İMAM RIZA(a.s)'DAN HADİS PINARI
 


16. BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)’IN ASHAB-I RESS HAKKINDAKİ SÖZLERİ[38]


Ebu Salt el-Herevî şöyle diyor: İmam Rıza (a.s), muhterem babaları vasıtasıyla İmam Hüseyin (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor: “Hz. Ali (a.s)’ın şehadetinden üç gün önce Temim kabilesi eşrafından olan Amr adında birisi hazretin yanına gelerek Ashab-ı Ress hakkında şu soruları sordu: Ey Emirelmüminin! Ashab-ı Ress hangi zamanda yaşıyordu?

Bulundukları yer neresiydi? Hükümdarları kimdi? Allah-u Teala onlara bir peygamber göndermiş midir? Nasıl yok oldular? Kur’an’da onların zikrolunduklarını görüyor ama, onlarla ilgili bir haber görmüyorum.

Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdular: Benden hiçbir kimsenin senden önce sormadığı bir konu hakkında soru soruyorsun. Benden sonra da bu konu hakkında hiçbir kimse sana benden duyduğunun dışında bir şey söylemeyecektir.

Allah’ın kitabında kendisini ve tefsirini dağda mı, ovada mı nazil olduğunu, gece ve gündüzün hangi saatinde indiğini bilmediğim hiçbir ayet yoktur. Şüphesiz burada (göğsünü göstererek) çok ilim vardır ama, onu arayanlar azdır. Beni kaybettiklerinde çok yakın bir zamanda pişman olacaklardır.

Ey Temimî! Onların hikâyesi şöyledir: Onlar “Şah-ı Diraht” diye adlandırılan bir çam ağacına tapıyorlardı. O ağacı Yafis bin Nuh “Dûşâb” denilen bir pınarın başına dikmişti. Bu pınar, tufanın ardından Hz. Nuh (a.s) için çıkmıştı.

Onlara Ashab-ı Ress denilmesinin sebebi de şu ki; onlar yeri kazarak evlerini yerin içinde yaparlardı (“ress” kazmak ve saklamak anlamındadır). Zamanları Dâvud oğlu Süleyman (a.s)’dan sonra idi.

Onların, dünyanın doğusunda vaki olan Ress adlı nehrin kıyısında on iki köyleri vardı. O nehir de onlardan adını almıştı. O zamanlar yeryüzünde o nehirden suyu daha çok ve daha güzel olan bir nehir ve o köylerden daha büyük, gelişmiş, güzel köy de yoktu. Onların adları şöyleydi: Âban, Âzer, Dey, Behmen, İsfendar, Ferverdin, Ordibeheşt, Hordad, Mordad, Tir, Mehr ve Şehriver.

Şehirlerinin en büyüğü ise İsfendar idi ki, padişahları orada yaşamaktaydı. O padişahın adı Terkuz[39] bin Gabur bin Yareş bin Sâzan bin Nemrut bin Kenan idi. Sonuncusu (Nemrut bin Kenan) İbrahim (a.s) zamanının Firavunu idi.

Yine o çeşme ve o çam ağacı da bu şehirdeydi. Her köye o çam ağacının meyvesinden bir tohum ekmişlerdi de yeşerip kocaman ağaç oluvermişti. O pınarın ve nehirlerin suyunu haram etmişlerdi. Ne kendileri içerdi, ne de hayvanlarına içirirlerdi. İçeni de öldürürlerdi.

Derlerdi ki: Bu bizim ilahlarımızın yaşam kaynağıdır, kimsenin ilahlarımızın yaşamından bir şey eksiltmeye hakkı yoktur. Oysa kendileri de, hayvanları da kıyısında köyleri bulunan Ress nehrinden su içmedeydiler. Yılın her bir ayında her köyde bir bayram kararlaştırmışlardı ki, köyün ahalisi toplanır köyün büyük ağacına nakışlı resimli ipek cibinlik asarlardı.

Sonra koyun ve sığırlar getirip ağaç için kurban keserlerdi. Kurbanlarının üzerine de odunlar döküp yakarlardı. Kurbanlıkların dumanı göğe yükselip gökyüzünü onların göremeyeceği derecede kaplayınca ağaca karşı secdeye kapanıp onlardan razı olması için ağlayıp sızlarlardı.

Şeytan da gelip ağacın dallarını sallayarak ağacın gövdesinden çocuk sesi gibi bir ses çıkararak yüksek bir sesle şöyle derdi: “Ey kullarım! Sizden razı oldum. Öyleyse rahat ve hoşnut olun!” derken onlar başlarını kaldırarak şarap içip ut ve tambur çalarak dans ediyorlardı. Gündüzü ve geceyi bu vaziyette devam ettirip dağılırlardı.

Acemler (Farslar) Âban ayı, Âzer ayı vs. ayların adlarını bu köylerin isimlerinden almışlardır. Çünkü o köylerin halkı birbirlerine: “Bu falan ayın bayramıdır ve bu da filan ayın bayramıdır” diyorlardı. Büyük köylerinin (İsfendar) bayramı gelince de büyüklü küçüklü herkes oraya toplanırdı.

Pınarın ve çam ağacının yanında oniki kapısı bulunan ve üzerinde çeşitli nakışları olan ipekten bir çadır kurarlardı. Her kapı bir köyün ahalisi içindi. Çadırın dışında çam ağacına secde ediyorlardı.

Ona kendi köylerindeki ağaçlar için kestiklerinin kat kat fazlasını kurban kesiyorlardı. Bu durumda İblis geliyor ve çamı hızlıca sallıyordu. Ağacın içinden yüksek sesle konuşuyor ve bütün şeytanlardan daha çok vade ve vaatlerde bulunuyordu. Onlar da başlarını secdeden kaldırıyor ve sevinçlerinin çokluğundan dolayı kendilerinden geçiyorlardı.

Şarap içmek ve müzikle uğraşmaktan konuşamayacak duruma geliyorlardı. Bu işi oniki gün, yani yıl boyunca yaptıkları bayramlar süresince devam ettirir ve sonra dağılırlardı.

Allah’ı inkâr edip Allah’tan başkasına ibadet etmeleri uzun sürünce Allah-u Teala onlara İsrailoğullarından, Yehûda bin Yâkub’un evlatlarından olan bir peygamber gönderdi.

O peygamber uzun süre onların arasında kalarak onları Allah’a ibadet etmeye ve onun rububiyetini tanımaya çağırdı. Ancak halk, ona uymadı. Peygamber de onların sapıklık ve dalalette haddi aştıklarını, hidayet ve kurtuluşa doğru davetini reddettiklerini görünce, onların büyük şehirlerinin bayramına katılarak şöyle dedi:

“Allah’ım! Senin bu kulların beni yalanlayıp seni inkâr etmekten başka bir şey yapmadılar. Yarın, hiçbir faydası ve zararı olmayan ağaca tapacaklar. Öyleyse onların bütün ağaçlarını kurut; kudret ve saltanatını göster onlara!”

Ertesi gün herkes kalktığında ağaçların tümünü kurumuş gördüler. Bu durum onları korkuttu. Acze ve ümitsizliğe kapılarak iki gruba ayrıldılar: Bir grup; “Kendisini yerlerin ve göklerin rabbi tarafından elçi gönderildiğini sanan bu adam, sizleri ilahlarınızdan döndürüp kendi ilahına yöneltmek için sizin ilahlarınıza büyü yaptı” diyordu.

İkinci grup ise; “Hayır, tanrılarınız bu adamı kendilerini kötüleyip onlar hakkında yersiz konuştuğunu, sizi onlardan başkasına ibadet etmeye çağırdığını görünce öfkelenmişler ve siz de öfkelenip bu adamdan onların intikamını alasınız diye güzellik ve değerlerini sizlerden gizlemişlerdir” dedi.

