm kısastır ve bağışlamaya da cevaz verilmelidir. Şayet toplum ileri bir düzeye gelmişse ve bağışlamaya ilişkin eğitim planı başarıya ulaşmışsa muhak-kak af ve bağışlamayla amel edecektir. -İslam, eğitim için azami çabayı sarfetmekten kaçınmaz- Ama toplum bir çöküşe doğru gidiyorsa ya da Rabbinin nimetlerini inkar etmesi söz konusuysa ve doğru yoldan sapmışsa, bu durumda kısas ilkesini uygulamak gerekir ve bağışlamaya da cevaz verilmelidir.

İnsancıl acıma duygusu ve merhamete ilişkin sözlere gelince; her acıma övgüye de-ğer olmadığı gibi, her merhamet de iyi değildir. Bir caniye, bir gaddara, taş kafalıya, inatçıya, cana ve ırza kasteden birine merhamet etmek salih fertlere ağır bir darbedir. Her yerde bu duyguyu önplana çıkarmak evrensel düzenin bozulmasına, insanlığın yokluğua doğru yuvarlanmasına ve üstün niteliklerin geçersiz olmasına yol açar.

Bu açıklamamız, "kısas ilkesi katı kalpliliğin ve intikam alma duygusunun ifa-desidir" şeklindeki bir yaklaşım için de geçerlidir. Çünkü zulme uğrayanın kendisine zulmeden birinden intikam alması adalet ve hakkın gerçekleşmesi demektir. Yani kınanması gereken çirkin bir davranış değildir. Adalet sevgisi de kötü bir nitelik sayılmaz. Kaldı ki, adam öldürmeye karşılık olarak kısas ilkesini uygulamak sırf intikam alma duygusuna dayanmaz. Tersine bu uygulamada toplumsal eğitim ve fesat kapısının kapatılması esastır.

"Adam öldürmek bir akıl hastalığıdır. Bunun hastanede tedavi edilmesi gerekir" şeklinde ifade bir mazerettir, bir bahanedir. (ne güzel mazeret) ki, toplum içinde adam öldürmenin, utanmazlığın ve cinayetlerin yaygınlaşmasına yol açar. Adam öl-dürmeyi ve fesat çıkarmayı seven birisi, bu karakterin akli bir hastalık ve geçerli bir özür sayıldığını ve hükümetlerin bu suçları işleyenleri özenle ve şefkatle tedavi etmele-rinin gerekliliğini ve hükümetlerin de böyle bir inanca sahip olduğunu bilen birisi nasıl olurda her gün cinayet işlemez?

"Zor işlerde kullanmak, bununla beraber hapislerde tutarak topluma karışmala-rına engel olmak suretiyle suçluların varlığından yararlanmak gerekir" şeklinde iddia eğer bir gerçeğe dayanıyorsa, şu halde neden yasalara karşı işlenen suçlara idam cezası vermek suretiyle çelişkiye düşüyorlar -Çünkü hemen hemen dünyanın tüm ülkelerinde sisteme karşı işlenen suçlar ölümle cezalandırılır- Bunun tek nedeni sisteme karşı işlenen suçları ölümle cezalandıracak kadar önemsemeleridir. Oysa, daha önce fert ve toplumun doğa açısından eşit öneme sahip olduklarını vurgulamıştık.
bak. ez-Zulm, 2452. Bölüm; 11117. Hadis
3347. Bölüm
Kısas Etmekten Vaz Geçmek

Kur'an:
"Kim hakkından vazgeçerse bu, onun günahlarına kefaret olur."
16746. Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Müslüman birinin bedeni bir zarar görür de kısas etmekten vaz geçerse, Allah bu sebeple onu bir ma-kam yukarı çıkarır ve bir günahını affeder."
16747. Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Herkimin bedeni yaralanır ve onu affederse, Allah-u Teala, yaptığı bu bağış gibi günahını bağışlar."

16748. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Herkimin bedenine diyetinin yarısı miktarınca zarar gelir ve affederse, Allah da günahlarının arısını ba-ğışlar. Eğer üçte biri veya dörtte biri miktarınca olursa, günahlarını siler."
16749. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Herkim bir kanın kısas edilme-sinden vaz geçerse, onun mükafatı sadece cennettir."

