İMAM RIZA(a.s)'DAN HADİS PINARI
 


HZ.MÛSA BİN CAFER (A.S)'IN VASİYETİNİN NÜSHASI


1- Abdullah bin Muhammed el-Haccac diyor ki: İbrahim bin Abdullah el-Câferî bir grup akrabasından şöyle naklediyor: İmam Mûsa bin Câfer (a.s), Câfer bin Salih el-Câferî, Muaviye el-Câferî (hepsi Ebu Talib soyundandır), Yahya bin Hüseyin bin Zeyd (İmam Seccad (a.s)'ın torunlarındandır), Sâd bin İmran-i Ensarî, Muhammed bin Haris-i Ensarî, Yezid bin Selid-i Ensarî ve Muhammed bin Câfer-i Esleme'yi (İmam Kâzım (a.s)'ın ashabındandırlar) kendi vasiyetine tanık kıldı.

İmam Mûsa bin Câfer (a.s), aynı grubu bir takım hak inançlarına da şahit tuttu. Mezkur inançlar şunlardan ibaret idi: "Ben şehadet ediyorum ki, Allah'tan başka bir ilah yoktur, o tektir ve ortağı yoktur, Muhammed onun kulu ve elçisidir, kıyamet gelecektir; onun geleceğinden şüphe yoktur.

Şüphesiz, Allah-u Teala kabirlerdekileri diriltecektir, ölümden sonra dirilmek haktır, hesap ve kısas haktır, (kıyamette) Allah'ın önünde dikilme haktır, Hz. Muhammed'in getirdikleri haktır, haktır, haktır, Cebrail (a.s)'ın indirdikleri de haktır. Bu saydıklarıma inanarak yaşıyorum, aynı inançlarla öleceğim ve aynı inançlarla da dirileceğim inşallah."

İmam (a.s), adı geçen şahısları bu vasiyetin kendisine ait ve kendi hattıyla yazılmış olduğuna dair şahit tuttu. Daha sonra şöyle devam etti: "Bu vasiyetten önce ceddim Emir-ul Müminin Ali (a.s)'ın, Hasan ve Hüseyin'in, Ali bin Hüseyin'in, Muhammed bin Ali'nin ve Câfer bin Muhammed'in nasihatlerini harfiyen yazdım.

Şimdi ise bu vasiyetle oğlum Ali'yi ve onunla beraber diğer çocuklarımı eğer Allah isterse, vasi karar kılıyorum. Oğlum Ali diğer kardeşlerini olgun bulup onların benim vasim olarak kalmalarına izin verme yetkisine sahip olduğu gibi diğerlerinden razı olmadığı takdirde, onları vasiyetin dışında bırakma yetkisine de sahiptir ve diğerleri onun karşısında böyle bir yetkiye sahip değildirler.

Vakıflar, mallar ve çocuklarıma Ali'yi, İbrahim'i, Abbas'ı, Ahmed'i (İmam Kâzım (a.s)'ın diğer çocukları) ve Ümmü Ahmed'i (İmam Kâzım (a.s)'ın hanımı) vasi kılıyorum. Hanımlarımla ilgili meselelerde sadece "Ali" vasimdir. Babam ve aileme ait olan vakıfların üçte birini aynı kendi malıymış gibi nerede maslahat görürse orada kullansın.

Ailem konusunda yaptığım vasiyetlere isterse uyabilir, istemezse de uymama hakkına sahiptir. Malları isterse satabilir, isterse hediye verebilir, bağışlayabilir veya bunların dışında uygun gördüğü bir yere sadaka verebilir. Bu vasiyette o (İmam Rıza), mallarım, hanımlarım ve çocuklarım hususunda benim gibidir.

Vasiyetim dışında isimlerini zikrettiğim kardeşlerini eğer kendisi uygun görürse onlar hakkındaki vasiyetimi icra edebilir, uygun görmezse onları vasilikten çıkarma yetkisine sahiptir. Hiç kimse ona itiraz hakkına sahip değildir. Eğer adı geçen çocuklarımdan birisi kız kardeşini evlendirmek isterse, onun izni olmadan böyle bir hakka sahip değildir.

Kim bu vasiyetimde zikrettiğim yetkiler hakkında onu (İmam Rıza) bir kenara iter veya ona mani olursa bu ameliyle Allah ve resulünden uzaklaşmış, Allah ve resulü de ondan uzaklaşmıştır; Allah'ın, bütün lanet edenlerin, mukarrep meleklerin, nebilerin, elçilerin ve müminlerin laneti o şahsın üzerine olsun!

Hiçbir sultan ve aynı şekilde çocuklarımın hiçbirisi onun (İmam Rıza'nın) yanında olan mallarımı ondan alma yetkisine sahip değildirler. Benim onun yanında mallarım vardır ve o, mevcut malların miktarını her ne kadar söylerse benim kabulümdür, ister az söylesin, ister çok, fark etmez. Diğer evlatlarımın ismini burada zikretmemin sebebi, onların ve küçük çocuklarımın yücelmeleri, (ihtiramla anılmaları ve tanınmaları) içindir.

Ümmü veled[17] olan hanımlarımdan hangisi evde kalmaya devam ederse, onun (İmam Rıza'nın) kabul etmesi şartıyla, ben hayattayken sahip oldukları bütün haklara sahip olacaklardır. Ama benden sonra evlenirlerse artık hayatımdaki kendileri için belirlenmiş hakkı almaya dönemezler.

Elbette Ali (İmam Rıza), maslahat bilirse onları bu hukuktan yararlandırmaya devam edebilir. Kızlarım da onlarla aynı hükümdedirler. Kızlarımı onlara anne tarafından kardeş olanlar, evlendiremezler (bu yetkiye sahip değillerdir). Kızlarımın da onun (İmam Rıza'nın) görüş ve izni olmaksızın evlenme hususunda bir iş yapmaya hakları yoktur.

Eğer kızlarımın evliliğine onlara anne tarafından kardeş olanlar, Ali'nin izni olmadan karışırlarsa, bu amelleriyle Allah ve resulüne karşı muhalefet ve itaatsizlik etmişlerdir. O (İmam Rıza) kendi kavminin evlilik meselelerinde daha bilgilidir. Eğer isterse evlendirir ve istemezse de evlendirmez.

Ben bu vasiyetnamenin evvelinde zikrettiğim şeylerin benzerini onlara (anne tarafından kızlarıma kardeş olanlara) vasiyet ettim ve Allah'ı, onlara şahit tutuyorum.

Kimsenin benim vasiyetimi açma veya onu açıklamaya hakkı yoktur. Bu vasiyet, aynı size beyan ettiğim gibidir. Kim kötülük yaparsa kendi zararına yapmıştır, kim de iyilik yaparsa kendi yararına yapmıştır. Rabbim kullara zulmeden değildir.

Hiç kimse ister sultan isterse bir başkası olsun, altını mühürlemiş olduğum bu vasiyeti açma hakkına sahip değildir. Kim bu işi yaparsa Allah'ın lânet ve gazabı onun üzerine olsun. Allah'tan sonra melekler, Müslüman ve müminler grubu benim yardımcımdır."

Daha sonra İmam Mûsa bin Câfer (a.s) ve şahitler vasiyetnameyi mühürlediler.

Abdullah bin Muhammed el-Câferî diyor ki: Abbas bin Mûsa (İmam Rıza (a.s)'ın kardeşi), İbn-i İmran adlı kadıya şöyle dedi: Bu mektubun içinde bizim için bırakılmış hazine var ve o (İmam Rıza) hepsini kendisi sahiplenmek istiyor, bize hiçbir şey vermek istemiyor. Babam her şeyi ona vermiş, bizi ise muhtaç bırakmıştır.

Bu esnada (İmam Kâzım (a.s)'ın vasiyetine şahit olanlardan) İbrahim bin Muhammed el-Câferi onun üzerine sıçrayıp ona kötü sözler söyledi. Şahitlerden bir diğeri olan amcası İshak bin Câfer de ona aynı şekilde davrandı. Bunun üzerine Abbas, kadıya: Allah seni salih kılsın, mührü aç da mektubun içeriğini oku, dedi. Kadı: Mührü açarak babanın lânetine uğramak istemiyorum, dedi.

Abbas: Kendim onu açacağım.


Kadı: Sen bilirsin.


Abbas, mührü açarak mektubu okudu ve İmam Kâzım (a.s)'ın onların hepsini vasiyetten çıkardığını, sadece Ali (a.s)'ı bâki bıraktığını ve onları, -ister istesinler ve isterse istemesinler- Ali'nin velayeti altına geçirdiğini böylece görmüş oldular ve onların hepsi yetimler gibi İmam Rıza'nın himayesi altına girmiş oldular. İmam Kâzım (a.s), onların hepsini sadaka vb. şeylerin sınırından uzaklaştırmıştı.

