İMAM RIZA(a.s)'DAN HADİS PINARI
 

İmran: Efendim, Allah’ın sizin vasıflandırdığınız gibi olduğuna şehadet ediyorum. Ama başka bir sorum kaldı.

İmam (a.s): Ne istersen sor!

İmran: Hekim (Allah) nerededir? Onu bir şey kuşatıyor mu? Bir yerden başka bir yere geçiyor mu veya başka bir şeye ihtiyacı var mı?
İmam (a.s): Ey İmran! Sorduğun şeyde iyice düşün; çünkü bu, halkın karşılaştığı en karışık meselelerden biridir. Aklı az ve ilmi olmayanlar bunu anlayamazlar ama, insaflı akıllılar onu anlamaktan aciz kalmazlar.

Birinci nokta şu ki, eğer Allah-u Teala mahlukatı onlara ihtiyacı olduğundan dolayı yaratmış olsaydı o zaman mahlukatına ihtiyacı olduğundan dolayı onlara doğru hareket ediyor, dememiz caiz olurdu. Ama Allah azze ve celle, hiçbir şeyi ihtiyacı olduğu için yaratmamıştır. Her zaman sabittir; ne bir şeydedir, ne de bir şeyin üzerindedir.

Ama yaratıklar, bazısı bazısını (ayakta) tutuyor, bazısı bazısına giriyor, bazısı da bazısından çıkıyor. Oysa Allah-u Teala, kendi kudretiyle bunların hepsini ayakta tutmaktadır; bir şeye girmez, bir şeyden çıkmaz, onları korumak onu yormaz, onları ayakta tutmaktan aciz olmaz.

Allah resullerinden, sırrını bilenlerden ve şeriatını koruyanlardan başka mahlukattan hiç kimse onun niteliğini anlayamazlar. Allah’ın emri bir göz kırpmak veya ondan daha çabuk bir zamanda uygulanır. Bir şeyi istediğinde ona sadece ol der, o da Allah’ın irade ve isteğiyle oluverir.

Mahlukatından hiçbir şey ona başka bir şeyden daha yakın olmadığı gibi, daha uzak da değildir. Ey İmran! Söylediklerimi anladın mı?

İmran: Evet efendim, anladım ve tanıklık ediyorum ki şüphesiz Allah-u Teala, senin açıkladığın ve birliğini vasfettiğin gibidir; yine tanıklık ederim ki Muhammed (s.a.a) onun hidayet ve hak dinle gönderilmiş olan kuludur.

İmran daha sonra kıbleye dönerek secde etti ve Müslüman oldu. Hasan bin Muhammed en-Nevfeli şöyle diyor: Diğer konuşmacılar aşırı cedel ehli olan ve o ana kadar da hiç kimsenin üstünlük sağlayamadığı İmran-ı Sabbî’yi bu şekilde görünce içlerinden hiç kimse İmam (a.s)’a yaklaşarak soru sorma cesaretini gösteremedi.

Derken akşam oldu. Memun ve İmam Rıza (a.s) kalkarak içeri gittiler ve halk da dağıldı.Ben cemaatten birkaçıyla beraberken Muhammed bin Câfer beni çağırttı. Yanına gittiğimde şöyle dedi: Ey Nevfeli, dostunun ne yaptığını gördün mü? Vallahi Ali bin Mûsa (İmam Rıza)’nın bu konulara musallat olduğunu zannetmiyordum.

Biz onu Medine’de kelamdan bahseden veya kelamcıların onun etrafına toplanan biri olarak tanımıyorduk. Ben şöyle cevap verdim: Hacılar onun yanına gelerek helal ve haramdan sorular sorarlar ve cevabını alırlardı. Bazen de hazretin yanına gelerek münazara eder ve tartışırlardı.

Muhammed bin Câfer: Ey Ebu Muhammed! Ben o adamın (Memun’un) İmam’a haset ederek zehirleyeceğinden veya başına herhangi bir bela getireceğinden korkuyorum. Ona bu gibi şeylerden sakınmasını söyle, dedi.

Ben ise: Sözümü kabul etmez; o adam İmam’ı imtihan etmek ve babalarının ilminden bir şeyler bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu, dedim. Muhammed bin Câfer, İmam’a şunu söylememi istedi: Amcan bir takım şeylerden hoşlanmıyor ve bunlardan sakınmanızı istiyor.

İmam Rıza (a.s)’ın evine gittiğimde amcasının söylediklerini kendisine ilettim, gülümseyerek şöyle buyurdular: Allah amcamı korusun; onlardan neden hoşlanmadıklarını çok iyi biliyorum. İmam daha sonra hizmetçisine dönerek İmran-ı Sabbi’yi yanına çağırmasını emretti. “Sana feda olayım, dedim.

Ben onun şu anda nerede olduğunu biliyorum; o Şia kardeşlerimizden bazılarının yanındadır” İmam (a.s): önemli değil, ona bir binek verin, buyurdular. Ben de İmran’ın yanına giderek onu İmam’ın yanına getirdim. İmam (a.s) ona hoş geldin dedikten sonra elbise istedi ve üzerine giydirdi.

Bir binek hayvan ve hediye olarak da onbin dinar para verdi. Ben; sana feda olayım, tıpkı ceddin Emir’el Müminin gibi davrandın, dedim. İmam (a.s): Böyle olmayı seviyorum, buyurdular.

Sonra, akşam yemeğinin getirilmesini emretti. Beni sağına, İmran’ı da soluna oturttu. Yemekten sonra İmran’a şöyle buyurdu: Evine dön ve sabahleyin erkenden bize gel ki, sana Medine yemeğinden verelim.

Bu olaydan sonra, çeşitli gruplardan kelam alimleri İmran’ın etrafına toplanıyor, o da onların soru ve delillerini iptal ediyordu. Sonuç olarak ondan uzaklaştılar.

Memun ona onbin dirhem hediye etti, Fazl da mal ve binek bağışladı. Daha sonra İmam Rıza (a.s) onu Belha sadakalarının görevlisi yaptı.[29] Böylece büyük menfaatlere ulaştı.


13. BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)’IN HORASAN KELAM ALİMLERİNDEN SÜLEYMAN MERVEZÎ İLE MEMUN’UN HUZURUNDA TEVHİD HAKKINDA MÜNAZARASI


Hasan bin Muhammed Nevfelî’den şöyle naklediliyor: Horasan mütekellimi (kelam alimi) Süleyman Mervezî, Memun’un yanına geldi. Memun da ona saygı göstererek hediyeler verdi. Daha sonra şöyle dedi: Amcamın oğlu Ali bin Mûsa Rıza (a.s) Hicaz’dan yanıma kadar gelmiştir ve o, kelam ilmini ve mütekellimleri sever.

Bundan dolayı Terviye günü onunla münazara için yanımıza gelmende herhangi bir sakınca yoktur.Süleyman: Ey müminlerin emiri! Sizin meclisinizde ve Haşimoğulları cemaati huzurunda onun gibi bir şahsiyetten soru sormak istemiyorum; çünkü topluluk huzurunda benimle konuşurken ezik düşecektir (yenilecektir). Dolayısıyla onunla fazla tartışmam doğru olmaz!Memun: Ben, senin münazaradaki gücünü bildiğim için arkandan adam gönderdim.

Benim amacım, sadece onun bir delilini çürütmendir. Süleyman: Anlaşıldı ey müminlerin emiri! Bizleri karşı karşıya getir ve kendin şahit ol!Memun, İmam Rıza (a.s)’a haber göndererek şöyle dedi: Merv (Horasan) ehlinden kelam ilminde Horasan’da üstüne olmayan bir kişi yanımıza gelmiştir. Eğer size zahmet olmazsa ve herhangi bir mani yoksa yanımıza geliniz.

İmam Rıza (a.s) bu mesajı duyar duymaz abdest için kalktı ve bize “Siz benden önce gidiniz” buyurdular.İmran-ı Sabbi de bizimle beraber idi; hareket ederek Memun’un kapısına vardık. Yasir ve Halid elimden tutarak beni Memun’un yanına götürdüler. Selam verdiğim zaman Memun şöyle dedi: “Kardeşim Ebul Hasan nerededir? Allah onu korusun!”

Ben; “Biz geldiğimizde elbisesini giymekle meşguldü ve bize önce gelmemizi emretti” dedim. Daha sonra şöyle dedim: Ey müminlerin emiri! Dostunuz İmran da benimle birliktedir. Kapının arkasında bekliyor.

Memun: İmran kimdir? diye sordu. “Sizin vesilenizle Müslüman olan Sabbi’dir” dediğimde içeri girmesini emretti. İmran içeri girdi. Memun ona “Merhaba, hoş geldin!” dedikten sonra; “Ey İmran! Ölmedin de sonunda Haşimoğullarından mı oldun?” dedi.

İmran: Hamd o Allah’a ki, beni sizin vesilenizle şereflendirdi ey müminlerin emiri, dedi.Memun: Ey İmran! Bu Horasan mütekellimi Süleyman Mervezî’dir.

