Mizan'ul Hikmet-10.Cilt
 


3266.Bölüm Kabirde Sorguya Çekilen Kimse


16266. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mezarda sadece tam kafir veya tam mümin olan kimseler sorguya çekilir." Ben (ravi) şöyle arzettim: "O halde diğer insanlar ne olacak?" İmam şöyle buyurdu: "Onlara göz yum-lur."
16267. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kabirde sadece tam kafir veya tam mümin olan kimseler sorguya çekilir."

3267. Bölüm
Mezarda Faydalı Olan Ameller

16268. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mümin mezarına konulunca, namaz sağ tarafında ve zekat sol tarafında durur ve iyilik başına gölge eder. Sabır ise bir köşede bekler. İki sorgu meleği yanına gelince sabır; namaz, zekat ve iyiliğe şöyle der: "Arkadaşınızı gözetiniz, eğer aciz kalır-sanız ben size yardım ederim."

16269. Resulullah (s.a.a), daha bir gün önce defnedilen ve ailesinin üzerinde ağladığı bir mezarın yanından geçince şöyle buyurmuştur: "Sizin gözünüze gelmeyen hafifçe kılınan iki rekat namaz, bu mezarın sahibi için sizin bütün dünyanızdan daha sevimlidir."
bak. es-Sedık, 2219. Bölüm; el-Amel (1), 2938. Bölüm; el-Amel (3), 2961. Bölüm; 555. Konu, el-Vakf

3268. Bölüm
Kabır Adabı

16270. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ın kulları! Bağışlanma-mış kimse için ölümden daha zor olan şey mezardır. O halde, mezarın darlığından, baskısından, karanlığından ve yalnızlığından korkunuz… Al-lah'ın düşmanlarını hakkında uyardığı dar hayat kabir azabıdır."

16271. İmam Bakır (a.s) veya İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulul-lah'ın (s.a.a) kızı Rukeyye vefat edince Allah Resulü şöyle buyurdu: "Salih geçmişlerimizden, Osman b. Maz'un ve ashabına katıl." İmam şöyle bu-yurdu: "Fatıma (a.s) kabirn kenarında durmuş, göz yaşları mezarın üzeri-ne dökülüyordu. Allah Resulü ise ayakta durduğu bir halde göz yaşlarını elbisesiyle siliyor ve dua ediyordu. Peygamber daha sonra şöyle buyurdu: "Onun güçsüz olduğunu biliyorum, aziz ve celil olan Allah'tan onu me-zar baskısından korumasını istedim."

16272. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Gerçekten de siz, içinizden ölen kimselerin gördüklerini görseydiniz feryat eder, inleyip sızlardınız; korkar, dinler, itaat ederdiniz. Ama onların gördüklerini göremiyorsunuz, onların gördükleri şey örtülüdür sizlere. Ama yakında kaldırılacak o perde."

İbn-i Ebi'l-Hadid şöyle diyor: "Bu söz kabir azabına inanmanın doğru olduğuna delalet etmektedir. Bizim ashabımız da buna inanmaktadır. Gerçi düşmanları olan Eş'ariler ve diğerleri kabır azabını inkar ettikleri gerekçesiyle onları kınamaktadırlar. (Oysa biz ve ashabımız, kabir azabına inanmaktayız)"
bak. 340. Konu, el-Azab; el-Hulk, 1116. Bölüm; el-Kafi, 3/235. Bölüm;

3269. Bölüm
Kabir (Çeşitli)

16273. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Gözün mezara ilişince şöyle de: "Allah'ım! Bunu cennet bahçelerinden bir bahçe kıl, cehennem çu-kurlarından bir çukur karar kılma."
16274. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim namazının rükusunu tam olarak yerine getirirse, mezarda hiçbir korku ve dehşete maruz kal-maz."
16275. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim müminin bir hüznünü giderirse, Allah da onun ahiretteki bir hüznünü giderir ve mezardan serin (huzurlu) bir kalple çıkar."

428. Konu

el-Kıble
Kıble

Bihar, 19/195, Bab-u Tahavvul'il-Kıble
Vesail'uş-Şia, 3/214, Ebvab'ul Kıble

bak. .
94. konu, el-Hac


3270. Bölüm
Kıblenin Değişmesi

Kur'an:
"İnsanların sefihleri, "Yöneldikleri kıbleden onları çeviren ne-dir?" diyecekler; de ki: "Doğu ve batı Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola hidayet eder."

16276. İmam Sadık (a.s), kendisine, Allah Resulü (s.a.a) ne zaman Ka'be'ye doğ-ru döndürüldü? diye soran Muaviye b. Ammar'a şöyle buyurmuştur: "Bedir'den döndükten sonra."
16277. İmam Askeri (a.s), Allah-u Teala'nın, "Allah'ın hidayet ettikleri dışındakilere ağır idi" ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: "O zaman Beyt'ul Mukadaddes'e doğru yönelmek, Allah'ın hidayet ettikleri dışındakilere ağır geliyordu. Zira böyle bir kimse, Allah'ın insanı, kendi istek ve arzularına aykırı durumlarında da Allah'ın emrine itaat ediyor mu diye istek ve arzularına aykırı bir şekilde ibadete yönlendirdiğini biliyordu."

16278. Resulullah (s.a.a), Beyt'ul Mukaddes'e bakınca, Cebrail'e şöyle buyurmuş-tur: "Allah'tan benim kıblemi, Yahudilerin kıblesinden başka bir kıbleye çevirmesini istiyorum. Cebrail ona şöyle buyurdu: "Ben de senin gibi bir kulum. Senin için bana emir verildiği durum dışında elimden bir şey gel-mez. O halde rabbini çağır ve ondan dile."

Ondan sonra Allah Resulü (s.a.a) sürekli olarak gök yüzüne bakıyordu. Sonunda Cebrail Allah'tan kendisine bir cevap getireceği ümidiyle, gök yüzüne bakıyordu. Bunun üzerine Allah şu ayeti nazil buyurdu: "Biz yüzünü gökyüzüne çevirdi-ğini görüyoruz."
16279. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kıblenin Ka'be'ye doğru çevi-rilmesi, Peygamber'in (s.a.a) Mekke'de on üç yıl Beyt'ül-Mukaddes'e doğru namaz kılmasından sonra meydana geldi. Peygamber Medine'ye hicret ettikten sonra yedi ay boyunca Beyt'ul Mukaddes'e doğru namaz kıldı. Bu süreden sonra Allah onun kıblesini Ka'be'ye doğru çevirdi.