Böylece hep beraber onu öldürmeye karar verdiler. Bu iş için geniş ağızlı kurşun borular hazırladılar. Boruları nehrin dibinden suyun yüzeyine kadar künk (kanalizasyon boruları) gibi birbirine geçirdiler ve içinin (pınarın veya boruların) suyunu çektiler. Ardından onun dip kısmında dar ağızlı, derin bir kuyu kazıp peygamberlerini onun içine attılar ve o kuyunun ağzına büyük bir kaya koydular.

Daha sonra boruları sudan çıkararak şöyle dediler: “Şimdi ilahlarımız, onlara karşı kötü konuşan ve bizleri onlara ibadet etmekten men eden adamı öldürdüğümüzü ve onu kalbinin şifa bulması için büyük ilahımızın altına gömdüğümüzü görünce ümit ederiz bizden razı olurlar ve (böylece) yeşillik ve güzellikler de eskisi gibi bize geri dönmüş olur.”

Halk, gün boyunca peygamberlerinin iniltisini ve şöyle dediğini duyuyorlardı: “Ey mevlam! Yerimin darlığını ve nefesimin kesildiğini görmektesin. Güçsüzlük ve çaresizliğime rahmetip ruhumu çabuk al, duamın icabetini geciktirme!” Nihayet o (Allah’ın selamı üzerine olsun) öldü.

Bunun üzerine Allah-u Teala Cebrâil’e şöyle buyurdu: “Ey Cebrâil! Acaba sabrıma aldanan, gazabımdan kendilerini güvende hisseden, benden başkasına taparak peygamberlerini öldüren bu kullarım benim gazabım karşısında durabilecek veya hakimiyetim altından dışarı çıkabilecek bir güce sahip midirler? Nasıl kurtulabilirler?

Oysa, bana isyan eden ve azabımdan çekinmeyen kimselerden kendim intikam alacağım. İzzet ve celalime yemin ederim ki, onları bütün aleme bir ibret kılacağım!”

Allah-u Teala, onları o bayramlarında şiddetli kızıl rüzgârlarla korkuya düşürdü. Onlar tufanda şaşkınlığa uğrayıp vahşete kapıldılar. Birbirlerine sığınmaya başladılar. Daha sonra yer, ayakları altında yanmakta olan bir kibrit taşına dönüştü.

Siyah bir bulut da onlara gölge düşürdü. Üzerlerine kubbe şeklinde alevlenen bir ateş parçası attı. Bedenleri ateşte kurşun eriyiği gibi eridi.

Allah’ın gazap ve azabından yine ona sığınırız. La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.”

17 ve 18. bölümlerde İmam (a.s) Saffat/107 ayeti ve “Bu iki kurbanın evladıyım” hadisini açıklıyor.

19. Bölüm de İmamet ile ilgilidir. Ama 20. bölümde konu daha geniş ele alındığından, tekrar olmaması ve okuyucuya sıkıntı vermemesi için zikretmeye gerek duymadık.


20. BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)’IN MASUM İMAMIN SIFATI, İMAMETİ, FAZİLETİ VE RÜTBESİ HAKKINDAKİ SÖZLERİ


Abdulaziz bin Müslim şöyle diyor: Ali bin Mûsa-i Rıza (a.s) zamanında Merv’de idik. O şehre vardığımız ilk gün, yani Cuma günü merkez camiinde toplandık. Halk, imamet meselesini ve insanlar arasında bu konuyla ilgili pek çok ihtilafın olduğunu konuşup tartışıyordu.

Ben efendim ve mevlam İmam Rıza (a.s)’ın yanına varıp halkın konuştukları meseleyi kendilerine arz ettim. İmam (a.s) tebessüm ederek şöyle buyurdular: “Ey Abdulaziz! Halk cahil kalıp hileyle dinlerinden sapmış.

Allah Tebarek ve Teala dinini peygamberi için tamamlamadıkça ve içinde her şeyin beyanı olan Kur’an’ı ona indirip helal, haram, hudut, ahkâm ve ihtiyaç duyulan her şeyi tamamıyla açıklamadıkça peygamberinin ruhunu almadı.

Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: “Biz, kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (Enam/38) Allah-u Teala, Resulullah (s.a.a)’ın ömrünün sonunda vaki olan Veda Haccı’nda şu ayeti nazil etti: “Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak İslam’ı seçip beğendim.” (Mâide/3)

İmamet meselesi, dini tamamlayan ve onu kemale erdiren bir meseledir. Hz. Resulullah (s.a.a) vefatından önce, dinin nişanelerini ümmetine açıklamış, onun yollarını onlara izah etmiş, onları doğru yola iletmiş, Hz. Ali (a.s)’ı onlara bir imam ve kılavuz tayin etmiş ve halkın ihtiyaç duyduğu her şeyi açıklamıştır.

Kim Allah’ın kendi dinini kâmil etmediğini düşünürse gerçekte Allah’ın kitabını reddetmiştir; Allah’ın kitabını reddeden de kâfirdir. Acaba halk imametin kadrini ve ümmet arasındaki konumunu biliyor mu ki, onların bu konudaki seçimleri de doğru olabilsin?

İmametin, kadri ve değeri halkın kendi akıllarıyla ulaşabileceğinden veya kendi görüşleriyle anlayabileceğinden ya da kendi seçimleriyle bir imamı seçebileceğinden daha büyük; şânı daha ulu, makamı daha yüce, alanı daha engin, dibi daha derindir.

İmamet öyle bir makamdır ki, Allah-u Teala İbrahim (a.s)’ı nübüvvet ve halillik (Allah’ın dostu olma) makamından sonra üçüncü bir makam ve fazilet olarak onunla şereflendirip bu makamla onun adını yüceltmiştir.

Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Ey İbrahim! Ben seni insanlara imam kılacağım.” (Bakara/124) İbrahim (a.s) sevinçle “Benim zürriyetimden de mi?” dediğinde Allah-u Teala “Benim ahdim zalimlere ulaşmaz” buyurdu. Bu ayet kıyamete kadar her zalimin imametini iptal etmektedir.

Böylece imamet, ümmetin seçkinlerine mahsus kılınmış oldu. Sonra Allah (c.c) imameti Hz. İbrahim’in soyundaki seçkin ve temiz insanlara vererek ona ikramda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: “Ve ona (İbrahim’e) İshak’ı armağan ettik, üstüne de Yâkub’u ve hepsini de salih kişiler kıldık ve onları kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayırlı işleri; namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve onlar, bize ibadet eden kişilerdi.” (Enbiya/72-73)

İşte imamet böylece sürekli olarak onun neslinde bâki idi; Hz. Peygamber (s.a.a) onu miras alıncaya kadar daima asırdan asıra, nesilden nesile imameti birbirinden miras alıyorlardı. Allah-u Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “İbrahim’e gerçekten yakın olanlar, ona uyanlarla bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah inananların dostu ve yardımcısıdır.” (Âl-i İmran/68)

Böylece imamet, Hz. Peygamber’e mahsus kılınmıştı. Hazret de onu Allah’ın emriyle -Allah’ın farz kıldığı şekilde- Hz. Ali (a.s)’ın uhdesine bıraktı; daha sonra bu makam onun, Allah’ın kendilerine ilim ve iman verdiği seçkin nesline intikal etti.”

Allah (c.c) onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Kendilerine ilim ve iman verilenlerse (kıyamet günü dünyada ve berzahta bir saatten fazla beklemediklerine dair yemin eden suçlulara cevap olarak) derler ki: Andolsun ki siz, Allah’ın kitabında (yazılı süre boyunca) diriliş gününe kadar (kabirde) yatıp kaldınız; işte bu dirilme günüdür.”

(Rum/56) Öyleyse bu (imamet), kıyamet gününe dek sadece Ali (a.s)’ın soyunda bâki kalacaktır. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.a)’den sonra hiçbir peygamber yoktur. O halde bu cahil insanlar imamı (kendi reyleriyle) nasıl seçebilirler?

İmamet, peygamberlerin makamı ve vasîlerin mirasıdır. İmamet, Allah’ın ve Peygamber (s.a.a)’in hilafetidir; Emirülmüminin Ali (a.s)’ın makamı ve Hasan ile Hüseyin (a.s)’ın mirasıdır. İmamet dinin yuları, Müslümanların nizamı, dünyanın salahı ve müminlerin izzetidir.

