İMAM RIZA(a.s)'DAN HADİS PINARI
 


24- Muhammed bin Sinan diyor ki; İmam Rıza (a.s)’dan şöyle sordum: Acaba Allah-u Teala mahlukları yaratmadan önce kendi kendisinin farkında mıydı?

İmam (a.s): Evet.


Muhammed bin Sinan: Kendi nefsini görüyor ve sesini de duyuyor muydu?


İmam (a.s): Böyle bir şeye ihtiyaç duymuyordu. Çünkü kendisi böyle bir şey istememiştir. Onun varlığı kendisi ve kendisi de varlığıdır. Onun kudreti nâfizdir. Bundan dolayı da kendisini isimlendirmeye ihtiyacı yoktur.

Ama kendisine bir takım isimler seçmiş ki, diğerleri onu bu vesileyle çağırsınlar. Zira kendi ismiyle çağırılmazsa tanınmaz. Onun kendisine seçtiği ilk isim, Aliyy’ul Azim’dir. Çünkü o, her şeyden üstündür. Onun manası ve gerçekliği Allah’tır. Adı ise Aliyy’ul Azim’dir. Zira o, her şeyden daha üstündür.

25- Muhammed bin Sinan diyor ki: İmam Rıza (a.s)’dan “İsim nedir?” diye sordum. Buyurdular ki: İsim, sıfatlandırılan için bir sıfattır (yani, tanımak için bir alâmettir).

26- Ali bin Hasan bin Ali bin Fazzal, babasından İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor: Allah-u Teala, insanların yazıyla tanışabilmesi için yarattığı ilk şey alfabedir. Eğer birinin başına bir darbe vurulur ve bu darbe neticesinde bazı kelimeleri fasih bir şekilde söyleyemezse bu durumda hüküm şöyle olur: Alfabenin harfleri bir bir o şahsa sunulur ve telaffuz edemediği harf sayısınca ona diyet ödenir.

Babam babasından, o da dedesinden Hz. Ali (a.s)’ın Elif-bâ harfleri hakkında şöyle buyurduğunu naklediyor: “Elif” Allah’ın nimetleri, “B┠Allah’ın sevinci, “T┠Âl-i Muhammed’in Kâimi’nin (İmam Zaman) işinin kemale ermesi, “S┠iyi işlerinden dolayı müminlerin alacağı sevaptır.

“Cim” Allah’ın cemal ve celali, “H┠Allah’ın günahkârlar hakkındaki hilmi, “H┠günahkârların Allah katında ad ve sanının batması, “Dal” Allah’ın Rauf ve Rahimliğini, “Z┠kıyametteki zelzeleleri, “Sin” ise ilahi nuru simgeler. “Şin” Allah istediğini istedi ve irade ettiğini de irade etti; Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz.

“Sâd” insanların sırata sevk edilmesi ve zalimlerin mirsatta (gözetleme yerinde) hapsedilmesi hakkındaki vaadin gerçek olmasıdır. “Dâd” Muhammed ve Âl-i Muhammed’e muhalif olan herkesin dalalet içinde olduğunu simgeler. “T┠müminler için hayırlı ve güzel bir akıbetin olduğunu, “Z┠da müminlerin Allah’a hüsnü zanları, kâfirlerin ise suizanları olduğunu simgeler.

“Ayn” ilmi, “Gayn” ihtiyaçsızlığı, “F┠ateş şûlelerinden bir şûleyi ve “Gâf” toplanması ve okunması Allah’a ait olan Kur’an-ı Kerim’i simgeler. “Kâf” kifayeti, “Lâm” kâfirlerin Allah-u Teala’ya nispet verdikleri yalan ve boş sözleri simgeler. “Mim” Allah’tan başka hiç kimsenin malik olmadığı günde Allah’ın maliklik ve padişahlığını simgeler.

Allah-u Teala o gün; “Bugün padişahlık kime aittir” (Mümin/16) buyuracak. Daha sonra Allah’ın peygamberi, elçileri ve hüccetleri “Bir ve kahhar olan Allah’a aittir” (Mümin/16) diyecekler.

Daha sonra Allah-u Teala “Bugün herkes kazandığı ile cezalanacaktır, bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir” (Mümin/17) buyuracaktır. “Nûn” Allah-u Teala’nın müminlere vereceği bağışı ve kâfirleri düçar edeceği azaptır. “Vav” Allah’a isyan edenin vay haline! “H┠Allah’ın emrine uymayanın onun karşısındaki zelillik ve aşağılığıdır.

“Lamelif” (Lâ), “lâ ilahe illallah”ın simgesidir ki, ona İhlas Kelimesi denilmektedir. Her kul onu ihlas ile zikrederse cennet ona farz olur. “Y┠Allah’ın elinin yaratıkları üzerinde açık olduğunu ve onlara rızık verdiğini simgeler. Allah-u Teala, müşriklerin onu vasfettikleri şeylerden münezzeh ve yücedir.

Daha sonra İmam (a.s) buyurdular ki: Allah-u Teala Kur’an’ı bu harflerle (Arap alfabesine göre) nazil etti ve daha sonra şöyle buyurdu: “De ki: Yemin ederim insanlar ve cinler bu Kur’an’ın benzerini getirmek için toplanmış olsalar, birbirlerine yardım da etseler, yine onun bir benzerini getiremezler.” (İsra/88)

27- Hamdan bin Süleyman Nişaburî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a “Allah kime hidayet vermeyi dilerse onun gönlünü İslam’a açar, kimi de sapıklıkta bırakmak isterse onun kalbini öyle daraltır, sıkıştırır; sanki göğe çıkıyormuşçasına...” (Enam/125) ayeti hakkında sordum.

Buyurdular: Allah-u Teala dünyada imanı olan birisini ahirette, cennet ve keramet evine sokmak isterse Allah’a teslim olmak, ona güvenmek ve onun vaadettiği sevaplara itimat etmek için onun gönlünü açar; böylece gönül rahatlığına kavuşur. Allah-u Teala her kimi de dünyadaki ona karşı küfür ve isyanından dolayı ahirette cennetinden ve keramet evinden mahrum kılmak isterse onun göğsünü daraltır; öyle ki küfründe şekke kapılır ve itikadından dolayı kalbi ıstıraba maruz kalır.

Adeta göğe çıkacakmış gibi zorlaşır (gökyüzüne çıkıldıkça azalan oksijenin insana verdiği zorluk gibi). İşte böylece Allah-u Teala, ricsi (pislik ve çirkinliği) iman etmeyenlerin üzerine kılar.

28- İmam Rıza (a.s)’ın hizmetçisi olan Muhammed bin Horasanî diyor ki: Zındığın biri İmam Rıza (a.s)’ın huzuruna vardı. O sırada bir takım insanlar da oradaydı. İmam buyurdu ki: Söyle bakalım, eğer senin dediklerin doğru olursa -gerçi doğru değil- biz ve siz eşit değil miyiz? Bu durumda namaz, oruç, zekât ve diğer inançlarımız bize bir zarar verir mi?