Zira Yahudi-ler Allah Resulü'nü (s.a.a) kınıyor ve şöyle diyorlardı: "Sen de bize tabisin, bizim kıblemize doğru namaz kılıyorsun." Allah Resulü (s.a.a) bu söze çok üzülüyordu. Gece yarısı dışarı çıkıyor ve yüce Allah'tan bu konuda bir emir gelmesini bekleyerek gökyüzü ufuklarına bakıyordu. Ertesi gün öğle namazı olduğunda, Resulullah Ben-i Salim mescidinde öğle namazı-nın iki rekatını kılmışken, aniden Cebrail (a.s) nazil oldu,

Peygamber'in omuzlarından tuttu ve onu Ka'be'ye doğru çevirdi ve ona şu ayeti okudu: "Şüphesiz yüzünü gökyüzüne doğru çevirdiğini görüyoruz, o halde seni beğendiğin bir kıbleye yönelteceğiz, o halde yüzünü Mescid'ul Haram'a doğru çevir." Allah Resulü Bet'ül-Mukaddes'e doğru iki rekat kılmışken, diğer iki rekatı da Ka'be'ye doğru kıldı. Bu esnada Yahudiler ve akılsız kimseler şöyle dediler: "Onları bulundukları kıbleden çeviren şey nedir?"

Allame Tabatabai şöyle diyor: "Bu hususla ilgili olarak gerek Şia ve gerekse Sünni kanallardan bir çok hadis rivayet edilmiştir ki bunlar birbirlerine yakın içe-rikli hadisler olarak kaynak eserlerde yer alırlar. Ama olayın gerçekleştiği tarih nok-tasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Çoğunluk -ki doğrusu budur- kıble deği-şikliğinin, hicretin ikinci yılının Recep ayında yani hicretin on yedinci ayında gerçek-leştiği görüşündedir.

İlmi Açıdan İnceleme
İslam dininde kıbleye yönelmek tüm Müslümanları kapsayan ve genel bir ibadet olan namaz, hayvan kesme ve umum halkı ilgilendiren diğer bazı konular açısından son derece önemlidir. Bu yüzden kıbleyi belirlemek için ciddi bir araştırma yapma ge-reğini duyarlar.

Önceki dönemlerde genellikle zann, varsayım ve biraz da tahmin esasına dayalı olarak kıbleyi belirlemeye çalışırlardı. Daha sonraları ümmetin matematik bilginleri bilimsel bir araştırma ve gerçeğe en yakın noktayı belirleme gereğini duydular. Bu amaçla, ülkelerin enlem ve boylamlarını belirleme amacı ile kullanılan cetvellerden,

aletlerden yararlanma yönüne gittiler. Önce, girinti ve üçgen hesabı ile, Mekke'nin bulunulan yerin güney noktası karşısındaki sapma konumunu ortaya çıkardılar. Yani bulunulan yer ile Mekke arasındaki kavuşma çizgisinin, bulunulan yer ile o yerin güney noktası arasındaki kavuşma çizgisinden (gündüzün yarı çizgisi) sapma oranını belirlediler. Daha sonra, gündüzün yarı çizgisini belirleyen ve Hint dairesi olarak bilinen ölçü yardımıyla tüm İslam ülkeleri açısından bu noktayı belirlediler. Ardından sapma derecelerini ve kıble hattını tayin ettiler.

Daha sonra kolaylık olsun diye pusula olarak bilinen mıknatıslı aleti kullandı-lar. Çünkü pusulanın iki ibresinden biri kuzeyi diğeri de güneyi gösterir. Bu alet, Hint dairesi yerine Güney noktasının belirlenmesi için kullanılır. Ayrıca ülkenin sapma çizgisi bilindiğinden kıble tarafını belirleme kolaylaşır.

Ancak bu çalışma Allah kendi rızasına yönelik bu çalışmaları kabul etsin iki bakımdan da yanılmadan kurtulamamıştır. Birincisi: Son dönem matematikçiler, ilk kuşak matematikçilerin boylamı belirlemede yanıldıklarını ortaya koydular. Bu yüzden yön sapması ve Kabe'nin bulunduğu noktanın belirlenmesi ile ilgili hesaplar altüst oldu.

Şöyle ki: Bir ülkenin enlemini belirlemeye -Kuzey kutbunun yüksekliğini göz önünde bulundurarak- ilişkin yöntemler gerçeğe yakın bir isabetliliğe sahipti. Anak boylamı belirlemeye ilişkin yöntemler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bu ise, göksel bir olayla ilgili iki ortak nokta arasındaki mesafeyi göz önünde bulundurmaktır. Güneş tutulması gibi ki bu olay ancak, güneşin yörüngesindeki seyri oranında algılanabilirdi. Buna saatle ölçme denir.

Ancak bu yöntem, eskiden kullanılan aletlerle oldukça güçtü ve titiz bir uygulamadan uzaktı. Ne var ki, günümüzün gelişmiş araçları ve iletişimin sağladığı yakınlık, meseleyi son derece kolaylaştırmışlardır. Kıbleyi tayin etme gereği de hala geçerlidir. Nitekim faziletli alim Şeyh Serdar Kabuli (r.a) bu hususta bir çalışma yapmıştır.

Yeni yöntemlerle kıbleye ilişkin yön sapmasını belirlemiştir. Yaptığı çalışmaları ve incelemeleri "Tuhfetul ecille fi marifetil kıble" adlı risalede yayınlamıştır. Bu risale son derece yararlı ve ayrıntılı bilgiler içeren bir risaledir. Bu risalede Şeyh, kıblenin nasıl belirleneceğini matematiksel olarak açıklıyor. Ayrıca ülkelerin kıble şemasını da çiziyor.
Şeyhin ulaştığı bulguların en ilginci de, Peygamber efendimizin (s.a.a) kerametle-rinden biri olan Medine'deki Mescidinin mihrabı ile ilgili tespitidir.

Şöyle ki: Eskilerin hesaplamasına göre, Medine'nin coğrafi konumu, enlem: 25?, boylam: 75? 20? dk. İdi. Fakat Peygamber efendimizin mescidindeki mihrap bu he-saplara uymuyordu. Bu yüzden alimler mihrabın kıbleye uyumluluğunu çeşitli açılar-dan araştırmaya gidiyor ve yön sapmasına değişik açıklamalar getirme gereğini duyu-yorlardı. Fakat bunların gerçekle uzaktan yakından bir ilgileri yoktu. Ancak Şeyh, Medine'nin coğrafi konumunun, enlem 24? 25? dk.

Boylam; 39? 59? dk. Ve yön sapmasının ise; 0? 45? dk. (yaklaşık olarak şeklinde olduğunu tesbit etti. Bu hesaba göre Resulullah'ın mihrabı kıbleyle tam uyuşuyordu. Böylece, namaz kıldığı bir sıra-da dönüp yüzünü çevirdiği kıble ile ilgili olarak Resulullah efendimizin akıllara dur-gunluk veren bir mucizesi daha gün yüzüne çıkıyordu. Resulullah Cebrail gelip ko-lumdan tuttu ve yüzümü Kabe'ye döndürdü demişti. Hiç kuşkusuz Allah ve Onun elçisi doğru söylüyor.