Daha sonra İmam Rıza (a.s), kardeşi Abbas'a dönerek şöyle buyurdu: Ey kardeşim! Zarar ve borçlarınızın sizi bu işe zorladığını biliyorum. İmam daha sonra Sâd'a: “Ey Sâd! Git bak, ne kadar borçları varsa onlardan taraf onu öde ve borç senetlerini geriye al, ayrıca borçların ödendiğine dair bir de belge al. Allah'a and olsun ki, yeryüzünde yürüdüğüm sürece size yardım ve iyilik etmeyi terk etmeyeceğim. Öyleyse istediğinizi söyleyin."

Abbas: Bize verdiklerin senin yanında olan mallarımızdan arta kalandır. Yoksa bizim senin yanındaki mallarımız bundan çok daha fazladır.

İmam: İstediğinizi söyleyin. Benim onurum sizin onurunuzdur. Allah'ım! Bunları ve işlerini ıslah et, şeytanı bizden ve onlardan uzaklaştır. Onlara sana kul olmada ve yine sana itaat etmede yardımcı ol. Allah tüm söylediklerimize şahittir.

Abbas: Söylediklerini ne kadar da güzel anlıyorum (ama cevap veremiyorum!) Artık küreğin için benim yanımda bir çamur (tamah edebileceğin hiçbir şey) kalmamıştır. Daha sonra herkes dağıldı.

2- Abdurrahman bin Haccac diyor ki: İmam Kâzım (a.s), Emir'ül Müminin Hz. Ali'nin vasiyetnamesini ve babasının vakfettiği yerlerin belgelerini bana gönderdi. Bu vesileyle kendi vakıflarını ve babasının vakıflarını beyan ettiler. (Mezkur yazının metni:)

"Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla; Mûsa bin Câfer'in vakıfları: Filan mekândaki ölçüleri belli olan yerin tamamı, ondaki hurma ağaçları, üzerinde bina olmayan kısımları, onda mevcut olan su, kenar ve köşeleri, hukuk ve sulanması, yüksek ve yüzeysel yerlerindeki mevcut bütün haklar, ormanı, istirahat edebilecek yerleri, düz alanı, su yolu, verimli ve verimsiz kısımları, bütün bunları Mûsa bin Câfer ister kız, ister erkek olan (birinci dereceden) çocuklarına vakfediyor.

Bu yerden elde edilen gelirler, oranın onarılması ve korunması için yapılan masraflar ve köyün fakirlerine dağıtılmak üzere ayrılmış otuz hurma ağacının gelirleri çıkarıldıktan sonra, oranın sorumlusunca Mûsa bin Câfer'in çocukları arasında dağıtılır.

Bu dağıtımda erkeklere kızların iki katı hak verilmelidir. Mûsa bin Câfer'in kızlarından birisi evlenirse, kocasını (ölüm veya boşanma nedeniyle) kaybetmediği sürece bu haktan yararlanamaz.

Kocasını kaybetmesi durumunda aynı evlenmemiş kızlar gibi o da pay almaya devam eder. Mûsa bin Câfer'in çocuklarından birisi ölürse onun hakkı kendi çocuklarına miras olarak kalır. Kız çocukları bir erkek çocukları iki pay alır. Eğer ölenin çocuğu yok ise onun payı diğerlerininkine eklenir. Kızlardan dünyaya gelen torunlarımın bu malda hakları yoktur. Elbette eğer babası benim çocuklarımdan olursa durum değişir.

Benim neslimden her hangi birisi sağ olduğu müddetçe başka birisi bu mülkte hak sahibi olamaz. Eğer çocuklarımın hepsi ölür de hiçbirisi sağ kalmazsa bu mal baba ve anne tarafından bana kardeş ve bacı olanlara aittir. Onlar sağ olduğu müddetçe bu yer başkasına geçmez. Eğer onların da hepsi ölürse bu mülk, aynı kendi çocuklarıma şart ettiğim gibi, babamın kız ve erkek çocuklarına, onlardan bir çocuk kaldıkça miras olarak kalır.

Eğer onlardan da hiç kimse kalmazsa varislerin en iyisi olan Allah-u Teala varis olana dek (kıyamet gününe kadar) bu mal, akrabalık bağına göre, bana en yakın olanlara miras kalır. Mûsa bin Câfer bu mülkü, sağ salim olduğu bir halde, hiçbir şek ve şüpheye yer vermeyecek bir şekilde ve bir daha da (kıyamet gününe kadar) geri dönmeme şartıyla Allah'ın rızası ve ahiret nimetleri için vakfetmiştir.

Ahirete ve Allah-u Teala'ya imanı olan hiçbir müminin, Allah-u Teala'nın yeryüzüne ve yeryüzündeki insanlara varis olana dek, bu yeri satması, alması, hibe etmesi, birine bağışlaması veya onun için belirlediğim şartları değiştirmesi, caiz değildir.

Bu vakfın sorumlusu Ali (İmam Rıza) ve İbrahim'dir. Eğer onlardan birisi ölürse Kâsım onun yerine geçecektir. Sonra tekrar onlardan birisi ölürse İsmail onun yerine geçecektir. Eğer bu ikisinden biri de ölürse, Abbas onun yerine geçecektir.

Eğer o ikisinden birisi ölürse, diğerlerinden daha büyük olan kardeş onun yerine geçecektir. Eğer benim neslimden sadece bir kişi kalırsa bu vakfın sorumluluğu onun üzerinedir."İmam Rıza (a.s) buyurdu ki: "Babam İsmail'e, Abbas'tan küçük olmasına rağmen öncelik tanıdı."

3- İmam Sâdık (a.s)'ın çocukları olan İshak ve Ali'den şöyle nakledilmiştir: İmam Mûsa bin Câfer'in tutuklandığı sene, biz Mekke'de Abdurrahman bin Eslem'in yanına gittik ve yanımızda da Mûsa bin Câfer'in kendi yazısıyla ona ait bir mektup vardı. İmam (a.s), bu mektuba ihtiyaç duyduğu şeyleri yazmışlardı.

Ona: İmam bu yolla adı geçen şeylerin yapılması için destur vermiştir; hangisi gerçekleşirse onu oğlu Ali'ye ver; çünkü o, İmam'ın halifesi ve işlerinin sorumlusudur, dedik.

Daha sonra İshak ve Ali şöyle devam ettiler: Bu sohbet, hacıların Mina'dan Mekke'ye hareket etmelerinden bir gün sonra ve İmam Kâzım (a.s)'ın tutuklanmasından takriben elli gün sonra gerçekleşti.

İmam Sâdık (a.s)'ın oğulları olan İshak ve Ali, Ali bin Mûsa (a.s)'ın kendi babasının vasi ve halifesi olduğuna dair, Hüseyin bin Ahmed el-Minkârî, İsmail bin Ömer, Hassan bin Muaviye ve Hüseyin bin Muhammed-i Sahib'ul Hatm'i kendi şahitliklerine tuttular.

Onlardan iki kişi de zikredildiği şekilde şahitlik ettiler ve diğer iki kişi de onun (İmam Rıza'nın) Mûsa bin Câfer (a.s)'ın vekili olduğunu söylediler. Netice itibariyle hepsinin şehadeti Hafs bin Gıyas adlı hakimin nezdinde kabul edildi.

4- Bekir bin Salih diyor ki: İmam Kâzım (a.s)'ın oğlu İbrahim'e babası hakkında ne söylediğini sordum. O yaşıyor, dedi. Ben; "Kardeşin Ebul Hasan (İmam Rıza) hakkında ne diyorsun?" dedim. O; "Ebul Hasan doğru sözlü ve güvenilir birisidir" dedi. "O babanın öldüğüne inanıyor" dedim. Cevaben; "O ne dediğini daha iyi bilir" dedi. Ben sözümü tekrarlayınca o yine aynı cevabı verdi.

Ben; "Acaba baban birisini kendisine vasi tayin etti mi?" dediğimde "Evet" dedi. Kimi vasi tayin etti, diye sorduğumda ise "Bizden beş kişiyi belirledi ve Ali'yi bize öncelikli kıldı" diye cevap verdi.


6.BÖLÜM


İMAM RIZA (A.S)'IN İMAMETİ İLE İLGİLİ NASLAR


(Bu bölümde aynı konu altında bazı hadislerin tekrar olması nedeniyle onların zikrini gerek görmeyip toplam 37 hadis zikretmekle yetindik.)

1- Ebu Nezre şöyle nakletmiştir:[18] İmam Muhammed Bâkır'ın vefat zamanı geldiğinde, ihtizar sırasında vasiyetini söylemek için oğlu Hz. İmam Sâdık'ı çağırdı.

İmam Bâkır'ın kardeşi Zeyd bin Ali, İmam Muhammed Bâkır'a şöyle dedi: Zannımca İmam Hasan'ın, İmam Hüseyin hakkında yaptığı işin benzerini sen de benim hakkımda yapsaydın kötü bir şey yapmış olmazdın.[19] İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle cevap verdi: “Ya Ebel Hasan!