İmran: Ey müminlerin emiri! Bu, münazara yönünden Horasan’da tek olduğunu zannediyor. Kendisi de bedâ inancını inkâr ediyor.Memun: Neden onunla münazara etmiyorsun? İmran: Bu kendisine bağlıdır.

O sırada İmam Rıza (a.s) içeri girerek “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordular.İmran: Ey Allah resulünün oğlu! Bu, Süleyman Mervezî’dir.Süleyman (İmran’a dönerek): Acaba Ebul Hasan’ın bedâ hakkında dediklerini kabul ediyor musun?

İmran: Evet, bedâ konusunda Ebul Hasan’ın sözlerini kabul ediyorum. Kendim gibi görüş sahiplerine delil göstermen için bana delil getirildiğinde kabul ederim.

Memun: Ey Ebul Hasan! Bunların bahsettikleri konu hakkında ne diyorsun?

İmam (a.s): Ey Süleyman! Neden bedâyı inkâr ediyorsun? Oysa Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “İnsan hiç düşünmez ki o hiçbir şey değilken daha önce biz yarattık onu.” (Meryem/67) Yine buyuruyor ki: “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan odur.” (Rum/27) Yine buyuruyor ki: “Gökleri de eşsiz-örneksiz yaratan odur, yeryüzünü de.” (Bakara/117)

Yine buyuruyor ki: “O, yaratışta neyi dilerse çoğaltır.” (Fâtır/1) Yine buyuruyor ki: “İnsanı da balçıktan yaratmaya koyulmuştur” (Secde/7) Yine buyuruyor ki: “Bir başka bölük de var ki işleri Allah’ın emrine kalmış; o bunları ya azaplandırır veya tövbelerini kabul eder.” (Tevbe/106) Yine buyuruyor ki: “Ömür sürene ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Fâtır/11)

Süleyman: Acaba bu konuda babalarınızdan size rivayet ulaştı mı?

İmam (a.s): Evet, Ebu Abdullah (İmam Sâdık)’tan şöyle bir rivayet bana nakledilmiştir: Allah-u Teala’nın iki gizli ve saklı ilmi vardır. Kendisinden başka hiç kimse onu bilemez. İşte bedâ da bu ilimden kaynaklanır. Diğer ilim ise, melekler ve peygamberlere öğrettiği ilimdir. Peygamberimizin Ehl-i Beyt’inin alimleri de o ilmi biliyorlardı.

Süleyman: Bu meseleyi Allah’ın kitabından açıklamanı istiyorum.

İmam (a.s): Allah-u Teala peygamberine şöyle buyurmuştur: “Artık yüz çevir onlardan, bundan dolayı da sen kınanmazsın.” (Zâriyat/54) Allah-u Teala önce onları helak etmek istedi, sonra"beda" hasıl oldu ve şöyle buyurdu: “Ve öğüt ver, gerçekten de öğüt, insanlara fayda verir.” (Zâriyat/55)

Süleyman: Size feda olayım, yine buyurun.

İmam (a.s): Babam, babalarından ve onlar da Allah resulünden şöyle rivayet etmişlerdir: “Allah-u Teala peygamberlerinden birine Falan padişaha, falan zamanda ruhunu alacağımı bildir, diye vahyetti. Peygamber de bu haberi padişaha bildirdi.

Padişah bu haberi duyunca dua etmeye ve yakarmaya başladı; öyle ki, oturmuş olduğu tahttan düştü ve Allah’a şöyle arz etti: “Allah’ım! Oğlumun büyüyüp işlerimi yapmasına kadar bana mühlet ver.”

Bunun üzerine Allah-u Teala peygamberine şöyle vahyetti: Padişaha git ve ecelini ertelediğimi ve ömrünü onbeş yıl uzattığımı bildir! Peygamber cevaben: Ey Rabbim! Benim şimdiye kadar yalan söylemediğimi biliyorsun, dedi. Allah (c.c) ona: Sen görevli bir kulsun, o halde bunu ona ilet; Allah yaptıklarından sorgulamaz, diye vahyetti.”

Daha sonra İmam (a.s) Süleyman’a dönerek: Bu konuda Yahudîlere benzediğini (onlar gibi düşündüğünü) zannediyorum.

Süleyman: Bundan Allah’a sığınırım; Yahudîler ne diyor?

İmam (a.s): Yahudîler, Allah’ın eli bağlıdır dediler. Bundan amaçları ise şu idi: Allah işini tamamlamış, artık hiçbir şey yaratmıyor. Buna karşılık Allah-u Teala da şöyle buyurdu: “Kendi elleri bağlanasılar! Söyledikleri söz yüzünden lânete uğrayasılar!

” (Mâide/64) Bazılarının babam Mûsa bin Câfer (a.s)’dan bedâ hakkında soru sorduğunu işittim. Babam şöyle buyurdu: “Halk bedâyı ve Allah’ın, bir grubun işlerini karara bağlamak için geciktirmesini nasıl inkâr edebilir?”

Süleyman: “Biz Kur’an’ı Kadir Gecesi indirdik.” (Kadir/1) ayetinin hangi konu hakkında indiğini anlatır mısın?

İmam (a.s): Ey Süleyman! Allah-u Teala bu gecede, bu yıldan gelecek yıla kadar olan hayat, ölüm, hayır, şer ve rızık gibi şeyleri takdir eder ve bu gecede takdir ettiği her şey, kati ve kesindir.

Süleyman: İşte şimdi anladım. Sana feda olayım, yine buyurun.

İmam (a.s): Ey Süleyman! Bazı işler Allah’ın yanında onun idaresine bağlıdır. İstediğini ileri alır, istediğini geciktirir ve istediğini yok eder. Ey Süleyman! Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Allah katında olan ilim iki kısımdır; biri melek ve peygamberlerine öğretmiş olduğu ilimdir; bunlar gerçekleşir ve Allah kendisini, melek ve peygamberlerini yalanlamaz.

Allah katında olan diğer ilim ise gizlidir ve yarattıklarından hiç kimseye bildirmediği ilimdir. İşte bu ilimden istediğini ileri alır, istediğini geciktirir, istediğini yok eder ve istediğini gerçekleştirir.”

Süleyman Memun’a dönerek: Ey müminlerin emiri! Allah’ın izniyle bugünden itibaren bedâyı inkâr etmeyecek ve yalanlamayacağım.

Memun: Ey Süleyman! Ebul Hasan’a istediğin şeylerden sor ama, iyi dinle ve insaflı ol!

Süleyman (İmam’a dönerek): Efendim, soru sormama izin veriyor musunuz?

İmam (a.s): İstediğin şeylerden sor.

Süleyman: İradeyi tıpkı “Hay, Semî, Basir ve Kadir” gibi isim ve sıfat bilenler hakkındaki görüşünüz nedir?

İmam (a.s): Siz “Eşya yaratıldı ve birbirleriyle farklı oldu; çünkü Allah, onu öyle istedi ve irade etti” diyorsunuz. Ama “Eşya yaratıldı ve birbirleriyle farklı oldu; çünkü Allah “Semî” (duyan) ve “Basir” (gören)’dir demiyorsunuz. İşte bu, irade ve meşiyetin Semî, Basir ve Kadir gibi olmadıklarına bir delildir.

Süleyman: Şüphesiz o, sürekli (ezelden) Mürid (irade eden) idi.

İmam (a.s): Ey Süleyman! İradesi kendisinden başka bir şey midir?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Öyleyse Allah’tan başka bir şeyi onunla beraber ezeli (kadimi) olduğunu ispatladın!

Süleyman: Hayır, hiçbir şeyin onunla beraber ezeli olduğunu ispatlamadım.

İmam (a.s): İrade muhdes midir, sonradan mı meydana gelmiştir?

Süleyman: Hayır, muhdes ne demektir?!

Memun araya girerek Süleyman’a yüksek bir sesle şöyle dedi: Ey Süleyman! Onun gibi birisi aciz kalır mı? Onun gibi birisine büyüklük taslanır mı? İnsaflı ol! Etrafındaki görüş sahiplerini görmüyor musun? (Daha sonra İmam’a dönerek): Ey Ebul Hasan! Sözüne devam et; o Horasan alimidir!

İmam (a.s): Ey Süleyman! İrade hâdistir; çünkü ezeli olmayan her şey hâdistir ve hâdis olmayan bir şey ise ezeldir.

Süleyman: Allah’ın iradesi duyması, görmesi ve ilminin aynıdır.

İmam (a.s): Allah kendisini irade etti mi?

Süleyman: Hayır.

İmam (a.s): Öyleyse Mürid (irade eden), Semî (duyan) ve Basir (gören) gibi değildir.

Süleyman: Aynen kendi sesini işittiği, kendisini gördüğü ve kendisini bildiği gibi kendisini de irade etmiştir.

İmam (a.s): “Kendisini irade etmiştir” derken neyi kastediyorsun? Bir şey olmayı mı irade etmiştir; diriliği, duymayı, görmeyi ve kadir olmayı mı irade kastetmiştir?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Acaba iradesiyle mi böyle oldu?