Daha sonra değerli mühendis ez-Zeim Abdurrezzak el-Beğairi -Allah rahmet et-sin- yeryüzünün bir çok bölgesinin kıblesini tespit etti ve buna "Marifet'ul Kıble" adlı eserinde yer verdi. Bu eserde yaklaşık olarak dünyanın bin beş yüz bölgesinin kıble şeması çizilmiştir. Böylece kıble tayinine ilişkin ilahi nimet tamamlanmış oldu.

İkincisi: Meselenin manyetik yönüdür. Bilim adamlarına göre, dünyanın iki manyetik kutbu, dünyanın iki coğrafik kutbu ile uyuşmazlar. Sözgelimi manyetik kuzey kutbu ile coğrafi kuzey kutbu arasındaki farklılık zamanla bin mile kadar çıkar. Dolayısıyla pusula coğrafik güney kutbunu tam olarak göstermez. Öyle ki ba-zen hiç de normal karşılanmayacak bir yön farklılığı ortaya çıkar. Günümüzde, ki 1332 H. Ş. Yılını kastediyorum,

değerli Mühendis Hüseyin Ali Rezmara bu mese-leyi çözümlemiştir. Değişik bölgelere göre coğrafik kutupla manyetik kutup farklılı-ğını tespit etmiştir ki, onun tesbit ettiği bölge sayısı bin kadardır. Onun icad ettiği pusula, kıble tayininde gerçeğe yakın bir isabetlilik göstermektedir. Günümüzde kul-lanılan pusula onun icadıdır. Allah çalışmasını kabul etsin.

Toplumsal Bir İnceleme

İnsan topluluklarının yapısını inceleyen, toplum adı verilen birimin özellik ve et-kinliklerini gözlemleyen bir insan, toplumunu bir olgu olarak meydana getiren ardından daha alt düzeyli birimlere ayıran, daha geniş alanlara doğru yaygınlaştıran etkenin insan doğası olduğunu görecektir. İnsan yüce Allah'ın fıtratı kanalıyla kendisine ilham etmesi sonucu varlığını sürdürme ve eksiğini giderme amacı ile toplumsal hareketlere girişir. Topluma sığınır, toplumsal eğitim ve denetim aracılığı ile kendi hareketlerini toplumun hareketlerine uydurma, toplumla birlikte oturup kalkma gereğini duyar. Ardından insan bazı bilgilerin farkına varır, kendisine bazı bilgiler ilham edilir.

O ilimler (zihinsel kavramlar) ve bazı kavrayışlar aracılığı ile maddeyi ve maddi varlık içinde ihtiyaç duyduğu olguları, kendi hareket biçimini ve maddi varlık içinde ihtiyaç duyduğu olguları, kendi hareket biçimini ve amaçlarını belirler. Bunlar onunla kendi hareketleri ve kendi ihtiyaçları arasındaki bağlantıyı sağlarlar. Güzel ya da çirkin, gerekli ya da zorunlu olduğuna inanmak gibi bir takım toplumsal temel prensiplerin benimsenmesi gibi.

Ulusların, bölge ve çağların değişmesiyle değişim ve başkalaşma arzeden başbakanlık, başkan tarafından yönetilme durumu, mülkiyet, özel mülkiyet, ortak ve özel ilişkiler, öteki genel nitelikli kural ve yasalar, ulusal gelenekler de bunlar arasında yer alır. Şu halde üzerinde birleşilen ve görüş birliğine varılan toplumsal değerler ve kurallar yüce Allah'ın ilhamına dayalı insan doğasının ürünleridirler. İnsan doğası inandığı ve istediği değeri dış alemde somutlaştırıp ardından amel, fiil, terk ya da bütünlenme şeklinde pratize etme saydamlığına sahip kılınmıştır.

Maddi olgulardan münezzeh ve maddi olarak algılanmaktan uzak olan yüce Al-lah'a kulluk sunma amacı ile yönelme, kalp ve vicdan sınırlarının dışına taşırılmak ve fiiller çerçevesine indirgenmek istenince -ki fiiller ancak maddi olgularca gerçekleş-tirilirler- bu duyguların temsili olarak somutlaştırılmalarından başka seçenek yoktur ki, kalbi yönelişler farklı nitelikleriyle nazara alınarak kendi anlamlarına uygun bi-çim ve şekillerle fiilen somutlaştırılırlar.

Alçalmayı sembolize eden secde, saygı göster-meyi sembolize eden kıyam ve huzuruna pak ve temiz olarak çıkmayı sembolize eden gusül ve abdest gibi. Hiç kuşkusuz kulun mabuduna yönelmesi ibadet ederken yüzünü ona döndürmesi, sunduğu ibadetin ruhunu oluşturur. Bu ruh olmazsa, ibadetin hayatı ve varlığı söz konusu olmaz. İbadetin tam, kalıcı, sürekli ve gerçek olması bakımından bu ruhun sembolize edilmesi bir zorunluluktur.

Putperestler, yıldızlara ve diğer cisimlere kulluk sunan insanlar, ibadet ederlerden mabudlarını karşılarına alıyorlardı. Yüzyüze gelmeyi sağlayan özel mekanlarda be-denleriyle onlara yöneliyorlardı.

Fakat, peygamberlerin sundukları din, özellikle de bu dinlerin tümünü tasdik eden İslam dini, kıble olarak Kabe'yi öngörmüş ve namazda ona yönelmeyi emretmiştir. Bir Müslüman dünyanın neresinde olursa olsun, Kabe'ye yönelerek namaz kılmak durumundadır ve bu hususta hiçbir mazeret ileri süremez. İslam bazı durumlarda kıbleye karşı durmayı, bazı durumlarda da ona sırt çevirmeyi yasaklamıştır. İslam, diğer bazı durumlarda ise, Kabe'ye yönelmeyi mendub saymıştır.

İslam bununla insan kalbindeki Allah'a yöneliş duygusunu, evine yönelterek korumayı amaçlamıştır ki, yalnızlığında, kalabalık arasında, ayakta, oturuşunda, uykusunda, uyanıklığında, ibadet anında ve kulluk kasti taşıyan herhangi bir davranışında rabbini unutmasın. Hatta en basit hareketlerde bile bu duygunun göz önünde bulundurulmasını, korunmasını istemiştir. Bu, meselenin ferde yönelik kısmıdır.