İlahi emanet ve ahitler, insanlar birbirlerine benzetilerek ve mukayese edilerek onlara verilmiyor; Onun emirlerinin benzetmekle bir ilişkisi yoktur. Bu ilahi hüccetler (imamlar), doğmadan önce belirlenmiş bir meseledir.”

Sonra Cabir bin Abdullah'ı çağırtarak, kendi gözleriyle görmüş olduğu o sahifeden bahsetmesini emretti. Cabir; baş üstüne, deyip şöyle söyledi:

Bir gün, Hz. İmam Hüseyin'in doğumunu tebrik etmek için Hz. Fatıma (s.a)'ın yanına gittim. Ellerinde beyaz inciden bir sahife vardı. "Ey kadınların efendisi! Yanınızda görmekte olduğum bu sahife nedir?" diye sorduğumda şöyle buyurdular: "Onda evlatlarımdan olan imamların isimleri yazılmıştır.

" Onu verin ben de bakayım, dediğimde cevaben şöyle buyurdular: "Ey Cabir! Eğer yasaklanmamış olsaydı onu muhakkak sana verirdim. Ne var ki, ona Peygamber, Peygamber'in vasisi ve Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden başkasının dokunması yasaktır. Ancak dokunmadan üstten bakabilirsin."

Cabir diyor ki; Sahifede şöyle yazılıydı: "Ebul Kâsım Muhammed bin Abdullah el-Mustafa, annesi Amine'dir; Ebul Hasan Ali bin Ebu Talib el-Murtaza, annesi Esed bin Haşim bin Abdumenaf'ın kızı Fatıma'dır; Ebu Muhammed Hasan bin Ali el-Berr (iyiliksever), Ebu Abdullah Hüseyin bin Ali el-Taki, anneleri Muhammed'in kızı Fatıma'dır; Ebu Muhammed Ali bin Hüseyin el- Adl, annesi Yezdgird kızı Şehribânu'dur;

Ebu Câfer Muhammed bin Ali el-Bâkır, annesi Hasan bin Ali bin Ebu Talib'in kızı Ümmü Abdullah'tır; Ebu Abdullah Câfer bin Muhammed es-Sâdık, annesi Kâsım bin Muhammed bin Ebu Bekir'in kızı Ümmü Ferve'dir; Ebu İbrahim Mûsa bin Câfer, annesi Hamidet'ül Müseffa isminde bir cariyedir; Ebul Hasan Ali bin Mûsa er-Rıza, annesi Necme adında bir cariyedir;

Ebu Câfer Muhammed bin Ali ez-Zeki, annesi Hizran adında bir cariyedir; Ebul Hasan Ali bin Muhammed el-Emin, annesi Sûsen adında bir cariyedir; Ebu Muhammed Hasan bin Ali er-Refik, annesi Sümane isimli bir cariyedir ve kendisine Ümmü'l Hasan künyesi verilmiştir; Ebul Kâsım Muhammed bin Hasan, o kıyam edecek olan hüccettir ve annesi de Nergis adında bir cariyedir;

Allah'ın selamı onlarının tümünün üzerine olsun.”Kitabın yazarı (Şeyh Saduk) şöyle diyor: Bu hadiste Hz. Kaim (Mehdî) aleyhisselamın adı zikrolunmuştur. Bana göre o hazretin adını söylemek caiz değildir.” [20](2’den 6’ya kadar olan hadisler aynı konuyu içermektedir.)

7- Yine, başka bir kanaldan nakledilen rivayete göre; Hasan bin Mahbub, Ebu Cârud'dan; o da İmam Bâkır (a.s)'dan rivayet eder ki: Cabir dedi: Hz. Fatıma (s.a)'nın huzurlarına gittim. Yanında vasilerin (halifelerin) isimleri yazılı olan bir levha gördüm.

Onları saydım, on iki tane idi. Sonuncuları "Kaim" idi; onlardan üç tanesinin isimleri "Muhammed", dört tanesinin isimleri ise "Ali" idi. Allah'ın selamı onların üzerine olsun!

8- Süleym bin Kays el-Hilalî'den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Câfer-i Tayyar'ın oğlu Abdullah'tan şöyle dediğini işittim: Ben, İmam Hasan (a.s), İmam Hüseyin (a.s), Abdullah bin Abbas, Ömer bin Ebu Seleme ve Usame bin Zeyd, Muaviye'nin yanındaydık.

Sonra aralarında geçen konuşmayı naklederek şöyle dedi: Muaviye'ye dedim ki: Ben (Abdullah), Resulullah'tan şöyle dediğini işittim: "Benim müminlere olan velayetim, onların kendilerine olan velayetinden daha üstündür; benden sonra kardeşim Ali bin Ebu Talib müminler üzerinde velayet sahibidir,

onun da müminlere olan velayeti müminlerin kendilerine olan velayetinden daha üstündür; o şehit edildikten sonra oğlum Hasan'ın müminlere olan velayeti müminlerin kendilerine olan velayetinden daha üstündür, o şehit edildikten sonra,

oğlum Hüseyin'in müminler üzerindeki velayeti müminlerin kendilerine olan velayetinden daha üstündür; o şehit edildikten sonra oğlum Ali bin Hüseyin'in müminler üzerindeki velayeti müminlerin kendilerine olan velayetinden daha üstündür.

Ey Abdullah! Sen onu göreceksin. Sonra oğlum Muhammed Bâkır bin Ali'nin müminler üzerindeki velayeti müminlerin kendilerine olan velayetinden daha üstündür. Ey Hüseyin! Sen onu göreceksin."

Böylece on iki tane isim saydı ki, dokuz tanesi İmam Hüseyin (a.s)'ın evlatlarından idi.

Abdullah diyor ki: Sonra İmam Hasan (a.s), İmam Hüseyin (a.s), Abdullah bin Abbas, Ömer bin Ebu Seleme ve Usame bin Zeyd'in bu sözüme tanıklık etmelerini istedim, onlar da Muaviye'nin yanında doğru söylediğime dair şahitlik ettiler.

Süleym bin Kays diyor ki: "Ben de Selman, Ebuzer, Mikdad ve Usame'den bu sözleri Hz. Resulullah'tan işittiklerini duydum.”

9- Kays bin Abd'dan şöyle dediği naklolunmuştur: Abdullah bin Mesud'un da aralarında bulunduğu birkaç kişiyle oturuyorduk. Bedevi Araplarından biri çıkagelip "Abdullah bin Mesut hanginizsiniz?" dedi.

Abdullah: Abdullah bin Mesud; benim, dedi. Arap adam: Peygamberiniz kendisinden sonra kaç halife geleceğini söyledi mi? diye sordu. Abdullah bin Mesud: Evet, dedi; on iki tane, Benî İsrail Nukebası sayısı kadar.[21]

10- Mesruk bin Ecda diyor ki: Abdullah bin Mesud'un yanındaydık. Kur'an'larımızı ona gösteriyorduk. O sırada bir genç ona sordu ki: Peygamberiniz kendisinden sonra kaç halife geleceğini size haber verdi mi?

Abdullah: Sen bir genç olmana rağmen bunu benden soruyorsun, senden önce benden kimse böyle bir şey sormamıştı. Evet, peygamberimiz bize kendisinden sonra on iki halife geleceğini haber verdi; onlar, Benî İsrail'in Nukebası sayısıncadır.[22]

11- Attab bin Muhammed, aşağıdaki hadisi üç yoldan Şâbi'den nakletmiştir (Elbette burada naklettiğimiz, muterref yoluyla Şâbi'den rivayet olunandır):

Şâbi, amcası Kays bin Abd'dan şöyle rivayet eder: Mescitte oturmuştuk, Abdullah bin Mesud da bizimleydi. Bedevi Araplarından biri yanımıza gelerek şöyle dedi: Abdullah sizin aranızda mıdır?

Abdullah; Evet, ben Abdullah'ım, niçin sordunuz? dedi. Göçebe Arap: Ya Abdullah! Peygamberiniz kaç tane halife geleceğini size haber verdi mi? Abdullah: Irak'a geldiğimden beri hiç kimsenin bana sormadığı bir soruyu sordun. Evet, Benî İsrail Nukebası sayısınca on iki kişi halife olacaktır.

Ebu Urabe, hadisin bu kısmını şöyle nakletmiştir: "Evet, bunlar Benî İsrail Nukebası sayısınca olacaktır"

Cerir Eş'as'tan, o da Abdullah bin Mesud'dan, o da Resulullah'tan şöyle nakletmektedir: Resulullah şöyle buyurdular: "Benden sonra halifelerim, Benî İsrail Nukebası sayısınca on iki kişidir."