Adam hiçbir şey söylemedi ve İmam şöyle devam etti: Eğer bizim dediklerimiz doğru olursa -ki doğrudur- bu durumda siz helak, bizse kurtulmuş olmaz mıyız?


Zındık: Allah sana rahmet etsin, bana Allah’ın nasıl ve nerede olduğunu açıklar mısın?


İmam (a.s): Vay senin haline! Allah hakkında yanlış bir zanna kapılmışsın. Mekânı icat eden odur. O vârolduğunda mekân yoktu. Nasıllığı icat eden de odur. O vâr iken nasıllık yoktu. Bundan dolayı da mekân, keyfiyet ve duyu organlarıyla derk edilmesi mümkün değildir ve hiçbir şeyle de kıyas edilmez.

Zındık: Eğer hiçbir duyu organıyla onu derk etmek mümkün değilse demek ki öyle bir şey yoktur.

İmam (a.s): Vay senin haline! Duyu organların onu idrak etmekten acizdir diye onu inkâr mı ediyorsun? Oysa ki biz onu idrak etmekten aciz olduğumuzda onun bizim rabbimiz ve diğer varlıklardan da farklı olduğuna yakin ediyoruz.

Zındık: Söyle bakalım, Allah ne zaman vardı?

İmam (a.s): Sen Allah’ın ne zamandan beri olmadığını söyle de ben ne zamandan beri olduğunu söyleyeyim.

Zındık: Allah’ın vârolduğuna dair deliliniz nedir?

İmam (a.s): Kendi bedenime baktığımda enimden ve boyumdan bir şey azaltmaya veya çoğaltmaya kadir olmadığımı, zorlukları ondan defedip faydalı olan şeyleri ona cezbetmekten aciz olduğumu görüyorum. Bu durumda bu yapının bir ustasının olduğunu anlıyor ve ona iman ediyorum.

Buna ilaveten, gezegenlerin onun emri ve kudretiyle hareketine, bulutların oluşmasına, rüzgârın esmesine; ayın, güneşin ve yıldızların hareketlerine ve Allah-u Teala’nın diğer hayret verici sağlam ayetlerine baktığımda bütün bunları icat ve takdir eden birinin vârolduğu kanısına varıyorum.

Zındık: Öyleyse niçin gizlidir?

İmam (a.s): Allah’ın kullarına nispetle hicaplar arkasında olmasının nedeni onların aşırı günahlarıdır. Ama, gece ve gündüzde saklı olan hiçbir şey, Allah-u Teala’dan gizli değildir.

Zındık: Niçin gözler onu görmüyor?

İmam (a.s): Çünkü, onunla gözle görülen varlıklar arasında fark olmalıdır. Buna ilaveten, Allah’ın şânı; gözle görülmekten, fikir ve aklın onu idrak etmesinden çok daha yücedir.

Zındık: Onun sınırını benim için açıkla.

İmam (a.s): Onun sınırı yoktur.

Zındık: Niçin?

İmam (a.s): Çünkü sınırlanan her şeyin bir nihayeti vardır. Eğer onu sınırlamak mümkün olursa, çoğalıp eksilmesi de mümkün olur. Öyleyse Allah-u Teala sınırsızdır, çoğalıp eksilmez, kısımlara ayrılmaz ve akıl ile tasavvur edilmez.

Zındık: Siz, Allah’ın Latif, Semî (işiten), Hekim, Basir (gören) ve Alim olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar ne manaya geliyor? Acaba birisi gözü olmadan gören, kulağı olmadan duyan, eli olmadan latif (zarif ve dakik) veya sanat ehli olmadan hekim olabilir mi?

İmam (a.s): İnsanlar arasında latiflik sıfatı, bir kimse bir şeyi yapmak istediğinde söz konusu edilir. Hiç görmedin mi; biri bir işi yapmak istediğinde eğer çok dikkatle yaparsa, "filan şahıs işini ne kadar da dikkat ve zerafetle yapıyor" derler? Durum böyle iken, irili ufaklı bunca varlık yaratan, hayvanlarda ruhlar icat eden ve bütün cinsleri birbiriyle karışmayacak şekilde yaratan Allah, nasıl olur da latif olmaz?

Bütün varlıklar zahiri terkipleri (yapıları) itibarıyla latif ve habir (her şeyden haberdar) olan Allah-u Teala’nın lütuflarından bir lütuftur. Daha sonra biz ağaçlara ve yenilen-yenilmeyen meyvelerine dikkatle bakarak “Bizim rabbimiz latiftir ama, latifliği kullarınınki gibi değildir” dedik. Daha sonra; “O, duyandır.

Yerle gök arasındaki kara ve denizdeki en küçük karıncasından tut, en büyük hayvanlarına kadar yaratıklarının sesleri ona gizli değildir ve onların hiçbirinin dilini bir diğeriyle karıştırmaz” dedik. Bu durumda dedik ki: “O, kulaksız işiten ve gözsüz görendir.” Çünkü o, siyah bir taşın üzerindeki küçücük tohum tanesinin eserini zifiri karanlık bir gecede görüyor.

Yine, karıncanın gece karanlığındaki hareketini, onun zarar ve faydalarını, eşiyle cinsel ilişkisinin eserini ve (bu ilişkiden sonra meydana gelen) yavrularının neslini görüyor. Sonuçta; “O, görendir ama mahlukların görmesi gibi değil” dedik.

Ravi diyor ki: Bu karşılıklı soru ve cevap o zındık Müslüman oluncaya dek devam etti. Zikredilen bu meselelerden başka diğer sözler de bu hadiste vardı.

29- Feth bin Yezid el-Curcanî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’dan “Marifetin (Allah’ı tanımanın) yolu nedir?” diye sordum. Şöyle buyurdular: Allah’tan başka bir mâbudun olmadığına, benzeri ve misli bulunmadığına, sabitliğine, kadimliğine, varlığına, kaybolmadığına ve hiçbir şeyin onun gibi olmadığına ikrar etmektir.

30- Abdulaziz bin el-Muhtedî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’dan tevhid hakkında sordum, şöyle buyurdular: Kim İhlas Sûresi’ni okur ve ona iman ederse tevhidi tanımıştır. Sordum ki: Nasıl okunmalı? Buyurdular: Halkın okuduğu gibi. Daha sonra üç defa “kezalikellahu rabbi” (benim rabbim böyledir) cümlesini de ekledi.

31- İmam Rıza (a.s)’ın hizmetçisi Muhammed bin Ali el-Horasanî diyor ki: Zındığın biri İmam Rıza (a.s)’dan şöyle sordu: Acaba Allah “şeydir” denilebilir mi?