Süleyman: Hayır.

İmam (a.s): Eğer kendi iradesiyle böyle olmamışsa o zaman diri olmayı, duymayı, görmeyi ve kadir olmayı irade etmesinin hiçbir manası yoktur.

Süleyman: Hayır, bunların hepsi kendi iradesiyle olmuştur.

Böyle çelişkili konuşunca Memun ve etrafındakiler güldüler. İmam (a.s) da güldü. Daha sonra şöyle buyurdular: Horasan mütekellimine yumuşak davranın (onu zorlamayın). Ey Süleyman! Sizin inancınıza göre Allah-u Teala bir halden başka bir hale geçmektedir. Oysa Allah bu gibi şeylerle vasıflandırılamaz.

Süleyman donup kaldı. Sonra İmam (a.s) şöyle devam etti: Ey Süleyman! Senden bir mesele sormak istiyorum.

Süleyman: Sana feda olayım, sorun.

İmam (a.s): Söyler misin, sen ve arkadaşların halk ile anladıklarınız ve bildikleriniz şeylerle mi, yoksa bilmediğiniz şeylerle mi konuşuyorsunuz?

Süleyman: Elbette ki anlayıp bildiğimiz şeylerle.

İmam (a.s): Halk, Mürid (irade eden)’in iradeden başka bir şey olduğu, müridin iradeden önce ve failin de mefulden önce olduğu kanısındalar. İşte halkın bu düşüncesi sizin “müritle irade aynı şeydir” şeklindeki sözlerinizi iptal edip çürütüyor.

Süleyman: Size feda olayım, bunlar halkın anlamasına ve bilmesine göre değildir.

İmam (a.s): Öyleyse marifet ve bilginiz olmadan ilim iddiasında bulunduğunuzu ve iradenin Semî ve Basir gibi olduğunu söylüyorsunuz. Böyle düşündüğünüz müddetçe inancınız akıl ve marifet esası üzere değildir.

Süleyman cevapsız kaldı.

İmam (a.s): Ey Süleyman! Allah (c.c) cennet ve cehennemdeki her şeyi biliyor mu?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Acaba Allah-u Teala’nın gelecekte olacağını bildiği şeyler icat olacak mı?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Olacak şeyler olup bittiğinde ve onlardan hiçbir şey bâki kalmadığında acaba yine Allah-u Teala onlara bir şeyler mi ekleyecek, yoksa bu işten vaz mı geçecek?

Süleyman: Onlara ekleyecektir.

İmam (a.s): Senin sözüne göre, Allah-u Teala ilminde olmayan şeyleri olacak şeylere ekleyecektir. (Çünkü farz edilene göre, Allah-u Teala’nın gelecekte vârolacaklarını bildirdiği şeylerin hepsi artık vârolmuş ve geriye hiçbir şey bâki kalmamıştır.)

Süleyman: Sana feda olayım, eklenenin sınır ve sonu yoktur.

İmam (a.s): Eğer onların sınır ve sonu düşünülmezse o zaman sizin görüşünüze göre Allah-u Teala’nın ilmi, cennet ve cehennemde olacak şeyleri kuşatmıyor (onları bilmez). Eğer Allah’ın ilmi, cennet ve cehennemde olabilecek şeyleri kuşatmıyorsa o zaman onlarda olacak şeyleri onlar olmadan önce bilmeyecektir. Allah-u Teala bu tür söz ve inançlardan pek yücedir.

Süleyman: Benim, Allah’ın onlara karşı ilmi yoktur demem, onların belli bir sınırı olmadığındandır. Zira Allah-u Teala, onları ebedilikle vasıflandırmıştır. İşte biz bunun için onları sınırlandırmak istemedik.

İmam (a.s): Allah’ın onlar hakkındaki ilme sahip olması, onların sınırlılığını gerektirmez. Zira Allah-u Teala bunu bilerek onlara ekliyor ve eklediği şeyleri onlardan kesmiyor. İşte Allah-u Teala, kitabında şöyle buyuruyor: “Derileri yanıp eridikçe de azabı tatsınlar diye yerlerine tekrar tekrar deriler bitiririz.” (Nisa/56)

Cennet ehli için ise şöyle buyuruyor: “Bitmez-tükenmez bir bağıştır bu.” (Hud/108) Yine buyuruyor ki: “Ve birçok meyveler; ne kesilip eksilir ne de yasaklanır.” (Vâkıa/32-33)

Allah-u Teala bunu (eklenenleri) biliyor ve onları onlardan esirgemiyor. Acaba Allah-u Teala cennet ehlinin yeyip içtiği şeylerin yerine başka bir şey yaratıyor mu?

Süleyman: Evet, yaratıyor.

İmam (a.s): Acaba yeyilip içilenlerin yerine bıraktığı şeyleri onlardan kesiyor mu?

Süleyman: Hayır.

İmam (a.s): İşte böylece cennette sarf edilen şeylerin yerine konan şeyler, artık onlardan kesilmeyecektir.

Süleyman: Hayır, onlardan kesilecek ve onlara bir şey eklenmeyecektir.

İmam (a.s): O zaman cennet ve cehennemde olan şeyler tükenip yok olacaklar. Ey Süleyman! Bu söz, ebediliğe ve Allah’ın kitabına aykırıdır. Zira Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Orada ne dilerlerse onlarındır ve katımızda daha fazlası da vardır.” (Kaf/35)

Yine buyuruyor ki: “Bitmez-tükenmez bir bağıştır bu.” (Hûd/108)

Yine buyuruyor ki: “Ve onlar oradan çıkarılacak değillerdir.” (Hicr/48)

Yine buyuruyor ki: “İçinde ebedi olarak kalacaklardır.” (Beyyine/8)

Yine buyuruyor ki: “Ve birçok meyveler; ne biter, ne de yasaklanır.” (Vâkıa/32-33)

Süleyman bir cevap veremedi. Daha sonra İmam (a.s) şöyle devam etti: Ey Süleyman! Söyle bakalım, irade fiil (iş) midir, yoksa fiilden başka bir şey midir?

Süleyman: Evet, fiildir.

İmam (a.s): Öyleyse hâdistir; çünkü bütün fiiller hâdistir.

Süleyman: İrade fiil değildir.

İmam (a.s): Öyleyse ezelden Allah ile birlikte başka şeyler de vardı!

Süleyman: İrade, inşa ve icattır.

İmam (a.s): Ey Süleyman! Bu, sizin Zirar[30] ve ashabını kınadığınız sözün aynısıdır; Zira onlar şöyle diyorlar: “Allah’ın gökte ve yerde veya denizde ve karada yarattıkları örneğin; köpek, domuz, maymun, insan ve hayvan gibi, bunların hepsi Allah’ın iradesidir.

Allah’ın iradesi dirilir, ölür, yürür, yer, içer, evlenir, ürer, zulmeder, kötü işler yapar, kâfir olur ve şirk koşar.” Biz bu tür sözlerden uzağız ve onlarla düşmanız. İşte onun sınırı budur.

Süleyman: İrade aynen Semî, Basir ve ilim gibidir.

İmam (a.s): Yine ilk sözüne döndün! Söyler misin Semî, Basir ve ilim sonradan mı icat olmuştur?

Süleyman: Hayır.

İmam (a.s): Öyleyse iradeyi neden nefyettiniz? Bir defasında; irade etmedi, bir defasında da irade etti dediniz ve iradeyi Allah’ın mefulü (yaptığı iş) bilmiyorsunuz.

Süleyman: Bu, aynen şuna benzer ki bazen biliyor diyoruz, bazen de bilmiyor diyoruz.

İmam (a.s): Bunlar aynı değillerdir. Zira bilinen şeyleri nefyetmek, ilmi nefyetmek değildir; oysa irade edileni nefyetmek, iradenin varlığını nefyetmektir. Çünkü eğer bir şey irade olunmazsa irade de olmamıştır.

Ama bazen bilgi olur fakat, bilinen olmaz. Bu aynen insanın görme özelliğine sahip olup görülecek bir şeyin olmamasına benzer. Bilgi vardır ama bilinen yoktur.

Süleyman: İrade icat edilmiştir.

İmam (a.s): O hâdistir; Semî ve Basir gibi değildir. Çünkü Semî ve Basir icat edilmemiştir. Ama irade icat edilmiştir.

Süleyman: İrade, Allah’ın ezeli olan bir sıfatıdır.

İmam (a.s): Öyleyse insan da ezeli olmaya layıktır. Çünkü insanın sıfatı ezelidir.

Süleyman: Hayır, çünkü o sıfatı onun kendisi oluşturmamıştır.

İmam (a.s): Ey Horasanlı! Yanlışın ne kadar çoktur! Acaba onun irade ve kelamıyla eşya yaratılmıyor mu?

Süleyman: Hayır.

