İMAM RIZA(a.s)'DAN HADİS PINARI
 

KONUNUN DEVAMI


21- Ebu Said Ensarî mezkur isnatla Hasan bin İshak Alevî’den şöyle nakletmektedir: Amcam Ali bin Mûsa (a.s) babalarından, onlar da Hz. Ali (a.s)’dan Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Allah (c.c) duyması gereken şeyleri duymadan bir dine girenleri yok eder. Allah (c.c)’un kulları için açtığı kapıdan başka yerden duyarak dini kabul edenler de müşriktir. Allah’ın vahyine açılan en güvenilir kapı Muhammed (s.a.a)’in kapısıdır.”

22- Muhammed bin İbrahim bin İshak metindeki mezkur senetle (ki bir kaçı meçhuldür) Yahya bin Said Belhî’den şöyle rivayet etmiştir: Ali bin Mûsa (a.s) babasından, o da babalarından, onlar da Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Peygamber (s.a.a) ile birlikte Medine sokaklarında yürürken aniden uzun boylu, iri yapılı ve gür sakallı birine rastladık.

Bu adam Peygamber (s.a.a)’e selam verdi ve saygı gösterdi. Daha sonra bana dönerek şöyle dedi: “Ey dördüncü halife, Allah (c.c)’un selam rahmet ve bereketi sana olsun!” Sonra Peygamber (s.a.a)’e dönerek şöyle buyurdu “Ya Resulullah, öyle değil mi?” Peygamber (s.a.a): “Evet öyledir” diye buyurdu. Sonra o adam gitti ve ben Peygamber (s.a.a)’e şöyle arz ettim: “Bu adamın bana dediklerinin ve sizin de tasdik ettiğiniz o sözlerin anlamı ne idi?”

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah (c.c)’ya andolsun ki sen o adamın dediği gibisin, Allah-u Teala kitabında şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.” Allah (c.c)’un bu ayette işaret ettiği ve yeryüzünde halife karar kıldığı kimse Adem (a.s)’dır. Hakeza şöyle buyurmuştur: “Ey Dâvud! Şüphesiz ki biz, seni yeryüzünde halife kıldık.

” Dâvud (a.s) da ikinci halife karar kılındı. Hakeza Allah-u Teala Mûsa (a.s)’ın kardeşine şöyle dediğini beyan etmektedir: “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları islah et.” (Âraf/142) Bu da Mûsa (a.s)’ın kavmi arasında halifesi olan Hârun idi ve Hârun ise üçüncü halifedir. Hakeza Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Hacc-ı Ekber (en büyük Hac) gününde Allah (cc) ve Resulünden insanlara bir bildiridir.” (Tevbe/3) Bu ayeti Allah ve Resulü tarafından tebliğ eden sendin.

Sen benim vasimsin, vezirim, borçlarımı ödeyen, vaatlerimi yerine getirensin. Sen bana oranla Hârun’un Mûsa’ya olan oranı gibisin. Şu farkla ki benden sonra peygamber gelmeyecektir. O halde sen dördüncü halifesin. Nitekim o yaşlı adam da sana öyle selam verdi. Onun kim olduğunu biliyor musun?” Ben, hayır, deyince de şöyle buyurdu: “Bil ki o, kardeşin Hızır (a.s) idi.”

23- Ali bin Abdurrezzak metinde mezkur senetle Abdulazim Hasenî’den o da İmam Cevad (a.s)’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: Babam babalarından, onlar da Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ben ve Fatıma, Resulullah (s.a.a)’in yanına gittik. Peygamber, şiddetle ağlıyordu, ben şöyle dedim:

“Annem babam sana feda olsun ya Resulallah, neden böyle ağlıyorsunuz?” Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Ali! Beni miraca götürdükleri gece ümmetimin kadınlarının şiddetli bir şekilde azap içinde olduğunu gördüm, bu bana çok ağır geldi, onların durumunu gözlerimle gördüm, onların şiddetli azabına ağlıyorum.

Bir kadını saçlarından asmışlardı, beyni kaynıyordu, başka bir kadını gördüm; dilinden asılmıştı, boğazına ateş döküyorlardı, başka bir kadını gördüm; memelerinden asmışlardı, başka bir kadını gördüm; bedeninin etini yiyordu, altından ateşler alevleniyordu, başka bir kadını gördüm; ayaklarını ellerine zincirlemişlerdi, yılanlar ve akreplerin istilasına uğramıştı.

Bir kadın gördüm; kör, dilsiz ve sağır idi, ateşten bir tabuta konmuş, beyni burnundan dökülüyordu, tüm bedeni cüzzam ve pisi hastalığından parça parça olmuştu. Başka bir kadını gördüm; ateşten bir tandıra ayaklarından asılıydı. Bir kadın gördüm; bedeninin etini yiyor, önünden ve arkasından ateşten makaslarla kesiyorlardı.

Başka bir kadın gördüm; el ve yüzü ateşte yanıyor, kendi bağırsaklarını yemekle meşguldü. Bir kadın gördüm; başı domuz başı, bedeni eşek bedeniydi, milyonlarca çeşit azap görüyordu. Köpek sûretinde bir kadın gördüm; arkadan karnına ateş döküyorlardı, ağzından dışarı boşalıyordu. Melekler ateşten topuzlarla başına ve bedenine vuruyorlardı.”

Hz. Fatıma (a.s) babasına şöyle arzetti: “Ey habibim, ey göz nurum, bunların ne yaptığını ve neden bu azaba çarptırıldıklarını bana söyle!”

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey kızım, saçlarından asılan kadın, saçlarını nâmahrem karşısında örtmeyen kadındı. Dilinden asılan kadın, diliyle eşine eziyet eden kadındı. Memelerinden asılan kadın ise eşiyle ilişkide bulunmaktan çekinen kadındı. Ayaklarından asılan kadın ise eşinin izni olmadan evinden dışarı çıkan kadındı.

Bedeninin etini yiyen kadın ise kendini nâmahrem için süsleyen kadındı. Elleri ayaklarına zincirlenen, yılan ve akreplerin istilasına uğrayan kadın ise doğru dürüst abdest almayan, necis olan elbisesini temizlemeyen, cenabet ve hayız guslünü almayan, kendini temiz tutmayan ve namaza önem vermeyen kadındı.