12- Cabir bin Semure diyor ki: Babamla beraber Hz. Resulullah'ın yanındaydık. O hazret: “Benden sonra on iki emir gelecektir” buyurdu. Sonra sessizce bir şey söyledi. Ben babama; Resulullah sessizce ne buyurdu? diye sordum. Babam: "Hepsi Kureyş'tendir" buyurdular, dedi.

13- Yine, Cabir bin Semure'nin şöyle dediği naklolunmuştur: Hz. Resulullah'ın huzuruna gittim, o hazretin şöyle buyurduğunu duydum: "Bu iş, on iki halife hükümet etmedikçe (gelmedikçe) son bulmayacaktır." Sonra yavaşça bir şey dediler. Babamdan o hazretin ne buyurduğunu sordum. Babam: "Hepsi Kureyş'tendir" sözünü buyurduklarını söyledi.

14- Yine, Cabir bin Semure diyor ki: Hz. Resulullah'ın şöyle buyurduklarını duydum: "Benden sonra on iki halife gelecektir, hepsi de Kureyş'tendir." Eve döndüklerinde kimsenin yanında bulunmadığı bir sırada yanına giderek "Ondan sonra ne olacak?" diye sorduğumda "Kargaşalık olacak" buyurdular.(15 ve 16. hadisler de aynı konuyu içermektedir.)

17- Selman-ı Farisî diyor ki: Hz. Resulullah'ın huzurlarına gittim. İmam Hüseyin (a.s) o hazretin dizlerinin üstündeydi. Resulullah onun ağzından ve gözlerinden öpüyordu ve şöyle diyordu: "Sen efendisin ve efendinin oğlusun.

Sen imamsın ve imamın oğlusun, sen hüccetsin ve hüccetin oğlusun, sen soyundan gelecek dokuz hüccetin babasısın ve onların dokuzuncusu onların Kaim'i (kıyam edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracak olan Mehdî)'dir."

18- Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) diyor ki: Hz. Resulullah şöyle buyurdular: “Müjdeler olsun, müjdeler olsun, müjdeler olsun! Benim ümmetimin durumu yağmura benzer; öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı belli olmaz.

Yine ümmetimin durumu bir yıl bir grubun, diğer yıl da başka bir grubun faydalandığı bir bağa benzer; umulur ki son grup, bağış açısından daha geniş, kudret ve varlık açısından daha derin ve toplanmış meyve açısından daha güzel olur.

Benim ve benden sonra mutlu ve akıl sahipleri on iki kişinin başına geldiği ve sonunda İsa bin Meryem'in geleceği bir ümmet helak olur mu hiç? Ama bu arada, kargaşa ve fitnenin doğuracağı bir nesil helak olacaktır; onlar benden değildir, ben de onlardan değilim."(19. Hadis İmam Ali (a.s)ın bir Yahudîye vermiş olduğu cevaplardır.)

20- Temim bin Bohlul diyor ki: Abdullah bin Ebu Huzeyl'den imametin kimin hakkı olduğunu ve imamın nişanelerini sordum. O, şöyle cevap verdi: Bu meseleye (imamet meselesine) kılavuzluk eden, müminlere hüccet olan, Müslümanların işlerinin sorumluluğunu üstlenmeye kalkan,

Kur'an ile konuşan ve dinin hükümlerini bilen kimse Resulullah'ın kardeşi, onun ümmet arasındaki halifesi ve onun halka olan vasisidir; onun Peygamber’e olan nispeti Hârun'un Mûsa'ya olan nispeti gibidir. Onun itaati şu ayet gereğince farzdır: "Ey iman edenler; Allah'a, resulüne ve sizden olan Ulul Emr'e itaat edin."

(Nisa/59) Allah-u Teala onun vasfında şöyle buyurmuştur: "Sizin veliniz ancak Allah, resulü ve iman edip namaz kılan ve rüku halinde zekât verenlerdir." (Maide/55)

İmam, halkın kendisine çağrıldığı ve Gadir-i Hum günü Hz. Peygamber’in Allah'ın emriyle onu halife atadığı kimsedir. Hz. Peygamber o gün şöyle buyurdular: "Ben size kendinizden daha evla (velayet sahibi) değil miyim?"

Evet öyledir, dediklerinde buyurdular ki: "Öyleyse ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım onu seveni sev ve onunla düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et ve onu yalnız bırakanı yalnız bırak ve ona destek olana destek ol."

O, müminlerin emiri, muttakilerin imamı, nur yüzlülerin önderi, vasilerin en üstünü ve Resulullah'tan sonra varlıkların en hayırlısı olan Ali bin Ebu Talib'dir.

Ondan sonra Resulullah’ın iki torunu ve kadınların en üstününün çocukları olan Hasan ve Hüseyin'dir. Sonra Ali bin Hüseyin, sonra Muhammed bin Ali, sonra Câfer bin Muhammed, sonra Mûsa bin Câfer,

sonra Ali bin Mûsa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali ve son olarak Muhammed bin Hasan (a.s)'dır ki, günümüze dek birbiri ardınca gelmişlerdir. Bunlar imamet ve vasilik makamları ile tanınan Peygamber’in itreti (soyu ve Ehl-i Beyt'i)'dir.

Her asır ve zamanda, her vakit ve saatte yeryüzü onlardan hiçbiri olmaksızın hüccetsiz kalmamıştır. Onlar sağlam kulp (Urvet'ul Vuska), hidayet imamları ve Allah, yeryüzü ve gökyüzündekilere varis olana dek (dünyanın sonuna kadar) insanlara olan hüccetlerdir. Onlarla muhalefet eden herkes sapık, saptırıcı, hak ve hidayeti terk eden kimsedir. Onlardır Kur'an'ın açıklayıcıları ve Resulullah’ın yerine konuşanlar.

Kim ölür de onları (imam olarak) tanımazsa cahiliye ölümüyle ölmüştür. Bunların dini; her türlü kötülükten uzak durmak, iffetli olmak, doğru konuşmak, maslahata göre hareket etmek,

yorulmaksızın Allah için çalışıp çabalamak; emaneti, ister iyi olsun ister kötü, sahibine geri vermek, uzun secdeler yapmak, geceleri ibadetle geçirmek, haramlardan kaçınmak, sabırla Ferec'i (kurtuluşu) beklemek, çevrelerindekilerle güzel arkadaşlık ve güzel komşuluk yapmaktır.

Sonra Temim bin Bohlul dedi ki: Bu hadisin aynısını Ebu Muaviye Âmeş'ten ve o da İmam Sâdık (a.s)'dan imamet hakkında bana nakletti.

21- Ebu Hamza-i Sümalî, Hz. İmam Sâdık (a.s)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Allah, Hz. Muhammed'i insanlara ve cinlere (peygamber olarak) gönderdi. Ondan sonra on iki vasi (halife) tayin etti. Onlardan bazıları geldi geçti, bazıları ise henüz gelmemiştir. Her vasiye ilahi bir sünnet takdir edilmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.a)'den sonra olan vasiler, İsa (a.s)'ın vasileriyle aynı takdiri paylaşmışlardır. Sünneti üzeredirler. Onlar on iki kişi idi ve Emir-ül Müminin Hz. Ali (a.s) da, Hz. İsa (a.s)'a takdir olunan sünnet üzereydi."

22- Zurare bin Âyun diyor ki: İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın şöyle dediğini işittim: "Biz on iki imamız. Hasan ve Hüseyin de onlardandır. Diğer imamlar ise Hüseyin (a.s)'ın evlatlarındandır."

23- Semaat bin Mihran diyor ki: Ben, Ebu Basir ve Muhammed bin İmran (İmam Bâkır (a.s)'ın hizmetçisi) bir evdeydik. Muhammed bin İmran dedi ki: İmam Sâdık (a.s)'ın "Biz oniki muhaddesiz"[23] dediğini işittim.

Ebu Basir dedi: Allah için söyle, bunu İmam Sâdık (a.s)'dan kendin mi işittin? Allah'a bir veya iki defa yemin etmesini istedi. O da kendi kulaklarıyla işittiğine dair yemin etti. Ebu Basir bunun üzerine: Fakat ben bunu İmam Bâkır (a.s)'dan işittim, dedi.

24- Zurare bin Âyun diyor ki: İmam Sâdık (a.s)'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Biz imamlar Hz. Resulullah'tan sonra oniki kişiyiz. Hepimiz Muhammed'in âl'indeniz ve Ali bin Ebu Talib (a.s) da bunlardan biridir."

25- İmam Sâdık (a.s) İmam Bâkır (a.s)'dan, o da İmam Seccad (a.s)'dan, o da İmam Hüseyin (a.s)'dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: Emir'el Müminin Ali (a.s)'dan Resulullah (s.a.a)'in "Ben sizin aranızda paha biçilmez iki değerli emanet bırakıyorum;

bunlardan biri Allah'ın kitabı, diğeri ise itretimdir" sözündeki itretten (Ehl-i Beyt'ten) kasıt kimler olduğunu sorduklarında şöyle buyurdular: "İtretten kasıt; ben, Hasan, Hüseyin ve dokuzuncusu Mehdî ve Kâim olan Hüseyin'in dokuz evladıdır. Kevser havuzunun başında Resulullah'a kavuşuncaya dek onlar Allah'ın kitabından, Allah'ın kitabı da onlardan ayrılmaz."