İmam (a.s): Eğer Allah’ın irade, meşiyet (istek) ve emri ile değilse ve kendisi de onları yaratmamışsa o zaman bunlar nasıl icat oldular? Allah-u Teala bunlardan pek üstün ve münezzehtir.

Süleyman verecek bir cevap bulamadı.

İmam (a.s): Şu ayet hakkında ne diyorsun? “Bir şehri helak etmeyi irade edersek ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz. Buyruktan çıkar, orada isyana koyulurlar da azabı hak ederler. Biz de onları tamamıyla helak eder, orasını yerle bir ederiz.” (İsra/16) Buradaki iradeden amaç, Allah’ın iradeyi icat etmesi midir?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Eğer Allah-u Teala iradeyi icat etmiş olursa, o zaman senin “İrade Allah’ın kendisi veya ondan başka bir şeydir” şeklindeki sözün bâtıl olur. Çünkü Allah, kendisini icat etmiyor ve kendi halinden değişmiyor. Allah bundan pek yücedir.

Süleyman: Allah-u Teala onunla iradeyi icat etmeyi kastetmemiştir.

İmam (a.s): Öyleyse onunla neyi kastetmiştir?

Süleyman: Allah-u Teala herhangi bir şeyin fiilini kastetmiştir.

İmam (a.s): Vay haline, bu meseleyi ne kadar tekrarlıyorsun! İradenin hâdis olduğunu sana söyledim; herhangi bir şeyin fiil ve icadı, onun hâdis olduğunu (sonradan yaratıldığını) gösterir.

Süleyman: O zaman onun bir manası olmaz.

İmam (a.s): Size göre Allah, kendisini manasız bir şeyle (iradeyle) vasıflandırmıştır. Eğer iradenin ezeli veya hâdis manası olmazsa “Allah ezelden irade edendir” diye söylediğiniz söz bâtıl olmuş olur.

Süleyman: Amacım, iradenin Allah’ın ezeli fiillerinden olmasıdır.

İmam (a.s): Ezeli olan bir şeyin aynı anda hem meful, hem hâdis ve hem de ezeli olmasının mümkün olmayacağını bilmiyor musun?

Süleyman yine cevap vermekten aciz kaldı.

İmam (a.s): Önemli değil, sorunu tamamla.

Süleyman: İradenin Allah’ın sıfatlarından biri olduğunu söylüyorum.

İmam (a.s): Bu konuyu ne kadar tekrar ediyorsun! Allah’ın sıfatı hâdis midir, yoksa ezelî midir?

Süleyman: Hâdistir.

İmam (a.s): Allah-u Ekber! Öyleyse irade, Allah’ın ezelî sıfatlarından olsa dahi hâdistir ve Allah herhangi bir şeyi irade etmemiştir! Ezelî olan bir şey, meful ve mesnû olamaz.

Süleyman: Eşya irade değildir ve Allah herhangi bir şeyi irade etmemiştir.

İmam (a.s): Ey Süleyman! Vesvese ediyorsun. Acaba Allah, yaratılmasını ve icat olmasını irade etmediği bir şeyi mi yarattı? Bu, ne yaptığını bilmeyen bir kimsenin sıfatıdır. Allah-u Teala bu gibi sözlerden münezzehtir.

Süleyman: Efendim, iradenin aynen Semî, Basir ve ilim gibi olduklarını size arz ettim.

Bu arada Memun söze karışarak: Yazıklar olsun sana ey Süleyman! Bu yanlış sözü ne kadar tekrarlıyorsun! Bunu bırak, başka konular seç; çünkü başka cevap veremiyorsun.

İmam (a.s): Ey müminlerin emiri! Bırak konuşsun, sözlerini kesmeyin; çünkü kendisinin haklı olduğuna dair delil getiriyor. Devam et, ey Süleyman!

Süleyman: İradenin aynen Semî, Basir ve ilim gibi olduklarını arz ettim.

İmam (a.s): Önemli değil, söyler misin iradenin sadece bir manası mı vardır, yoksa çeşitli manaları da var mıdır?

Süleyman: İradenin sadece bir manası vardır.

İmam (a.s): Öyleyse bütün iradelerin manası aynı mıdır?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Eğer bütün iradelerin manası aynı olursa kalkmakla oturmanın, yaşamla ölümün manası aynı olur. Eğer Allah’ın iradesi bir olursa hiçbir irade birbirinden önce ve farklı olamaz ve hepsi bir şey olur.

Süleyman: İradenin manaları birbirinden farklıdır.

İmam (a.s): Peki Mürid (irade eden) iradenin kendisi midir, yoksa başka bir şey midir?

Süleyman: Mürid, iradenin kendisidir.

İmam (a.s): Öyleyse size göre mürit muhteliftir; çünkü o, iradenin aynıdır.

Süleyman: Efendim, irade müridin aynı değildir.

İmam (a.s): O halde irade hâdistir. Böyle olmazsa Allah ile beraber başka birinin de olması gerekir. Bunu iyice anla ve sorularına devam et.

Süleyman: İrade Allah’ın isimlerinden biridir.

İmam (a.s): Acaba Allah kendisini bununla mı adlandırdı?

Süleyman: Hayır, o kendisini bununla adlandırmadı.

İmam (a.s): Öyleyse kendisini adlandırmadığı bir şeyle senin onu adlandırmaya hakkın yoktur.

Süleyman: Kendisini Mürid (irade eden) olarak vasıflandırmıştır.

İmam (a.s): Kendisini Mürid olarak vasıflandırması, kendisinin irade olduğunu veya iradenin onun isimlerinden olduğunu da bildirmek manasına gelmez.

Süleyman: Çünkü iradesi ilminin aynıdır.

İmam (a.s): Ey cahil! Allah’ın herhangi bir şeyi bilmesi, onu irade ettiği anlamına mı gelir?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Eğer onu irade etmezse bilgisinin olmadığını göstermez mi?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Bunu da nereden çıkardın? Allah’ın iradesinin, ilminin aynı olduğuna delilin nedir? Halbuki Allah bazen, her şeyi biliyor ama onu asla irade etmiyor. İşte şöyle buyuruyor: “Ve dilersek sana vahyettiğimizi senden de gideririz.” (İsra/86) Allah onu gidereceğini bilir fakat, hiçbir zaman onu gidermez.

Süleyman: Çünkü Allah işini tamamlamış ve elini ondan çekmiştir ve artık ona bir şey ekleyemez.

İmam (a.s): Bu söz Yahudîlerin sözüdür. O halde Allah, niçin şöyle buyurmuştur: “Çağırın beni, icabet edeyim size.” (Mümin/60)

Süleyman: Buna kadir olduğunu bildirmek istiyor.

İmam (a.s): Acaba Allah, vefa etmeyeceği (yerine getirmeyeceği) sözü mü vaadediyor? Öyleyse neden şöyle buyurmuştur: “Yaratışta neyi dilerse çoğaltır.” (Fâtır/1) Yine buyurmuştur ki: “Allah dilediğini bozar, dilediğini yazar ve kitabın aslı, esası onun katındadır.” (Râd/39) Acaba gerçekten Allah, elini işten çekmiş midir?

Süleyman sustu ve cevap vermedi.

İmam (a.s): Ey Süleyman! Allah, insanın vârolacağını bildiği halde onu yaratmayı asla irade etmemiş olabilir mi? Ya da insanın bugün öleceğini bildiği halde onun bugün öleceğini irade etmemiş olabilir mi?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Öyleyse Allah, irade ettiği bir şeyin mi olacağını biliyor, yoksa irade etmediği bir şeyin mi?

Süleyman: Her ikisinin de vârolacağını biliyor.

İmam (a.s): O halde o, insanın aynı anda hem hayatta, hem de ölü olduğunu; hem ayakta, hem de oturduğunu; hem kör, hem de görür olduğunu biliyor. İşte bu, imkânsız bir şeydir.

Süleyman: Sana feda olayım, Allah bunlardan birinin olacağını biliyor.

İmam (a.s): Önemli değil, öyleyse hangisi vârolacak; irade ettiği mi, irade etmediği mi?

Süleyman: İrade ettiği.

İmam (a.s), Memun ve meclisteki alimler hep birlikte güldüler.

İmam (a.s): Hata ettin ve önceki sözünden döndün. Daha önce “Allah, insanın bugün öleceğini biliyor ama, onun bugün öleceğini irade etmiyor; mahlukatı yaratıyor ama, onları yaratmayı irade etmiyor” diyordun.

Sizin açınızdan irade etmediği şeyleri bilmek caiz olmadığına göre, demek ki sadece icat olmasını irade ettiği şeyleri biliyor!

Süleyman: Ben kısaca şöyle diyorum; irade ne Allah’tır, ne de Allah’tan başka bir şeydir.

İmam (a.s): Ey cahil! “İrade Allah değildir” dediğin zaman Allah’tan başka bir şey olduğunu kabul ediyorsun; “İrade Allah’tan başka bir şey değildir” dediğinde ise gerçekte onun Allah olduğunu kabul ediyorsun!