16750. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Herkimin bedenine bir zarar gelir de, o sadece Allah-u Teala için vaz geçerse, o vazgeçmesi, günahları için bir kefarettir."
16751. İmam Sadık (a.s), aziz ve celil olan Allah'ın "Herkim ondan (kısas-tan) vazgeçerse, o (günahlarına) kefarettir" ayeti hakkında şöyle buyur-muştur: "Yaptığı bağış miktarınca günahlarından silinir."
16752. İmam Sadık (a.s), kendisine bu ayeti soran Ebu Basir'e şöyle buyurmuştur: "Aldığı yara veya yara dışında bağışladığı şey miktarınca günahları temizlenir."
bak. el-Afv, 2767. Bölüm
443. Konu

el-Kaza (1)
Kaza ve Kader

Bihar, 5/84, 3. bölüm; kaza ve'l-kader ve'l-meşiyyet'il-ve'l-İrade
Vesail'uş-Şia, 2/898, 75. bölüm; Vucub'ur-Rıza bi'l-Kaza

bak.
4. konu, el-Ecel; 60. konu, el-Cebir; 282. konu, el-Meşiyyet; 190. konu, er-Rıza (1); 431. konu, el-Kader; 232. konu, es-Saadet; 272. konu, eş-Şekavet
el-Hased, 853. bölüm; ed-Dua, 1191. bölüm; eş-Şehadet (2); 2107. bölüm


3348. Bölüm
Kaza ve Kader

Kur'an:
"De ki: "Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim mevlamızdır, İman edenler Allah'a güvensin."
"…Fakat Allah olacak işi yaptı."
"Allah'ın Peygambere farz kıldığı şeylerde ona bir güçlük yok-tur. Bu, Allah'ın öteden beri, gelmiş geçmişlere uyguladığı yasası-dır. Allah'ın emri şüphesiz gereği gibi yerine gelecektir."
16753. İmam Ali (a.s), münezzeh olan Allah'a hamd hususunda şöyle buyurmuş-tur: "O Allah'ın hilmi çoktur ve bağışlar; verdiği her hükümde adaletli davranır."

16754. İmam Ali (a.s), münezzeh olan Allah'ın azameti hakkında şöyle buyur-muştur: "O'nun hükmü kesin ve hikmet esasıncadır. O'nun rızası eman ve rahmettir. İlimle hüküm verir, hilimle affeder."

16755. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "(Haklar karşılıklıdır. ) Başkasının üze-rinde hakkı olanın, başkasının da onun üzerinde hakkı vardır. Başkasının kendi üzerinde hakkı olanın da, başkası üzerinde hakkı vardır. Birinin üzerinde hakkı olan, ama başkasının kendi üzerinde hakkı olmayan biri olsaydı, bu yarattıkları değil, ancak münezzeh olan Allah olurdu. Zira kulları üzerinde güç sahibi ve her işi adaletiyle icra eden O'dur."

16756. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Münezzeh olan Allah, işleri, hü-küm ve kaderi esasınca cari kılar, senin hoşnut olduğun şekilde değil."
16757. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kaza ve kader Allah'ın yaratık-larından iki yaratıktır. Allah yarattığı şey hususunda istediğini artırır."
16758. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü olduğunda ve Allah yaratıklarını bir araya topladığında, onlara tavsiye ve emrettiği şeyle-rin hesabını sorar. Onlar için taktir ettiği ve hüküm verdiği şeyleri sor-maz."
16759. İmam Ali (a.s), Sıffin'den dönerken, Hazirin'de oğlu Hasan'a (a.s) yazdığı mektubunda şöyle buyurmuştur: "Dinini, dünyanı Allah'a emanet et. Şu tez geçen dünyada da, az zaman sonra gelecek ahirette de akibetinin hayırlı olmasını dile. ve's-Selam."

16760. İmam Ali (a.s), münezzeh olan Allah'ın velilerinin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: "Üzerlerine musibetler yağdığı zaman sana sığınırlar. Çünkü işlerin diz-ginlerinin senin elinde ve kaynaklarının senin emrinde olduğunu bilirler."
16761. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah bir şeyi irade edince onu taktir eder, taktir edince hükmünü verir, hükmünü verince de onu yürür-lüğe koyar."