26- Ali bin Fazl el-Bağdadî diyor ki: Ebul Abbas-i Sa'leb'in arkadaşı Ebu Ömer'den şöyle sordular: Hz. Resulullah buyurmuşlardır ki: "Ben size aranızda iki ağır emanet bırakıyorum." Acaba neden bunlar iki ağır emanet olarak adlandırılmışlardır?

Ebu Ömer dedi ki: "Çünkü o iki emanete sarılmak çok ağır ve zordur."(27 ila 29. hadislerde on iki Ehl-i Beyt (a.s) imamlarının ismi zikrolunmaktadır.)

30- Abdullah bin Abbas diyor ki: Resulullah (s.a.a)'den şöyle buyurduğunu duydum: "Ben, Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin'in evlatlarından dokuz kişi, mutahhar (tertemiz) ve mâsumuz."

31- Metindeki senetle Abdullah bin Abbas'tan Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurmuş olduğu nakledilmiştir: "Ben peygamberlerin efendisiyim, Ali bin Ebu Talib de vasilerin efendisidir. Benden sonraki vasilerim de oniki kişidir; onların ilki Ali bin Ebu Talib, sonuncusu ise «Kâim»'dir."

32- İmam Sâdık (a.s), babaları vasıtasıyla İmam Ali (a.s)'dan Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah (c.c), Ehl-i Beyt'imden oniki kişiye benim ilim, idrak ve hikmetimi bağışlamıştır.

Onları benim tînetimden (çamurumdan) yaratmıştır. Benden sonra onları inkâr edenlere ve benimle onlar arasında akrabalık bağını görmezlikten gelenlere yazıklar olsun! Onlara ne olmuş? Allah benim şefaatimi onlara ulaştırmasın!"

33- Zeyd bin Ali, babası İmam Seccad (a.s)'dan, o da babası İmam Hüseyin (a.s)'dan Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Evveli ben, Ali ve evlatlarımdan onbir kişi olan -ki hepimiz akıl sahibi kimseleriz- ve sonuncusu da Meryem oğlu Mesih olan bir ümmet nasıl helak olur! Fakat bu arada benden olmayan ve benim de onlardan olmadığım kimseler helak olacaklardır."

34- İmam Seccad (a.s) babası İmam Hüseyin'den, o da babası Hz. Ali'den, o da Resulullah (s.a.a)'den şöyle buyurduğunu naklediyor: "Benden sonraki imamlar on iki kişidir; ey Ali onlardan ilki sensin, sonuncuları da Allah Tebarek ve Teala, yeryüzünün doğu ve batısını onun eliyle fethedecek olan Kâim'dir."

35- İmam Cevad (a.s)'dan şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: Bir gün Emir'ül Müminin Ali (a.s), oğlu Hasan (a.s) ve Selman-ı Fârisî (r.a) ile beraber, Selman-i Fârisî'nin eline yaslanmış olduğu bir halde Mescid'ül Harâm'a geldi. O sırada kılık kıyafeti güzel olan bir adam gelerek Emir'ül Müminin Ali (a.s)'a selam verdi.

İmam (a.s) da onun selamını aldı ve o adam da oturdu. Daha sonra şöyle dedi: Ey Emir'ül Müminin! Size üç soru soracağım; eğer bu soruları cevaplarsanız anlarım ki, bu halk sizin hakkınızda öyle bir iş yapmış ki, kesinlikle dünyada ve ahirette güvende olmayacaklardır. Ama eğer bu soruları cevaplayamazsanız anlarım ki, siz ve onlar eşitsiniz (sizin başkalarıyla bir farkınız yoktur).

Emir'ül Müminin Ali (a.s) ona: Ne istersen sor, buyurdular. Adam, şöyle bir soru sordu: İnsan uyuyunca ruhunun nereye gittiğini, nasıl bir sözü hatırladığını, nasıl onu unuttuğunu ve insanın evladının nasıl amcalarına ve dayılarına benzediğini bana bildir. Emir'ül Müminin Ali (a.s), İmam Hasan (a.s)'a dönerek: Sen onun cevabını ver, buyurdular.

İmam Hasan (a.s) buyurdu: İnsan uyuduğunda ruhunun nereye gittiğini sorduğun soruya gelince; cevabı şudur: İnsan uyuduğu sürece ruhu rüzgâra muallaktır, rüzgâr da havaya muallaktır. Eğer Allah-u Teala ruhun sahibine dönmesine izin verirse, o ruh rüzgârı (kendine doğru) çeker, rüzgâr da havayı çeker; derken, ruh dönüp sahibinin bedenine yerleşir.

Ama eğer Allah-u Azze ve Celle ruhun sahibine döndürülmesine izin vermezse hava rüzgârı, rüzgâr da ruhu çeker; böylece ruh, kıyamet günü haşroluncaya dek sahibine geri gönderilmez. Hatırlama ve unutma hakkındaki soruna gelince; cevabı şudur: İnsanın kalbi bir hokkadır. Hokkanın üzerinde ise bir örtü vardır.

Eğer insan Muhammed (s.a.a) ve Ehl-i Beyt'ine kâmil bir salavat gönderirse o örtü kalkar ve kalp aydınlanır ve insan unuttuğu şeyi hatırlamış olur. Ama eğer insan, Muhammed ve Ehl-i Beyt'ine salavat getirmez veya eksik getirirse o örtü o hokkanın üzerine kapanır; derken, kalbi karartır ve insan hatırlamış olduğunu unutur.

Doğan çocuğun amcalarına veya dayılarına benzediği konusuna gelince; cevabı şudur ki: Erkek rahat bir kalp, dinlenen bir damar ve müztarip olmayan bir bedenle hanımına yaklaşır, onunla cima ederse, nutfe rahmine yerleşir ve çocuk anne ve babasına benzer.

Ama eğer erkek, rahat olmayan bir kalp, dinlenmeyen bir damar ve ıstıraplı bir bedenle hanımına yaklaşır, onunla cima ederse, o zaman nutfe ıstıraplı bir halle bazı damarlara yerleşir. Eğer amcalarla ilgili damarlardan birine yerleşmiş olursa çocuk amcalarına benzer; yok eğer dayılarla ilgili damarlardan birine yerleşmiş olursa, o zaman çocuk dayılarına benzer.

Sonra adam dedi ki: Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur, buna önceden de şehadet ederdim; şehadet ederim ki, Muhammed (s.a.a) Allah'ın elçisidir, buna önceden de şehadet ederdim; şehadet ederim ki, sen (Hz. Ali'ye işaret etti) Allah resulünün vasisi ve halifesisin, buna önceden de şehadet ederdim; şehadet ederim ki, sen

(Hz. İmam Hasan'a işaret etti), onun vasisi ve halifesisin, buna önceden de şehadet ederdim; şehadet ederim ki, Hüseyin bin Ali (a.s), sizden sonra babanızın vasisidir ve onun yerine oturacaktır;

şehadet ederim ki, Ali bin Hüseyin, Hüseyin'in emriyle ondan sonra onun yerine oturacaktır; şehadet ederim ki, Muhammed bin Ali, Ali bin Hüseyin'in emriyle ondan sonra onun yerine oturacaktır; şehadet ederim ki, Câfer bin Muhammed, Muhammed bin Ali'nin emriyle onun yerine oturacaktır;

şehadet ederim ki, Mûsa bin Câfer, Câfer bin Muhammed'in emriyle onun yerine oturacaktır; şehadet ederim ki, Ali bin Mûsa, Mûsa bin Câfer'in emriyle onun yerine oturacaktır; şehadet ederim ki, Muhammed bin Ali, Ali bin Mûsa'nın emriyle onun yerine geçecektir; şehadet ederim ki, Ali bin Muhammed,

Muhammed bin Ali'nin emriyle onun yerine geçecektir; şehadet ederim ki, Hasan bin Ali, Ali bin Muhammed'in emriyle onun yerine geçecektir; şehadet ederim ki, Hasan'ın evlatlarından bir kişi,

zuhur edip yeryüzünü, önceden zulümle dolduğu gibi adaletle dolduruncaya kadar onun künyesini veya ismini dile getirmek caiz değildir, Hasan bin Ali'nin emriyle onun yerine geçecek olan vasisidir. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun ey müminlerin emiri! Adam, daha sonra kalkıp gitti.

Emir'ül Müminin Ali (a.s), İmam Hasan'a: Ya Eba Muhammed (İmam Hasan'ın künyesidir)! Onu takip et ve nereye gitmek istediğini öğren, buyurdular. Hz. Hasan (a.s) onun hemen arkasından dışarı çıktı.