Süleyman: Allah herhangi bir şeyi nasıl yaratacağını biliyor mu?

İmam (a.s): Evet.

Süleyman: Bu, o şeyin önceden vârolduğuna delildir.[31]

İmam (a.s): İmkânsız bir şey söylüyorsun. Çünkü bir kişi usta olduğu halde bina yapmayabilir veya terzi olduğu halde dikiş yapmayabilir veyahut da bir şeyin yapılışını çok iyi bilebilir ama onu hiçbir zaman yapmaz.

Ey Süleyman! Acaba Allah, kendisinin tek olduğunu ve başka bir şeyle birlikteliğinin olmadığını biliyor mu?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Bu, kendisiyle birlikte herhangi bir şeyin olduğunu ispat ediyor mu?

Süleyman: Allah kendisiyle başka bir şeyin olmadığını ve kendisinin de tek olduğunu bilmiyor.

İmam (a.s): Sen bunu biliyor musun?

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Ey Süleyman! Öyleyse sen Allah’tan daha bilgilisin!

Süleyman: Bu imkânsızdır.

İmam (a.s): Sana göre Allah’ın tek olup onunla birlikte bir şeyin olmaması; Semî, Basir, Hekim ve Kadir bir şeyin olması imkânsızdır.

Süleyman: Evet.

İmam (a.s): Öyleyse Allah bilmediği halde nasıl kendisinin diri, tek, semî, basir, hekim, kadir, alîm ve habîr olduğunu haber veriyor? Senin bu sözün Allah’ı yalanlamak demektir. Allah (c.c), bu gibi sözlerden münezzeh ve yücedir.

Peki, yapmasını bilmediği bir şeyi nasıl yapmak istiyor? Usta, bir şeyi yapmadan önce onu nasıl yapacağını bilmezse o hakikatte şaşkına döner. Allah-u Teala bu gibi düşüncelerden pek yücedir.

Süleyman: İrade, güç ve kudretin kendisidir.

İmam (a.s): Allah-u Teala kesinlikle irade etmediği şeye dahi kadirdir. Böyle de olmalıdır ve bu kesindir. Çünkü Allah, şöyle buyuruyor: “Ve dilersek sana vahyettiğimizi senden gidermeye muktediriz.” (İsra/86) Eğer irade kudretin kendisi olsaydı, kudreti olduğundan dolayı onu gidermeyi irade etmiş olurdu.

Süleyman sustu, kaldı. O sırada Memun araya girerek: Ey Süleyman! Bu, Haşimilerin en alimidir, dedi ve daha sonra meclistekiler dağılmaya başladı.

Kitabın yazarı Şeyh Saduk şöyle diyor: Memun, İmam Rıza (a.s)’ın delil getirmekten aciz kalmasını ve münazarada mahkum olmasını çok arzu ettiğinden dolayı çeşitli fırka ve mezheplerin, dünyanın her yerinden tanıdığı ve duyduğu sapık alimlerini hazretle tartışmaya davet ediyordu. Onun bu çabası, imamın ilmi mevkisine olan kıskançlığı yüzündendi.

Ama İmam ile tartışan herkes onun üstünlüğünü itiraf ediyor, aleyhlerinde olan delillerini kabullenmek zorunda kalıyorlardı. Çünkü Allah-u Teala, nurunu tamamlamayı ve hüccetine (İmam’a) yardımda bulunmayı irade etmişti.

Allah, kitabında şu şekilde vaadetmiştir: “Şüphe yok ki biz, elbette peygamberlerimize ve inananlara dünya yaşayışında da yardım ederiz, tanıkların getirileceği günde de.” (Mümin/51)

Allah, inananlarla hidayet imamlarını ve onları tanıyan ve dünyada oldukları müddetçe muhalifleri aleyhinde onlardan hüccet (delil) alan takipçilerini kastetmektedir. Allah, ahirette de onlara böyle davranacaktır. Şüphesiz Allah, verdiği vaade aykırı şey gerçekleştirmez, sözünden dönmez.



BÖLÜM 14


İMAM RIZA (A.S)’IN MEMUN’UN YANINDA ÇEŞİTLİ DİN VE MEZHEP ALİMLERİYLE YAPMIŞ OLDUĞU BİR BAŞKA TOPLANTI


İmam (a.s)’ın Ali bin Muhammed bin Cehm’e Peygamberlerin (a.s) Masumluğu Konusunda Verdiği Cevaplar:

1- Ebu Salt-i Herevî şöyle diyor: Memun, değişik İslam mezheplerinin alimlerini ve yine Yahudî, Hıristiyan, Mecusi, Sabii alimlerini, bir takım ilim ve kelam ehli kimseleri Hz. Rıza (a.s)’ın yanına topladığı sırada, mecliste soru sormaya kalkışan herkes, net bir şekilde gereken cevapları alarak boğazları tıkanmışçasına susup kaldılar. Son olarak Ali bin Muhammed bin Cehm ayağa kalkarak şöyle dedi:

- Ey Resulullah’ın torunu! Acaba siz peygamberlerin (a.s) masum olduklarına mı inanıyorsunuz?

İmam: Evet, inanıyorum.

İbn-i Cehm: Peki, o halde Allah-u Teala’nın şu ayetleri hakkında ne diyorsunuz: “Adem, rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı.” (Tâha/121), “Ve balık sahibi (Hz. Yûnus); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki, kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı.” (Enbiya/87), “Züleyha, Yûsuf’u kastetti ve Yûsuf da Züleyha’yı.” (Yûsuf/24), “Dâvud, anladı ki biz onu denemeden geçirdik.” (Sad/24)[32], “Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun.” (Ahzap/37)

İmam: Vay senin haline ey Ali (bin Cehm)! Allah’tan kork, kötülükleri peygamberlere nispet verme! Allah’ın kitabını kendi reyin ve görüşünle tevil etme. Allah-u Teala buyurmuştur ki: “Onun tevilini (yorumunu) Allah’tan ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez.” (Âl-i İmran/7)

Ama zikrettiğin ayetlere gelince, Allah-u Teala’nın Hz. Adem hakkındaki; “Ve Adem, rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı” şeklindeki buyruğuna gelince; şüphesiz Allah azze ve celle, Adem (a.s)’ı yeryüzünde hüccet ve beldelerinde bir halife olsun diye yarattı; onu cennet için yaratmadı.

Adem (a.s)’ın yapmış olduğu fiil yeryüzünde değil, cennette vuku bulmuştur.[33] Hz. Adem’in ismetinin (masumluk ve günahtan arı olmasının), Allah’ın takdirlerinin tamamlanması için yeryüzünde olması gereklidir. İşte yeryüzüne indirildiğinde ve Allah’ın hücceti ve halifesi olduğunda Allah-u Teala’nın şu sözüyle masum oldu: “Kesinlikle Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine seçti.” (Âl-i İmran/33)

Sonra “Ve balık sahibi (Hz. Yûnus); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki, kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı” ayetine gelince; ayetteki “zanne” (sanmıştı) kelimesi, yakîn etti manasındadır. Yani, Allah’ın onu rızıkta sıkıntıya ve darlığa düşürmeyeceğine yakîn etti.

Ayetteki “len nakdira aleyh” cümlesi, “ona gücümün yetmeyeceğini zannetti” manasında değildir. Allah-u Teala’nın şu ayetini duymadın mı: “Ama ne zaman onu deneyerek rızkını kıssa...” (Fecr/16) Bu ayette “yekdira” rızkı kesmek anlamındadır. Eğer Yûnus (a.s) Allah’ın kendisi üzerinde kudreti olmadığını sanmış olsaydı kâfir olmuş olurdu.

Sonra Hz. Yûsuf (a.s) hakkındaki şu ayete gelince; “Züleyha Yûsuf’a meyletti ve Yûsuf da o'na.” Züleyha (Yûsuf’la) günah işlemeye meyletti; Yûsuf ise onu öldürmeye meyletti. Ancak Allah onu katle düşmesinden ve iffete aykırı işten korudu. Şu ayet: “Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhuşu geri çevirmek için (ona delil gösterdik).” (Yûsuf/24) Bu ayette kötülükten maksat katletmek, fuhuştan maksat da zinadır.

Hz. Dâvud (a.s)’a gelince, sizin tarafta olanlar bu konuda ne diyorlar?

İbn-i Cehm: Diyorlar ki; Dâvud (a.s), mihrabında namaz kılmakta iken şeytan, kuşların en güzeli kılığında ona göründü. Dâvud (a.s) namazını bozarak kuşu yakalamak için ayağa kalktı. Kuş avluya çıktı, Dâvud (a.s) da onun arkasından dışarı çıktı, kuş daha sonra damın üzerine uçtu, o da damın üzerine çıktı.

Derken kuş, Urya bin Hannan’nın evine uçtu. Dâvud (a.s) kuşun gittiği yere bakınca gözü yıkanmakta olan Urya’nın hanımına ilişti; onu o halde görünce aşık oldu. Öte yandan Dâvud, Urya bin Hannan’ı bir savaşa göndermişti. Derken savaş komutanının Urya’yı Tabut’un[34] önüne geçirmesi için ona bir mektup yazdı. Komutan da Urya’yı öne geçirdi. Fakat o müşriklere galip oldu.