Kör, sağır ve dilsiz olan kadın ise eşinden başkasından çocuk sahibi olan ve çocuğunu eşine isnat eden kadındı. Bedeni ateşten makaslarla kesilen kadın ise kendini yabancı erkeklere teslim eden kadındı. Başı ve yüzü ateşler içinde yanan ve bağırsaklarını yiyen kadın ise kadın tüccarlığı yapan kadındı.

Başı domuz başı ve bedeni eşek olan kadın ise laf taşıyan, yalancı kadındı. Köpek yüzlü olan, arkasından ateş dökülen ve ağzından boşaltılan kadın ise şarkıcı ve hasetçi kadındı.”

Peygamber (s.a.a) daha sonra şöyle buyurdu: “Kocasını gazaplandıran kadına eyvahlar olsun! Ne mutlu kocası kendinden razı olan kadına!”

24- Babam metindeki mezkur senetle Muhammed bin Arefe’den şöyle rivayet etmektedir: İmam Rıza (a.s) bana şöyle buyurdu: “Ey İbn-i Arefe, ilahi nimetler nehir kenarındaki yerine bağlanan deveye benzer; bu hayır ve nimetler, ona iyi davrandıkları ve değerini bildikleri müddetçe geçerlidir. Ona kötü davranır ve değerini bilmezlerse kendilerinden uzaklaşır, gider.”

25- Babam metindeki mezkur senetle Yasir’ul Hatim’den şöyle rivayet etmektedir: İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Cömert insan kendi yemeğinden yesinler diye insanların yemeğinden yiyen kimsedir. Cimri insan ise insanlar yemeğinden yemesin diye insanların yemeğinden yemeyen kimsedir.”

26- Muhammed bin Câfer bin Mesrur metindeki mezkur senetle Hasan bin Ali Veşşa’dan şöyle rivayet etmektedir: İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Cömert kimse Allah’a yakındır, cennete yakındır, insanlara yakındır ve cehennemden uzaktır. Cimri kimse ise cennetten uzaktır, insanlardan uzaktır ve cehenneme yakındır.”

Veşşa şöyle diyor: Yine, İmam Rıza (a.s)’dan şöyle buyurduğunu işittim: “Cömertlik Cennette bir ağaçtır ki dalları dünyaya sarkmıştır. Onun dallarından birine tutunan cennete girer.”

27- Üstadım İbn-i Velid metindeki mezkur senetle Ali bin Esbat ve Haccal’dan şöyle rivayet etmektedir: Her ikisi de İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu işitmişlerdir: “İsrailoğullarından bir âbit on yıl susmadıkça sürekli bir ibadete başlamazdı.”

28- Müfessir Curcanî metindeki mezkur senediyle İmam Rıza (a.s)’dan, o da babalarından, onlar da Hasan bin Ali’den şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: Babam Emirel Müminin (a.s), “Yerde olanların hepsini; sizin için yaratan o’dur.

Sonra, göğe doğru yönelerek onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.” (Bakara/29) ayetinin tefsirinde şöyle buyurdu: “Allah düşünesiniz, Allah’ın rızasına erişesiniz ve cehennem azabından korunasınız diye yeryüzünde olan her şeyi sizin için yarattı. “Göğe doğru yönelerek...” Yani, gökleri yaratmaya ve sağlam kılmaya koyuldu.

Gökleri yedi kat olarak yarattı. “O her şeyi bilir.” Zira onun ilmi her şeyi kapsamıştır. Her şeyin maslahatını bilir. Yeryüzünde olan her şeyi sizin maslahatınız için yarattı ey Ademoğlu!”


KONUNUN DEVAMI-1

29- Babam metindeki senetle Bezentî’den nakletti: “İmam Rıza (a.s)’dan şöyle buyurduğunu işittim: “İsrailoğullarından biri yakınlarından birini öldürdü, sonrada cenazesini İsrailoğullarının en iyi boylarından birinin yolu üzerine bıraktı, sonrada kan davasında bulundu. İsrailoğulları Mûsa (a.s)’a, “Falan kabile falan kimseyi öldürdü, onu kimin öldürdüğünü bize söyle” dediler. Hz. Mûsa (a.s), “Bana bir sığır getirin” dedi. “Onlar:

Bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Mûsa (a.s), “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Onlar herhangi bir sığırı da getirmiş olsalardı kifayet edecekti ama işi zorlaştırdılar. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Dediler ki, “Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin”, “O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor; size emredileni yapın, dedi.” Onlar da bunun üzerine her hangi bir sığırı getirmiş olsalardı kifayet edecekti.

Ama yine işi zorlaştırdılar ve Allah da işi onlara zorlaştırdı. Bu defa şöyle dediler: “Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin!” , “O; onun, bakanların içini açan parlak, sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor, dedi.” Herhangi bir sığırı getirmiş olsalardı yine kifayet edecekti, ama bu defa da işi zorlaştırdılar. Allah da onlara işi zorlaştırdı: “Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin; çünkü sığırlar, bizce birbirine benzemektedir.

Allah dilerse biz şüphesiz hidayeti bulmuş oluruz, dediler. (Mûsa:) Yeri sürüp, ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor, dedi. “Şimdi hakkı bildirdin” deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı.” Bunun üzerine araştırmaya koyuldular o sığırı İsrailoğullarından bir gencin yanında buldular. Genç adam onlara, “Ağırlığınca altın vermedikçe onu size satmam” dedi.

İsrailoğulları Hz. Mûsa (a.s)’ın yanına gelerek durumu kendisine ilettiler, Mûsa (a.s)’da onlara şöyle buyurdu: “Çaresi yok, onu alınız.” Mecburen onu aldılar ve Hz. Mûsa’nın emri üzere onu boğazladılar. Sığırın kuyruğundan bir parçayı ölünün bedenine vurmalarını emretti. Emredileni yapınca ölü dirildi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Beni kuzenim öldürdü, itham edilen kimse değil.” Böylece katilini tanıdılar.

Hz. Mûsa (a.s) ashabından bazısına şöyle buyurdu: “Bu sığırın ilginç bir hikâyesi vardır.” Ashabı: “O nedir?” diye sorunca da Hz. Mûsa (a.s) şöyle buyurdu: “İsrailoğullarından bir genç babasına çok iyi davranıyordu, küçük bir buzağı alıp evine getirdi. Babası yatıyordu. Ahırın anahtarı da babasının başının altındaydı, genç adam babasına acıdı ve onu uyandırmadı.