İmam (a.s) buyurdular: Evet; Allah-u Teala Kur’an’da kendisini “şey” diye adlandırmıştır. Kur’an’da şöyle buyuruyor: “De ki: Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah benimle sizin aranızda şahittir.” (Enam/19) O, şeydir; ama, hiçbir şey onun gibi değildir.

32- Hüseyin bin Halid diyor ki: Bir gün adamın biri İmam Rıza (a.s)’ın yanına gelerek şöyle sordu: Ey Peygamber’in oğlu! Bu alemin hâdis (sonradan yaratılmış) olduğunun delili nedir? İmam buyurdular ki: Sen bir zamanlar yoktun. Sonra vâroldun ve kendin de biliyorsun ki sen, kendi kendini var etmedin ve kendin gibi birisi de seni icat etmedi.

33- Ebu Salt Abdüsselam bin Salih-i Herevî diyor ki: Bir gün Memun İmam Rıza (a.s)’a “O, hanginizin daha güzel amel ettiğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Daha önce arşı suyun üstünde idi” (Hud/7) ayeti hakkında sordu. İmam (a.s) buyurdular: Allah-u Teala arşı, suyu ve melekleri; göklerden ve yerlerden önce yarattı.

Melekler kendilerine, arşa ve suya bakarak Allah'ın varlığına delil getiriyorlardı. Daha sonra Allah-u Teala kudretini meleklere göstermesi ve her şeye gücünün yeteceğini meleklerin anlaması için arşını suyun üzerine koydu. Daha sonra Allah-u Teala kendi kudretiyle arşını kaldırarak yedi göğün üzerine koydu.

İşte o anda Allah-u Teala kendi arşına hakim bir halde, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Elbette Allah-u Teala dileseydi bu işi bir göz kırpmada da yapardı. Ama Allah-u Teala, zemin ve göklerdekileri bir bir yaratarak onların oluşum aşamalarını meleklere göstermesi ve böylece meleklerin bu vesileyle Allah’ın kudretine istidlal etmelerini sağlaması için onları altı günde yarattı.

Allah-u Teala arşı, ona ihtiyaç duyduğu için yaratmamıştır. Çünkü o, arştan ve bütün yaratıklarından müstağnidir. Allah-u Teala hakkında o, arşın üzerine oturmuştur denilemez. Çünkü o, cisim değildir. Allah-u Teala yaratıkların sıfatlarından çok yücedir.

Ayetin “O, hanginizin daha güzel amel ettiğini imtihan etmek için...” kısmına gelince; maksat şudur ki: Allah-u Teala onları, kendine ibadet ve itaatiyle yükümlü kılarak imtihan etmek için yaratması; Kendisinin bilmesi için değil; onların durumunu sergilemek içindir. Çünkü o, her şeyi sürekli bilmektedir.

Söz buruya ulaşınca Memun şöyle dedi: Ey Ebul Hasan! Beni rahatlattın, Allah da seni rahatlatsın. Daha sonra Memun İmam (a.s)’a; Ey Resulullah’ın oğlu, Allah’ın “Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi top yekün iman ederdi. O halde sen, mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin iman etmesi mümkün değildir” (Yûnus/99-100) şeklindeki sözünün manası nedir? diye sordu.

İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdular: Babam Mûsa bin Câfer babası Câfer bin Muhammed’den, o da babası Muhammed bin Ali’den, o da babası Ali bin Hüseyin’den, o da babası Hüseyin bin Ali’den ve o da babası Ali bin Ebu Talib’ten şöyle nakletmiştir: Müslümanlar, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’e; “Ey Allah’ın resulü!

Eğer üzerinde kudret sahibi olduğun kişileri Müslüman olmaya mecbur etseydin şimdi, sayımız daha çok olurdu ve düşman karşısında da daha kuvvetli olurduk” dediler. Resul-u Ekrem buyurdular: Ben, Allah’ın bana emretmediği bir şeyi yapmış olarak Allah’ın huzuruna çıkmak istemiyorum. Ayrıca ben, zorla bir işi yaptıranlardan değilim.

Bu o esnada Allah-u Teala şu ayeti nazil etti: “(Ey Muhammed!) Eğer rabbin dileseydi şüphesiz, herkes iman ederdi.” Ayet şu mantığı içermektedir: Ahirette zorluklarla karşılaştıklarından iman getirdikleri gibi, dünyada da iman ederlerdi. Eğer ben kullarıma iman etmeleri için böyle yapsaydım, onlar benim tarafımdan sevap ve övgüyü hakketmezlerdi.

Ama ben, kullarımın zorla değil; kendi istekleriyle bana iman etmelerini istiyorum ki, böylece onlar, kendilerine ikramda bulunmayı, bana yakınlığı ve cennette daimi kalmayı hakketsinler. “Acaba sen, insanları iman etmeye mecbur mu etmek istiyorsun?”

Allah-u Teala’nın “Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez” sözüne gelince; ayet, insanların iman etmelerini haram kılmak manasında değildir. Ayet, Allah-u Teala’nın izni olmadan kimsenin iman edemeyeceğini beyan ediyor. Allah’ın izniyse, insanları teklif evi olan bu dünyada iman ve teslimiyete davet etmesinden ibarettir. İnsanlar iman etmeye, teklif onlardan kaldırıldıktan sonra mecbur edileceklerdir (yani, ölüp de Allah’ın azabını gördükleri an).

Memun: Ey Ebul Hasan! Beni rahatlattın, Allah da seni rahatlatsın. Şimdi de; “O kâfirler ki beni hatırlatan ayetlerimden gözleri perdelenmişti; işitmeye de güçleri yetmiyordu” (Kehf/101) ayetinin manasını açıklar mısın?

İmam (a.s): Perdenin gözün önünde olması, hatırlamanın (kalbi yönelişlerin) önünü alamaz ve hatırlamak gözle olmaz. Allah-u Teala, Ali bin Ebu Talib’in velayetini kabul etmeyenleri körlere benzetmektedir. Çünkü Peygamber (s.a.a)’in sözleri onlara ağır gelmekteydi ve onların bu sözleri dinlemeye tahammülleri yoktu.

Bunun üzerine Memun tekrar: Beni rahatlattın, Allah da seni rahatlığa kavuştursun, dedi.

34- Hamdan bin Süleyman diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a mektup yazarak insanların fiillerinin Allah-u Teala’nın mahluku olup olmadığını sordum. İmam (a.s) cevaben şöyle yazdılar: “İnsanların fiilleri, insanlar yaratılmadan ikibin yıl önce Allah’ın ilminde takdir edilmişti.”[26]

35- Hüseyin bin Halid İmam Rıza (a.s)’dan, onun da babaları vasıtasıyla Emir’ul Müminin Ali (a.s)’ın Peygamber (s.a.a)’den şöyle buyurduğunu naklediyor: “Kim benim havuzumun (Kevser Havuzu) varlığına iman etmezse Allah-u Teala onu bu havuza ulaştırmaz ve kim de benim şefaatime iman etmezse Allah-u Teala şefaatimi ona nasip etmez.”