Şöyle diyorum: Seduk (r.a) şöyle diyor: "Kaza ve kader hakkındaki inancımız, İmam Sadık'ın, kendisine, "Kaza ve kader hakkındaki görüşünüz nedir?" diye so-ran Zürare'ye verdiği cevaptır. Bu cevapta İmam şöyle buyurmuştur: "Biz inanıyoruz ki, aziz ve celil olan Allah kıyamet günü kullarını toplayınca, kendilerine tavsiyede bulunduğu ve emrettiği şeyler hakkında sorguya çekecektir. Kendileri için taktir ettiği ve hüküm verdiği şeylerden hesaba çekmeyecektir. Kader hakkında tartışma yapılma-sı yasaklanmıştır. Nitekim Müminlerin Emiri (a.s) kendisinden kaderi soran biri-sine şöyle buyurmuştur: "Bu derin bir denizdir, içine girme." O şahıs yeniden aynı soruyu sorunca şöyle buyurdu:

"Karanlık bir yoldur, bu yola adım atma." Bu şahıs üçüncü defa yine aynı soruyu sorunca İmam şöyle buyurdu: "Allah'ın sırlarından bir sırdır, kendini öğrenmek için boşuna zahmete düşürme." Hakeza Müminlerin Emiri (a.s) kader hakkında şöyle buyurmuştur: "Biliniz ki kader, Allah'ın sırlarından bir sır,

Allah'ın kalelerinden bir kaledir. Allah'ın örtüsünün gerisinde gizlidir, Allah'ın yaratıklarına örtülüdür, üzerine Allah'ın mührü vurulmuştur. Allah'ın ezeli ilmindedir. Allah onun ilmini kullardan kaldırmış, onları müşahade ettiği şeyler çerçevesinden yüce kılmıştır. Zira ne Rabbaniyet gerçeğinin yardımıyla ona ulaşabilirler, ne samediyet kudretiyle, ne nuraniyet azametiyle, ne de vahdaniyet azametiyle ona ulaşabilirler. Zira o dalgalı bir denizdir, aziz ve celil olan Allah'a özgüdür. Derinliği gökle yer kadardır. Genişliği doğudan batıya kadardır.

Kap karanlık bir gece gibi karanlıktır, bir çok yılanları ve balinaları vardır. Gel git olayı vardır, derinliklerinde nurlu bir güneş vardır, hiç kimse bir ve yegane olan Allah dışında hiç kimse o güneşe bakamaz. Herkim ona bakarsa, Allah'ın hükmüne karşı çıkmış olur. Kudreti hakkında onunla çatışmış olur. Böylece kendisi için Allah'ın gazabını kazanmış sayılır. Yeri cehennem olur ve bu kötü bir akıbettir."

Hakeza rivayet edildiği üzere Müminlerin Emiri (a.s) yıkılmak üzere olan bir duvarın altından kalkmış, başka bir yere gitmiştir. Kendisine, "Ey Müminlerin Emiri! Allah'ın kazasından mı kaçıyorsun?" diye sorulunca da şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kazasından Allah'ın kaderine kaçıyorum." Hakeza İmam Sadık'a (a.s) da, "Acaba dua ve kovulmuş şeytandan Allah'a sığınma taktiri def eder mi?" diye sorulduğunda İmam şöyle buyurmuştur: "Bunlar da taktirdir."

Şeyh Müfid bu hadisin açıklamasında şöyle diyor: "Ebu Ca'fer (Şeyh Seduk) Bu konuda nadir ve sayılı hadislerle amel etmiştir. Bu hadisler çeşitli anlamlara gelmek-tedir. Bu hadislerin senetleri doğru ve sağlam olduğu taktirde bu çeşitli anlamlar, alimlere gizli değildir. O bu konuda belli bir anlam ortaya koymamıştır.

Kaza hak-kında bir anlam belirlemediği için de bu konuda konuşmaktan sakınması daha iyi olurdu. Kaza kavramı, lugatte bellidir. Bu konuda Kur'an'dan da bir takım şahitler vardır. Kaza dört anlam ifade etmektedir. Birincisi yaratmak, ikincisi emir ve buy-ruk, üçüncüsü haberdar kılmak ve dördüncüsü ise hakemlik ve yargılamak.

Birinci anlamın şahidi Allah-u Teala'nın şu sözüdür: "Böylece onları yedi gök ola-rak yarattı." İkinci anlamının şahidi ise Allah-u Teala'nın şu ayetidir: "Ve rabbin kendisinden başkasına ibadet edilmemesini emretti." Üçüncü anlamının şahidi ise Allah-u Teala'nın şu ayetidir: "İsrailoğullarına haber verdik."

Dördüncü anlamın şahidi ise şu ayettir: "Allah hak üzere hükmeder" yani insanlar arasında hak üzere hükmeder. Hakeza şu ayet: "Onlar arasında hak üzere hükmedilir" bazıları kazanın beşinci bir anlamının olduğunu da söylemişlerdir. Bu da işi sona erdirmektir. Bu konuda da Yusuf'un (a.s) şu sözünü şahit olarak göstermişlerdir: "Sorduğunuz iş işte böylece kesinleşmiştir" yani o iş sona erdi ve gerçekleşti. Kazanın bu anlamı gerçekte birinci anlama, yani yaratmak anlamına dönmektedir.