Meselenin topluma bakan yönü ise, daha hayret verici, daha etkileyici, daha belir-gin ve daha derin etkilidir. İnsanlar aralarındaki zaman ve mekan farklılığına rağ-men aynı noktaya yönelmek suretiyle birleşmiş oluyorlar. Bu olay onlar arasındaki düşünce birliğinin, toplumsal bağlılığını gönüllerin kaynaşmışlığının somut idadesidir.

Ferdin maddi ve manevi hayatı ile ilintili her olguya nüfuz etmesi mümkün olan bu ruh, toplumsal boyutta daha engindir ve, oluşturduğu toplumsal birlik daha güçlü ve daha yetkindir. Yüce Allah bu ayrıcalığı Müslüman kullarına özgü kılmıştır. Bununla onların birlik beraberliklerini ve toplumsal heybetlerini korumuştur. İnsanların iki kişinin bir görüş etrafında birleşmesi hayal olasıcasına çeşitli hiziplere, değişik mezheb ve meşreblere bölünmüş olmalarına rağmen, bize bahşettiği bu nimetlerinden dolayı ulu Allah'a şükrediyoruz.

Tarihi Açıdan İnceleme
Ka'be'yi ilk kez inşa eden kişinin Hz. İbrahim-i Halil(a.s) olduğu tevatür düze-yinde kesin bir tarihsel olgudur. O dönemde bölgede İbrahim'in oğlu İslamil ile Ye-men'den gelen kabilelerden olan Curhum kabilesi yaşıyordu. Ka'be yaklaşık olarak dörtgen şeklinde inşa edilmişti. Dört yöne bakan köşeleri, esen şiddetli rüzgarların etkisini kırıyor, zarar vermesini engelliyordu.

Kabe, Amaliklerin yenildikleri güne kadar İbrahim'in inşa ettiği şekilde kaldı. Sonra Curhum kabilesi (veya tam tersine önce Curhum ve daha sonra Amalikler) Emir'el Müminin'den gelen rivayette belirtildiği gibi yeniden onu inşa ettiler.

Ka'be'nin yönetimi, hicretten önce ikinci yüzyılda Peygamberimizin atalarından biri olan Kusay b. Kilab'ın eline geçince, onu yıkıp yeniden sağlam bir şekilde inşa etti. Devm (bir çeşit hurma ağacına benzer) ve hurma ağacı kerestesinden bir tavan yaptı. Yanında da Dar'un-Nedve'yi inşa etti. Yönetim işlerini ve ileri gelenlerle isti-şare etmeyi burada yürütüyordu. Sonra Kabe duvarlarının bak. tığı yönleri Kureyş oymakları arasında bölüştürdü. Onlar da evlerini Ka'be'nin etrafındaki tavaf alanı-nın çevresinde yaptılar. Evlerinin kapılarını Ka'be'ye açılacak şekilde planladılar.

Peygamberimizin Peygamber olarak gönderilişinden beş yıl önce bir sel sonucu Ka'be yıkıldı. Kabileler Ka'be'yi yeniden inşa etmek için iş bölümü yaptılar. Duvar-larını yapan usta Yunanlı (Rum) Yakum'du. Mısırlı bir marangoz da ona yardım ediyordu. Sıra Hacer'ül-Esved'in yerleştirilmesine gelince, onu yerine koyma onuruna kimin erişeceği hususunda aralarında tartışma çıktı. Sonunda Hz. Muhammed'in (s.a.a) hakemliğine başvurmaya karar verdiler.

Peygamberimiz (s.a.a) o sırada otuz beş yaşındaydı. Kureyşliler onu akıllı, ileri görüşlü, doğru biri olarak biliyorlardı. Hz Muhammed bir aba istedi. Hacer'ül-Esved'i abasının üzerine koydu. Sonra her ka-bilenin temsilcisinin örtünün bir tarafından tutup kaldırmasını istedi. Taşın konulacağı doğu tarafındaki yere kadar yükselttiklerinde, Hz. Muhammed (s.a.a) taşı tutup yerine yerleştirdi.

Yapılan harcamalar onlara ağır gelmeye başlayınca, yapıyı bugünkü hali üzere bıraktılar. Böylece Ka'be'nin bazı bölümleri yapı dışında kaldı. Binayı küçülttükle-rinden Hacer'ül-Esved etrafındaki Hicr-i İsmail tarafında yer alan bir bölüm dışarı-da bırakılmış oldu.

Ka'be, Yezid b. Muaviye döneminde Abdullah b. Zübeyr'in Hicaz'a egemen ol-duğu zamana kadar bu şekilde kaldı. Yezid'in Mekke'deki kumandanlarından Husayn, İbn-i Zübeyr'le savaştı. Kabe mancınık atışından isabet aldı. Daha sonra yakıldı, örtüsü ve bazı ahşap bölmeleri yandı. Sonra Yezid ölünce kuşatma kaldırıl-dı.

İbn-i Zübeyr Kabe'yi yıkıp yeniden inşa etmek istedi. Bu amaçla Yemen'den arı-tılmış kireç getirildi. Duvarları onunla yapıldı. Hicr-i İsmail Kabe'nin içine dahil edildi. Kapının yere bitişik olması sağlandı. Karşı duvarda bir kapı daha açıldı. İn-sanlar birinden girip diğerinden çıksınlar diye. Yüksekliği yirmi yedi zira (yaklaşık on üç buçuk metre) olarak öngörüldü. Bina tamamlanınca, Kabe'nin içine ve dışına misk ve anber sürüldü.

Üzeri halis ipek kumaşla örtüldü. Kabe'nin onarımı Hicri 64 yılında Recep ayının 17'sinde tamamlandı. Sonra Abdulmelik b. Mervan halife olunca komutanlarından Haccac b. Yusuf'u İbn-i Zübeyr'le savaşmak üzere görev-lendirdi. Nihayet İbn-i Zübeyr yenildi ve öldürüldü. Haccac Kabe'ye girdi ve İbn-i Zübeyr'in yaptığı değişiklikleri Mervan'a duyurdu.

Mervan Kabe'yi eski haline dön-dürmesini emretti. Bunun üzerine Haccac Kabe'nin kuzey tarafını altı zira' ve bir karış kadar yıktı.
Bu duvarı Kureyş'in attığı temel üzerinde yeniden inşa etti. Doğuya bakan kapı-nın yerden biraz yüksekçe olmasını sağladı, batıya bakan kapıyı kapattı ve sonra kalan diğer taşları yerlere döşedi.

960 tarihinde Osmanlı Sultanlarından Sultan Süleyman tahta gelince, Kabe'nin çatısını değiştirdi. 1021 tarihinde tahta geçen Sultan Ahmet 1039 tarihinde meyda-na gelen büyük selin yıktığı kuzey, doğu ve batı duvarlarını onardı. Sonra Osmanlı sultanlarından 4. Murad zamanında bir kez daha onarıldı. Kabe o günden günü-müze, yani hicri kameri bin üç yüz yetmiş beş veya Hicri- şemsi bin üç yüz otuz se-kiz tarihine kadar herhangi bir onarım geçirmemiştir.