Daha sonra şöyle buyurdu: “Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah işleyen kimseleri içindir. Ümmetimden güzel amellerde bulunanlara gelince; onların aleyhine bir yol yoktur (onlar kınanmaya müstahak değillerdir).”

Hüseyin bin Halid diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a: Ey Resulullah’ın oğlu, “Allah’ın razı olduklarından başkalarına şefaat etmezler” sözünün manası nedir? İmam (a.s) cevaben buyurdular ki: Yani, (şefaatçiler) Allah’ın, dinini beğendiği şahıslardan başkasına şefaat etmezler.

Yazar diyor ki: Mümin, iyilikleri kendisini sevindiren ve günahları ise kendisini rahatsız eden kimsedir. Çünkü Resul-u Ekrem şöyle buyurmuştur: Kim iyilikleri kendisini sevindirir ve günahları da kendisini rahatsız ederse işte o, mümindir. Mümin günahlarından dolayı üzülürse pişman olur ve pişmanlık da tövbedir; tövbe eden ise şefaat ve bağışlanmaya müstahaktır. Her kim de günahlarından dolayı rahatsızlık duymazsa mümin değildir ve mümin olamayınca da şefaate müstahak olamaz. Çünkü Allah-u Teala, onun dinini beğenmemektedir.

36- Yûsuf bin Muhammed bin Ziyad ve Ali bin Muhammed bin Seyyar, babaları vasıtasıyla İmam Hasan Askerî’den, o da İmam Hâdi (a.s)’dan, o da İmam Cevad (a.s)’dan, o da İmam Rıza (a.s)’dan, İmam Rıza da babaları vasıtasıyla İmam Seccad (a.s)’dan “O Allah ki size yeryüzünü döşek, gökyüzünü ise bina yapmıştır” (Bakara/22) ayeti hakkında şöyle buyurduğunu naklediyor: “Allah-u Teala yeryüzünü sizin tabiat, huy ve bedeninize uygunluk arz edecek şekilde yarattı.

Onu ne yanacağınız kadar sıcak, ne donacağınız kadar soğuk, ne başınızı ağrıtacak kadar hoş kokulu, ne size eziyet edecek kadar kötü kokulu, ne onda gark olacağınız su gibi yumuşak ve ne de onda bina yapmayacak ve kabir kazamayacak kadar sert yaptı. Ama Allah-u Teala yeryüzünü, ondan faydalanabileceğiniz, kendiniz ve ailenizin onun üzerinde durabileceği bir sertlikte yarattı.

Allah-u Teala onu, ev yapıp kabirler kazabileceğiniz ve sizin için gerekli olan bir çok ihtiyacı karşılayacak bir tarzda yaratmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı Allah-u Teala, yeryüzünü sizin için bir döşek gibi yaratmıştır.

Daha sonra Allah-u Teala buyuruyor ki: “Gökyüzünü de sizin için bina yaptı.” Burada binadan kasıt, tavandır. Öyle bir tavan ki; güneş, ay ve yıldızlar sizin faydanız için onda hareket halindedir. Daha sonra Allah-u Teala buyuruyor ki; “Gökyüzünden suyu indirdi...” Sudan kasıt; dağlara, tepelere ve vadilerin derinliklerine ulaşması için gökyüzünden gönderilen yağmurdur.

Allah-u Teala bu yağmuru yerleriniz onu iyice kendine alması için çisentili, şiddetli, peyderpey, iri taneli ve sağnak olmak üzere muhtelif şekillere ayırdı. Allah-u Teala yağmuru bir parça olarak, bir kerede size yağdırmayı karar kılmadı. Eğer böyle yapsaydı, bu yağmur sizin yerlerinizi, ağaçlarınızı, tarlalarınızı ve meyvelerinizi yok edip giderdi.

Daha sonra Allah-u Teala ayetin devamında şöyle buyuruyor: “O vasıtayla sizin için rızık olarak meyveler çıkardı.” Yani, yeryüzünde yetişen şeyleri sizin için rızık yaptı. “Öyleyse Allah’a eşler koşmayın!” Yani, akılları olmayan, duymayan, görmeyen ve ne de bir iş yapmaya gücü yetmeyen putları Allah’a benzetmeyin. Oysa ki sizin kendiniz de putların, Allah’ın size verdiği bunca nimeti vermeye kadir olmadıklarını biliyorsunuz.”

37- Abdulazim bin Abdullah el-Hasenî, İmam Hâdi ve İmam Cevad (a.s)’dan, onlar da İmam Rıza (a.s)’dan şöyle naklediyorlar: Bir gün, Ebu Hanife İmam Sâdık (a.s)’ın yanından ayrıldı ve yolda İmam Kâzım (a.s) ile karşılaşınca o hazretten şöyle sordu: Ey çocuk! Sence günah kimdendir?

İmam (a.s) buyurdular: Burada üç şekilde düşünülebilir: Ya Allah-u Teala’dandır; oysa kesinlikle ondan değildir. Çünkü Kerim olan Allah’a kulunu, işlemediği bir günahtan ötürü azaplandırması yakışmaz. Veya hem Allah ve hem de kuldandır; bu durumda kuvvetli olan ortağın, zayıf olan ortağa zulmetmesi doğru değildir.

Veyahut da günah kuldandır -ki doğrusu budur- eğer Allah-u Teala bu kulu cezalandırırsa bu, kulun günahından dolayıdır. Eğer kulun suçundan geçerse bu da Allah-u Teala’nın kerem ve bağışlayıcılığındandır.

38- Ali bin Câfer el-Kûfî metindeki senetle İmam Rıza (a.s)’dan, o da babaları vasıtasıyla İmam Hüseyin (a.s)’dan, Sekûnî ve Abdullah bin Necih İmam Sâdık (a.s)’dan, o da babaları vasıtasıyla Hz. Ali’den ve İkreme de İbn-i Abbas’tan şöyle nakletmişlerdir: Hz. Ali (a.s) Sıffın Savaşı’ndan döndüğü zaman onunla savaşa katılan yaşlılardan biri ayağa kalkarak dedi ki: Ey Müminlerin Emiri! Bizim Sıffin’e hareketimiz Allah-u Teala’nın kaza ve kaderiyle mi dir?

(İmam Rıza (a.s)’ın babaları vasıtasıyla naklettiği bir başka hadiste şöyle deniyor: Irak ehlinden birisi Hz. Ali’nin yanına gelerek Şam ordusuna karşı çıkışlarının Allah-u Teala’nın kaza ve kaderi ile olup olmadığını sordu.) Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdular: Evet, ey yaşlı adam! Allah’a and olsun ki her dağa çıkmanız, her vadiye inmeniz Allah’ın kaza ve kaderiyleydi.