Buzağıyı kendi haline bıraktı. Babası uyanınca olayı ona anlattı. Babası onu överek kendisine şöyle dedi: Bunun yerine al şu sığır senin olsun. Böylece, ona bir sığır bağışladı.” Daha sonra Mûsa (a.s) şöyle buyurdu: “Bakın iyi amel ve iyilikler, ehlini ne kadar da yüceltiyor!”

30- Ahmed bin Ziyad Câfer Hamedanî metindeki mezkur senetle Rayyan bin Salt’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Horasan’da İmam Rıza (a.s)’a, “Hişam bin İbrahim Abbasî, sizin kendisine şarkı dinlemek için izin verdiğinizi söylüyor, bu doğru mu?” diye sordum.

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Zındık yalan söylüyor, benden şarkı dinlemenin hükmünü sordu, ben de ona şöyle dedim: Adamın biri İmam Bakır (a.s)’a bu meseleyi sordu. İmam Bakır (a.s) ona şöyle buyurdu: “Allah hakkı bâtıldan ayırınca şarkı hangisinde karar kılacaktır? Adam; bâtılda, diye cevap verince İmam şöyle buyurdu: O halde hükmünü sen kendin verdin.”

31- Hakeza Rayyan’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: İmam Rıza (a.s)’dan şöyle buyurduğunu işittim, “Allah-u Teala her peygamberi şarabın haram olduğuna dair hüküm, Allah’ın istediğini yapacağına dair ikrar ve güçlü bir bedenle gönderdi.”

Hakeza şöyle diyor: İmam Rıza (a.s)’dan şöyle dediğini işittim: “Akşam eve dönerken mutlaka yanınızda bir kandil bulundurun.”

32- Babam mezkur senetle Hasan Veşşa’dan şöyle rivayet ediyor: İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Zilhicce ayı gözükür de biz Medine’de olursak Hac için ihrama girmemiz gerekir.

Zira biz Medine ehlinin mikatı olan Mescid-i Şecere’den ihrama girmeliyiz. Peygamber orayı mikat karar kılmıştır. Siz Irak tarafından geldiğiniz için Zilhicce ayında iseniz umre yapmalısınız. Zira Peygamber size de Zat-i Irk ve diğer mikatları takdir etmiştir. Burası önünüzde ve Mekke’ye yakındır.”

Fazl bin Sehl Zu’r-Riyaseteyn şöyle dedi: Acaba şimdi Beytullah’ı tavaf ettiği halde ihramdan çıkıp Temettü Haccı’nı yerine getirebilir mi? İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Evet yapabilir.”

Muhammed bin Câfer, bu meseleyi Sufyan bin Uyeyne ve Sufyan’ın ashabıyla tartıştı ve onlara şöyle dedi: Falan şahıs şöyle böyle diyor. Sufyan bunu Ebu Hasan (a.s)’dan kabul etmedi ve reddetti.

Kitabın yazarı diyor ki: Süfyan bin Uyeyne İmam Sâdık (a.s)’ı görmüş ve ondan hadis rivayet etmiştir. İmam Rıza (a.s) zamanına kadar da yaşamıştır.

33- Muhammed bin Hasan bin Velid metindeki mezkur senetle İbn-i Ebi Nasr Bezentî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebul Hasan İmam Rıza (a.s)’a, “Geçen yıl ne yaptın?” diye sordu. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Recep ayında umre yaptım. Hac günlerinde de Temettü Haccı için ihrama girdim. Umre yaptığım her zaman böyle yapıyorum.”

34- Babam metindeki mezkur senetle Sâd bin Sâd’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Ebul Hasan (a.s) ile birlikte Kâbe’yi tavaf ediyorduk.

Rükn-ü Yemanî karşısında kendisine ulaşınca İmam (a.s) durdu, ellerini kaldırarak şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım, ey afiyetin velisi, ey afiyetin yaratıcısı, ey afiyet rızkını veren, ey afiyet nimetini ihsan eden, ey afiyet ihsan eden; bana ve bütün yaratıklarına afiyet ihsan et.

Ey dünya ve ahiretin rahman ve rahimi, Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine rahmet gönder bizleri afiyetle, afiyetin devamıyla, bütün afiyetle ve afiyet şükrüyle dünya ve ahirette rızıklandır. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!”

35- Muhammed bin Mûsa bin Mutevekkil mezkur senetle Mukatil bin Mukatil’den şöyle rivayet etmektedir: Ben İmam Rıza (a.s)’ı Cuma günü, öğlen vakti ihramda olduğu halde, cadde kenarında hacamat yaparken gördüm.

Kitabın yazarı şöyle diyor: Bu rivayette bir kaç fayda vardır. Birisi; Cuma gününde de hacamat yaptırmanın sakıncalı olmadığıdır. Cuma günü hacamat yaptırmanın mekruh olduğunu gösteren rivayetler ihtiyar (irade) halinde geçerlidir, zaruret halinde değil.

İkinci faydası; zeval vaktinde hacamatın yapılabileceğidir. Üçüncü faydası; ihrama girmiş bir insanın da mecburiyet anında hacamat yaptırabileceğidir. Ama hacamat yaptırdığı yeri kazımamalıdır.

36- Babam metindeki mezkur senetle Hasan bin Fazzal’dan şöyle nakletti: İmam Rıza (a.s)’ı Medine’de gördüm. Umre yapmak istiyordu. Veda için akşam namazından sonra Peygamber’in kabrinin başına geldi. Selam verdi, kabre dokundu, döndü, kabrin başına geldi, namaz kıldı, sol omzunu bir sonraki sütuna yasladı, ayakkabısı ayağında olduğu halde altı veya sekiz rekât namaz kıldı.

Rüku ve secdeleri; üçer defa veya daha fazla tesbihte bulunacak kadardı. Namazı bitince secdeye kapandı. Secde uzun sürdü. Öyle ki secde ettiği taşlar terinden ıslandı.

Ravi şöyle diyor: İmam (a.s)’ın ashabından bazısı şöyle dedi: “İmam (a.s) mübarek yanaklarını da secde ettiği yere yasladı .”