Kabe'nin Şekli
Ka'be yaklaşık olarak dörtgen şeklindedir. Sert mavi taştan yapılmıştır. Yük-sekliği on altı metredir. Peygamerimiz (s.a.a) zamanında yüksekliğinin bundan daha az olduğu Fetih günü Peygamberimizin Ali'yi omuzlarına çıkarıp Ali'nin de Kabe'nin üzerindeki putları aşağı indirip kırdığına dair rivayet edilen hadisten anlıyoruz.

İçinde su oluğu bulunan ve tam karşısında yer alan kenarın uzunluğu on metre ve on santimdir. Kapının yer aldığı kenarın ve karşısında bulunan kenarın uzunluğu ise on iki metredir. Kapı yerden iki metre yüksekliktedir. İçeriye giren içi kapının solunda yer alan rükünde Hacer'ül-Esved yer alır. Onun tavaf yerinden yüksekliği bir buçuk metredir.

Hacer'ül-Esved ağır, düzgün olmayan, yumurta şeklinde bir taştır. Rengi kırmızıya çalan siyahtır. Üzerinde kızıl noktalar ve sarı kıvrımlar yer alır. Bunlar taşta meydana gelen çatlamaların sonradan kaynaması sonucunda oluşmuşlardır. Çapı yaklaşık olarak otuz santimetredir.

Kabe köşeleri, eski zamanlardan beri "rükun" olarak adlandırılır. Örneğin ku-zey köşesine "Rükn'ül-İraki, batı köşesine "Şami" güney köşesine "Yemani" ve Hacer'ul Esved olan doğu köşesine ise "Esved" denir. Kapı ile Rükn'ül-Esved ara-sındaki mesafeye "mültezem" denir. Bu adı almasının nedeni tavaf eden kimsenin devamlı burada dua ve dilekte bulunmasındandır. Kuzey taraftaki duvarın üzerin-deki su oluğuna Mizab-ur Rahmet (rahmet oluğu) denir.

Bu oluğu Haccac b. Yusuf yapmıştır. 954 tarihinde Sultan Süleyman gümüş bir olukla 1021 tarhinde ve Sul-tan Ahmet mavi çini nakışlı ve altın yıldızlı bir gümüş olukla değiştirmiştir. Sonra Osmanoğullarından sultan Abdulmecid 1273 tarihinde altın bir oluk göndermiştir. Yerine konulan bu oluk hala orada bulunmaktadır.

Oluğun tam karşısında yay şeklinde "Hatim" adı verilen bir duvar yer alır. Bu yay şeklinde bir yapıdır. İki ucu Kabe'nin kuzey ve batı köşelerine bakar. Onlardan uzaklıkları 203 cm. kadardır. Bu yapının yüksekliği bir kalınlığı bir buçuk metre-dir. İç tarafından nakışlı mermer kullanılmıştır. İçeriden bu yay şeklinde duvarın or-tasından Kabe'nin bir tarafının ortasına kadarki mesafe 844 cm'dir.

Bu "Hatim" adlı duvarla Kabe'nin duvarının arasındaki boşluğa Hicr-i İsmail denir. İbrahim'in ilk kez inşa ettiği zamanlarda bunun yaklaşık olarak üç metrelik kısmı Kabe'nin içindeydi. Geri kalan kısmı ise, Hacer ve oğlunun koyunlarının ba-rınağıydı. Denilir ki, Hacer ve İsmail burada gömülüdürler.
Kabe'nin içinde yapılan değişiklikler, onarımlar, Kabe'ye ilişkin kurallar ve pro-tokoller bizi pek ilgilendirmemektedir. Dolayısıyla bunların detayına girme gereğini duymuyoruz.

Kabe'nin Örtüsü
Daha önce bakara suresinin tefsiri çerçevesinde, Hacer ve İsmail'in kıssası ve Mekke toprağına konaklamaları ile ilgili olarak aktardığımız rivayetlerde, Kabe'nin inşasının tamamlanışından sonra Hacer'in Kabe'nin kapısına kendi çarşafını perde astığı ifade edilmişti.

Kabe'nin tümünü örten perdeye gelince, söylendiğine göre ilk kez Kabe'ye örtü giy-diren kişi, Yemen Tubbalarından Ebu Bekir Es'ad'dır. Bu zat Kabe'yi gümüş sır-malı bir perdeyle örtmüştü. Ondan sonra yönetime gelenler onun bu uygulamasını sürdürdüler. Daha sonra insanlar değişik kumaşlardan üretilmiş perdelerle örtmeye devam ettiler. Böylece üzeri kat kat perdelerle örtülür oldu. Bu perdelerden biri çürü-düğünde hemen üzerine yenisi konulurdu.

Bu durum Kusay zamanına kadar sürdü. Kusay Kabe'nin örtüsü için Araplardan yılda bir kez olmak üzere yardım topladı. Bu gelenek onun oğulları tarafından da sürdürüldü. Ebu Rabia b. Muğire bir yıl, diğer Kureyş kabileleri de bir yıl örtüyü değiştirirlerdi.

Peygamber efendimiz (s.a.a) Kabe'yi yemen kumaşıyla örtmüştü. Abbasi Halife-lerinden el-Mehdi'nin zamanına kadar bu şekilde kaldı. Halife Hac için Mekke'ye geldiğinde, Kabe bakıcıları perdelerin Kabe'nin yüzünde birikmiş olmasından şikayet ettiler. Bunların ağırlık yapıp Kabe'yi yıkmasından korktuklarını belirttiler.

Bunun üzerine Halife bu örtülerin kaldırılmasını, yerine her yıl bir tek örtü serilmesini emretti. Bu gelenek günümüze kadar devam etti. Kabe'nin bir de iç örtüsü vardır. İlk kez Kabe'ye içeriden perde örten kişi Abbas b. Abdulmuttalib'in annesidir. Oğlu Abbas ile ilgili olarak bir adakta bulunduğu için bu perdeyi Kabe'nin iç duvarlarına örtmüştü.

Kabe'nin Konumu

Kabe çeşitli toplumlarca kutsal ve azametli sayılmıştı. Hintliler azametli bir gözle Kabe'ye bakıyorlardı ve kendilerince Üçüncü Uknum olarak kabul edilen "Sifa"nın ruhunun eşiyle birlikte Hicazı ziyaret ettiği sırada Hacer'ül-Esved'e hulul ettiğini söylerlerdi.
Fars ve Keldani Sabileri onu yedi büyük evden biri kabul ederlerdi. Bir de, eski ve uzun süre ayakta kalmış olması nedeniyle Zühal'in evi olduğuna inanılırdı.
Farslar da Kabe'ye saygı gösterirlerdi. Hürmüz'ün ruhunun ona hulul ettiğine inanırlardı. Bazen Hac için gittikleri de olurdu.