İmamet, İslam’ın gelişen kökü ve yükselen dalıdır. İmamla namaz, zekât, oruç, hac ve cihat kâmil olur; ganimet ve sadakalar çoğalır; had ve hükümler uygulanır; hudut ve sınırlar korunur.

İmam Allah’ın helalini helal, haramını da haram kılar; şer’î hadleri (cezaları) icra eder, Allah’ın dinini savunur; hikmet, güzel öğüt ve kesin delillerle halkı rablerinin yoluna davet eder. İmam ufukta yer edinerek alemlere doğan bir güneş gibidir; öyle bir güneş ki, ne eller ona erişebilir, ne de gözler. İmam aydınlık saçan bir hilal, parlak kandil, doğan nurdur.

Karanlıkların ortasında, ıssız çölde ve engin denizlerde hidayet yıldızıdır. Susuzlar için tatlı bir su gibidir; doğru yola kılavuzluk eden ve tehlikeden kurtarandır. İmam, tepedeki ateş gibidir; soğuktan kaçıp ona sığınanı ısıtır, tehlikeli yerlerde kılavuzdur; kim ondan ayrılırsa helak olur.

İmam, çok yağmurlu bulut, sağanak yağmur, ışık saçan güneş, geniş yer, bol suyu olan pınar, su biriken büyük çukur (havuz) ve bahçe (gibi)’dir.

İmam, dost olan bir emin, şefkatli bir baba, ikiz kardeş ve zorluklarda kulların sığınağıdır.

İmam, Allah’ın yeryüzündeki emini (güvenilir kulu), kullarına hücceti, beldelerindeki halifesi, halkı Allah’a davet eden ve hürmetleri (korunması gerekli olan şeyleri) savunandır.

İmam, günahlardan arındırılmış ve ayıplardan tertemiz kılınmıştır; ilim ona mahsustur, sabırlı ve halimdir; dinin düzeni, Müslümanların izzeti, münafıkların öfkesi ve kâfirlerin yok olmasına sebep olandır.

İmam kendi zamanının eşsiz insanıdır, hiçbir kimse ona (derece ve fazilette) ulaşamaz, hiçbir alim onun dengi olamaz; onun bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan Allah’ın fazlı ile hiçbir talep ve gayrette bulunmaksızın bütün faziletlerle özelleştirilmiştir (tüm üstünlükler ona verilmiştir). Öyleyse kim imamı tanıyabilir ve onu seçebilir?

Heyhat, heyhat! (Hayır. Asla! Asla!) Onun makamından bir makamı, faziletlerinden bir fazileti tarif etmekte akıllar sapmış, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayretler içerisinde kalmış, gözler yorulmuş, büyükler eziklik hissetmiş, hekimler hayrete düşmüş, akil insanlar küçülmüş, hatipler dilsiz kalmış, bilginler cahil duruma düşmüş, şairler usanmış, edipler acze düşmüş, fasihler yorulup güçsüzleşmiş, hepsi aczini ve güçsüzlüğünü itiraf etmiştir.

O halde onu bütünüyle anlatmak, künhünü vasfetmek, onun işlerinden bir şey anlamak ve onun yerine geçerek yerini doldurabilecek birini bulmak nasıl mümkün olabilir?! Hayır, bu mümkün müdür? Oysa imam yıldızlar gibi, kendisine ulaşmak isteyenlerin elinden ve vasfedenlerin vasfından uzaktır öyleyse halkın seçimi nerede, bu makam nerede; akıllar nerede ve bu makamı idrak etmek nerede?

Böyle bir şahsiyetin Resulullah (s.a.a)’ın hanedanının dışında bulunacağını mı zannediyorlar? Andolsun Allah’a ki, nefisleri onlara yalan söylemiş; bâtıl (söz ve düşünceler) onları boş arzulara düşürmüştür. Sonuç olarak, zor ve kaygan olan yüksek bir yere ayak basmışlardır. Ayakları kayarak oradan aşağı düşeceklerdir.

Zayıf, düşük, noksan akılları ve sapık görüşlerle imam tayin etmeye kalkışmışlardır. Hedeften uzaklaşmanın dışında bir sonuç elde edemeyeceklerdir. Allah onların canını alsın! Onlar nereye dönüp gidiyorlar?

Çok zor bir işe girişmişler; gerçeğe aykırı söz söylemişler, derin bir sapıklığa düşmüşler ve şaşkınlık içinde kalmışlardır. Çünkü onlar bilerek imamı terk ettiler; kendi yapmakta olduklarını şeytan onlara süsleyip çekici kıldı. Böylece onları doğru yoldan alıkoydu. Onlar gören, basiret sahibi insanlardan da değillerdi.

Allah ve Resulünün seçiminden yüz çevirip kendi seçimlerini tercih ettiler. Oysa ki Kur’an, yüksek bir sesle onlara şöyle hitap etmektedir: “Ve rabbin dilediğini yaratır ve seçer; seçmek onlara ait bir hak değildir. Allah onların şirk koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.” (Kasas/68) Yine şöyle buyuruyor: “Ne oldu size ki?

Nasıl hükmediyorsunuz? Yoksa size mahsus bir kitap var da ondan mı okuyorsunuz? Onda; neyi beğenir-isterseniz sizindir, diye mi yazılı? Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete dek sürecek bir yemin mi var ki, siz ne hüküm verirseniz mutlaka o sizin için olacak diye? Onlara sor, onlardan hangisi bunun savunuculuğunu yapacak?

Yoksa ortakları mı var? Doğru söylüyorlarsa ortaklarını da getirsinler.” (Kalem/36-41) Yine Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Ne diye Kur’an’ı iyice düşünüp taşınmazlar? Yoksa kalplerinde kilitler mi var?” (Muhammed/24) “Yoksa Allah kalplerini mühürlemiş de artık anlayamıyorlar mı? Yoksa duyduk dedikleri halde duymuyorlar mı? Şüphesiz ki yerde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıl erdirmez olan sağır ve dilsiz mahluklardır.

Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara duyururdu. Fakat duyursaydı da gene onlar arkalarını dönerek yüz çevirirlerdi.” (Enfal/21-23) “Ve derler; duyarız da karşı çıkarız!” (Bakara/93) “Hayır o ...Allah’ın lütfüdür, ihsânıdır, dilediğine verir onu ve Allah, pek büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.” (Hadid/21)

Peki, imamı nasıl seçebilirler? Oysa imam, cehaletten uzak bir alim, korkmayan bir yönetici; kutsallık, temizlik, ibadet, ilim ve kulluk madenidir. Peygamber (s.a.a)’in “Allah’ım, onu seveni sev” veya “Allah’ım, onlardan pislikleri gider” vb. duası sadece ona mahsustur. O, Betül’ün (Hz. Fâtıma’nın) tertemiz neslindendir.

Onun soy şeceresinde hiçbir kusur yoktur. Soy-sop sahibi hiç kimse onunla boy ölçüşemez. O Kureyş soyundan, Haşim boyundan ve Resulullah (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’indendir. O, Allah tarafından razı olunmuş ve beğenilendir. Şereflilerin en şereflisidir, Abdumenaf neslindendir. Coşkun ilme ve kâmil hilme sahiptir.

İmamet işi için güçlü, siyaset bilen, itaati farz olan, Allah’ın emrini yürürlükte ve canlı tutan, Allah’ın kullarının hayrını isteyen ve Allah’ın dinini koruyan bir kimsedir. Allah (c.c), peygamberleri ve imamları (Allah’ın salâtı onlara olsun) delillerinde başarıya ulaştırır (veya ilham eder); başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerinden onlara verir, böylece ilimleri zamanlarındaki ilim ehlinin ilminden daha üstün olur.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Halkı gerçeğe sevk eden mi uyulmaya daha layıktır, doğru yola sevk edilmedikçe o yolu bulamayan mı? Nasıl hükmediyorsunuz?” (Yûnus/35) Yine buyuruyor: “Ve kime hikmet ihsan edilmişse şüphe yok ki o, çok hayra nail olmuş demektir.