Yaşlı adam: Acaba benim katlandığım bu zorlukların Allah katında bir karşılığı var mı?

Hz. Ali: Sabret, ey yaşlı adam! Galiba sen, benim Allah’ın değişmez kaza ve kaderinden bahsettiğimi sandın. Eğer öyle olsaydı; sevap, azap, emir ve nehiy, müjde ve tehdit gibi şeyler boş, günahkâr kınanmaya ve iyilik yapan da övülmeye müstahak olmazdı. Hatta iyilik yapan, kınanmaya kötülük yapandan daha layık ve kötülük yapan ise övülmeye iyilik yapandan daha layık olurdu.

Bu söz putperestlerin, Allah düşmanlarının ve bu ümmetin Kaderiyecilerinin ve Mecûsilerinin sözleridir. Ey şeyh! Allah-u Teala insanları muhtar oldukları halde mükellef kılmıştır, korkuttuğu halde nehyetmiştir (nehyettiği şeyleri yapmalarına engel olmayarak sadece onları korkutmakla yetinmiştir). Kulların az amellerine karşılık büyük sevaplar bağışlamıştır.

Eğer kullar, Allah’ın kanunlarına uymazlarsa bu, Allah-u Teala’nın güçsüzlüğü ve yenilmişliğine delalet etmez. Eğer kullar, Allah-u Teala’nın emirlerine itaat ederlerse bu da mecbur olduklarından değildir. Allah-u Teala yeri, göğü ve onlar arasındakileri bâtıl (amaçsız) yaratmamıştır. “Bu, kâfirlerin zannıdır ve cehennem azabından dolayı vay onların haline!” (Sâd/27)

Ravi diyor ki: Yaşlı adam yerinden kalkarken şu şiiri okudu:


“Sen o imamsın ki, biz sana itaat ederek kıyamet gününde Allah’ın bizi bağışlayacağını ümit ediyoruz.

Bize dinimizin kapalı olan kısmını anlattın. Allah da bizden taraf sana güzel mükâfat versin.

Kötü amele karşılık hiçbir mâzeret yoktur. Eğer fâsıklık ve isyankârlığımdan dolayı onu yapmış isem.

Asla, asla! Kötülükten nehyedenin, insanı kötülüğe mecbur kıldığı inancında değilim. Ey kavmim, eğer böyle düşünürsem şeytana tapmış olurum.

Allah-u Teala kötülüğü sevmez, onu istemez de; velisinin zulüm ve düşmanlıkla kastedilmesine de kesinlikle razı olmaz.

Sünneti sahih olan arş sahibi Allah, nasıl böyle bir şeyi sevebilir? Oysa ki, kendisi bunu ilan etmiştir.”

Kitabın yazarı diyor ki: Muhammed bin Ömer, bu hadisin sonunda şiirden ancak ilk iki beyti nakletmiştir.

39- Ahmed bin Abdullah Cuybârî İmam Rıza (a.s)’dan, o da Peygamber efendimizden şöyle buyurduğunu naklediyor: “Allah-u Teala Adem (a.s)’ı yaratmadan ikibin yıl önce mukadderatı takdir etmiş ve gerekli olan tedbirleri de almıştır.”

40- Dâvud bin Süleyman el-Ferra (Kazvinî) İmam Rıza (a.s)’dan, o da babaları vasıtasıyla İmam Hüseyin (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor: Yahudî’nin biri, Müminlerin Emiri Ali (a.s)’ın yanına gelerek şu soruları sordu: Hangi şeydir ki Allah’ da yoktur, sahip değildir? Yoktur? Hangi şeydir ki Allah onu bilmiyor?

Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdular: Allah’ın bilmediği şey, siz Yahudîlerin “Üzeyr Allah’ın oğludur” demenizdir ki Allah-u Teala, kendine ait bir çocuğunun olduğunu bilmiyor (tanımıyor). Allah’ın yanında olmayan şeye gelince; o da zulümdür. Allah-u Teala hiçbir zaman kullarına zulmetmez. Onun sahip olmadığı şeye gelince; o, şeriktir. Çünkü Allah’ın şeriki yoktur.
Yahudî bu cevapları duyunca şöyle dedi: Tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine tanıklık ederim ki Muhammed (s.a.a) onun resulüdür.

41- Ahmed bin Süleyman diyor ki; Tavaf esnasında adamın biri İmam Rıza (a.s)’a “Cömert kimdir?” diye sordu. İmam Rıza (a.s) cevaben şöyle buyurdu: Senin sorun iki yönden ele alınabilir: Eğer kastın insanlarsa cömert, Allah’ın farz kıldığı şeyleri eda eden kimsedir; cimri ise Allah’ın ona farz kıldığı şeylerde cimrilik yapan kimsedir.

Eğer kastın Allah-u Teala ise; bil ki o, ister bir şeyler versin, ister vermesin, cömerttir. Eğer o, kuluna bir şey verirse kul, o verdiği şeyin maliki değildir; esirgeyip vermezse de kulun hakkı olmadığı bir şeyi esirgeyip vermemiştir.

42- Hüseyin bin Halid diyor ki: İmam Rıza (a.s) babaları aracılığıyla Müminlerin Emiri Ali (a.s)’dan, o da Resul-u Ekrem’den şöyle dediğini naklediyor: “Allah-u Teala buyurdu ki: Kim benim kazâma razı olmaz ve kaderime de iman etmezse kendisine başka bir ilah bulsun.” Allah resulü buyurdu ki: “Allah’ın her kazâsında müminler için bir hayır vardır.”

43- İbrahim bin Abbas diyor ki: Birisi İmam Rıza (a.s)’dan “Allah-u Teala insanlara güçlerinin yetmeyeceği bir görev verir mi?” diye sordu. İmam (a.s) şöyle buyurdular: Allah-u Teala bunu yapmama üstünlüğünden öte, daha yüce bir adalet makamına sahiptir ve böyle bir şey yapmaz.Adam; “Acaba her istediklerini yapabilirler mi?” diye sorduğunda da İmam (a.s): “İnsanlar istediği her şeyi yapabilmek konusunda daha da acizdir” buyurdu.

44- Ebu Ahmed el-Gâzi (Dâvud bin Süleyman) diyor ki; İmam Rıza (a.s) babaları vasıtasıyla Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu bize nakletti: Ameller üç kısımdır; farz ameller, müstahap ameller ve günahlar. Farzlar Allah’ın emri, rızası, kazâsı, takdiri, isteği ve ilmiyledir. Müstahaplar, Allah’ın emriyle değildir; ama onun rızası, kazâsı, takdiri, isteği ve ilmiyledir.