Yahudiler ona saygı gösterir, İbrahim'in dini üzere orada Allah'a ibadet ederler-di. İçinde resimler ve heykeller bulunurdu. Bunlar arasında ellerinde fal okları bulu-nan İbrahim ve İsmail'in resimleri de yer alırdı. bakire Meryem'in ve Mesih'in resmi de yapılmıştı. Bu da Yahduiler gibi Hıristiyanların da ona saygı gösterdiklerinin ta-nığıdır.
Araplar da Kabe'ye büyük bir saygı gösterirlerdi. Onu Allah'ın evi kabul eder-lerdi. Her taraftan gelip ona hac ziyeretinde bulunurlardı. Kabe'nin İbrahim tarafın-dan yapıldığını söylüyorlardı. Hac, İbrahim'in Araplar arasında nesilden nesile gelen dininin bir kuralıydı.

Kabe'nin Yönetimi
Kabe'nin yönetimi İsmail'in elindeydi. Ondan sonra bu görev oğullarına geçti. Sonra Curhum kabilesi onlara karşı üstünlük sağlayıp Kabe'nin yönetimini elde ge-çirdiler. Ardından Kerkeroğullarından bir taife olan Amalikler, Curhum kabilesiyle bir dizi savaşa girşip Kabe'ye sahip oldular. Amalikler Mekke'nin aşağı kısmına konaklanmışlardı. Curhumlular da yukarı kısmına yerleşmişlerdi. İçelerinde melik-leri de vardı.

Sonra talih Curhumlulardan yana döndü; Amalikleri yenilgiye uğratıp Kabe'nin yönetimini ele geçirdiler. Böylece yaklaşık olarak üç yüz yıl yönetim onların elinde kaldı. Hz. İbrahim'in yapısına eklemede bulundular, duvarlarını yükselttiler.
İsmailoğulları güçlenip çoğalınca ve artık belli bir caydırıcı kuvvete kavuşunca, Mekke onlara dar gelmeye başladı. Bunun üzerine Curhumlularla savaştılar, onları yenilgiye uğratıp Mekke'den çıkardılar.

O sırada İsmailoğullarının başında Amr b. Luhay bulunuyordu. Kendisi Huzaa kabilesinin büyüğüydü. Mekke'nin yönetimini ele geçirip Kabe'nin işlerini kendi uhdesine aldı. Kabe'nin üzerine putları koyup in-sanları onlara tapmaya çağıran ilk kişi odur. Kabe'nin üzerine koyduğu ilk put "Hubel"dir. Onu Şam'dan getirmiş, Kabe'nin damına koymuştu. Ardından başka putlar da getirmişti. Böylece putların sayısı artmış ve Araplar arasında puta tapıcılık yayılmış ve tek ilaha kulluğu esas alan Hanif dini yok olmuştu.

Curhum kabilesinden Şahne b. Halef konuyla ilgili olarak Amr b. Luhay'a hi-taben şöyle der:
"Ey Amr, ilahlar icad ettin sen.
Mekke evinin çevresine çeşit çeşit putlar diktin.
Oysa Kabe'nin bir tane rabbi vardı, ebedi…
Ama sen, insanlar içinde, onun birçok Rabbinin olmasını sağladın.
Yakında bileceksiniz ki, Allah kısa süre sonra,
Sizin dışınızda evi için bir koruyucu seçecektir."

Kabe'nin yönetimi Halil el-Huzai zamanına kadar Huzaa oğullarının elindeydi. Halil kendisinden sonra yönetimi kızına verdi. Kızı da Kusay b. Kilab'in karısıydı. Kabe kapısını açıp kapatmayı Huzaa oğullarından Ebu Gabşan el-Huzai adlı birine verdi. Ebu Gabşan bu görevi, bir deve ve bir fıçı şarap karşılığında Kusay b. Kilab'a sattı. Bu olay Araplar arasında bir deyim olmuştur: "Ebu Gabşan'ın alış verişinden daha zararlı…" diye.

Böylece yönetim Kureyş'e geçti. Kusay, Kabe'nin yapısını yeniledi. Daha önce buna değinmiştik. Durum, Peygamberin (s.a.a) Mekke'yi fethetmesine kadar bu şekilde devam etti. Resulullah (s.a.a) Kabe'ye girdi, duvarlardaki resim ve kabartmaların silinmesini, içindeki putların kırılmasını emretti. Üzerinde İbrahim'in iki ayağının izi bulunan taş, yani Makam-ı İbrahim, o sırada Kabe'nin yakınlarında koruma altında bir şeyin içindeydi.

Sonra bugün bilinen yere gömüldü. Burası dört sütun üzerinde duran bir kubbedir. Tavaf edenler namaz kılmak amacıyla buraya yönelirler.
Kabe'yle ilgili haberler ve onunla bağlantılı dinsel uygulamalar çok ve uzundur. Biz hac ve Kabe ayetleri üzerinde düşünen bir araştırmacı için yeterli olan bu kısmını sunmakla yetindik.
Yüce Allah'ın bereketli kıldığı ve hidayet olarak öngördüğü Kabe'nin bir özelliği de, hiçbir İslami grubun onun konumunu tartışma konusu yapmamış olmasıdır.


429. Konu

et-Tekbil
Öpmek

Bihar, 76/19, 100. bölüm; et-Tekbil
Vesail'uş-Şia, 8/565, 133. bölüm; İstihbab'ut-Tekbil'il-Mümin lil Mü'min

3271. Bölüm
Öpmek

16280. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Çocuğu öpmek, sevgi ve muhab-bettir. Eşi öpmek şehvettir. Baba ve anneyi öpmek ibadettir. Erkeğin kardeşini öpmesi ise dindir."
16281. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eş ve küçük çocuk dışında, ağızdan öpmek doğru değildir."
16282. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden herkim kendisine mah-rem olan ve adet görme çağına erişmiş birisini -örneğin, kız kardeşini, halasını veya teyzesini- öpmek isterse, iki gözünün arasından (alnından) veya başından öpsün. Yüzünü ve ağzını öpmekten sakınsın."

16283. Resulullah (s.a.a), kendisine selam veren ve elini sıkan Cabir'e şöyle bu-yurmuştur: "Erkeğin kardeşinin elini sıkması onu öpmesi mesabesinde-dir."
16284. İmam Bakır (a.s), Cabir Ensari'den naklen şöyle buyurmuştur: "Allah Resulü (s.a.a) Müka'ame ve Mükamea'den nehy etmiştir. Müka'ame erke-ğin erkeği öpmesidir. Müka'mea ise, hiçbir zaruret olmaksızın aralarında hiçbir elbise olmadığı halde bir yatakta yatmalarıdır."