” (Bakara/269) Tâlut kıssasında da şöyle buyuruyor: “Şüphe yok ki Allah size onu seçti; onun bilgi ve vücut gücünü artırdı. Allah mülkünü istediğine verir. Allah’ın rahmeti boldur, her şeyi bilendir.” (Bakara/247) Resulüne de şöyle buyurmuştur: “...Allah’ın sana lütfü ve ihsanı pek büyüktür.”

(Nisa/113) Aynı zamanda Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i, itreti ve soyundan olan imamlar (a.s) hakkında da şöyle buyurmuştur: “Yoksa Allah’ın, lütfedip insanlara ihsan ettiği şeylere haset mi ediyorlar? Gerçekten de biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir saltanat ihsan ettik. Böylece kimi ona inandı, kimi de ona sırt çevirdi. Çılgın ateş olarak cehennem yeter!” (Nisa/54-55)

Allah (c.c) bir kulu, kullarının işlerini yönetmek için seçtiğinde bu iş için onun göğsünü genişletir ve kalbine hikmet pınarları yerleştirir ve ona ilmi ilham eder. Artık ondan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz ve doğru olandan uzaklaşmaz. O, masum teyit edilmiş, muvaffak ve doğrudur; hata, sürçme ve kaymalardan emniyettedir.

Allah (c.c) onu, kullarına hüccet ve yaratıklarına şahit olması için böyle yaptı. İşte bu, Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Onu istediğine verir. Allah pek büyük lütuf ve ihsan sahibidir.

Acaba onlar böyle birini bulmaya kadirler mi ki, gelip onu seçebilsinler ve seçtikleri kimsenin bu özelliklere sahip olması mümkün mü ki, onu başkalarından öne geçirebilsinler? Beytullah’a andolsun ki, hakkı aşmışlardır. Allah’ın kitabını arkalarına almışlardır; sanki hiçbir şey bilmiyorlar.

Halbuki Allah’ın kitabında şifa ve hidayet vardır. Onu bir kenara bırakıp kendi heva ve heveslerine uymuşlardır. Bu yüzden Allah (c.c) onları yermiş, onlara gazap etmiş, helak etmiş ve buyurmuştur ki: “Allah’tan hidayet olmadan, kendi heva ve hevesine uyandan daha sapık kim vardır?

Allah zalimleri hidayet etmez.” Yine buyurmuştur ki: “Yüzüstü düşesiceler! (Allah) onların amellerini giderip boşa çıkarmıştır.” (Muhammed/8) Yine buyurmuştur ki: “Allah katında da bir nefrete ve buğza uğrarlar, inananlar katında da; işte Allah, her kibirli ve cebbar kişinin gönlünü böyle mühürler.” (Mümin/35)

Bu hadisi Muhammed bin Muhammed bin İsâm el-Kuleynî, Ali bin Ahmed bin Muhammed bin İmran ed-Dekkak, Ali bin Abdullah el-Verrak ve Hüseyin bin İbrahim bin Ahmed bin Hişam el-Müeddib (r.a) bana naklederek demişlerdir ki: Muhammed bin Yâkub-i Kuleynî bu hadisi Ebu Muhammed Kasım bin Âla’dan, o da Kasım bin Müslim’den, o da kardeşi Abdulaziz bin Müslim’den, o da İmam Rıza (a.s)’dan nakletmiştir.


21. BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)’IN HZ. FATIMA (A.S)’IN EVLENMESİ HAKKINDAKİ SÖZLERİ


1- Muhammed bin Sâbık şöyle diyor: İmam Rıza (a.s) buyurdu: “Babam, babası Câfer bin Muhammed (a.s)’dan, o da babasından ve o da ceddinden İmam Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletti: Evlenmeye karar vermiştim ama, bu konuyu Peygamber (s.a.a)’e açmaya cüret edemiyordum. Bir süre bu mevzu gece gündüz hep aklımdaydı.

Nihayet bir gün Resul-u Ekrem’in huzuruna vardığımda hazret “Ya Ali!” diye buyurdular. Ben de: “Buyurun ey Allah’ın elçisi!” dedim. Resulullah (s.a.a); “Evlenmeye rağbetin var mı? diye sordu. Ben de cevaben: “Allah Resulü daha iyi bilir” dedim. Resulullah (s.a.a)’in Kureyş hanımlarından birini benimle evlendireceğini zannettim.

Fatıma (a.s) ile evlenme fırsatını kaçırmaktan endişeliydim. Hiçbir şeyden haberim olmadığı bir halde hazret beni yanına çağırdılar, ben de Ümmü Seleme’nin evinde huzurlarına vardım. Bana bakınca yüzü parladı (sevindi) ve tebessüm etti; öyle ki, dişlerinin parladığını gördüm. Hazret bana:

“Ey Ali, müjde! Allah (c.c) beni mahzun etmekte olan senin evlenme işini kendi üzerine aldı” diye buyurdu. Ben: “Bu iş nasıl oldu ey Allah’ın resulü, dediğimde şöyle buyurdular: “Cebrâil (a.s) cennet sümbülü ve cennet karanfili ile bana geldi ve onları bana verdi. Ben onları alıp kokladım ve Cebrâil’e; ey Cebrâil, bunun sebebi nedir, diye sordum.

Cebrâil şöyle dedi: Allah-u Teala cennette bulunan meleklere ve diğer cennet ehline bütün cennetleri; ağaç, nehir, meyve ve saraylarıyla beraber süsleyip donatmalarını emretti. Cennet rüzgârlarına çeşitli çeşitli güzel kokularla esmelerini emretti. Cennet hûrilerine de “tâ-ha”, tâ-sin” ve “hâ-mim-ayn-sin-kâf” ile başlayan sûreleri okumalarını emir buyurdu.

Daha sonra bir münadiye şöyle nida etmesini emretti: “Ey benim meleklerim ve ey cennetimin sakinleri! Şahit olun ki, Muhammed (s.a.a)’in kızı Fâtıma’yı, Ali bin Ebu Talib ile evlendirdim. Bu işten dolayı hoşnut ve razıyım; bu ikisi birbirlerinindir.”

Sonra Allah, melekler için de belagatta üstüne olmayan “Rahil” adlı meleğe bir hutbe okumasını emretti. O da yer ve gök ehlinin okuyamadığı bir hutbe okudu. Ardından bir münadiye şöyle seslenmesini emretti: “Ey benim meleklerim ve ey cennetimin sakinleri! Muhammed (s.a.a)’in habibi Ali bin Ebu Talib (a.s)’ı ve Muhammed (s.a.a)’in kızı Fâtıma’yı tebrik edin.

Çünkü ben, onlara hayır ve bereket verdim.” Rahil; “Ey rabbim, dedi. Cennette ve katında gördüğümüzden başka onlara verdiğin bereket nedir?” Allah-u Teala şöyle buyurdu: “Onlara ihsan ettiğim bereketimden bazıları şudur ki, onları sevgim üzere bir araya topluyor ve yaratıklarıma hüccetim olarak kılıyorum.

İzzet ve celalime andolsun ki, onlardan öyle bir nesil ve evlatlar vücuda getireceğim ki, onları yeryüzünde hazinedarlarım ve hikmetimin madenleri kılacağım; peygamber ve resullerden sonra da onlarla yaratıklarıma delil göstereceğim.”

Öyleyse müjde ey Ali! Ben de Allah-u Teala’nın evlendirmesi üzerine kızım Fâtıma’yı seninle evlendirdim. Allah’ın onun için razı olduğuna ben de razıyım. Şimdi eşinin elinden tutuver ki, sen ona benden daha layıksın.

Cebrâil bana haber verdi ki cennet ve cennet ehli, sizi çok arzuluyorlar. Eğer Allah, sizin neslinizden halka hüccet karar kılmak istemeseydi cennet ve cennet ehlinin sizinle ilgili bu isteklerini kabul ederdi. Sen ne iyi bir kardeş, ne iyi bir dâmat ve de iyi bir dostsun! Allah’ın hoşnutluğu sana yeter.