Günahlar da Allah’ın emriyle değildir. Ancak onun kazâsı, takdiri, meşiyeti ve ilmiyledir. Allah, daha sonra bu ameli yapanları cezalandıracaktır.

45- Hüseyin bin Halid diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a arzettim ki; “Ey Resulullah’ın oğlu! Sizin babalarınızdan nakledilen rivayetlerden dolayı bizim cebir ve teşbihe inandığımızı sanıyorlar.” İmam (a.s) buyurdular: Ey İbn-i Halid! Söyle bakalım; teşbih ve cebirle ilgili rivayetler Peygamber (s.a.a)’den mi daha çok nakledilmiş, yoksa benim babalarımdan mı?

Dedim ki: Elbette Peygamber (s.a.a)’den nakledilen rivayetler daha fazladır.

İmam (a.s): Öyleyse Peygamber (s.a.a)’in de cebir ve teşbihe inandığını söylemeleri lazım.

Dedim ki: Onlar bu hadislerin hiçbirinin Peygamber (s.a.a) tarafından söylenmediğine ve bunların Peygamber’e atılmış iftiralar olduğuna inanıyorlar.İmam (a.s): Öyleyse benim babalarım hakkında da; “Onlar bu hadisleri söylememişler, bu hadisler onlara atılmış iftiralardır” demelidirler.

46- Hasan bin Ali Veşşa diyor ki: İmam Rıza (a.s)’dan sordum: Allah işleri kullarına tevfiz mi etmiştir (onlara mı bırakmıştır)?

İmam (a.s): Allah-u Teala bunu yapmayacağı gibi, daha da yüce bir makama sahiptir.Veşşa: Acaba kullarını günah işlemeye mecbur mu etmiştir?

İmam (a.s): Bunlar Allah'ın adalet ve hekim sıfatlarına aykırıdır. Allah-u Teala buyuruyor ki: “Ey Ademoğlu! Senin iyiliklerinin bana nispet verilmesine ben daha layığım ve yaptığın kötülüklerin ise sana nispet verilmesine sen daha layıksın. Sen, günahları benim sana verdiğim güçle yapıyorsun.”

47- Abdusselam bin Salih el-Herevî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu duydum: Kim cebre inanırsa, ona zekâttan bir şey vermeyin, tanıklığını da kesinlikle kabul etmeyin. Allah-u Teala, hiç kimseyi gücünün yetmeyeceği bir görevle görevli ve kaldıramayacağı bir yükle de yükümlü kılmaz. Herkesin yaptığı kendi hesabına yazılır, hiç kimsenin günahını başka biri yüklenmez.

48- Süleyman bin Câfer el-Câferî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’ın huzurunda cebir ve tevfizle ilgili sohbet edilince İmam (a.s) şöyle buyurdular: İstemez misiniz, bu meseleyle ilgili size öyle bir temel kaide öğreteyim ki, hiçbir zaman kendi aranızda ihtilafa düşmeyesiniz ve kiminle tartışırsanız ona galip gelesiniz? Dedik ki: Eğer uygun görüyorsanız buyurun. Derken İmam (a.s) şöyle buyurdular:

(Allah-u Teala'ya zor ile itaat edilmiyor, galibiyet sonucu da kendisine isyan edilmiyor. (Asilerin Allah'a itaat etmemeleri onların Allah karşısında galebe gelmelerinden değildir). Allah-u Teala kullarını kendi başlarına bırakmamıştır. O, kullarına verdiği her şeyin malikidir. Kullarını kadir kıldığı şeylere kendisi de kadirdir.

Eğer kullar Allah-u Teala’ya itaat etmek isterlerse onlara engel olmaz ve günah işleme kararı alırlarsa, Allah-u Teala isterse onların önünü alabileceği halde bunu yapmaz ve onları günaha düşüren de Allah değildir.Daha sonra buyurdular: Kim bu sözün sınırlarını zapt ederse (onları güzel ve dakik bir şekilde kavrarsa), bu konuda kendisine muhalefet eden herkese karşı galiptir.



49- Ahmed bin Muhammed bin Ebu Nas el-Bezentî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a; “Şialardan bazıları cebre, bazıları da istitaate (tevfize) inanıyorlar” dediğimde İmam (a.s) buyurdular ki: “Yaz, Allah-u Teala buyuruyor ki: Ey Âdemoğlu! Sen, benim isteğimle istiyorsun; benim kudretimle farzları yerine getiriyorsun, benim nimetimle bana isyan etmeye güçlü olmuşsun.

Ben seni duyan, gören ve kudret sahibi kıldım. Sana ulaşan her iyilik benden, sana ulaşan her kötülük de kendindendir. Çünkü ben, iyiliklerinin bana nispet verilmesine senden daha layığım ve kötülüklerinin ise sana nispet verilmesine sen benden daha layıksın. Ben, yaptığım işlerden dolayı hesaba çekilmem ama sen, yaptığın bütün işlerden dolayı hesaba çekileceksin. Ben senin istediğin her şeyi senin için düzene soktum.”

50- Hüseyin bin Halid diyor ki: İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdular: -Allah seni hayır işlere alim kılsın- Bilesin ki, şüphesiz Allah Tebarek ve Teala kadimdir. Kadimlik bir sıfattır ki, Allah-u Tealadan önce hiçbir varlığın olmadığını ve hiçbir varlığın da onunla bâki kalmayacağını akıllı insanlara anlatmaktadır.

Ehl-i Sünnetin itirafı ve kadimlik sıfatının da aklı aciz bırakmasından anlıyoruz ki, Allah-u Teala’dan önce hiçbir şey yoktu ve onunla birlikte hiçbir şey de bâki kalmayacaktır. Böylece Allah’tan önce veya Allah ile birlikte bir şeyin vârolduğunu iddia edenlerin sözlerinin bâtıllığı da ortaya çıkmış oluyor.

Eğer bir şey Allah ile birlikte vârolmuş olsaydı, Allah-u Teala’nın onun yaratıcısı olmaması gerekiyordu. Çünkü o şey devamlı Allah ile birlikteydi ve Allah-u Teala’nın sürekli kendisiyle birlikte bir şey yaratmış olması nasıl düşünülebilir? (Allah-u Teala’dan önce bir şeyin varlığı düşünülemez) Eğer böyle olmuş olursa, o zaman o şey, varlığın ilk kaynağı olurdu; bu (Allah), değil. Aynı şekilde ilk olanın, ikincinin yaratıcısı olması daha uygun olurdu.