3272. Bölüm
Mümini Öpmek

16285. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sizin dünyada kendi-siyle tanındığınız bir nurunuz vardır. Sizden birisi kardeşiyle görüşünce, alnındaki nur yerinden öpsün."

16286. İmam Sadık (a.s) kendisinin elinden tutup öpen Ali b. Mezid Sahib'us-Sabiri'ye şöyle buyurmuştur: "Bil ki bu iş (el öpmek) sadece Peygamber ve Peygamber'in vasisi hakkında caizdir."
16287. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) veya kendi-sinden Resulullah (s.a.a) kastedilen kimse dışında birinin başından ve elinden öpmemek gerekir."
Abdullah b. Amr bir kıssa nakletti ve bir yerde şöyle dedi: "Peygamber'e (s.a.a) yakınlaştık ve elinden öptük."

430. Konu

el-Katl
Öldürmek

Vesail'uş-Şia, 19/2, 1. bölüm; Tahrim'ul Ketl Zulmen
Bihar, 104/368, 1. bölüm; Ukubet'ul Katl'un-Nefs
Kenz'ul Ummal, 15/18-35; fi Veid'il-Kat'ul Nefs
Kenz'ul Ummal, 15/98, 99; İhdar
Kenz'ul Ummal, 15/35-37, Katil'un-Nefs
Kenz'ul Ummal, 15/37-51; 99-102; Katl'ul Hayvanat


bak. .
442. konu, el-Kasas
er-Resul, 1507. bölüm; el-Hayvan, 984, 985. bölümler

3273. Bölüm
Birini Öldürmek/Cinayet

Kur'an:
"Bunun için İsrailoğullarına şöyle yazdık: "Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürür-se, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur." And ol-sun ki, onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi, sonra buna rağ-men, onların çoğu yeryüzünde taşkınlık edenler oldular."

"Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımı-şızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür."
bak. Nisa suresi, 29, 92, 93. ayetler; Maide suresi, 28. ayet; En'am suresi, 140, 151. ayetler; İsra suresi, 31. ayet; Kehf suresi, 74. ayet; Furkan suresi, 68. ayet; Tekvir suresi, 9. ayet
16288. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İnsanların en isyankarı kendisi-ni öldürmeyi kastetmeyen günahsız birini öldüren veya kendisini vurma-yan kimseyi vuran kimsedir."
Bak. Es-Silah, 1852. Bölüm

16289. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah-u Teala'ya karşı insanların en isyankarı kendisini öldürmeyi kastetmeyen birini öldüren ve kendisine vurmak istemeyen birine vuran kimsedir."
16290. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kul haram olan bir kanı dök-medikçe dininde bir alana (yere) sahiptir."
16291. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kulun kalbi haksız yere kan dökmedikçe korku ve ümidi kabul eder, ama kan dökünce kalbi ters yüz olur, günah sebebiyle kızdırılmış ve kararmış demirci küresine benzer, ar-tık ne iyi bir işi iyi bilir ve ne de kötü bir işi çirkin sayar."

16292. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü insanlar arasında hüküm verilen (sorguya çekilen) ilk şey kanlar hakkındadır."
16293. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kıyamet günü hakkında hüküm verdiği ilk şey (dökülen) kanlardır. Allah Adem'in iki oğlunu (Habil ve Kabil'i) durdurur, onların arasında hüküm verir. Daha sonra geriye hiç kimse kalmayıncaya kadar ondan sonra gelip birbiriyle kan davası bulunan kimseler arasında hüküm verilir. Ardından ondan sonraki insanlar arasında hüküm verilir. Böylece yüzü kan içinde bir maktul (öldürülen kimse) katilini getirir ve şöyle der: "Bu beni öldürdü." Allah şöyle buyurur: "Sen mi onu öldürdün?" O asla Allah'tan bir söz gizleyemez."

16294. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teala Musa bin İm-ran'a şöyle vahyetmiştir: "Ey Musa! İsrailoğullarının eşraf takımına şöyle de: "Sakın haram olan bir canı haksız yere öldürmeyiniz. Zira sizden her kim dünyada birini öldürürse onu ateşte o kimseyi öldürdüğü gibi tam yüzbin defa öldürürüm."

16295. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kan dökme hususunda küstah-laşan kimse sizi kandırmasın. Zira onun için Allah nezdinde ölmeyen bir katil vardır." Şöyle arzettiler: "Ey Allah'ın Resulü! Ölmeyen katil de kim-dir?" Peygamber şöyle buyurdu: "Ateştir."
16296. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Bütün dünyanın yok olması Al-lah nezdinde haksız yere dökülen kandan daha önemsizdir."
16297. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü)öldürülen kimse şah damarlarından kan akar bir halde katilini tutar ve izzet sahibi Allah'ın nezdine getirerek şöyle der: "Ey Rabbim! Bundan beni hangi suçla öldür-düğünü sor." Allah şöyle buyurur: "Onu hangi günahtan dolayı öldür-dün?" O şöyle der: "Onu falan kimse izzete ulaşsın diye öldürdüm" der. Ona şöyle denir: "İzzet yalnızca Allah'a aittir."

16298. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Günahı olsun veya olmasın öl-dürülen herkes kıyamet günü sağ eliyle katilini astığı başı sol elinde oldu-ğu halde şah damarlarından kan akıtığı bir halde haşrolur ve şöyle arze-der: "Ey Rabbim! Bundan beni neden öldürdüğünü sor." Eğer katil, "Onu Allah'a itaat üzere öldürdüm" derse katiline mükafat olarak cennet verilir. Öldürülen kimse de ateşe götürülür. Eğer, "Falan kimseye itaat etmek üzere onu öldürdüm" derse öldürülen kimseye şöyle denir: "Seni öldürdüğü gibi sen de onu öldür" sonra da aziz ve celil olan Allah o ikisi-ne istediği şeyi yapar."

16299. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "(Kıyamet günü) birisi birinin elinden tutarak gelir ve şöyle der: "Ey Rabim! Bu beni öldürdü." Allah ona şöyle buyurur: "Neden onu öldürdün?" O şöyle cevap verir. "Onu izzet senin olsun diye öldürdüm." Allah şöyle buyurur: "O izzet benim-dir." Başka birisi birinin elinden tutarak gelir ve şöyle der: "Ey Rabbim! Bu beni öldürdü." Allah şöyle buyurur: "Neden onu öldürdün?" O şöyle cevap verir: "Falan kimse izzete ulaşsın diye onu öldürdüm." Allah şöyle buyurur: "İzzet ona ait değildir." Böylece onun kanının intikamı için o katil şahıs öldürülür."
16300. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah bir canı öldürmeyi haram kılmıştır. Zira helal kılmış olsaydı insanlar bozulur, yok olur ve ted-bir/düzen fesada uğrardı."