Bu sırada Ali (a.s) şöyle dedi: “Allah’ım! Bana verdiğin nimete şükretmemi bana ilham et!” (Neml/19) Resul-u Ekrem de amin dedi.[40]”

Bu hadis (Arapça metindeki tarikle), diğer yolla da Hz. Ali bin Ebu Talib (a.s)’dan nakledilmiş, başlangıcında da şöyle denilmiştir: “Hazret buyurdu: Fâtıma (a.s) ile evlenmeye karar vermiştim ama, konuyu Peygamber (s.a.a)’e açmaya cüret edemiyordum...(hadisin sonuna kadar da aynı olarak devam eder).

Yukarıdaki hadisin bir başka rivayet yolu da var ki “Medinet’ül İlim” kitabında zikretmiştim.

2- Hüseyin bin Halid, İmam Rıza (a.s)’dan, o da muhterem babalarından ve onlar da Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklederler: “Resulullah bana buyurdular: Ey Ali! Kureyş büyüklerinden bir kısmı Fâtıma’nın seninle evlenmesi konusunda beni kınadılar ve dediler: “Biz onu senden istedik ama, sen vermedin; tutup Ali ile evlendirdin!” Ben de onlara dedim ki; Allah’a andolsun, bu işi ben yapmadım.

Allah (c.c) onu size vermedi ve Ali ile evlendirdi. Cebrâil bana gelerek şöyle dedi: Ey Muhammed! Allah buyuruyor: “Eğer Ali’yi yaratmasaydım, Adem’den insanlığın sonuna kadar yeryüzünde kızın Fâtıma’ya eş olabilecek birisi bulunmazdı.”

Bu hadis (Arapça metindeki senetle) başka bir yolla da Ali bin Ebu Talib (a.s) vasıtasıyla Resulullah (s.a.a)’den nakledilmiştir. Bu konuda bana nakledilenleri “Mevlid-u Fâtıma” adlı kitapta yazmıştım.


22. BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)’DAN İMAN VE İMANIN TARİFİ


1- Ebu Salt Herevî şöyle diyor: İmam Rıza (a.s) muhterem babaları vasıtasıyla Ali bin Ebu Talib (a.s)’dan Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletti: “İman; kalple tanımak, dille ikrar etmek ve azalarla da amel etmekten ibarettir.”

2- Yine, başka bir senetle İmam Rıza (a.s)’dan, onun da babalarının dilinden Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: İman kalple tanımak, dille ikrar etmek ve azalarla da amel etmektir.

3- Ebu Salt el-Herevî şöyle diyor: İmam Rıza (a.s)’a “İman nedir?” diye sorduğumda şöyle buyurdular: “İman; kalple inanmak, dille ikrar ve azalarla da amel etmektir. İman ancak bu şekildedir.”

4- Yine, başka bir senetle İmam Rıza (a.s)’dan, o da muhterem babaları vasıtasıyla Resulullah (s.a.a)’den şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “İman; kalple tanımak, dille ikrar etmek ve azalarla amel etmektir.”

5- Yine, başka bir senetle İmam Rıza (a.s)’dan, o da babalarının dilinden Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “İman; kalple tanımak, dille ikrar etmek ve azalarla amel etmektir.”

6- Muhammed bin Abdullah bin Tâhir de şöyle diyor: Babamın başı ucunda durmuştum. Ebu Salt-i Herevî, İshak bin Rahveyh ve Ahmed bin Muhammed bin Hanbel de oradaydılar. Babam onlara “Her biriniz bana bir hadis nakledin” dedi.

Ebu Salt şöyle dedi: Ali bin Mûsa er-Rıza (a.s) ki, gerçekten de ismi gibi hoşnut olunan ve beğenilen birisiydi, babası Mûsa bin Câfer (a.s)’dan, o da babası Câfer bin Muhammed (a.s)’dan, o da babası Muhammed bin Ali (a.s)’dan, o da babası Ali bin Hüseyin (a.s)’dan, o da babası Hüseyin bin Ali (a.s)’dan, o da babası Ali bin Ebu Talib (a.s)’dan Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletti: “İman söz ve amelden ibarettir.”


23. BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)’IN İTRET VE ÜMMETİN FARKI ÜZERİNE MÜNAZARASI


Rayyan bin Salt[41] şöyle diyor: İmam Rıza (a.s) Merv’de Memun’un meclisine hazır oldu. Mecliste Irak ve Horasan alimlerinden bir grup vardı. Memun mecliste bulunan alimlere; “Sonra kitabı, kullarımdan seçtiklerimize miras bıraktık.” (Fâtır/32) ayetinin anlamını bana söyleyin, dedi.

Alimler: Allah-u Teala bu ayette bütün ümmeti kastetmiştir.

Memun: Ya Ebel Hasan! Sizin görüşünüz nedir?

İmam (a.s): Onlarla aynı görüşte değilim. Bana göre Allah-u Teala bu ayette Peygamber (s.a.a)’in temiz itretini kastetmiştir.

Memun: Allah-u Teala nasıl ümmeti değil de sadece Peygamber (s.a.a)’in itretini kastetmiştir?

İmam (a.s): Eğer ümmeti kastetmiş olsaydı, onların hepsinin cennet ehli olmaları gerekirdi. Zira Allah (üstteki ayetin devamında) şöyle buyuruyor: “Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır, öne geçer. İşte bu, pek büyük bir lütuf ve ihsandır.

” Daha sonra hepsini cennet ehli olarak şöyle tanıtmıştır: “Ebedi olan Adn cennetlerine girerler, orada altın bileziklerle süslenirler.” (Fâtır/33) Bu nedenledir ki miras, tertemiz itrete mahsustur, başkalarına değil.

Memun: Tertemiz itret kimlerdir?

İmam (a.s): Onlar Allah-u Teala’nın kendi kitabında şu şekilde vasfettiği kimselerdir: “Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit ricsi (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.

” (Ahzap/33) Yine onlar, Resulullah (s.a.a)’in haklarında şu şekilde buyurduğu kimselerdir: “Ben aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve itretim olan Ehl-i Beyt’imi. Bilesiniz ki bu ikisi, havuzun başında bana gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.

Öyleyse benden sonra bu ikisi hakkında nasıl davranacağınıza dikkat edin. İnsanlar! Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın. Zira onlar, sizden daha alimdirler.”

Alimler: Ey Ebul Hasan! Acaba “itret” dediğin “Âl”in kendisi midir, yoksa diğer kimseleri de kapsıyor mu?

İmam (a.s): Onlar “Âl”in ta kendileridirler.

Alimler: Resulullah (s.a.a)’den “Ümmetim benim Âl’imdir” diye nakledilmektedir. Ashap da inkâr edilmeyecek müstefîz (çeşitli kanallardan naklolunmuş) rivayette “Muhammed’in Âl’i, onun ümmetidir” demişlerdir.

İmam (a.s): Bana söyleyiniz; acaba sadaka (farz zekât) Âl-i Muhammed’e haram mıdır?

Alimler: Evet, haramdır.

İmam (a.s): Sadaka bütün ümmete de haram mıdır?

Alimler: Hayır.

İmam (a.s): İşte “Âl” ve “ümmet” arasındaki fark budur. Yazık sizlere! Nereye götürülüyorsunuz? Kur’an’dan yüz mü çevirdiniz? Yoksa haddi aşan bir kavim misiniz? Acaba veraset ve taharetin (miras ve tathirin) hidayet bulmuş seçkinler hakkında olup başkaları hakkında olmadığını biliyor musunuz?

Alimler: Ey Ebul Hasan! Bu konuyu neye dayanarak diyorsunuz?

İmam (a.s): Şu ayete: “Ve andolsun ki biz, Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik, soylarına da peygamberlik ve kitap verdik, öyle iken onlardan doğru yolu bulanlar var ve çoğuysa fasıktırlar.” (Hadid/26) Sonuçta, nübüvvet ve kitap mirası fasıklara değil, hidayet olmuşlara mahsus oldu.