Onu göremeyince şöyle dedi: O adam ayağını mescitten dışarı atar atmaz gözlerden kaybolunca Emir'ül Müminin Ali (a.s)'ın yanına döndüm ve olayı ona anlattım. İmam (a.s): Ya Eba Muhammed! Onu tanıdın mı? diye sordu. Cevaben; Allah, onun resulü ve Emir'ül Müminin daha iyi bilir, dedim. İmam (a.s); O, Hızır (a.s) idi, buyurdular.

37- Ebu Basir diyor ki; İmam Sâdık (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Bizden oniki kişi mehdîdir; bunların altısı geçip gitti (öldü) ve altısı da bâki kalmıştır (gelecektir); Allah (c.c) altıncıları hakkında sevdiğini yapacaktır."

Şeyh Saduk (r.a) diyor: Bu konuda bana rivayet edilen hadisleri, "Kemâl'ud Din ve Tamam'un Nîme fi İsbat'il Gaybe” ve “Keşf'il Hayre" kitabında getirdim. Allah, daha iyi bilendir.


7.BÖLÜM


İMAM MÛSA BİN CAFER’İN HÂRUN REŞİD VE MÛSA GİBİ MEHDÎ[24] DEVRİNDEKİ BAZI OLAYLAR


1- Ali bin Muhammed bin Süleyman en-Nevfilî, Salih bin Ali bin Atiyye’den şöyle naklediyor: Mûsa bin Câfer (a.s)’ın Bağdat’a götürülmesinin sebebi şundan ibaret idi: Hârun'ur-Reşid, oğlu Muhammed bir Zübeyde’yi (Emin’i) yerine geçirmeye karar verdi. Hârun’un ondört oğlu vardı.

Onlar arasından üçünü seçti. Zübeyde’nin oğlu Muhammed Emin’i kendi veliahdı yaptı. Abdullah Memun’u onun halefi, Kâsım el-Mutemen’i de Memun’un halefi yaptı. Hârun bu konuyu aleni olarak herkesin vâkıf olacağı şekilde halka duyurmaya karar verdi.

Bu amaçla 179 yılında hac seferine çıktı. Bütün şehirlere mektup göndererek fakihleri, alimleri, Kur’an kârilerini, ordu komutanlarını hac günlerinde Mekke’de hazır olmalarını istedi. Kendisi de Medine yolunu tuttu.

Ali bin Muhammed en-Nefvelî sözlerinin devamında dedi ki: Babam bana şöyle nakletti: Yahya bin Halid’in (Hârun’un veziri), Hârun'ur-Reşid’in yanında Mûsa bin Câfer (a.s) aleyhinde sözler sarf etmesinin sebebi şuydu: Hârun, oğlu Muhammed Emin bin Zübeyde’yi okuması için Câfer bin Muhammed bin Eşas’ın yanına göndermişti.

Yahya ise bundan rahatsızdı. Kendi kendine şöyle diyordu: “Hârun’un ölümünden sonra hilafet Muhammed’e ulaşacak. Doğal olarak Câfer bin Muhammed bin Eşas ve oğulları işin başına geçecek, benim ve oğullarımın da kudret dönemi sona erecektir.” Bundan dolayı çare aramaya koyuldu. Yahya, Câfer’in Şia olduğunu biliyordu.

Bu yüzden kendisini ona Şia olarak tanıttı, o da buna çok sevindi. Bundan dolayı bütün sırlarını ve Mûsa bin Câfer hakkındaki inancını ona açıp söyledi. Yahya, Câfer’in inanç ve itikadından tamamen haberdar olunca Hârun’un yanında onu kötüledi. Ama Hârun, Yahya’nın ve babasının hilafeti desteklemedeki geçmişini göz önüne alıyor, onun hakkında acele etmiyor, söylenenleri de önemsemiyordu. Diğer taraftan Yahya, Câfer’in aleyhinde var gücüyle çalışıyordu.

Bir gün Câfer, Hârun'ur-Reşid’in yanına gitti. Hârun ona ikramda bulundu. Câfer ve babasının saygınlığı ve meziyetleri hususunda sohbet ettiler. Hârun, o gün Câfer’e yirmibin dinar verilmesini emretti. Yahya durumu böyle görünce Câfer hakkında bir şey söylemekten sakındı ve akşama kadar bir şey söylemedi.

Sonra Hârun’a şöyle dedi: Ey müminlerin emiri! Daha önce sana Câfer ve mezhebi hakkında bazı şeyler söyledim. Ama sen, onları tekzip ediyor, dahası onu savunuyordun. Fakat şimdi olayı bir kerecikte halledecek bir şey ortadadır!

Hârun: Nedir o?

Yahya: Câfer kendisine ulaşan her malın humusunu (beşte birini) Mûsa bin Câfer’e gönderiyor. Senin verilmesini emrettiğin yirmibin dinarda da böyle yaptığından şüphem yoktur.

Hârun: Evet, bu, meseleyi halledebilir ve her şeyi açık bir şekilde ortaya çıkarabilir.

Hârun, o gece adamlarından birini Câfer’in evine gönderdi. Câfer de Yahya’nın kendisini Hârun’un yanında kötülediğinden haberdar olmuştu. Bundan dolayı dostlukları bozulmuş, düşman olmuşlardı.

Hârun’un gönderdiği kişi Câfer’in yanına geldiğinde Câfer, Hârun’un Yahya’nın sözlerine inanmış ve kendisini öldürmek için çağırmış olduğunu zannederek korktu. Bundan dolayı bedenine biraz su döktü.

Misk ve kâfur istedi. Onunla kendini hünût[25] etti. Elbisesinin üstüne borde denilen ve kefen için de kullanılan abâya benzer bir elbise giyindi. Sonra Hârun’un yanına gitti. Hârun’un gözü ona iliştiğinde kâfurun kokusunu hissedip elbisesinin üzerine de borde giydiğini görünce; “Câfer! Durum nedir?” diye sordu.

Câfer: Ey müminlerin emiri! Senin yanında benim kötülendiğimi biliyorum. Gönderdiğin kişinin gecenin bu saatinde benim evime geldiğini görünce, bu sözlerin size tesir ettiğini, öldürtmek için beni çağırdığınızı zannettim.

Hârun: Kesinlikle hayır! Ama bana, senin eline ulaşan her paranın beşte birini Mûsa bin Câfer’e gönderdiğinin ve yirmibin dinarda da böyle yaptığının haberi geldi. Bu yüzden, bunun doğru olup olmadığını öğrenmek istedim.

Câfer: Allah-u Ekber! Ey müminlerin emiri! Hizmetçilerinden birini gönder, o parayı aynı şekilde mühürlenmiş halde getirsin.

Hârun hizmetçilerinden birine dönerek: Câfer’in yüzüğünü al, evine git ve paraları bana getir.

Câfer de paranın kendisinde olduğu cariyenin adını hizmetçiye söyledi. Cariye para keselerini mühürlendiği şekilde hizmetçiye verdi. Hizmetçi de paraları alarak Hârun’a götürdü.

Câfer: İşte benim aleyhimde konuşanın yalan söylediğini ispatlayan ilk delil budur.

Hârun: Doğru söylüyorsun ey Câfer! Evine geri dön, güvendesin artık. Bundan böyle senin hakkında hiç kimsenin sözüne inanmayacağım.

Ravi şöyle devam etti: Ne var ki Yahya, sürekli Câfer’i Hârun’un gözünden düşürmek için uğraşıyordu.

Nevfelî diyor ki; Ali bin Hasan bin Ali bin Ömer bin Ali üstatlarının birinden şöyle nakletti: Hârun’un bu haccından bir önceki hac seferinde Ali bin İsmail bin Câfer bin Muhammed (İmam Kâzım (a.s)’ın kardeşinin oğlu) beni gördü ve şöyle dedi:

Neden kendini böyle kenara çekmişsin? Neden vezirin işlerine itina etmiyor ve elinden gelebilecek şeyleri onun için yapmıyorsun? Vezir birisini bana gönderdi, ben de onun yanına gittim. İhtiyaçlarımı ondan talep ettim.

(Ravi diyor ki:) Bunun sebebi şuydu ki; Yahya bin Halid, Yahya bin Ebu Meryem’e dedi ki: Acaba bana, yaşamını genişletmek için Ebu Talib ailesinden dünyaya düşkün olan birini tanıtabilir misin?

O da cevaben: Evet, böyle birisini sana tanıtırım; o, Ali bin İsmail bin Câfer’dir, dedi. Bunun üzerine Yahya da adam göndererek onu çağırttı. Sonra ona hitaben: Amcanın ve Şialarının durumundan ve ona gönderilen mallardan bana haber ver, dedi.