37- Babam mezkur senetle Mûsa bin Sellam’dan şöyle rivayet etmiştir: İmam Rıza (a.s) umre yaptı, Beyt’e veda edip çıkmak için Hennatin kapısına doğru yürüdü. Mescidin içinde Kâbe’nin arkasında durdu. Ellerini dua için kaldırdı ve bize şöyle buyurdu: “Burası insanın Allah’tan hacetini dileyeceği en iyi yerdir.

Burada kılınan namaz başka yerde altmış yıl veya ay yapılan ibadetten daha faziletlidir.” İmam (a.s) kapıya yaklaşınca şöyle dua etti: “Allah’ım, ben senden başka ilahın olmadığına inanarak evinden dışarı çıkıyorum.”

39- Babam ve Muhammed bin Hasan bin Velid metindeki mezkur senetle Ahmed bin Meysemî’den şöyle rivayet etmişlerdir: Bir grup ashap İmam Rıza (a.s)’ın etrafında toplanmış, Peygamber’den bir konu hakkında nakledilen, birbiriyle çelişikli gözüken iki hadis hakkında tartışıyorlardı.

Bu ihtilaf konusunu İmam (a.s)’a sorunca da İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah-u Teala bazı şeyleri helal kılmış, bazı şeyleri haram kılmış ve bazı şeyleri de farz kılmıştır. Allah’ın haram kıldığını helal kılan, Allah’ın helal kıldığını haram kılan veya Allah’ın kitabında hükmü zikredilen, sünnette delili apaçık ortada olan ve bir neshedicisi de olmayan bir farzı ortadan kaldıran rivayetle amel edilemez.

Zira Resulullah Allah’ın helal kıldığını haram edici, haram kıldığını helal edici ve Allah’ın farzlarını ve ahkâmını değiştirici konumda değildi. Bu konuda tümüyle Allah’a itaat eden, teslim olan ve Allah tarafından bir elçi konumundaydı. Nitekim Kur’an-ı Kerim'de buyurulmuştur: “Ben sadece bana vahyolana tâbi olurum.” Peygamber bu konuda Allah’a itaat ediyor ve Allah adına onun emrettiği hükümlerini tebliğ ediyordu.”

Ben şöyle arzettim: Bazen sizden bir konuda Peygamber’den bir hadis naklediliyor ki sünnette var, ama Kur’an’da yok. Sonra da sizden onun aksi nakledilmekte!

İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Bazen Resulullah bir şeyi haram olarak nehyetmiştir. Bu konuda Resulullah’ın nehyi Allah’ın nehyi ile uyum içindedir. Bazen de bir şeyi emretmekte; bu emir farz ve lazımdır. Bu da Allah’ın emirleriyle uyum içindedir.

O halde Peygamber’den haram düzeyinde bir nehiy varsa, sonra aksi bir hüküm bildiren rivayetler naklediliyorsa o rivayetlerle amel etmek caiz değildir. Emrettiği hususlarda da durum aynıdır. Zira biz bir zaruret olmaksızın Resulullah’ın izin vermediği hususlarda izin vermeyiz ve emrettiğinin hilafına da bir şeyi emretmeyiz.

Hakeza Resulullah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram kılmayız. Peygamber Allah’ın emirlerine tabi ve teslim olduğu gibi biz de Resulullah’ın emirlerine tabi ve teslimiz. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir.” (Haşr/7)

Bazen de Peygamber bazı şeylerden nehyetmiştir. Ama bu nehiy haramdan değil, mekruhdan nehiydir. Bazen de bazı şeyleri emretmiştir. Ama bu emri farz olan emir değildir. Dinde fazilete ve tercih edilen şeye delalet eden bir emirdir. Böylece insanları mazur olsun veya olmasın onunla amel edip etmeme noktasında özgür bırakmıştır.

O halde Peygamber kerahet olarak bir şeyden nehyedince veya müstahab olarak bir şeyi emredince Peygamber onu yapıp yapmama noktasında ruhsat vermiş demektir. Bizden, biri bir şeyi emreden ve diğeri onu reddeden iki rivayeti de bir kişi nakletmişse onu inkâr etmeyin. Bu rivayetler ravisi bir, sahih ve meşhur rivayetler ise o zaman onların biriyle, ya ikisiyle ya da istediğin ile amel etmen gerekir.

Bu konuda Resulullah’a teslim olma veya kesin bir ilmi olmadığı hasebiyle bizden veya Peygamber’den olduğunu reddetme noktasında ruhsatınız vardır. Bunu inat, küfür ve Peygamber’e teslim olmamak üzere terk eden kimse azim olan Allah’a şirk koşmuş sayılır.

O halde birbiriyle çelişen iki rivayetle karşılaşınca her şeyden önce onları Allah’ın kitabına takdim edin. O halde Allah’ın kitabındaki helal ve haramlarla uyum arzediyorsa amel edin, değilse Peygamber’in sünnetine takdim edin. O halde Resulullah’ın sünnetinde hükmü var ise, örneğin haram şeklinde bir nehiy veya farz olan bir emir varsa o sünnetle uyum arzeden rivayetlerle amel edin.

Yok eğer mekruh şeklinde bir nehiy varsa, ayrıca bir de muhalif (çelişen) ayrı bir rivayet varsa o halde Resulullah’ın nehyettiği, haram değil kerih gördüğü şey hususunda ruhsat vardır demektir.

Burada her iki rivayetle de amel etmek mümkündür. İnsan burada teslim, tabi olma veya Resulullah’a irca etme noktasında ihtiyar ve irade sahibidir. Bunlar dışında kalan şeylerin ilmini bize irca edin. Biz ona daha evlayız. Kendi görüşünüzü belirtmeyin. Şüpheli şeyler hususunda ihtiyat ve dikkat ediniz. Nezdimizden bir beyan ve açıklama buluncaya kadar araştırın, kendi aranızda mevzu bahis ediniz.”

40- Babam metindeki mezkur senetle İbrahim bin Ebu Mahmud’dan şöyle rivayet etmiştir: İmam Rıza (a.s)’a; kusma, burun kanaması, irin ve kanın abdesti bozup bozmadığını sordum, şöyle buyurdu: “Bunların hiç birisi abdesti bozmaz.”