Nuh’un rabbinden şöyle bir istekte bulunduğunu biliyor musunuz: “De ki: Rabbim, şüphe yok ki oğlum, ehlimdendir ve senin vaadin de doğrusu haktır. Sen de hakimlerin hakimisin.” (Hud/45) Bu dileğin sebebi şuydu ki Allah (c.c) ona, kendisini ve ehlini (ailesini) kurtaracağına dair vaatte bulunmuştu.

Rabbi de cevabında şöyle buyurdu: “Ey Nuh! O, kesin olarak senin ehlinden değil. Çünkü o, kötü bir iş yapmıştır. Artık bilmediğin şeyi isteme benden. Şüphe yok ki ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt vermedeyim.” (Hud/46)

Memun: Acaba Allah (c.c), itreti diğer insanlardan üstün mü kılmıştır?

İmam (a.s): Allah (c.c) itretin diğer insanlardan üstünlüğünü kitabında açıklamıştır.

Memun: Kur’an’ın neresinde?

İmam (a.s): Şu ayette: “Şüphe yok ki Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu seçti, alemlere üstün etti. Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah işiten ve bilendir.” (Âl-i İmran/33-34) Bir başka ayette de şöyle buyurmuştur: “Yoksa Allah’ın lütfedip insanlara ihsan ettiği şeylere haset mi ediyorlar?

Gerçekten de biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir saltanat ihsan ettik.” (Nisa/54) sonra bu ayetin ardından diğer müminlere hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Ey inananlar! Allah’a, Peygamber’e ve içinizden emir sahiplerine itaat edin” (Nisa/59) Yani kitap ve hikmetle birleştirdiği

(kitap ve hikmeti onlara miras olarak verdiği) kimselere itaat edin. İşte bu iki mirastan dolayı onlara haset edildi. Öyleyse şu ayetten: “Yoksa Allah’ın lütfedip insanlara ihsan ettiği şeylere haset mi ediyorlar? Gerçekten de biz, İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk (saltanat) ihsan ettik” maksat, tertemiz olan seçkinlere itaat etmektir. Ayette mülkten kasıt da onlara itaat etmektir.

Alimler: Anlatınız bize; acaba Allah (c.c) seçkinleri kitabında açıklamış mıdır?

İmam (a.s): Allah-u Teala, bâtın hariç, zahirde de Kur’an’ın oniki yerinde seçkinleri açıkça beyan etmiştir. Bu, Kur’an’ın tefsirlerinin dışında kalan, bâtınında ve tevilinde olan miktardır.

Birinci ayet şudur: “En yakın akrabalarını (ve ihlas sahibi yakınlarını) korkut.” (Şuarâ/214) Bu ayet Ubey bin Kâb’ın kıraatinde böyledir (yani “ve ihlas sahibi yakınlarını” cümlesi de ilave edilmiştir).

Bu, Abdullah bin Mesud’un mushafında da sabittir. Allah-u Teala’nın bu ayette Hz. Peygamber’in Âl’ini kaydetmesi ve onu peygamberine zikretmesi (onlar için) yüksek bir makam, büyük bir fazilet ve yüce bir şereftir.

İkinci ayet de şudur: “Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt’ten ricsi (her çeşit günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzap/33) Bu ayet de katı düşmanın dışında kimsenin habersiz olmadığı ve inkâr etmediği bir fazilettir. Çünkü taharetten (tertemiz olmaktan) daha üstün bir fazilet düşünülemez.

Üçüncü ayet: Allah-u Teala yaratıklarından tertemiz olanları ayırdığında mübarek ayetinde peygamberine onlarla beraber mübahele (lânetleşme) yapmaya gitmesini emrederek şöyle buyurdu:

“Ey Muhammed! Artık sana gelen bunca ilimden sonra da gene bu hususta seninle çekişip tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra da dua edelim ve Allah’ın lânetini yalancıların üstüne kılalım.”

(Âl-i İmran/61) Bu ilahi emirden sonra Resulullah (s.a.a) Ali, Hasan, Hüseyin, ve Fâtıma’yı (Allah’ın salâtı ve selamı onlara olsun) dışarı çıkarıp onları kendi yanına aldı. Ayette geçen “kendimiz” ve “kendiniz” ibaretinin anlamını biliyor musunuz acaba?

Alimler: Allah-u Teala onunla Peygamber’in kendisini kastetmiştir.

İmam (a.s): Yanıldınız; çünkü Allah-u Teala onunla Ali bin Ebu Talib (a.s)’ı kastetmiştir. Bunun delillerinden birisi Resulullah (s.a.a)’in şu sözüdür: “Ya Velîaoğulları bu işlerinden vazgeçecekler, ya da kendim gibi birisini (onlara karşı koymak için) göndereceğim.” Yani Ali bin Ebu Talib (a.s)’ı. Ayetteki “oğullar”dan kasıtsa Hasan ve Hüseyin (a.s)’dır.

“Kadınlar”dan kasıt da Fâtıma (s.a)’dır. İşte bu, hiç kimsenin o fazilette onlardan öne geçemeyeceği bir özelliktir. Hiç kimsenin o özellikte onlara ulaşamayacağı bir üstünlüktür ve hiçbir yaratığın o üstünlükte onları geçemeyeceği bir şereftir. Çünkü Hz. Peygamber, Ali’nin nefsini (kendisini) kendi nefsi saymıştır. Bu da üçüncü ayettir.

Dördüncü ayet: Peygamber (s.a.a) itretinin dışında herkesi camiden dışarı çıkardı. Bu duruma halk ve Abbas itiraz edip şöyle dediler: “Ey Allah’ın resulü! Neden Ali’yi bırakıp da bizi çıkardın?”

Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular: “Onu orada bırakıp sizi çıkaran ben değilim, bunu Allah (c.c) böyle yapmıştır.”[42] İşte bu söz, Peygamber (s.a.a)’in Hz. Ali’ye buyurduğu “Ey Ali! Sen bana nispetle, Hârun’un Mûsa’ya olan nispeti gibisin” hadisini de aydınlatıyor.

Alimler: Bu mevzu Kur’an’ın neresinde geçiyor?

İmam (a.s): Bu konuda size Kur’an’dan delil getirip okuyacağım.

Alimler: Getirin!

İmam (a.s): Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Mûsa’ya ve kardeşine; Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın ve evlerinizi kıble yapın (onları kıbleye yöneltin)...diye vahyettik.” (Yûnus/87) Bu ayet, Hârun’un Mûsa’nın yanındaki ve Hz. Ali’nin de Peygamber (s.a.a)’in nezdindeki makamını beyan etmektedir.

Bununla beraber Peygamber (s.a.a)’in şu sözünde de (Ehl-i Beyt’inin üstünlüğüne dair) apaçık bir delil vardır: “Bu mescide Muhammed ve Âl-i Muhammed hariç, hiç kimsenin cünüp ve hayız olarak girmesi caiz değildir.”

Alimler: Ey Ebul Hasan! Bu beyan siz Ehl-i Beyt’ten başkası yanında bulunmaz.

İmam (a.s): Resulullah (s.a.a): “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim şehrini dileyen onun kapısından gelmelidir” buyururken bizim bu mevkiimizi kim inkâr edebilir?

Açıklayıp izah ettiğim sözlerdeki (mevcut olan) fazilet, şeref, üstünlük, seçkinlik ve temizliği inatçı düşmanlardan başka hiç kimse inkâr etmez. Bu makamdan dolayı Allah’a şükürler olsun. Bu da dördüncüsüdür.

Beşinci ayet: “Akrabalarının hakkını ver.” (İsra/26) Bu, aziz ve cebbar olan Allah’ın Ehl-i Beyt’e mahsus kıldığı bir özelliktir. Allah-u Teala onları bütün ümmetten seçkin kılmıştır. Bu ayet Resulullah’a nazil olduğunda Fâtıma (s.a)’yı yanına çağırdılar. Fâtıma (s.a) geldiğinde Resulullah (s.a.a): “Ey Fâtıma!” diye buyurdu.