Daha sonra Allah-u Teala kendisini bir takım isimlerle vasıflandırdı ve yaratıkları yarattığı, onları ibadete çağırdığı ve imtihana tabi tuttuğu zaman kendisini bu isimlerle anmayı onlardan istedi. Allah-u Teala kendisini duyan, gören, kadir, kahir (kahreden), yaşayan, kayyum, zahir, bâtın, latif,

habir (her şeyden haberdar), kavi (kuvvetli), aziz, hekim, alim ve buna benzer sıfatlarla sıfatlandırmıştır. Yalancılar ve gulat, bizim Allah-u Teala hakkında “Onun benzeri yoktur, onun hal ve keyfiyetine sahip kimse yoktur” dediğimizi duyduklarında şöyle dediler: Siz, hiçbir şeyin Allah gibi olmadığını söylüyorsunuz.

Nasıl oluyor da Allah’ın Esma-i Hüsnâ’sında onunla ortaksınız? Bütün bu isimlerle kendinizi isimlendiriyorsunuz? Bu da gösteriyor ki sizler, Allah’ın bütün hallerinde ya da en azından bazı hallerinde onunla ortaksınız. Çünkü hem sizler, hem de o, birtakım güzel adlara sahipsiniz.

Onlara denmelidir ki; Allah-u Teala, adlarından bazılarını kullarına isim olarak koydu, ama bunların manaları farklıdır. Aynı bir ismin iki mana taşıması gibi. Bu iddianın delili halk arasındaki yaygın anlayıştır. -Allah-u Teala da aynı tarzda kullarıyla sohbet etmektedir ki onu anlayabilsinler ta ki,

bu vesileyle zayi ettikleri emirler karşısında Allah-u Teala’nın elinde delil olsun (yani, demesinler ki biz senin söylediklerini iyi anlamamıştık)- Halk arasındaki günlük konuşmalarda birbirlerine “Köpek, Eşek, Öküz, Şeker, Acı ve Aslan” gibi isimler takıyorlar. Bu isimlerin hepsi gerçek manalarının dışında kullanılmaktadır.

Bu isimlerin hiçbirisi, insan için kullanıldığında gerçek manasını taşımamaktadır. Çünkü insan ne aslandır ve ne de köpek. Bu örneği iyice kavra, Allah sana merhamet etsin.

Biz Allah-u Teala’ya “Alim” diyoruz. Ama onun alimliğinin manası, sonradan elde edilen ve onunla, karşılaşacağı şeyleri korumak için yardım aldığı bir ilim ve varlıkları yaratırken onlar üzerinde düşünmesi gibi bir şey değildir. Böyle bir şey, Allah için söz konusu değildir. Nasıl böyle bir şey mümkün olabilir?

Oysa geçmişte bizzat kendisinin helak ettiği insanların hepsi dahi onun indinde hazırdırlar. (Kısacası) Allah-u Teala, ilim olmadığı takdirde kendisini cahil kılacak bir ilme muhtaç değildir. İnsanlarda ise durum tam tersinedir. Onlar, sahip olmadıkları bir ilmi elde ettiklerinde alim ismiyle isimlendirilirler. İnsanlar bu yeni bilgiyi edinmeden veya bu bilgiyi edindikten sonra unutmak suretiyle cahil olabilirler.

Allah-u Teala “Alim” olarak adlandırılmıştır. Çünkü o, hiçbir şeye nispetle cahil değildir. Gördüğün gibi hem yaratan ve hem de yaratılan “Alim” adıyla adlandırılmaktadırlar. Ama bu ikisi mana yönünden farklılık arz etmektedir.

Aynı şekilde bizim rabbimiz, “Semî” (işiten) olarak adlandırılmıştır. Ama bu işitme bir organ vasıtasıyla değil ki, onunla işitebilsin ama göremesin. Biz insanlarda olduğu gibi ki, işittiğimiz organla görme eylemini gerçekleştiremiyoruz. Oysa Allah, hiçbir sesin kendisine saklı olmadığını bildirmiştir.

Allah-u Teala, bizim gibi değildir. Görüldüğü gibi duyma sıfatı hem Allah için kullanılıyor, hem de bizler için. Ama bunların mana ve mısdakları birbiriyle farklıdır.

Allah-u Teala’nın “Basîr” (gören) sıfatı da aynıdır. Allah-u Teala görüyor, ama herhangi bir organ vasıtasıyla değil. Bizde ise durum tersinedir. Bizler göz denen organla görüyoruz, ama o organdan başka bir alanda yararlanamayız. Oysa Allah-u Teala görendir ve görülebilir hiçbir şeye nispetle cahil değildir. Allah-u Teala ile bu isimde de ortağız. Ama mana yönünden bu ikisi arasında fark vardır.

Allah “Kaim”dir. Ama onun kaimliği diğer varlıklar gibi ayakları üstünde durup zahmet ve zorluklara katlanarak ayakta durma şeklinde değildir. Allah-u Teala kendisinin kaim olduğunu bildirdiğinde tüm alemlere sahip ve onların koruyucusu olduğunu bildirmektedir. Bir adamın; “Filan adam bizim işlere kaimdir” dediği gibi.

Yani onun işleri, o adamın elindedir. Allah-u Teala, tüm insanların, yaptığı işlerde kudret sahibi ve koruyucudur. Kaim kelimesi “Bâki” ve “Kifayet” manalarına da gelmektedir. Örneğin; “Kum biemri filanin” (filancının işini yapmak için kalk) denildiğinde mezkur cümle burada “Onun ihtiyacını gider” manasındadır. Biz insanlardan ayak üstünde durana da kaim denmektedir. Burada da isim müşterektir, fakat mana farklıdır.

“Latif“ kelimesine gelince; az, ince ve küçük manasına gelmez. Latif; eşyaya nüfuz etme ve idrak edilmez manasındadır. Örneğin; “Letufe anni hazel emr” (filan iş bana inceldi) denildiğinde veya: “letufe fulanin fi mezhebihi ve kavlihi” (filan şahıs mezhep ve sözünde latif ve zarif davrandı) denildiğinde bu cümlenin manası şudur:

Yani, filan şahıs, söz ve davranışında zarif ve ince davrandı; aklı hayrete düşürdü; elde edilmedi; çok zarif ve dakik idi; düşünceler onu idrak edemez. Allah-u Teala da aynı şekildedir. Vasıflarla idrak edilmekten daha latif, daha zarif ve daha karışıktır. Ama biz insanlarda latifin manası azlık ve küçüklüktür. Görüldüğü gibi, bu isimde de lafzi açıdan Allah-u Teala ile müşterekiz ama, mana ve kavram açısından da farklılık söz konusudur.

“Habir”e gelince; öyle bir haberdar olandır ki, hiçbir şey ondan uzak (saklı) kalamamakta ve hiçbir şey onun elinden çıkamamaktadır. Ama bu bilme öyle bir bilgi değil ki tecrübe ve deneme yoluyla elde edilmiş olsun ve bunlar olmadığı takdirde artık bir şey bilmesin. Böyle olan bir kimse cahildir. Oysa Allah-u Teala ezelden beri yaratmak istediği her şeyi biliyordu.