Ali bin İsmail: Bunlardan haberim var, dedi ve sonra amcasının aleyhinde konuşmaya başladı. Sözlerinden bir kısmı şöyleydi: Onun servetinin çokluğuna bir örnek, otuzbin dinara satın aldığı Yesire adındaki yerdir.

Burayı satın almak için paraları getirdiğinde satıcı bu sikkeleri istemediğini, başka sikkeler istediğini söyledi. İmam Kâzım (a.s) da emir verdi, sikkeleri hazineye döktüler ve satıcının istediği vasıflardaki otuzbin sikkeyi getirdiler.

Nevfelî diyor: Babam dedi ki; Mûsa bin Câfer (a.s), Ali bin İsmail’i kendi memurlarından yapmıştı ve ona güveniyordu. Hatta bazı Şialarına yazdığı mektupları bile Ali bin İsmail’in hattıyla idi.

Fakat yavaş yavaş ondan uzaklaştı. Hârun'ur-Reşid Irak’a geri döneceği zaman İmam Mûsa Kâzım’ın kardeşi oğlu Ali’nin de onunla beraber Irak’a gitmek istediği haberi hazrete ulaştı. Bunun üzerine İmam Mûsa onu çağırtarak “Neden sultanla gitmek istiyorsun?” diye sordu.

Ali: Çünkü borçluyum.

İmam Kâzım: Ben senin borcunu öderim.

Ali: Ailemin durumu ve rızkı ne olacak?

İmam Kâzım (a.s): Onu da ben karşılarım.

Ne var ki Ali bin İsmail, İmam Kâzım (a.s)’ın sözünü dinlemedi. Bunun üzerine İmam (a.s), kardeşi Muhammed bin İsmail ile üçyüz dinar ve dörtbin dirhem göndererek şöyle buyurdu: “Bunları yol azığı olarak teçhizatlarının içerisine bırak ve benim çocuklarımı yetim bırakma!”

2- Ali bin Câfer’den şöyle nakledilmiştir: Muhammed bin İsmail bin Câfer (İmam Kâzım’ın yeğeni) benim yanıma geldi ve dedi ki; (İmam Kâzım’ın kardeşi) Muhammed bin Câfer, Hârun’un huzuruna çıktı.

Ona “halife” diye hitap ederek selamladı. Sonra da şöyle dedi: Yeryüzünde iki halife olacağını zannetmiyordum. Oysa gördüm ki, kardeşim Mûsa bin Câfer’i de halife diyerek selamlıyorlar.

3- İbrahim bin Ebul Bilad dedi ki; Yâkub bin Dâvud (Mûsa bin Câfer (a.s)’ın aleyhinde olanlardan biri de Zeydî mezhebinden olan Yâkub bin Dâvud idi) bana, kendisinin imamların imametine inanmadığını söylüyordu. İbrahim şöyle devam etti: Mûsa bin Câfer (a.s)’ın tutuklandığı gecenin ertesi sabahı, Medine’de Yâkub bin Dâvud’un yanı gittim.

Yâkub şöyle dedi: Biraz önce vezirin (Yahya bin Halid’in) yanındaydım. Bana dedi ki; “Resulullah’ın kabrinin yanı başında Hârun Resulullah’a hitaben şöyle diyordu: Annem ve babam sana feda olsun ey Allah’ın resulü! Aldığım karardan dolayı senden özür diliyorum. Ben Mûsa bin Câfer’i tutuklayıp zindana atmak istiyorum. Zira ümmetinin arasında onların kanının döküleceği bir savaş çıkaracağından korkuyorum.”

Yâkub (ya da Yahya) şöyle devam etti: “Yarın onu tutuklayacağını zannediyorum.”

Ravi diyor: O gecenin sabahında Hârun, Fazl bin Rebî’i Mûsa bin Câfer (a.s)’a göndererek tutuklanmasını ve hapsedilmesini istedi. (Fazl, İmam’ın yanına vardığında) İmam (a.s) Resulullah’ın makamında namaz kılıyordu.

4- Abdullah bin Salih, Fazl bin Rebî’in yakınlarından birinden Fazl’a şöyle dediğini naklediyor: Bir gece cariyelerimden biriyle beraber yataktaydım. Gece yarısı kapının sesini işittim. Bu ses beni korkuttu. Cariye, bunu rüzgârdan dolayı olduğunu söyledi. Biraz geçmeden bulunduğum odanın kapısı açıldı.

Mesrur’ul Kebir (Hârun’un kölesi) içeriye girdi. Bana selam bile vermeden “Emir seni istiyor” dedi. Bundan sonra kendimden ümidi kestim. Kendi kendime “Bu, izinsiz ve selam vermeden içeri giren Mesrur’dur; mutlaka Hârun beni öldürecek” dedim. O sırada cünup idim. Gusül almak için ondan vakit istemeye bile cesaret edemedim.

Cariye, benim şaşkınlığımı ve acizliğimi görünce bana; “Allah’a tevekkül et ve kalk” dedi. Derken kalktım, elbisemi giyindim ve onunla beraber evden çıktım. Bir süre sonra Hârun’un evine ulaştık. Müminlerin emiri (Hârun), yatağındaydı. Selam verdim, selamımı aldı. Kendimi yere attım.

Hârun; “Korktun mu?” dedi. “Evet, ey müminlerin emiri!” dedim. Beni bir müddet kendi halime bıraktı. Rahatladım. Sonra bana şöyle dedi: “Zindana git; Mûsa bin Câfer’i serbest bırak. Ona otuzbin dirhem ver, beş tane hediyelik elbiselerden ver ve üç tane de merkep ihtiyarına bırak. Sen de bizimle kalmakta veya istediğin şehre gitmekte serbestsin!”

Ey müminlerin emiri! Mûsa bin Câfer’i serbest bırakmamı mı istiyorsun? diye sordum. Evet, dedi. Üç kere sorumu tekrarladım. Sonunda “Evet, onu serbest bırakmak istiyorum, yoksa ahdimi bozmamı mı istiyorsun?” dedi.

“Ne ahdi?” diye sordum. “Bu yataktaydım, dedi. Aniden kendisinden daha büyük birini görmediğim, iri cüsseli bir zenci üzerime atıldı, göğsümde oturup boğazımı sıkarak “Mûsa bin Câfer’i zalimce hapsettin değil mi?” dedi. Ben de cevaben “Onu serbest bırakacağım, ona bağışta bulunacağım, hediye vereceğim” dedim. Sonra da zenci, benden söz aldı ve göğsümün üzerinden kalktı. Neredeyse canım çıkacaktı.”

Hârun’un yanından ayrıldım. Mûsa bin Câfer (a.s)’ın yanına gittim. Zindanda namaz halindeydi. Namazının selamını verinceye kadar oturdum. Sonra müminlerin emiri Hârun’un selamını ona ilettim. Emrettiği şeyleri de ona ulaştırdım ve dedim:

- Hârun’un hediyeleri hazırdır.

- Bundan başka bir memuriyetin de varsa yerine getir.

- Hayır, ceddin Resulullah’a yemin olsun ki, başka bir memuriyetim yoktur.

- Halkın hakkının üzerlerinde olduğu hediyelik giysilere, merkeplere ve mallara ihtiyacım yoktur.

- Allah aşkına bunları reddetme; Hârun’un sinirlenmesine sebep olabilir!

- Onlarla ne istiyorsan onu yap!

Sonra elini tutarak zindandan çıkardım. Bir müddet sonra:

- Ey Resulullah’ın oğlu, dedim. Bu adamdan size ulaşan ikramların sebebi nedir? Benim, senin üzerinde hakkım var; çünkü, özgürlüğünün müjdesini ben verdim. Allah bunu, benim elimle gerçekleştirdi. (O halde bu olayın sebebini bana anlat!)

- Çarşamba gecesi rüyamda Resulullah (s.a.a)’i gördüm. Bana “Ey Mûsa, zalimce mi hapsedildin?” diye sordu. Ben de “Evet, ey Allah’ın resulü! Mazlum (zulmedilmiş) olarak hapsedildim” dedim.

Resulullah bana üç kez sordu ve sonra şöyle buyurdu: “Bilmiyorum, belki de bu, sizin için bir imtihandır ve bir zamana kadar yararlanma (zevk)’dır.” (Enbiya/111) Yarın (Çarşamba), Perşembe ve Cuma günü oruç tut. İftar olunca oniki rekât namaz kıl. Her rekâtta bir kez Hamd (Fâtiha Sûresi), 12 kez “Kul huvellahu ahad” (İhlas Sûresi) oku.

Dört rekâtı tamamladıktan sonra secdeye git ve şöyle de: “Ey elinden kimsenin kaçmaya gücü olmayan kimse! Ey her sesi işiten! Ey ölümden sonra kemikleri yeniden dirilten! İsm-i Azim ve Âzam’ın hakkı için, kulun ve elçin Muhammed’e ve onun pak ehline salavat gönder ve beni içinde bulunduğum halden kurtar!” Ben de öyle yaptım ve neticesi gördüğün gibi oldu.