Fâtıma (s.a); “Emredin ey Allah’ın resulü!” dedi. Resulullah buyurdular ki: “Şu Fedek, savaşsız elde edilen ganimetler arasındadır. Bu yüzden (Allah’ın hükmüne göre) bana aittir; başkalarının onda hakları yoktur. Şimdi Allah (c.c) emrettiği için onu sana bağışladım. Öyleyse onu kendin ve evlatların için al.” Bu da beşincisidir.

Altıncı ayet: Allah-u Teala’nın buyurmuş olduğu şu ayettir: “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim ancak yakınlarıma sevgidir.” (Şûra/23) Bu, kıyamet gününe dek Peygamber (s.a.a)’e, bir de onun Âl’ine mahsus olan bir özelliktir; diğer kimselere değil.

Çünkü Allah-u Teala Kur’an’da Nuh (a.s)’dan şöyle dediğini naklediyor: “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum; benim ecrim ancak Allah’a aittir ve ben, inananları kovacak da değilim.

Şüphe yok ki onlar, rablerine kavuşacaklar. Fakat ben, sizi cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.” (Hud/29) Allah-u Teala Hud’dan da şöyle naklediyor: “De ki: Ey kavmim; ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim ancak beni yaratana ait, hâla akıl etmeyecek misiniz?” (Hud/51) Ama Allah-u Teala Peygamberi Muhammed (s.a.a)’e şöyle buyurmuştur: “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, isteğim ancak yakınlarıma sevgidir.”

(Şûra/23) Allah (c.c) onların kesinlikle dinden uzaklaşmayacaklarını ve hiçbir zaman sapıklığa yönelmeyeceklerini bildiğinden dolayı onların sevgisini ve dostluğunu farz kılmıştır. Onları sevmenin farz olmasının diğer delili de şu ki; olabilir ki bir insan, birisini sever ama, ailesinden bazıları onunla düşman olduğu için onu tam kalpten, ihlasla sevemez.

Allah-u Teala da Resulullah’ın kalbinde müminlere karşı hiçbir kırgınlık olmasını istemediği için Resulullah (s.a.a)’in akrabalarının sevgisini müminlere farz kıldı. Öyleyse kim bu farza uyarak Resulullah (s.a.a)’i ve onun Ehl-i Beyt’ini severse Resulullah (s.a.a) artık ona kin beslemez; kim de bu vazifeyi terk edip ona amel etmez ve Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine kin güderse Resulullah (s.a.a)’in de ona kin gütmesi gerekli olur.

Çünkü böyle birisi, Allah’ın farz kıldığı şeylerden birini terk etmiştir. Şimdi bundan daha üstün veya bunun ayarında olabilecek herhangi bir fazilet ve şeref var mıdır?...

Yedinci ayet de şudur: “Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salât ederler Peygamber’e. Ey inananlar! Siz de ona salât edin ve selam verin.” (Ahzap/56) Bu ayet nazil olduğunda halk; “Ey Allah’ın resulü! Sana selam vermeyi biliyoruz, fakat sana salât nasıl olur?” diye sordular. Resulullah (s.a.a) buyurdular ki, şöyle diyeceksiniz:

“Allahumme salli ala Muhammedin ve Âl-i Muhammed, kema salleyte ala İbrahime ve ala Âl-i İbrahim, inneke hamidun mecîd” (Allah’ım! İbrahim’e ve Âl’ine salât ettiğin gibi, Muhammed ve Âl-i Muhammed’e de salât eyle. Şüphesiz sen hamit ve mecitsin.) Şimdi bu konuda ey cemaat, aranızda bu söz hususunda bir ihtilaf var mıdır?” Oradakiler hep birlikte “Hayır” dediler...

Memun: Andolsun ki, bu noktanın izah ve beyanının ancak nübüvvet madeninde olabileceğini anlamış oldum.

İmam (a.s): Sekizinci ayet de şudur: “Ve iyice bilin ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeyin beşte biri, muhakkak Allah’ın, Peygamber’in ve zilkurbânın (yakınların)dır.” (Enfal/41) Allah-u Teala bu tarz beyanıyla yakınların (Peygamber (s.a.a)’in yakınlarının) payını, kendi payıyla Resulullah’ın payına yanaştırmıştır.

Bu da “Âl” ile ümmet arasında bir çeşit farklılıktır. Çünkü Allah-u Teala “Âl”i (Ehl-i Beyt’i) bir mevkide, diğer insanları da ondan aşağıdaki bir mevkide karar kılmıştır. Kendisi için beğendiğini onlar için de beğenmiştir ve bu konuda onları seçmiştir. İlk önce kendisinden başlamış, sonra peygamberini ve ardından da Peygamber (s.a.a)’in yakınlarını zikretmiştir.

Fey, ganimet vs. şeylerden kendisi için beğendiği şeyi onlar için de beğenmiştir. Nitekim (humus ayetinde) şöyle buyurmuştur: “Ve bilesiniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeylerin beşte biri, mutlaka Allah’ın, Peygamber’in ve zilkurbânın (yakınların)’dır.” (Enfal/41) İşte bu ayet, Allah’ın nâtık kitabında kıyamete kadar onlar için bâki kalacak vurgulanmış bir beyan ve eserdir.

O öyle bir kitaptır ki, “Bâtıl ona önünden de, arkasından da yaklaşamaz. (Çünkü) hüküm ve hikmet sahibi olan ve çok övülen (Allah) tarafından indirilmiştir.” (Fussilet/42)

Ama ayetin devamında zikredilen “yetimler ve yoksullar”a gelince; (onların durumları yakınlardan farklıdır; çünkü) yetimin yetimliği ortadan kalkınca (baliğ olunca) ganimetler hükümden (humus sahipleri sırasından) çıkar ve onun için bir pay olmaz. Yoksul da öyledir; o da zengin olduğunda ganimetlerden onun için bir pay olmaz, ganimeti almak da onun için helal değildir.

Ama “zilkurbâ”nın (yakınların) payı; ister zengin olsun, ister fakir, kıyamete dek onlar için sabittir. Çünkü Allah’tan ve Resulünden daha zengin olan bir kimse yoktur. Buna rağmen kendisi ve resulü için bir pay ayırmıştır. Kendisine ve resulüne beğendiği şeyi zilkurbâ (yakınlar) için de beğenmiştir.

Böylece fey (savaşmadan elde edilen mal) hakkında da kendisi ve peygamberi için isteyip razı olduğu şeyi zilkurbâ için de istemiştir. Nitekim, ganimette de onlar için pay ayırmıştır.

İlk olarak kendi hakkını, sonra resulünün hakkını, ardından da zilkurbânın hakkını zikretmiştir. Onların payını Allah ve resulünün payı ile birlikte saymıştır.

İtaat konusunda da durum aynıdır. Allah-u Teala buyurmuştur ki: “Ey inananlar! Allah’a, Peygamber’e ve içinizden emir sahiplerine itaat ediniz.” (Nisa/59) Allah (c.c) bu ayette de kendisiyle başlamış, sonra peygamberini ve ardından da onun Ehl-i Beyt’ini zikretmiştir. Velayet ayetinde de durum aynıdır: “Sizin veliniz (yetki sahibiniz) ancak Allah’tır, onun resulüdür, namaz kılan ve rükû halinde zekât veren müminlerdir.” (Maide/55)

Allah-u Teala ganimet ve feyde, kendi payıyla Peygamber’in payını, onların payı ile birlikte zikrettiği gibi, onların itaat ve velayetlerini de Peygamber ve kendisinin itaat ve velayetiyle yanaştırarak birlikte zikretmiştir. Allah-u Teala’nın Ehl-i Beyt’e olan bu nimeti ne kadar da büyüktür.