Bu durum Dâvud’a çok ağır geldi. Yine Urya’yı tabutun önüne geçirmesi için bir mektup daha yazdı. Komutan Uryayı tekrar öne geçirdi ve Urya da öldürüldü. Derken Dâvud (a.s) da onun hanımıyla evlendi.

Ravi diyor ki; İmam Rıza (a.s) eliyle alnına vurarak şöyle buyurdu: İnna lillah ve inna ileyhi raciûn! Siz Allah’ın peygamberlerinden birine namazı hafife almayı nispet verdiniz. Öyle ki, kuşun peşinden koşmak için namazını bozdu, diyorsunuz. Sonra da ona fuhşu nispet verdiniz, daha sonra da cinayeti!

İbn-i Cehm: Ey Resulullah’ın torunu! O halde Hz. Dâvud’un hatası neydi?

İmam(a.s): Vay haline! Dâvud (a.s), Allah’ın kendisinden daha bilgili birisini yaratmadığını sandı. Bundan dolayı Allah azze ve celle iki meleği onun yanına gönderdi. Derken onlar mihraba sıçrayarak (duvardan çıkıp Dâvud’un ibadet ettiği yere inerek) şöyle dediler: “..Biz iki hasımız. İçimizden birimiz, diğerinin hakkına tecavüz etmiştir, aramızda adaletle hükmet, hakkı aşıp adaletten çıkma ve bizi dosdoğru yola sevk et.

Şüphe yok ki şu, benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu var ve benimse bir tek koyunum; böyleyken onu da bana ver dedi ve konuşmamızda beni alt etti.” (Sâd/22-23) Burada Hz. Dâvud, acelede bulundu ve hakkında dava açılan kişinin zararına hükmederek şöyle dedi: “Senin koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle gerçekten de zulmetmiş sana.” (Sâd/24) Hz. Dâvud, (gerekli olduğu halde) iddiada bulunan şahıstan bir şahit ve delil istemedi.

Ayrıca aleyhinde iddia edilen şahısa “Bu konuda sen ne diyorsun?” diye de sormadı. İşte Hz. Dâvud’un hatası bu hakimlik usulü hakkındaki hata idi, sizin düşündüğünüz gibi değil. Allah-u Teala’nın şöyle buyurduğunu duymadın mı: “Ey Dâvud, biz seni yeryüzünde halife kıldık, artık insanlar arasında adaletle hükmet ve dilediğine uyma.” (Sâd/26)

İbn-i Cehm: Ey Resulullah’ın torunu! Peki, Hz. Dâvud’un Urya ile olan hikâyesi nasıldır?

Hz. Dâvud (a.s)’ın zamanında, bir kadının kocası öldüğü veya öldürüldüğünde o kadın artık hiçbir zaman evlenmezdi. Allah (c.c)’ın, ilk olarak kocası ölmüş kadınla evlenmesini mübah kıldığı kimse Hz. Dâvud (a.s) idi. İşte Hz. Dâvud (a.s) Urya öldürüldüğünde iddeti geçtikten sonra onun hanımıyla evlendi. Urya hakkında halka ağır gelen şey, işte budur.

Ama Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında Allah-u Teala’nın şu kelamına gelince: “Ve Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan korkuyordun ve Allah’tan korkman daha doğruydu, o daha layıktı buna.” (Ahzap/37) Allah-u Teala peygamberine, dünyadaki ve ahiretteki eşlerinin isimlerini ve onların müminlerin anneleri olduklarını o hazrete bildirdi.

O kadınlardan birisi Cehş kızı Zeyneb idi ki, o zaman Zeyd bin Harise’nin hanımıydı. Peygamber efendimiz, münafıkların; “Peygamber başkasının evinde olan bir kadını kendi eşlerinden sayıyor” dememeleri için onun ismini içinde saklayarak açıklamadı. Hazret, münafıkların böyle söyleyebileceklerinden çekindi.

Allah azze ve celle şöyle buyurdu: “Ve halktan korkuyordun, oysa Allah’tan korkman daha doğruydu.” Yani içinden bu sözün söylenmesinden korkuyordun.

Allah azze ve celle üç kimsenin dışında kullarından hiç kimseyi bizzat kendisi evlendirmemiştir; onlardan biri Hz. Âdem ile Havva’dır, diğeri Hz. Peygamber ile Zeyneb’tir ki, bu konu hakkında şöyle buyurmuştur: “Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, biz onu (Zeyneb’i) seninle evlendirmiş olduk.” (Ahzap/37) Üçüncüsü ise Hz. Fatıma (s.a) ile Hz. Ali (a.s)’dır.

Ravi diyor ki; Ali bin Muhammed bin Cehm, ağlayarak şöyle dedi: Ey Resulullah’ın torunu! Ben artık bugünden sonra sizin beyan ettiğinizin dışında Allah’ın peygamberleri hakkında bir şey söylememek üzere tövbe ediyorum.


15.BÖLÜM


PEYGAMBERLERİN MASUMLUĞU KONUSUNDA İMAM RIZA (A.S)’IN MEMUN’LA OLAN BİR BAŞKA OTURUMU


(15. Bölüm, Peygamber’in ismet sıfatını içeren bir rivayetten ibarettir. Burada daha önceki bölümlerde tekrarı olan kısımları zikretmeye gerek duymadık.)

Ali bin Muhammed bin Cehm şöyle diyor: Memun’un meclisine girdim, Hz. Rıza (a.s) da oradaydı. Memun İmam’a şöyle sordu:

“Ey Resulullah’ın torunu! Siz peygamberlerin masum olduklarını söylemiyor musunuz?”

İmam (a.s): Evet, söylüyorum.

Memun: Öyleyse Allah azze ve celle’nin şu sözünün anlamı nedir? “Gece olup karanlık basınca bir yıldız görmüş de, budur rabbim demişti.” (Enam/76)

İmam Rıza (a.s): Hz. İbrahim üç grubun içerisinde yer almıştı: Zühre (Venüs) yıldızına tapanlar, aya tapanlar ve güneşe tapanlar. Bu olay, onu sakladıkları yerden çıktığı zaman gerçekleşti. Gece olup karanlık onu sarınca Zühre yıldızını görerek inkâr ve imtihan etmek için “Bu benim rabbim midir?” dedi. Fakat yıldız kaybolunca “Ben kaybolup gidenleri sevmem” dedi.

Çünkü kaybolmak, sonradan oluşmuş yaratıkların özelliğidir; ezelî ve ebedî olanın özelliği değil. Yine, ayı (etrafa aydınlık saçarken) gördüğünde, imtihan etme amacıyla “Bu benim rabbim midir?” demiş, fakat o da kayboluverince şöyle demişti: “Eğer rabbim beni doğru yola eriştirmezse sapmışlar topluluğundan olurum.”

Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce ihbar ve ikrar üzere değil, sadece inkâr ve imtihan vechiyle: “Bu benim rabbim midir? Üstelik bu, aydan ve Zühre yıldızından daha büyüktür!” dedi. Ama o da kayboluverince yıldız, ay ve güneşe tapan üç gruba dönerek şöyle dedi: “Ey kavmim!

Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim; ben, şirk koşanlardan değilim.” (Enam/78-79)

İbrahim (a.s) bu sözleriyle, onlara dinlerinin bâtıl olduğunu açıklamak, Zühre, ay ve güneş gibi şeylere ibadet etmenin doğru olmadığını ve ibadetin sadece gökleri ve yeri yaratana has olduğunu ispatlamak istedi.

İbrahim (a.s)’ın kendi kavmine getirdiği deliller Allah-u Teala’nın ona ilham ettiği şeylerdendi. Nitekim Allah (c.c) buyuruyor: “Bu, İbrahim’e, kavmine karşı verdiğimiz kesin delilimizdir.” (Enam/83)

Memun: Allah sana çok hayır versin, ey Allah resulünün evladı! Şimdi bana İbrahim (a.s)’ın buyurmuş olduğu şu sözü açıklayınız: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilteceğini göster. Allah ona inanmıyor musun, deyince İbrahim; evet, inanıyorum ancak kalbimin tatmin olmasını istiyorum, demişti.” (Bakara/260)

İmam Rıza (a.s): Allah-u Teala İbrahim (a.s)’a şöyle vahyetti: “Ben kullarımdan kendime bir halil (dost) seçeceğim; eğer benden ölüleri diriltmemi istese onun bu isteğini kabul edeceğim.” İbrahim (a.s)’ın kalbine o halilin kendisi olduğu ilham oldu. Bu yüzden şöyle dedi: “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” Allah-u Teala “İnanmıyor musun?” deyince şöyle dedi: “Evet inanıyorum, ama kalbimin tatmin olmasını istiyorum.”