Kaza kavramının anlamları hakkında söylediğimiz bu bilgiler ışığında cebirye inancının batıl olduğu da ortaya çıkmaktadır. Onlar: "Şüphesiz Allah-u Teala ya-ratıklarının aleyhine günahı taktir etmiştir" inancına sahiptirler. Zira eğer bundan maksatları Allah'ın yaratıkları arasında günahı yaratması ise, şöyle demeleri gere-kir: "Yaratıkları hakkında günahı taktir etti" Dolayısıyla, "Aleyhlerine taktir etti" dememeleri gerekir. Zira yaratmak, onların arasındadır, onların aleyhinde ve üze-rinde değil. Oysa Allah-u Teala, "O Allah her şeyin yaratışını güzel kıl-mıştır" ayeti ile günahı yaratmayı Allah'a isnat edenleri yalanlamaktadır.

Eğer bundan maksatları kazanın günahı emretmek olduğu ise bu da doğru değil-dir. Allah-u Teala, "Şüphesiz Allah, kötülüğü emretmez. Allah hak-kında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" ayeti ile böyle kimselerin iddiasını yalanlamıştır.
Eğer bundan maksatları Allah'ın yaratıkları yaptıklarını günahtan haberdar kıldığı ise, bu da anlamsızdır. Zira insanlar gelecekte, itaat mi edecekler yoksa gü-nah mı işleyecekler bilemezler. Bu yüzden de gelecekte ne yapacakları hususunda de-taylı ve dakik bir ilme sahip değillerdir.

Eğer maksatları Allah'ın kulları arasında günahla hükmettiği ise bu da doğru değildir. Zira Allah-u Teala'nın hükmetmesi ve hakemliği haktır. Günahların yara-tıkların kendisinden kaynaklanmaktadır. O halde bunların sözü anlamsızdır ve it-tifak edildiği üzere boş ve doğru olmayan bir sözdür. Dolayısıyla da Allah-u Tea-la'nın günah ve çirkinliklerle hükmettiği inancının batıl olduğu apaçık ortadadır.

Verdiğimiz bu açıklama esasınca, bizim inancımıza göre, kaza ve kaderin an-lamı şudur: Allah-u Teala yaratıklarını kaza ve kader esası üzerine yaratmakta, onların fiillerinde belli bir kaza ve kaderi belirlemektedir. Yani Allah'ın kulların iyi fiillerindeki kazası, bu tür işleri emretmesidir ve

çirkin işlerdeki kazası ise onları bundan sakındırmasıdır. Nefis ve canlarında ise onları yaratmak, aralarında yaptığı şeyler hususunda ise o şeyleri icad etmektir. Kendi yaptığı şeylerde kader ise, o şeyleri hak olan yerlerinde karar kılmasıdır. Kullarının fiileri hakkında ise, onlar hakkın-da hükmettiği, emir, nehiy, ceza ve mükafattır. Zira bütün bunları, kendi yerinde karar kılmıştır, ne boş yere onlarda yer almış, ne de batıl üzere taktir edilmişlerdir.

O halde eğer kazayı Allah-u Teala'nın fiillerinde ve kaderi verdiğimiz bu bilgiler ışığında tefsir edecek olursak, bu konu ile ilgili şüphe de ortadan kalkar, konu akıl sahibi herkes için açıklığa kavuşur ve bu konuda hiçbir şek ve şüphe kalmaz. Ama Seduk'un (r.a) naklettiği kaza ve kader hakkında konuşmayı yasaklayan rivayetler hakkında iki ihtimal mevcuttur: Birincisi şudur ki bu yasaklama, bu konudaki tartışmaların inançlarının bozulmasına

ve dinden sapmalarına neden olan kimseler için olduğudur. Bu tür insanların yegane kurtuluş yolu, bu tartışmalardan sakınmaları ve bu konuya girmemeleridir. Bu yasaklama bütün mükellef insanları kapsamamaktadır. Zira bazen, bir takım şeyler bazı kimselerin inancının bozulmasına sebep olmakta, diğer bazı kimseler için ise faydalı bulunmaktadır ve bunun tersi de geçerlidir. Dolayısıyla İmamlar dini takipçilerine, onların maslahatını göz önünde bulundurarak kılavuzluk etmişlerdir.