Ama sadaka (zekât) meselesi geldiğinde Allah-u Teala hem kendisini, hem resulünü, hem de resulünün Ehl-i Beyt’ini ondan münezzeh kıldı ve şöyle buyurdu:

“Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri (İslam’a) ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmışlar içindir.” (Tevbe/60)

Acaba bu söylenenler arasında Allah-u Teala’nın kendisi, resulü ve zilkurbâ (yakınlar) için bir pay zikrettiğini bulabilir misiniz? Tenzih etme sırası geldiğinde kendisini, resulünü ve resulünün Ehl-i Beyt’ini sadaka (farz zekât)’dan münezzeh kıldı; hatta sadakayı onlara haram bile etti. Çünkü sadaka Muhammed (s.a.a)’e ve onun Ehl-i Beyt’ine haramdır.

Sadaka (zekât), gerçekte insanların (malının) kiri olduğu için onlara helal değildir; zira onlar her çeşit kötülük ve kirden münezzeh kılınmışlardır. Allah-u Teala onları tertemiz kılıp seçtiğinde, kendisine beğendiği bir şeyi onlar için de beğendi ve kendisine beğenmediği bir şeyi onlar için de beğenmedi.

Dokuzuncu ayet: Biz Kur’an’ın buyurduğu zikir ehliyiz. Zira Kur’an şöyle buyurmuştur: “Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun.” (Nahl/43) İşte zikir ehli bizleriz; o halde bilmiyorsanız bizden sorun.

Alimler: Allah bu ayetten Yahudî ve Hıristiyanları kastetmiştir.

İmam (a.s): Süphanallah! Böyle bir şey mümkün mü? Bu durumda onlar bizi kendi dinlerine çağırır ve “Bizim dinimiz İslam dininden daha üstündür” derler.

Memun: Ey Ebul Hasan! Onların dediklerinin aksini ispatlayacak bir açıklamanız var mıdır?

İmam (a.s): Evet; zikir, Resulullah (s.a.a)’dir ve biz de zikrin (onun) ehli (ailesi)’yiz. Bu konu Talak suresinde apaçık gelmiştir. Allah orada şöyle buyuruyor: “Artık çekinin Allah’tan ey aklı başında olanlar; ey iman edenler, andolsun ki Allah, size zikir olan bir peygamberi göndermiştir ki, Allah’ın apaçık ayetlerini okumaktadır size.”

Bu ayetteki zikir, Resulullah (s.a.a)’dir ve biz de onun ehli (ailesi)’yiz. Bu da dokuzuncusudur.

Onuncu ayet: Nisa suresindeki şu tahrim ayetidir: “Anneleriniz, kızlarınız ve kızkardeşleriniz... Size haram kılındı.” (Nisa/23) Şimdi söyleyiniz eğer şu an Resulullah (s.a.a) hayatta olmuş olsalardı, benim kızım ve oğlumun kızı yahut benim neslimden olan diğer kızlarla evlenmesi doğru olur muydu?

Alimler: Hayır, olmazdı.

İmam (a.s): Söyleyin bakalım, eğer Resulullah hayatta olsaydı sizin kızlarınızla evlenebilir miydi?

Alimler: Evet, evlenebilirdi.

İmam (a.s): İşte bunun kendisi, benim o hazretin Âl’inden olduğuma bir delildir, sizin değil. Eğer siz onun Âl’inden olsaydınız, benim kızlarımın o hazrete haram olduğu gibi sizin kızlarınız da ona haram olurdu. Demek ki ben, onun Âl’indenim, siz ise onun ümmetindensiniz. İşte bu, Âl ve ümmet arasındaki başka bir farktır. Çünkü Âl (Ehl-i Beyt), ondandır, fakat böyle olmadığına göre ondan değildir. Bu da onuncusudur.

Onbirinci ayet de Mümin suresinde bulunan şu ayettir: “Firavun ailesinden imanı gizlemekte olan mümin bir adam dedi ki: Siz, benim rabbim Allah’tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır.” (Mümin/28)

Bu adam Firavun’un dayısının oğluydu. Allah (c.c) onu soyundan dolayı Firavun’a nispet etmiştir, dininden dolayı değil. Böylece biz de doğum yönünden Hz. Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden olduğumuzdan soy yönünden özelleştirilmişiz, ama din yönünden bütün insanlar gibi sayılmışız. Bu da Âl ve ümmet arasındaki diğer bir farktır. Bu da onbirincisidir.

Onikinci ayet de şudur: “Ve ehline namazı emret ve kendin de ona (namaza) karşı sabırlı ol.” (Tâha/132) Allah-u Teala bizi bu özellikle ayrıcalıklı saymıştır (üstün kılmıştır). Çünkü (bir defasında) bize ümmet ile beraber namazı emretmiş, daha sonra bize (Peygamberle birlikte namazı emrederek) üstün kılmıştır, ümmeti değil.

Resulullah (s.a.a) bu ayet nazil olduktan sonra dokuz ay boyunca her gün beş defa namaz vakitlerinde Ali ve Fâtıma (s.a)’nın kapısına gelerek şöyle buyurdu: “Namaza! Allah size rahmet etsin!” Allah-u Teala, peygamberlerin evlatlarından hiç kimseye, bize ikram ettiği derecede ikram etmemiştir; peygamberler ailesinden sadece bizi has kılmıştır.

Memun ve alimler: Allah bu ümmet tarafından siz Ehl-i Beyt’e hayır (mükâfat) versin. Biz müphem meselelerin gerekli açıklama ve izahını ancak sizin nezdinizde bulabiliyoruz.


DIPNOTLAR

-------------------------------

38- 16. Bölüm tarihtir ve toplumda kötü amel işlemenin ilahi gazaba sebep olacağını belirtiyor.

39- Ebul Futuh tefsirinde “Terkun bin Amur bin Navuş bin Şaven bin Nemrut bin Kenan” diye geçmektedir. (bkz: c.8, s.273)

40- Muhammed bin Sâbık, Ehl-i Beyte bağlı olmayan Sünnî biridir. Ahbarî (hadislere kayıtsız şartsız ve tevile, tatbike gerek görmeden bağımlı olan grup). Böyle kimselerin Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt hakkında naklettikleri menkıbelere de fazla güvenemeyiz. Gerçi Saduk (r.a) “Emalî” adlı eserinde bu hadisi başka bir tarik (senet) ile de nakletmiştir ama, orada da hadisin ravileri meçhuldür.

Ancak, her hâlükârda hadisi şöyle yorumlayabiliriz: Hazret bu hadiste Fâtıma (s.a)’nın düğününün melekût alemindeki tecelli ve görkemliliğini anlatmıştır. Çünkü Fâtıma (s.a)’nın düğünü, görünüşte çok sade ve basit yapılmıştı. Halk bu sadeliği Peygamber (s.a.a)’in bu düğünü önemsemediğine yorumlamışlardı. Eğer hadis uydurma değilse düğünün melekûti şeklini beyan etmiştir.

41- Hadisin senedinde yer alan Ali bin Hüseyin bin Şazeveyh el-Mueddib meçhul bir şahıstır (meşhur rical kitaplarında ismi geçmemiştir). Yine hadisin senedinde yer alan Câfer bin Muhammed bin Masrur’un da durumu (güvenilir olup olmadığı) belirsizdir.

42- Başlangıçta Mescid-i Nebî’nin yapısı öyle bir şekildeydi ki ashaptan bazılarının evlerinin kapısı mescide açılıyordu ve bazı vakitler onlar cünüp olarak mescide girip oradan dışarı çıkıyorlardı. Halbuki cünüplü halde Mescid-i Nebî’nin içinden geçmek bile caiz değildir. Bu yüzden Resulullah (s.a.a), Ali (a.s)’ın kapısı hariç mescide açılan bütün kapıları kapattırdı. Bu olay tarihte “Sedd-i Ebvab” diye geçer.

Dikkat edilmesi gereken bir başka mevzu da şudur: Peygamber (s.a.a)’in amcası Abbas, bu olay sırasında daha Müslüman olmamıştı, Mekke’de yaşıyordu. Hadiste geçen Abbas, ya yanlışlıkla bir başka kelimenin yerine yazılmış veyahut da Abbas, bir başkasının ismi olarak burada kayda geçmiştir.