41- Babam mezkur senetle Zekeriyya bin Adem’den şöyle rivayet etmiştir: İmam Rıza (a.s)’a makattaki sivilcelerden çıkan irinin abdesti bozup bozmadığını sordum şöyle buyurdu: “Abdesti bozan üç şeydir: İdrar, dışkı ve yellenme”[67]

42- Babam metindeki mezkur senetle Hasan bin Ali Veşşa’dan şöyle nakletmektedir: İmam Rıza (a.s)’a şöyle sordum: Birinin elinde bir yara varsa ve yaranın üzerine de merhem sürmüşse abdest alırken o merhem sürdüğü yeri yıkama yerine meshetmesi caiz midir? İmam şöyle buyurdu: “Evet, üzerine meshederse yeterlidir.”

43- Babam metindeki mezkur isnatla Ahmed bin Muhammed bin İsa’dan, o da babası Muhammed bin İsa’dan şöyle nakletmektedir: İmam Rıza (a.s)’a şunu sordum: Adamın birisi abdestini aldıktan sonra yüzünün bir bölümüne suyun değmediğini anlarsa ne yapmalıdır? İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Abdest alırken ıslattığı uzuvlarındaki ıslaklıkla orayı ıslatırsa yeterlidir.”

44- Abdulvahid Nişaburî metindeki mezkur isnatla Fazl bin Şazan’dan nakletmektedir: İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “İmam Hüseyin (a.s)’ın kesik başını Şam’a götürdüklerinde Yezid (Allah lanet etsin) onu bir kenara bırakmalarını emretti. Sonra da yanına bir sofra kurdurttu, arkadaşlarıyla o sofrada yemek yedi ve şarap içti.

Ardından İmam Hüseyin (a.s)’ın kesik başını bir leğen içinde tahtının yanına koymalarını emretti. Leğenin üzerine de satranç tahtasını koyup üzerinde satranç oynadılar. İmam Hüseyin'i, babası ve dedesini alayla anıyor, ihanette bulunuyorlardı. Satrançta yenince şarabını alıyor ve üç defa yudumluyordu. Bardağından geri kalanı da İmam Hüseyin (a.s)’ın kesik başının bulunduğu leğenin yanına döküyordu.”

İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “O halde bizim Şiilerimiz şarap içmemeli ve satranç oynamamalıdır. Şarap ve satrancı görünce İmam Hüseyin’i hatırlayan ve Yezid ve Al-i Yezid’e lanet eden kimsenin günahları yıldızlar sayısınca da olsa Allah affeder.”

45- Babam babasından, o da babalarından, onlar da Ali bin Ebu Talib’den, o da Peygamber’den şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Düşmanlarımızın elbisesini giymeyin, düşmanlarımın yemeğini yemeyin, düşmanlarımın yolundan gitmeyin. Aksi taktirde onlar benim düşmanım olduğu gibi siz de benim düşmanım olursunuz.”

46- Abdulvahid bin Muhammed bin Ubdus Attar metindeki mezkur senetle Fazl bin Şâzan’dan şöyle dediğini nakletmektedir: “Adalet ve ihsan üzere davranmak nimetin devamının ilanıdır. Güç ve kuvvet sadece Allah’ındır.”

Rey şehrinde ikamet eden Ebu Câfer Muhammed bin Ali bin Hüseyin bin Mûsa bin Babeveyh el-Kummî Fakih’in (Allah taatine yardımcı, rızasına muvaffak kılsın) yazdığı “Uyun-u Ahbar’ir Rıza” kitabının birinci cildi burada bitti. Kitabın bir sonraki cildinde de İmam Rıza (a.s)’dan toplanan rivayetler yer alacaktır.


DIPNOTLARIN HEPSI

--------------------------------------------

1- İmam Rıza (a.s)’dan Nakledilen Rivayetler Çeşmesi.

2- Mu’cem’ur-Rical, Ayetullah Huyi Biyografisinde.

3- Ali bin Babeveyh Kummî -Şeyh Saduk’un babası- yolculuklarından birinde Bağdat’a gitmişti. O zamana kadar bir çocuk sahibi olamayan Ali bin Babeveyh, bu olaydan dolayı büyük bir üzüntü içindeydi. İmam-ı Zaman (a.f.)’in dört naibinden üçüncüsü olan Hüseyin bin Rûh’a mektup yazarak ona bu üzüntüsünü bildirdi ve İmam-ı Zaman (a.f.)’in huzuruna vardığında bu isteğini kendisine iletmesini rica etti.

Şeyh Saduk’un babası bu mektubunda çocuk sahibi olma arzusunu bildirmişti. Birkaç gün sonra İmam-ı Zaman (a.f.)’den kendisine şöyle bir mektup geldi: “Senin için dua ettim, Allah sana fakih ve temiz yaratılışlı bir çocuk ihsan edecektir.” Bu dua H.K. 311 yılında Şeyh Saduk’un doğuşu ile birlikte gerçekleşmiş oldu. Birçok büyük şahsiyetler de bu konuyu nakletmiştir.

Örneğin; bizzat Şeyh Saduk “Kemal’ud-Din” kitabında Şeyh Tûsi “Gaybet” kitabında (s. 195) ve Neccaşî de “Rical” kitabında (s. 183) bunu açıkça beyan etmiştir.

4- Şeyh Tûsi, H. K. 460 yılında vefat etmiş olup H. K. 412 yılında ölen Şeyh Mufid’in öğrencisidir. Şeyh Mufid ise Şeyh Saduk’un öğrencilerindendir.

5- Bu kitabın konusu fıkıhtır ve Şia’nın dört temel kitabından biridir. Şeyh Saduk bu kitabı Mâvera’un-Nehir’e yaptığı yolculukta Belh şehrine bağlı İlak kasabasında yazmıştır.

Şeyh Saduk bu kitabın önsözünde şöyle yazmaktadır: “İlahi takdir beni gurbet ellere atınca “Nimet” diye bilinen mütedeyyin ve değerli Seyyid bana Muhammed bin Zekeriyya Razî’nin tıp ilminde yazdığı “Men la Yehzuruh’ut-Tabib” kitabından bahsetti.

Bunun üzerine benden bütün dini hükümleri; helal ve haramları kapsayan bir fıkıh kitabı yazmamı, onu “Men la Yehzuruh’ul-Fakih” diye adlandırmamı ve istediği tüm dini hükümleri onda bulabileceği, güvenebileceği bir eser olmasını istedi. Böylece ben de onun bu isteğini kabul ettim...”