İkinci ihtimal ise kaza ve kader hakkında konuşmanın yasaklanması, Allah'ın yaratıkları hakkında konuşma, sebeplerini merakla araştırmak, ilahi emir ve iba-detler ile sebeplerini sormanın yasaklanmasıdır. Zira yaratıkların yaratılış sebeplerini ve emir ve hükümlerin teşri nedenlerini araştırmak yasaktır. Çünkü Allah-u Teala onları, bir çok kulundan gizli tutmuştur. Zaten Allah'ın bütün yaratıklarının yaratılış sırlarını araştırmak, yasaklanmış değil midir? İnsanın bütün yaratıkları tek tek sayarak, "Bunlar neden yaratılmıştır?" demesi, şüphesiz yasaklanmıştır. Hakeza, "Allah neden bunu emretmiş, o ibadeti istemiş, falan şeyden sakındırmış" diye sorulması da caiz değildir.

Zira Allah'ın emir ve ibadet istemeleri, yaratıkların maslahatı esasına dayalıdır ve Allah bu maslahatı herkesten daha iyi bilmektedir. Hiç kimseyi, varlıkların yaratılış sebeplerinin detaylarından, emir ve yasakların durumlarından haberdar kılmamıştır. Gerçi insanoğlunu, genel anlamda bundan haberdar kılmış, yaratılışın boş ve beyhude bir şey olmadığını ifade etmiştir. Her şeyin hikmet ve maslahat üzere yaratıldığını belirtmiş,

bu konu hususunda akıl ve vahyi de kılavuz kılmıştır. Örneğin Allah şöyle buyurmuştur: "Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri eğlence olsun diye yaratmadık." Hakeza şöyle buyurmuştur: "Sizi abes olsun diye yarattığımızı mı sanıyorsunuz? " Hakeza şöyle buyurmuştur: "Biz her şeyi bir ölçü üzere yarattık." Yani hak üzere yarattık ve onu kendi yerinde taktir ettik. Hakeza şöyle buyurmuştur: "Cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım." Hakeza kurban kesme ibadeti hakkında da şöyle buyurmuştur: "Asla onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmaz. Lakin Allah'a sizin takvanız ulaşır."

Belki de şöyle dersek doğrudur: "Allah-u Teala falan hayvanı yarattığı taktirde bir grup kafirin bu yaratılışla iman edeceğini, bir grup günahkarın tövbe edeceğini, bir grup müminin ondan istifade edeceğini, bir grup zalimin ondan ibret alacağını ve-ya o varlığın yaratılıştan istifade edeceğini veya yeryüzünde veya gökte birisi için ibret sebebi olacağını bildiği için yaratmıştır. Elbette bütün bunlar bizlere gizli kalmıştır.

Sadece Allah'ın, yarattığı her şeyi hikmete dayalı bir maksatla yarattığını ve boş yere yaratmadığını bilmekteyiz. Hakeza Allah'ın bizlere namaz ibadetini emretmesi de bizi Allah'a itaate yakınlaştırması, günah ve isyandan uzaklaştırması sebebiyle ola-bilir. O halde namaz ibadeti, kılan herkes için veya onlardan bazısı için bir lütuftur.

Dolayısıyla bu ihtimaller bizlere gizli ve örtülüdür, bizler için aşikar değildir. Onlar hakkında detaylı bir bilgi almak hususunda herhangi bir delile de sahip deği-liz. Sadece genel olarak bu işin, hikmete dayandığını biliyoruz. Dolayısıyla da kaza ve kader hakkında konuşmaktan sakındırmak, bu sebeplerin detaylarını araştır-mak anlamındadır, kaza ve kaderin anlamı hakkında konuşmaktan sakınmak anlamında değil.

Elbette bütün bu ihtimaller Ebu Cafer'in (Seduk'un) naklettiği rivayetlerin doğ-ru olması halinde geçerlidir. Ama eğer doğru olmazsa veya senetleri doğru olmazsa, artık bu rivayetler karşısında hiçbir sorumluluk taşımamaktayız.
Onun naklettiği rivayetler arasında Zürare'den naklettiği hadis doğru bir hadis-tir. Anlamı da doğrudur, akıl ehline örtülü değildir. Bu hadis adalet inancını vurgu-lamaktadır. Bu rivayette İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teala ya-ratıklarını mahşerde bir araya toplayınca onlara emrettiği şeyi sorar. Onlara hükmettiği ve taktir ettiği şeyi ise sormaz."