5- Ebu Muhammed Abdullah bin Fazl, babası Fazl bin Rabî’den şöyle naklediyor: Bir zamanlar Hârun'ur-Reşid’in teşrifatçısı idim. Hârun bir gün kızgın bir halde elinde kılıcı döndürdüğü halde bana yönelerek şöyle dedi:

- Ey Fazl! Hemen şimdi, amca oğlumu buraya getirmezsen Resulullah ile olan akrabalığıma yemin olsun ki boynunu vururum!

- Kimi buraya getireyim?

- Şu Hicazlıyı.

- Hangi Hicazlıyı?

- Mûsa bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib’i!

Fazl diyor ki; Mûsa bin Câfer’i onun huzuruna getirmek konusunda Allah’tan korktum. Ama işin sonucunu düşününce Hârun’a “bunu yaparım” dedim.

Hârun dedi: İki tane kırbaççı, iki keskin kılıç ve iki de cellat getir.

Fazl şöyle devam ediyor: İstediği şeyleri yerine getirdim. Ebu İbrahim Mûsa bin Câfer (a.s)’ın evine doğru hareket ettim. Bir harabeye ulaştım. Orada hurma ağacı dalından yapılmış bir kulübe vardı. Zenci bir gencin ayakta durmakta olduğunu gördüm. Ona “Efendinden içeri girmem için izin iste, Allah sana rahmet etsin” dedim. Cevaben: “İçeri gir, onun teşrifatçısı ve kapıcısı yoktur” dedi.

İçeri girdim. Başka bir zenci elinde makas, çok secde etmesinden dolayı Mûsa bin Câfer’in alnında ve burnunun üstünde oluşan nasırları kesiyordu.

Dedim ki; Allah’ın selamı üzerine olsun, ey Allah resulünün oğlu! Hârun'ur-Reşid seni çağırdı.

İmam: Hârun’un benimle ne işi var? Hayatının zevkleri onu benden gafil etmiyor mu? diye sordu. Daha sonra yerinden hızla kalkarak şöyle dedi: Eğer Resulullah (s.a.a)’in “Sultana takiye için itaat etmek vaciptir” şeklindeki hadisini duymamış olsaydım asla gelmezdim!

Bunun üzerine İmam’a dedim ki; Ey Ebu İbrahim! Allah sana merhamet etsin, Hârun’un cezası için hazırlan!

İmam (a.s) bu sözüme karşılık şöyle buyurdular: Dünya ve ahiretin maliki benimle beraber değil mi? İnşallah o (Hârun), bugün bana hiçbir kötülük yapamaz.

Fazl bin Rebî diyor ki: Gördüm ki, İmam (a.s) elini üç kez başının üzerinde ona işaret ederek döndürdü.

Nihayet Hârun’un yanına ulaştık. Hârun, genç yavrusunu kaybetmiş bir anne gibi, şaşkın bir şekilde ayakta idi. Beni görünce:

- Ey Fazl, dedi.

- Lebbeyk!

- Amca oğlumu getirdin mi?

- Evet.

- Onu rahatsız etmedin değil mi?

- Hayır.

- Ona, kendisine kızgın olduğumu söylemedin değil mi? Nefsim, beni istemediğim bir işe zorlamıştı. Ona içeri gelmesini söyle.

Mûsa bin Câfer (a.s) içeri girer girmez, Hârun yanına yaklaştı ve onu kucakladı. Sonra şöyle dedi: Amca oğlum, kardeşim, nimetimin varisi, hoş geldin!

Sonra onu yastığın üzerinde oturttu ve dedi ki: Benim ziyaretime gelmemenin sebebi nedir?

İmam cevaben; Saltanatının genişliği ve dünyaya olan sevgin, diye buyurdu.

Sonra Hârun esans kutusunu istedi. Getirdiklerinde kendi elleriyle ona bu esanstan sürdü. Uğurlarken de birkaç halet ve iki kese de altın verdi ve askerlerine, (İmam’a ihtiram için) hazretin önünden hareket edilmesini emretti.

İmam Mûsa bin Câfer (a.s): “Allah’a and olsun ki, bunlarla Ebu Talib oğullarının gençlerini (nesillerinin kesilmemesi için) evlendirmenin salah olduğunu görmeseydim, asla kabul etmezdim” dedi ve “Elhamdu lillahi rabbil alemin” (Alemlerin rabbi Allah’a hamd olsun) diyerek evine döndü.

Daha sonra Fazl, Hârun’a dönerek: Ey müminlerin emiri! Önce onu cezalandırmak istiyordun, ama sonra onun ihtiyaçlarını karşıladın ve ikramda bulundun, dedi.

Hârun: Sen gittikten sonra, evimin etrafını bir grup adamların sardığını gördüm. Her birinin elinde mızrak vardı. Mızrakları evin duvarlarının dibine saplamışlardı ve şöyle diyorlardı: “Eğer Resulullah (s.a.a)’ın oğluna eziyet ederse bu evi yerin dibine sokacağız, ama eğer ona iyilik ederse bu işten vazgeçeceğiz!"

Fazl diyor ki; Mûsa bin Câfer’in arkasından gittim ve ona: Ne söyledin de Hârun’un karşısında güvende kaldın, diye sordum.

İmam buyurdu ki: Ceddim Ali bin Ebu Talib’in duasını okudum; o hazret bu duayı okuduğunda karşılaştığı her orduyu hezimete uğratırdı; karşılaştığı her savaşçıya galip gelirdi. O dua, belaya karşı güvende kalma duasıdır.

Okuduğu duanın hangi dua olduğunu sorduğumda şöyle buyurdu: “Allahumme bike usaviru ve bike uhavilu ve bike uhaviru, ve bike esulu ve bike entesiru ve bike emutu ve bike ehya,

eselemtu nefsi ileyke ve fevveztu emri ileyke vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim, allahumme inneke halekteni ve razekteni ve seterteni ve anil ibadi bilutfi ma hevvelteni eğteyteni ve iza heveytü rededteni ve iza aşertu kavvemteni ve iza meriztu şefeyteni ve iza deavtü ecebteni ya seyyidî irzı anni fekad erzeyteni."



Tercümesi:


“Allah’ım! Senin yardımınla saldırıyorum, senin vesilenle teşebbüs ediyorum, senin verdiğin güçle konuşuyorum, senin yardımınla hücum ediyorum, senin desteğinle zafere ulaşıyorum, senin kudretinle ölüyorum, senin yardımınla yaşıyorum. Kendimi sana teslim ettim. İşlerimin tedbirini sana bıraktım. Yüce ve azim Allah’ın gücü olmaksızın hiçbir güç ve kudret vârolmaz.

Allah’ım! Şüphesiz beni sen yarattın, bana rızık verdin, beni örttün, bana verdiğin nimetin ve lütfünle beni kullarından müstağni kıldın, düştüğümde kaldırdın, sürçtüğümde doğrulttun, hastalığımda iyileştirdin, dua ettiğimde kabul ettin. Ey efendim! Benden razı ol, şüphesiz beni kendinden razı ettin.”

6- Osman bin İsa, bazı arkadaşlarından şöyle naklediyor: Ebu Yûsuf (Abbasî sarayının kadısı), Mûsa bin Câfer (a.s)’ın huzurunda Mehdî’ye (Mensur Divanikî’nin oğlu ve Hârun'ur-Reşid’in babasına) şöyle dedi: İzin veriyor musun; ondan (İmam Kâzım’dan) bazı sorular sorayım da cevap veremesin?

Mehdî: Evet, dedi.

Ebu Yûsuf, bu kez de İmam’a dönerek: Sorayım mı, dedi.

İmam (a.s): Evet.

Ebu Yûsuf: Muhrim (Hacda ihrama bürünmüş kimse)’in gölgelenmesi hakkında ne diyorsun? (Gölgelenmesi caiz midir?)

İmam (a.s): Caiz değildir.

Ebu Yûsuf: Çadır kurarak içinde oturmasının hükmü nedir?

İmam (a.s): Sakıncası yoktur.

Ebu Yûsuf: Bu ikisinin farkı nedir?

İmam (a.s): Hayız gören kadının namazını kaza etmesi gerekli midir?

Ebu Yûsuf: Hayır.

İmam (a.s): Orucu kaza etmesi gerekli midir?

Ebu Yûsuf: Evet.

İmam (a.s): Neden?

Ebu Yûsuf: Allah’ın hükmü böyledir.

İmam (a.s): Senin sorduğun soru hakkında da Allah’ın hükmü böyledir!

Mehdî, Ebu Yûsuf’a: “Bir şey yaptığını göremiyorum!” dedi.

Ebu Yûsuf da cevaben: Mahvedici bir taşla beni vurdu! (Bu cevabıyla beni mahkum etti) dedi.