6- Emalî kitabı Şeyh Saduk’un Meşhed’de söylediği hadis dersleridir. Bu hadis dersleri H. 367 yılının Recep ayında başlamış ve H. 368 yılında sona ermiştir.

7- Bir araya toplamak ve arasını bulmak reddetmekten daha evladır.

8- Eğer Allah-u Teala’yı iptida ve intihayla tavsif etmiş olursak; onu zamanla sınırlandırmış olmamız düşünülebilir, yani onu zamanın başlangıç ve sonunda tasavvur etmiş olabiliriz. Oysaki Allah, zamanla sınırlı değildir. Evvel ve ahirden maksat, onun ezelî ve ebedî olmasıdır.

9- İsmail bin Abbad, “Sahib bin Abbad” olarak meşhurdur, “Kafi’l Kufat-i Şia” lakabını almış ve Âl-i Bûye vezirlerindendi. O fazilet, kemal ve ilimde kendi asrının yegâne şahsiyeti idi. Seyyid, Alevî ve alimlerin, onun yanında özel bir makamı vardı. Bir grup alimler, onun için bir takım kitaplar telif etmişlerdir.

Örneğin; Şeyh Saduk, “Uyun-u Ahbar’ir-Rıza” kitabını onun kütüphanesine hediye olarak telif etmiştir. Sahib bin Abbad, Şiilik ve Ehl-i Beyt’i sevmede eşsiz bir kimse idi. Arzettiğimiz gibi ona “Sahib” ve “Kafi’l Kufat” lakabını vermişlerdir. Ona “Sahip” demelerinin sebebi, Rukn’ud-Devle”nin veziri olan Muhammed bin Amid ile musahib (arkadaş) olduklarından dolayıdır.

“Kafi’l-Kufat” (Kifayet edenlerin kifayet edeni) demelerinin sebebi de “Sultan Fahr’ud-Devle”nin veziri olduğundan dolayıdır; devletin önemli olan bütün işlerinin sorumluluğu onun üzerine idi.

Tüm sorun ve müşkülatları o hallediyordu. Bir çok eserleri ve büyük bir kütüphanesi de varmış. Bu sözler, Şeyh Abbas-i Kummî’nin “Fevaid’ur Razaviyye” (c.1, s.4) kitabından alınmıştır.

10- Rafizî, “Refeze” kökünden olup terk etmek manasına gelmektedir. Şialara “Rafizî” demelerinin sebebi de “Şeyheyn”i terk edip Hz. Ali (a.s)’ı İmam bildiklerinden dolayıdır.

11- Ümmü Veled: Sahibinden çocuk sahibi olan cariyeye denir.

12- Muvellede: Araplar arasında doğmuş ve onların çocuklarıyla beraber gelenek ve görenekleriyle büyümüş olan cariyeye denir.

13- Yeni maldan (Tarıf) kasıt Hz. İmam Rıza, eski maldan (Talid) kasıt ise Memun’dur.

14- Kuded’den kasıt, şahsın büyük ceddine oranla olan mesafesidir.

15- Soru soranın maksadı şöyle olabilir: Ben bu miktar sözle yetinmek istemiyorum, daha fazla açıklama yapmanızı ve açıkça beyan etmenizi ümit ediyorum. Yani; hükümetin görevlileri böyle bir sözü söyleyebilme hakkını İmam'dan almışlarmış. Yezid'in sözü de buna işarettir.

16- Bu olay, Hicri 179 yılının sonlarında İmam'ın, Hârun'un emri ile Medine'de yakalanması ve Basra'ya gönderilmesi zamanında vuku bulmuştur.

17- Ümmü veled; efendisinden çocuk doğuran cariyeye denir.

18- Merhum Şeyh Saduk (r.a) meşhur olan bu hadisi değişik şekilde ve değişik ravilerden nakletmiştir. Bu rivayetlerde Ehl-i Beyt imamları ve Resulullah (s.a.a)'ın on iki vasisinin isimlerini zikretmiştir.

Bu rivayetlerde Cabir İbn-i Abdullah'ın bu isimleri Hz. Fatıma (s.a)'nın elinde olan nurlu bir sayfada gördüğü ve Hz. Bâkır (a.s)'a söylediği nakledilmiştir.

19- Yani; İmam Hasan'ın, kardeşi Hüseyin'i kendisinden sonra İmam yaptığı gibi, sen de beni kendinden sonra İmam yapmış olsaydın fena olmazdı.

20- İmam Mehdî (a.f)'nin isminin zikrolunmasının caiz olmadığı hakkında değişik görüşler vardır. Bazıları, İmam'ın ismini zikretmenin caiz olması hakkındaki rivayetleri Gaybet-i Kübra döneminden önceki döneme bağlıyorlar. Zira İmam'ın hayati tehlikesi söz konusuydu.

21- Oniki Ehl-i Beyt imamı hakkında olan hadisler öyle hadislerdir ki Ehl-i Sünnet ve Şia üzerinde ittifak etmişlerdir. Geniş bilgi için bkz:

Sahih-i Buhari: Ahkâm Kitabı 1148. bab, 2034. hadis, C.9, s.729 el-Kalem, Beyrut.

Sahih-i Müslim: İmaret Kitabı c.12, s.201, Dar’ul-Kitap el-Arabi, Beyrut. 9. hadisi yazmıştır.

Sünen-i Ebu Dâvud: c.4, s.106

Nevevî: Sahih-i Müslim’in Şerhi

Bihar’ul Envar: 36, cildinde 226.sayfasından cildin sonuna kadar sekiz babda 234 hadis Peygamber (s.a.a)’den 52 hadis Masum İmamlardan (a.s) bu konu hakkında naklediyor. Toplam 286 hadistir.

22- Abdullah bin Mesud, Hz. Resulullah’ın ashabından idi. O, çok Kur’an okuyan biri olup “Kur’an Kâri’si ve Öğretmeni” olarak meşhur idi. Ömer onu hilafeti sırasında Kur’an öğretmesi için Kûfe’ye göndermişti.

23- Muhaddes: Meleklerin dediklerini işiten ama onları görmeyen kimseye denir.