Bunun üzerine Allah-u Teala şöyle buyurdu: “Öyleyse dört kuş tut, sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara/260) Derken, İbrahim (a.s) birer kerkenez, tavus, ördek ve horoz tuttu, sonra onları parçalayıp birbiriyle karıştırdı. Daha sonra karıştırılmış bu etlerden etraftaki on dağın üzerine bıraktı.

Sonra onların gagalarını da yanına alarak isimleriyle çağırdı. Yanına onlar için su ve yem de almıştı. (Ansızın gördü ki) kuşların parçaları birbirine doğru uçuştular ve bedenler tamamlandı ve her beden gelerek kendi boyun ve başına eklendi. Böyle olunca Hz. İbrahim (a.s) onların gagalarını elinden salıverdi, onlar da uçtular.

Daha sonra inerek yerde bulunan su ve yemden yeyip şöyle dediler: “Ey Allah’ın peygamberi! Sen bizleri dirilttin, Allah da seni diriltsin. İbrahim (a.s) da: Hayır, dirilten ve öldüren Allah’tır, o her şeye kadirdir, dedi.

Memun: Tebrik ederim sizi ey Ebul Hasan! Şimdi de bana Allah-u Teala’nın şu buyruğunu açıklayın: “Mûsa (düşmanlarından olan kişinin göğsüne) bir yumruk attı ve işini bitiriverdi; bu iş, şeytanın işlerindendir... dedi.” (Kasas/15)

İmam (a.s): Mûsa (a.s) akşam ile yatsı arası, halkın haberi olmadığı bir zamanda Firavun’un şehirlerinden birine girdi. Orada kavga etmekte olan iki kişi gördü. Onlardan birisi kendi taraftarlarından, diğeri de düşmanlarındandı. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı yardım istedi.

Mûsa (a.s) da Allah’ın hükmüyle düşmanı olanın aleyhine hüküm verdi ve derken ona yumruk attı, o da öldü. Mûsa (a.s) bu işten sonra “Bu iş, şeytanın işidir” dedi. Mûsa’nın maksadı o iki kişi arasındaki kavgaydı, adamı öldürmesi değildi. “O, (şeytan) açıkça saptırıcı bir düşmandır.”

Memun: Peki, Mûsa’nın şu sözünün anlamı nedir: “Rabbim, ben kendi nefsime zulmettim, beni bağışla!” (Kasas/16)

İmam (a.s): Maksadı şuydu: Ben bu şehre girmekle kendimi uygun olmayan zor şartlar altında bıraktım. “Feğfir li”[35] cümlesi burada “Beni düşmanlarımdan gizle de bulup öldürmesinler” manasındadır. Allah-u Teala da onu mağfiret etti (buradaki tefsire göre onu gizledi). Çünkü o, örten ve rahmet edendir.

Mûsa (a.s) dedi: “Allah’ım! Bana verdiğin bu nimetten (yani, bir kişiyi bir yumrukla öldürebilecek güç) dolayı artık suçlu günahkârların destekçisi olmayacağım. Aksine, bu güçle razı olana dek senin yolunda cihat edeceğim.”

Hz. Mûsa, böylece o şehirde “Korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen kişi bir başkasına karşı onu (tekrar) çağırıyor.”

Mûsa ona dedi ki: “Sen gerçekten apaçık bir azgınsın.” Dün bir kişiyle kavga ettin, bugün de bir başkasıyla kavga ediyorsun, seni tedip edeceğim! O ikisinin düşmanı olanı tutmak istediğinde, diğeri aleyhinde sanıp “Ey Mûsa! Dün birisini öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.” dedi.(Kasas/19)

Memun: Ey Ebul Hasan, Allah seni peygamberleri tarafından mükâfatlandırsın! Öyleyse Mûsa’nın Firavun’a dediği şu sözünün manası nedir: “Ben o işi yaptığım zaman dallinden[36] (sapkınlardan) idim.” (Şuarâ/20)

İmam (a.s): Mûsa (a.s) Medyen’den Firavun’un yanına döndüğünde Firavun şöyle dedi: “Ve sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin, sen nankörlerdensin.” (Şuarâ/19) Hz. Mûsa dedi: “Ben o işi yaptım ama, o zaman şaşkınlardan idim, senin şehirlerinden birine girmekle şaşkındım (yolu kaybetmiştim). Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra rabbim bana hüküm (ve hikmet) verdi ve beni peygamberlerden kıldı.” (Şuarâ/21)

Allah azze ve celle, peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a)’e de buyuruyor ki: “Seni bir yetim iken bulup da barındırmadı mı?” (Duhâ/6) Yani, seni yalnız bulup da halkı sana yöneltmedi mi? “Ve seni yol bilmez (veya şaşırmış bir durumda) iken doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duhâ/7) Yani sen, kendi kavmin içerisinde kaybolmuş ve tanınmaz durumda iken halkı seni tanımaya yöneltti.

“Bir yoksul iken seni bulup da zengin etmedi mi?” (Duhâ/8) Yani, senin duanı kabul ederek böylece seni zengin etti.

Memun: Aferin size ey Resulullah’ın evladı! Peki, Allah-u Teala’nın şu buyruğunun anlamı nedir: “Mûsa, tayin ettiğimiz vakitte gelip rabbi onunla konuşunca rabbim, demişti; bana görün de bakayım sana. Allah; beni asla göremezsin, dedi.” (Âraf/143) Nasıl oluyor da Kelimullah Mûsa bin İmran (a.s) Allah-u Teala’nın görülemeyeceğini bilemiyor ve ondan böyle bir istekte bulunuyor?

İmam (a.s): Kelimullah Mûsa bin İmran (a.s) Allah-u Teala’nın gözlerle görülebilecek olandan yüce olduğunu biliyordu. Fakat Allah-u Teala Mûsa ile konuşunca ve onu (kendisiyle) gizlice söyleşmek için yakınlaştırınca kavmine dönerek onlara Allah-u Teala’nın kendisiyle konuştuğunu ve onunla yakından münacat ettiğini haber verdi.

Mûsa’nın kavmi; “Senin duyduğun gibi biz de onun sesini duymadıkça sana inanmayacağız” dediler. Hz. Mûsa’nın kavminin nüfusu yedi yüz bin kişiydi. Onlardan yetmiş bin kişi seçti, sonra onların arasından yedi bin kişi seçti, sonra onların arasından yedi yüz kişi seçti ve son olarak onların arasından da yetmiş kişiyi rabbinin tayin ettiği vakit için seçti. Onları Sîna Dağı’na götürdü. Dağın eteğinde onları bekleterek kendisi yalnız başına dağa çıktı.

Allah-u Teala’dan kendisiyle konuşmasını ve onlara sesini duyurmasını diledi. Allah-u Teala da onunla konuştu ve topluluk Allah’ın konuşmasını yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan, önden ve arkadan duydular. Çünkü Allah-u Teala ağaçtan ses çıkarttı ve o sesi her taraftan duyacakları şekilde yaydı.

Ama onlar şöyle söylediler: “Allah’ı apaçık görmedikçe duyduğumuz sesin Allah’ın sesi olduğuna inanmayacağız.” Böyle ağır bir söz konuşup azgınlık ve tekebbür gösterdiklerinde Allah-u Teala onlara bir yıldırım gönderdi de onları zulümlerinden dolayı yakalayıp öldürdü. Mûsa (a.s) dedi: Ey rabbim! İsrailoğullarının yanına döndüğümde onlar şöyle diyecekler: “Onları götürüp öldürdün mü? Çünkü Allah ile konuşman gerçek değildi!”

Böylece Allah-u Teala onları diriltip Mûsa ile gönderdi. Onlar yine dediler: “Sen eğer Allah’tan ona bakman için kendisini göstermesini istesen, o senin isteğini kabul eder ve sen onu gördüğün gibi, bize de onu anlatırsın; biz de Allah’ı gerektiği gibi tanımış oluruz.” Mûsa (a.s) cevaplarında şöyle dedi:

Ey kavmim! Allah (c.c) gözle görülmez, onun niteliği yoktur; ancak ayet ve nişaneleri ile tanınır.” Allah’tan bu dediğimizi istemezsen sana asla inanmayız, dediklerinde Mûsa (a.s) Allah’a şöyle arz etti: “Allah’ım! İsrailoğullarının dediklerini duydun. Sen onların yararına olanı daha iyi bilirsin.”

Bu sırada Allah, Mûsa (a.s)’a şöyle vahyetti: “Ey Mûsa! Onların istediklerini benden iste, seni onların cehaletinden dolayı sorgulamayacağım.” O vakit Mûsa (a.s) dedi: “Rabbim, kendini bana göster de bakayım!” Allah-u Teala da şöyle buyurdu: “Beni kesinlikle göremezsin. Fakat, şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse görebilirsin beni.”

derken rabbi dağa tecelli edince dağ, yerle bir oldu ve Mûsa bayılıp yere yığıldı. Kendisine gelince de; “Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, sana tövbe ettim” dedi. (Âraf/143) “Tövbe ettim sana” yani, kavmimin bilgisizliğinden sana olan gerçek inanç ve bilgime döndüm. Kavmim içinde senin görülmediğine inananların ilki benim.