Ama insanlar arasında habir, önce cahilken sonradan öğrenme peşine düşene denilmektedir. Bu isimde de bizimle Allah arasında manasal yönden farklılık vardır.

“Zâhir” sıfatına gelince; eşyanın üzerine oturarak onları üzerine çıkması manasında değildir. Allah-u Teala’ya zahir denmesinin nedeni, onun her şeye üstün, galip ve kadir olmasından dolayıdır. Örneğin; “zehertu ala âdaî” (düşmanlarıma zahir oldum) veya “ezhereniyellahu ala hasmi” (Allah beni düşmanlarıma zahir etsin) cümlelerinde zahirden kasıt, galip olmadır. Allah-u Teala’nın eşyaya olan zahirliği de bu manadadır.

Allah-u Teala’nın zahirliğinin başka bir manası da şudur ki: Kim onu çağırırsa Allah ona saklı değildir, hiçbir şeyde Allah saklı değildir ve o, görünen her şeyin müdebbiridir. Öyleyse hangi zahir, iş açısından Allah’tan daha zahir ve aşikârdır. Sen her nereye bakarsan bak Allah’ın yaratıklarını görürsün. Senin kendi vücudunda Allah-u Teala’dan öyle alametler vardır ki (sadece) onlar sana yeterlidir.

Zahir kelimesi biz insanlar arasında vücudu aşikâr ve vasıfları belli olan kişi hakkında kullanılmaktadır. Burada da isim müşterek, mana farklıdır.

Allah’ın “Bâtın” sıfatına gelince; eşyanın içinde olma ve ona nüfuz etme manasında değildir. Bâtın; Allah’a oranla ilim, hıfz ve tedbir açısından eşyanın bâtınını bilme manasındadır. Örneğin; “ebtanduhu” dendiğinde onun saklı sırrını ve özünü kavradım, manasına gelmektedir. Ama insanlar içinde “Bâtın” eşyanın içine dalıp saklanan kişiye denmektedir. Görüldüğü gibi burada da isim müşterek, mana farklıdır.

“Kahir” sıfatına gelince; tedavi etme, zorluklardan bitkin düşme, hile yapma, birbirini itme ve aldatma gibi halk arasında yaygın olan manalara gelmemektedir. Nitekim insanların bazıları, bazılarına kahir (galip) oluyor. Halk arasında mahkur (kahredilen) olan kimse dönüp kahir oluyor, kahir olan kimse ise dönüp mahkur oluyor.

Ama Allah’ın kahirliği hakkında durum böyle değildir. Allah’ın bütün yaratıkları yaratıcısı karşısında zelil ve onun iradesi karşısında ise mutîdirler. Onun saltanatından bir göz kırpmak süresi kadar bile çıkamayacak kadar güçsüzdürler. O, sadece bir kez “Ol” demiş, bütün mahlukat da oluvermiştir. Ama biz insanlar arasında kahir, yukarıda da belirttiğim gibi, bu manada değildir. Burada da isim müşterek olmasına rağmen mana farklıdır.

İşte Allah’ın bütün isimleri böyledir. Gerçi biz burada Allah’ın tüm isimlerini saymadık ama, sana saydıklarımızdan yola çıkarak diğerlerinde de aynı neticeye ulaşmak mümkündür. Allah-u Teala, irşat ve tevfikte bizim ve sizin yardımcınızdır.


Dipnotlar

-----------------------------------

1- İmam Rıza (a.s)’dan Nakledilen Rivayetler Çeşmesi.

2- Mu’cem’ur-Rical, Ayetullah Huyi Biyografisinde.

3- Ali bin Babeveyh Kummî -Şeyh Saduk’un babası- yolculuklarından birinde Bağdat’a gitmişti. O zamana kadar bir çocuk sahibi olamayan Ali bin Babeveyh, bu olaydan dolayı büyük bir üzüntü içindeydi. İmam-ı Zaman (a.f.)’in dört naibinden üçüncüsü olan Hüseyin bin Rûh’a mektup yazarak ona bu üzüntüsünü bildirdi ve İmam-ı Zaman (a.f.)’in huzuruna vardığında bu isteğini kendisine iletmesini rica etti.

Şeyh Saduk’un babası bu mektubunda çocuk sahibi olma arzusunu bildirmişti. Birkaç gün sonra İmam-ı Zaman (a.f.)’den kendisine şöyle bir mektup geldi: “Senin için dua ettim, Allah sana fakih ve temiz yaratılışlı bir çocuk ihsan edecektir.” Bu dua H.K. 311 yılında Şeyh Saduk’un doğuşu ile birlikte gerçekleşmiş oldu.

Birçok büyük şahsiyetler de bu konuyu nakletmiştir. Örneğin; bizzat Şeyh Saduk “Kemal’ud-Din” kitabında Şeyh Tûsi “Gaybet” kitabında (s. 195) ve Neccaşî de “Rical” kitabında (s. 183) bunu açıkça beyan etmiştir.

4- Şeyh Tûsi, H. K. 460 yılında vefat etmiş olup H. K. 412 yılında ölen Şeyh Mufid’in öğrencisidir. Şeyh Mufid ise Şeyh Saduk’un öğrencilerindendir.

5- Bu kitabın konusu fıkıhtır ve Şia’nın dört temel kitabından biridir. Şeyh Saduk bu kitabı Mâvera’un-Nehir’e yaptığı yolculukta Belh şehrine bağlı İlak kasabasında yazmıştır. Şeyh Saduk bu kitabın önsözünde şöyle yazmaktadır: “İlahi takdir beni gurbet ellere atınca “Nimet” diye bilinen mütedeyyin ve değerli Seyyid bana Muhammed bin Zekeriyya Razî’nin tıp ilminde yazdığı “Men la Yehzuruh’ut-Tabib” kitabından bahsetti.

Bunun üzerine benden bütün dini hükümleri; helal ve haramları kapsayan bir fıkıh kitabı yazmamı, onu “Men la Yehzuruh’ul-Fakih” diye adlandırmamı ve istediği tüm dini hükümleri onda bulabileceği, güvenebileceği bir eser olmasını istedi. Böylece ben de onun bu isteğini kabul ettim...”

6- Emalî kitabı Şeyh Saduk’un Meşhed’de söylediği hadis dersleridir. Bu hadis dersleri H. 367 yılının Recep ayında başlamış ve H. 368 yılında sona ermiştir.

7- Bir araya toplamak ve arasını bulmak reddetmekten daha evladır.

8- Eğer Allah-u Teala’yı iptida ve intihayla tavsif etmiş olursak; onu zamanla sınırlandırmış olmamız düşünülebilir, yani onu zamanın başlangıç ve sonunda tasavvur etmiş olabiliriz. Oysaki Allah, zamanla sınırlı değildir. Evvel ve ahirden maksat, onun ezelî ve ebedî olmasıdır.