24- Mûsa bin Mehdî, Hârun'ur-Reşid’in kardeşi olup ondan sonra takriben bir yıl, iki ay hüküm sürmüştür.

25- Hünut: Kişinin öldüğünde yıkandıktan sonra, secdede yere temas eden uzuvlarına (avuç içleri, alın, diz kapakları ve parmak uçları) kafur dürülmesi olayına denir.

26- İnsanın fiillerinin Allah (c.c)’un ilminde var olması demek, insanın o fiilleri işlemesinde mecbur olduğu (cebir) anlamında değildir. Çünkü, ilim bir şey fiilse başka bir şeydir.

Allah-u Teala insanın kendi isteğiyle bu işi sonradan yapacağını biliyor anlamındadır. “İki bin seneyle sınırlandırmak” uzun bir zaman dilimini göstermek için söylenmiş olabilir.

27- Bu hadisin senedinde olan raviler, Nevfelî hariç rical kitaplarında zikredilmemişlerdir.

28- Resulullah (s.a.a)’ın bu mucizesi başka kitaplarda görülmemiştir.

29- İmam (a.s) veliahtlığı kabul ederken devlet işlerine karışmayacağını ve hiç kimsenin azlini ve atamasını yapmayacağını şart koşmuştu. Bundan dolayı İmran-ı Sabbî’yi sadaka toplama görevine ataması şüphelidir. Bu görevden maksat, İmam’a ait sadakaların toplanma görevi olabilir.

30- Zirar bin Amr el-Kadî, fasit akideye sahip olan bir Mûtezilîdir. (Lisan’ul Mîzan)

31- Süleyman, “Bir şeyi bilmek, onun vârolmasını gerektirir” görüşüne sahipti.

32- Eğer, ayetin devamından, “Rabbinden bağışlanma diledi” diye sonraki ayette de “O meseleyi onun için affettik” buyurulmuştur, bu da görünüşte bir günahın işlendiğini sonra Dâvud (a.s)'’n istiğfar ettiğini ve Allah’ın onu bağışladığını anlatıyor, denilecek olursa şöyle cevap verilir: İstiğfar etmenin kendisi bütün şeriatlarda başlı başına bir ibadettir.

Peygamber efendimiz her gün bolca mağfiret dilerdi ve Hazretin kendisi şöyle buyurmuştur: “Kalbim (halkın işleriyle meşgul olmasından dolayı) tozlanır, kararır.

İşte bundan dolayı günde yetmiş kez istiğfar ediyorum.” Hazretin istiğfardan kastı halkın işleriyle ilgilendiğinden dolayı tozlanan kalbini cilalandırmak ve Allah’tan gafil olmamak için o’ndan yardım dilemekti. Demek ki, istiğfarın ille de günah ile olması gerekmez, Allah’a yaklaşmak için de olabilir.

33- Cennetteki emir “irşadî emir” olduğu için Hz. Adem (a.s)’a herhangi bir sorumluluk yüklenmemiştir. Ve onun yapmış olduğu fiil Allah’ın emrine aykırı değildir.

34- Kur’an-ı Kerim’de Bakara sûresi 250. ayette “İsrailoğullarının Tabutu”na işaret edilmiştir. Nakledildiğine göre bu tabut, Hz. Mûsa (a.s)’ın annesinin onu içerisine bıraktığı, sonra da o hazretin ölüm zamanında levha, elbise ve nübüvvet alametlerini içerisine bırakarak vasi ve halifesi olan Yuşe bin Nûn’a verdiği sandığın aynısıdır.

İsrailoğulları bu sandıkla teberrük ederlerdi. Yine denilir ki, Hz. Mûsa hareket sırasında tabutu insanların önünde hareket ettirirdi, İsrailoğulları da onu ordunun önünde taşırdı. Yine nakledilen rivayete göre; tabuttan ileride yürüyen kimse ya öldürülüyor, ya da zafer elde ediyordu.

35- Şunu hatırlatmak gerekir ki, “gufran” kelimesinin asıl anlamı “örtmek”tir. “Igfir li” de “benim için ört” anlamındadır.

36- Arapça’da “dallin” bir kaç manadadır. Sapık, yolunu kaybetmiş vs. Bu ayetteki dallin kelimesi yolunu kaybetmiş manasındadır.

37- Bu hadisin senedi zayıftır. Çünkü Temim bin Abdullah Kureşî’yi Allame (r.a) kendi rical kitabında zayıf saymıştır. Ali bin Muhammed bin Cehm de nasibî ve Ehl-i Beyt düşmanıdır. Buna Şeyh Saduk’un kendisi de bölümün sonunda değinmiştir. (Gaffarî)

38- 16. Bölüm tarihtir ve toplumda kötü amel işlemenin ilahi gazaba sebep olacağını belirtiyor.

39- Ebul Futuh tefsirinde “Terkun bin Amur bin Navuş bin Şaven bin Nemrut bin Kenan” diye geçmektedir. (bkz: c.8, s.273)

40- Muhammed bin Sâbık, Ehl-i Beyte bağlı olmayan Sünnî biridir. Ahbarî (hadislere kayıtsız şartsız ve tevile, tatbike gerek görmeden bağımlı olan grup).

Böyle kimselerin Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt hakkında naklettikleri menkıbelere de fazla güvenemeyiz. Gerçi Saduk (r.a) “Emalî” adlı eserinde bu hadisi başka bir tarik (senet) ile de nakletmiştir ama, orada da hadisin ravileri meçhuldür.

Ancak, her hâlükârda hadisi şöyle yorumlayabiliriz: Hazret bu hadiste Fâtıma (s.a)’nın düğününün melekût alemindeki tecelli ve görkemliliğini anlatmıştır.

Çünkü Fâtıma (s.a)’nın düğünü, görünüşte çok sade ve basit yapılmıştı. Halk bu sadeliği Peygamber (s.a.a)’in bu düğünü önemsemediğine yorumlamışlardı. Eğer hadis uydurma değilse düğünün melekûti şeklini beyan etmiştir.

41- Hadisin senedinde yer alan Ali bin Hüseyin bin Şazeveyh el-Mueddib meçhul bir şahıstır (meşhur rical kitaplarında ismi geçmemiştir). Yine hadisin senedinde yer alan Câfer bin Muhammed bin Masrur’un da durumu (güvenilir olup olmadığı) belirsizdir.