16301. İmam Bakır (a.s) aziz ve celil olan Allah'ın "Bunun için İsrailoğul-larına şöyle yazdık: "Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldür-müş gibi olur" ayeti hakkında kendisine, "bir kişiyi öldürdüğü halde nasıl olur da bütün insanlığı öldürmüş gibi sayılır?" diye soran Humran'a şöyle buyurmuştur: "Zira cehennem ehlinin azabının en şiddetli noktası olan bir yere yerleşti-rilir. Eğer bütün insanları öldürecek olsaydı yine aynı yere giderdi. Ben, (Humran) şöyle arzettim: "Eğer başka birini öldürse ne olacak?" İmam (a.s) şöyle buyurdu: Azabı (cehennemin o noktasında) iki kat olur."
El Mizan Tefisrinde şöyle yer almıştır:

Allame Tabatabai şöyle diyor: "Dedim ki: Birini daha öldürürse ne olur?" sö-zünde, daha önce yaptığımız açıklamaya yönelik bir işaret vardır ki orada bir kişiyi öldürmenin vebalının, birkaç adamı öldürmenin vebalına eşit olması sorunu üzerinde durulmuştu. İmam burada, "Azabı katlanır" cevabını veriyor. Burada, "Kim bir cana…karşılık olmaksızın bir canı öldürürse…" ayetinde işaret edilen indirgeme olgusunun gerektirdiği eşitliği gündeme getirmiyor.

Çünkü azabın katlanması, birin çoğa veya her kese eşit olmamasını gerektirir, şeklinde bir problem ileri sürülemez. Böyle bir problemin ileri sürülmeyecek olmasının nedenine gelince, konum eşitliği azabın türüyle ilgilidir. O da, bir kişiyi öldürenle, iki kişiyi öldüren ve herkesi öldürenin cehennemin aynı vadisine konulacak olmalarıdır. Nitekim İmamın sözü de buna işaret ediyor: "Eğer bütün insanları öldürmüş olsaydı, buraya konulacaktı."

Bizim bu açıklamamız, Ayyaşi'nin tefsirinde Humran'dan, onun da söz konusu ayetle ilgili olarak İmam Cafer Sadık'tan (a.s) aktardığı rivayetçe de desteklenmektedir. İmam (a.s) buyurdu ki: "Cehennemde bir yer var ki burası, cehennem azabının şiddet bakımından ulaştığı son nokt adır. Adam öldüren kişi oraya konur." -Ravi diyor- dedim ki: "Ya iki kişiyi öldürürse?" Şu cevabı verdi: "Ateşte, bu yerden daha şiddetli azap veren bir yer olmadığını bilmez misin? Bu azap, yaptığıyla orantılı olarak artırılır…"

İmamın (a.s) cevabında olumlamayla olumsuzlamaya birlikte yer vermiş olması, bizim de rivayeti yorduğumuz amaca yöneliktir. Şöyle ki: Birlik ve eşitlik azabın tü-rüyle ilgilidir. Bu da konum birliğine yönelik bir işarettir. Farklılık, şekil ve katilin tattığı azabın mahiyeti bakımından söz konusudur.

Ayrıca Hannan b. Sudeyr'in İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "Kim bir canı öl-dürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir" ayetiyle ilgili olarak aktardığı şu sözler de bu yorumumuzu bir açıdan desteklemektedir: "Cehennemde bir vadi var. Bir kimse bütün insanları öldürse, oraya girer. Bir insanı öldürse, yine oraya girer."
Şöyle diyorum: Bu rivayette ayet, anlam olarak aktarılmış gibidir.


3274. Bölüm
Mümini Öldürmek

Kur'an:
"Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde temelli kala-cağı cehennemdir. Allah ona gazâb etmiş, lânetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır."
16302. Resulullah (s.a.a) Veda haccında şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz kanları-nız ve mallarınız Allah ile görüşünceye ve amellerinizi soruncaya kadar bu şehir, bu ay ve bu gününüzün haram kılındığı gibi sizlere haram kılınmıştır."
16303. Resulullah (s.a.a) bir yerde bulunan ve katili belli olmayan bir cenaze hak-kında şöyle buyurmuştur: "Bir Müslüman öldürülmekte ve katilinin kim ol-duğu bilinmemektedir?! Canım elinde olana andolsun ki eğer göklerin ve yerin ehli bir

mümini öldürme hususunda el ele verecek olsalar veya öl-dürülmesinden hoşnut olsalar Allah hepsini ateşe sokar. Canım elinde olana andolsun ki zulüm üzere birine bir kırbaç vuran kimse yarın cehen-nem ateşinde kırbaçlanacaktır."
16304. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ey insnalar! Ben sizin aranızda iken bir ölü bulunacak ve katili de belli olmayacak öyle mi? "Eğer gök ve yeryüzü ehli bir müslümanın öldürülmesi hususunda işbirliği yaparsa şüphesiz Allah tümüne sayısız ve hesapsız azap eder."

16305. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: " Her kim yarım bir kelimeyle de olsa bir müminin öldürülmesine yardımcı olursa kıyamet günü Allah'ı alnında şöyle yazılmış olarak görür: "Bu Allah'ın rahmetinden ümitsizdir (mahrumdur)."
16306. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz her kim bir hacamat çizgisi miktarınca bir müslümanın kanını haksız yere dökerse bakmaması için cennet kağısının önünden kovulur."

16307. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir mümini bilerek öldürürse tövbe etme başarısını elde edemez."
16308. İmam Sadık (a.s) kendisine, "Eğer bir mümin bilerek bir mümini öldürse tövbesi olur mu?" diye sorulunca şöyle buyurmuştur: "Eğer imanı sebebiyle onu öldürmüşse tövbesi olmaz. Ama eğer gazap üzere ve ya dünya işlerinden bir iş amacıyla onu öldürürse tevbesi kısas edilmesidir."

16309. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah nezdinde dün-yanın yok olması Müslüman birinin öldürülmesinden daha hafiftir."
16310. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah nezdinde müminin öldü-rülmesi dünyanın yok olmasından daha büyüktür (daha önemlidir)."
16311. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir mümini öldürürse Allah-u Teala bütün günahları onun için kaydeder, öldürülen kimse gü-nahlardan temizlenir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: "Benim ve kendi günahını yüklenmeni ve cehennem ehlinden olmanı isti-yorsun?"