Memun: Allah hayrını bol etsin ey Ebul Hasan! Bana Allah-u Teala’nın şu ayeti hakkında bilgi veriniz: “Peygamberler, ümitlerini kesip tamamen inkâr edileceklerini zannettikleri zaman bizim yardımımız geldi.” (Yûsuf/110)

İmam (a.s): Yani peygamberler kendi kavimlerinden ümitlerini kesince ve kavimleri de peygamberlerini yalancı sanınca bizim yardımımız geldi.

Memun: Allah hayrını bol etsin ey Ebul Hasan! Bana Allah’ın şu ayeti hakkında bilgi veriniz: “Allah senin önceki ve sonraki günahlarını bağışlasın.” (Feth/2)

İmam (a.s): Mekke müşrikleri nezdinde Hz. Resulullah (s.a.a)’den daha günahkâr bir kimse yoktu. Çünkü onlar bîsetten önce üçyüz altmış puta tapıyorlardı. Resulullah (s.a.a) “lâ ilahe illallah” kelimesini söylemeye davet edince bu onlara çok ağır geldi. İşte bundan dolayı şöyle dediler: “İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.

Onlardan önde gelen bir grup ‘Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) da kararlı olun; çünkü asıl istenen şey de budur’ diye çekip gitti. Biz bunu son dinlerin hiçbirinde duymadık. Bu, ancak bir yalan!” (Sâd/5-7)

Sonra Allah-u Teala, Mekke’yi Peygamberi için (s.a.a) fethedince şöyle buyurdu: “(Ey Peygamber!) Şüphe yok ki biz, sana apaçık bir fetih vermişizdir.” Maksat, Mekke’nin fethidir. “Allah senin önceki ve sonraki günahlarını bağışlasın” ayetinden kasıt, yani “Mekkeli müşrikler nezdinde Allah’ın birliğine davetinle önceden ve sonradan telakki edilen günahları örtsün”dür.

Çünkü Mekke müşriklerinin bir kısmı Müslüman oldular, bir kısmı da Mekke’den dışarı çıktılar. Geri kalanlar ise Peygamber (s.a.a)’in halkı tevhide davet etmesine karşı gelebilecek yüksek bir güce sahip değillerdi. Böylece Peygamber (s.a.a)’in onlara galibiyetiyle onlar açısından günah sayılan şeyler de örtülmüş (kapanmış) oldu.

Memun: Allah hayrını bol etsin ey Ebul Hasan! Bana Allah-u Teala’nın şu buyruğu hakkında bilgi veriniz: “Allah seni affetsin, neden onlara izin verdin?” (Tevbe/43)

İmam (a.s): Bu ayet (Türkçe’deki söylenişiyle “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit!” kabilindendir.) Allah (c.c) zahirde peygamberiyle konuşmuştur ama, gerçekte onun ümmetini kastetmiştir. Şu ayet de öyledir: “Eğer şirk koşacak olursan amellerin hiç olur ve zarara uğrayanlardan olursun.” (Zümer/65) Yine, şu ayet de öyledir: “Sana sebat etme kabiliyeti vermeseydik and olsun ki birazcık onlara meyledecektin.” (İsrâ/74)

Memun: İçim rahatladı ey Resulullah’ın oğlu! Bana gizli olan şeyi açıkladınız. Allah-u Teala, peygamberler ve İslam’dan taraf seni mükâfatlandırsın.

Ali bin Muhammed bin Cehm şöyle diyor: Memun kalkıp namaza giderken mecliste bulunan Muhammed bin Câfer bin Muhammed (İmam Rıza’nın amcası)’in elinden tutarak onu da kendisiyle birlikte götürdü. Ben de onları izledim. Memun, ona: “Kardeşinin oğlunu nasıl buldun?” diye sordu. Muhammed bin Câfer de cevaben: “O Alimdir, ama onun hiçbir alim ile ilişkisinin olduğunu görmedik, dedi.

Onun bu sözü üzerine Memun şöyle dedi: Kardeşinin oğlu, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’indendir; öyle bir Ehl-i Beyt ki, Peygamber (s.a.a) onların hakkında şöyle buyurmuştur:

“Bilin ki Ehl-i Beyt’imin iyileri ve neslimin arınmışları, küçüklükte halkın en olgunları ve büyüdüklerinde de halkın en bilginleridirler. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar, sizden daha bilgilidirler. Onlar sizleri hidayetten çıkarıp dalalet kapısına sokmazlar.”

İmam Rıza (a.s) da kendi evine gitti. Sabah olunca İmam Rıza’nın yanına gittim, Memun’un ve İmam’ın amcasının sözlerini hazrete bildirdim. İmam gülerek şöyle buyurdu: Ey İbn-i Cehm! Ondan duydukların seni aldatmasın, o beni hile ile tuzak kurup öldürecek, Allah da benim için ondan intikam alacaktır.

Bu kitabın müellifi Şeyh Saduk şöyle diyor: Ali bin Muhammed bin Cehm’in, nasibî (Ehl-i Beyt’e küfreden) ve Ehl-i Beyt düşmanı olmasına rağmen ondan böyle bir hadisi nakletmesi garip (ilginç)’tir.[37]



Dipnotlar

-----------------------------

28- Resulullah (s.a.a)’ın bu mucizesi başka kitaplarda görülmemiştir.

29- İmam (a.s) veliahtlığı kabul ederken devlet işlerine karışmayacağını ve hiç kimsenin azlini ve atamasını yapmayacağını şart koşmuştu. Bundan dolayı İmran-ı Sabbî’yi sadaka toplama görevine ataması şüphelidir. Bu görevden maksat, İmam’a ait sadakaların toplanma görevi olabilir.

30- Zirar bin Amr el-Kadî, fasit akideye sahip olan bir Mûtezilîdir. (Lisan’ul Mîzan)

31- Süleyman, “Bir şeyi bilmek, onun vârolmasını gerektirir” görüşüne sahipti.

32- Eğer, ayetin devamından, “Rabbinden bağışlanma diledi” diye sonraki ayette de “O meseleyi onun için affettik” buyurulmuştur, bu da görünüşte bir günahın işlendiğini sonra Dâvud (a.s)'’n istiğfar ettiğini ve Allah’ın onu bağışladığını anlatıyor, denilecek olursa şöyle cevap verilir: İstiğfar etmenin kendisi bütün şeriatlarda başlı başına bir ibadettir.

Peygamber efendimiz her gün bolca mağfiret dilerdi ve Hazretin kendisi şöyle buyurmuştur: “Kalbim (halkın işleriyle meşgul olmasından dolayı) tozlanır, kararır. İşte bundan dolayı günde yetmiş kez istiğfar ediyorum.”

Hazretin istiğfardan kastı halkın işleriyle ilgilendiğinden dolayı tozlanan kalbini cilalandırmak ve Allah’tan gafil olmamak için o’ndan yardım dilemekti. Demek ki, istiğfarın ille de günah ile olması gerekmez, Allah’a yaklaşmak için de olabilir.

33- Cennetteki emir “irşadî emir” olduğu için Hz. Adem (a.s)’a herhangi bir sorumluluk yüklenmemiştir. Ve onun yapmış olduğu fiil Allah’ın emrine aykırı değildir.

34- Kur’an-ı Kerim’de Bakara sûresi 250. ayette “İsrailoğullarının Tabutu”na işaret edilmiştir. Nakledildiğine göre bu tabut, Hz. Mûsa (a.s)’ın annesinin onu içerisine bıraktığı, sonra da o hazretin ölüm zamanında levha, elbise ve nübüvvet alametlerini içerisine bırakarak vasi ve halifesi olan Yuşe bin Nûn’a verdiği sandığın aynısıdır.

İsrailoğulları bu sandıkla teberrük ederlerdi. Yine denilir ki, Hz. Mûsa hareket sırasında tabutu insanların önünde hareket ettirirdi, İsrailoğulları da onu ordunun önünde taşırdı. Yine nakledilen rivayete göre; tabuttan ileride yürüyen kimse ya öldürülüyor, ya da zafer elde ediyordu.

35- Şunu hatırlatmak gerekir ki, “gufran” kelimesinin asıl anlamı “örtmek”tir. “Igfir li” de “benim için ört” anlamındadır.

36- Arapça’da “dallin” bir kaç manadadır. Sapık, yolunu kaybetmiş vs. Bu ayetteki dallin kelimesi yolunu kaybetmiş manasındadır.

37- Bu hadisin senedi zayıftır. Çünkü Temim bin Abdullah Kureşî’yi Allame (r.a) kendi rical kitabında zayıf saymıştır. Ali bin Muhammed bin Cehm de nasibî ve Ehl-i Beyt düşmanıdır. Buna Şeyh Saduk’un kendisi de bölümün sonunda değinmiştir. (Gaffarî)