42- Başlangıçta Mescid-i Nebî’nin yapısı öyle bir şekildeydi ki ashaptan bazılarının evlerinin kapısı mescide açılıyordu ve bazı vakitler onlar cünüp olarak mescide girip oradan dışarı çıkıyorlardı.

Halbuki cünüplü halde Mescid-i Nebî’nin içinden geçmek bile caiz değildir. Bu yüzden Resulullah (s.a.a), Ali (a.s)’ın kapısı hariç mescide açılan bütün kapıları kapattırdı. Bu olay tarihte “Sedd-i Ebvab” diye geçer.

Dikkat edilmesi gereken bir başka mevzu da şudur: Peygamber (s.a.a)’in amcası Abbas, bu olay sırasında daha Müslüman olmamıştı, Mekke’de yaşıyordu. Hadiste geçen Abbas, ya yanlışlıkla bir başka kelimenin yerine yazılmış veyahut da Abbas, bir başkasının ismi olarak burada kayda geçmiştir.

43- Resulullah (s.a.a)’in bu sözünden Zeyd’in de Resulullah’ın bir parçası olduğunu anlıyoruz.

44- Nadir hadis: Doğru sözlü bir tek raviden nakledilen ve nakledilen diğer hadislerle mana itibarıyla çelişen hadislere verilen addır. Ahkâmda bu hadislerle amel etmek doğru değildir.

Elbette bazen de kendine özgü oluşu veya sayıları az oluşu, ya da tek başına ayrı bir başlık altında toplanması mümkün olmayan dağınık rivayetler için de "nadir" tabiri kullanılmaktadır. Şeyh Saduk da "Men la Yahzuruh'ul Fakih" kitabında "nadir" kelimesini bu manada kullanmıştır. (Telhis'ul Mikbas s.161) Dolayısıyla, burada da "nadir”den bu ikinci anlam kastedilmiş olabilir.

45- Bazı mıntıkalarda kıble, doğu ve batı arasında yer alıyor. Bu hadiste işaret edilen kıble de has bir mıntıkaya mahsus olup, doğu ve batı arasında olduğuna dikkat çekilmiştir.

46- Hadisin senedinde zikredilen raviler, Dâvud bin Süleyman dışında tanınmayan (mühmel) kişilerdir.

47- Bu bölümde iki benzer hadis zikredilmişir. Konunun uzamaması ve tekrar edilmemesi açısından sadece bu hadislerden birine yer verdik.

48- Bu bölüm aslında 86 hadisten oluşmaktadır. Bazı hadislerin mefhumu bu bölüm ve diğer bölümlerde zikredildiğinden dolayı tekrardan kaçınmak için 68 hadisi nakletmeyi uygun gördük.

49- Kur’an-ı Kerim’in mübarek Bakara suresinde Yahudîler’e hitaben “Peki sizler neden peygamberlerinizi öldürüyorsunuz?” buyurulmaktadır. Oysa peygamberleri onlar değil ataları öldürüyorlardı. Onlar ise atalarının bu yaptıkları amellere razı olmaları sonucunda bu hitaba muhatap olmuşlardır.

50- İmam Rıza’nın üçüncü evladı, İmam Askerî (a.s)’dır. bu yüzden hadisin metninde bir yanlışlık olmuştur. İmam’ın dördüncü evladı olmalıdır; üçüncüsü değil.

51- Buradaki yasaklama “mekruh” anlamındadır.

52- Bu hadis “Huzmuhalefe el-Amme” hadislerinden olup usul ilminin “Taadul ve Teracih” konusunda tartışılıyor ve özel şartlara haizdir.

53- Temsil babındandır ve benzetme yapmak için söylenmiştir.

54- Yani, insan bir şeyi öğrenince artık kendisine hüccet tamamlanmış olur ve aleyhine dönüşür. Bildikleri hususunda sorguya çekilecektir. Ama bu bildikleriyle amel etmişse o zaman o bildikleri lehine dönüşür.

55- Amr bin Ubeyd meşhur zahitlerden ve Mutezilî’nin büyük şahsiyetlerinden biridir. Amr aslen İranlıdır ve birçok kitapları vardır. H. 144 yılında vefat etmiş ve Mekke yakınlarında Mirran adlı bölgede defnedilmiştir.

56- Yani, Allah’ın bu konudaki gazabından daha çok gazaplanma.

57- Havuzdan maksat, Kevser Havuzu’dur.

58- Ya lesarat’il Huseyn: “Ey Hüseyin’in intikam alıcıları, neredesiniz?” manasındadır.

59- Seb’ul Mesanî; Kur’an’dan yedi ayettir.

60- Mufehhem: Akıl ilhamıyla kısa sözlerden muhatabın bütün maksadını ve hedefini anlayan akıllı kimse demektir.

61- Açıklama: Yani, eğer bir mecliste birisine yer verilirse veya kendisine güzel koku ikram edilirse reddetmemelidir.

62- İbn-i Esir “Nihaye”nin “akese” maddesinde şöyle diyor: “Bu cümlede yer alan “akikatuhu” lafzı “akisetuhu lafzından daha meşhurdur. Çünkü O Hazret saçlarını örmüyordu (veya arkada örülmüş şekilde yapmıyordu.) Mütercim’e göre ise kafada toplanan saçlar manasınadır.

63- Ağız büyüklüğü Arap'lar arasında bir güzellikti. (Meani’l-Ahbar, s. 85)

64- El ve ayakların kalın olması Arap'lar arasında erkeğin güzelliklerinden sayılıyordu. (Meani’l-Ahbar s. 87)

65- Veya peygamber seçkin insanların ilim ve âdabını halka da öğretmesini istiyordu. (Meani’l-Ahbar s. 88-89)

66- Bu bölümde bazı hadisler aynı mefhum ya da aynı lafızlarla 28. bölüm ve diğer bölümlerde de naklolunmuştur. Bu yüzden biz onları tekrar zikretmeyi gerek görmedik. Bu bölümün aslı 52 hadistir.

67- Bu hadiste İmam’dan, ön ve arkadan çıkan şeyler hakkında soru soruluyor. İmam da ön ve arkadan çıkan üç şeyi söyleyerek görüş belirtiyor. Elbette ki abdesti bozan başka şeyler de vardır.